• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 

Anasayfa

Hz. Eyyub Kur’an’da “Allah’a çok yönelen” “güzel bir kul” olarak tarif edilir (Sad-21/44). Bütün peygamberler ve müminler gibi Hz. Eyyub da sıkıntılarla imtihan edilmiştir. Sıkıntıları artınca, tam bir teslimiyet içinde rabbine şöyle dua etmiştir: “Ya Rabbi, zarar ve sıkıntı bana dokundu. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” Duada edep, iman ve tevekkül vardır. Peygambere yakışan bir duadır. Hz. Eyyup, Allah’a durumunu arz etmiş,, çare ve devayı O’na bırakmıştır. Duada elbette bir talep vardır. Fakat talep tasvirin içine gizlenmiştir.
Mehmet Âkif’e yöneltilen eleştirileri, Türk-İslam medeniyetinin yetiştirdiği örnek şahsiyetleri değerlersizleştirme bağlamında ele almak gerekir. Son zamanlarda bazı meşhur isimler, Âkif’in bazı şiirlerine onun hiç kast etmediği anlamlar ve fasıkane hisler yükleyerek, onu yeni nesle günahkar ve Allah’a isyan eden bir şair olarak tanıtma gayreti içine girmişlerdir. Halbuki söz konusu manzumelerde Âkif, İslam dünyasının yıkılışını ve Müslümanlara yapılan haksızlıkları sıradan ve samimi bir Müslümanın bakış açısıyla ve ruh haliyle, gerçeğe uygun bir şekilde tasvir etmekte; Allah’a, neden zalimleri galip, masumları perişan ettiğini sormakta, sonra da Allah’ın hikmetle yaptığı bütün bu fiillere kurban olduğunu söylemektedir. Âkif’in sözlerinde haşa Allah’a isyan etme, onun fiillerini sorgulama niyet ve maksadı yoktur. O, şiirlerinde Allah’ın Müslümanlara kendi hataları yüzünden bela ve felaketler verdiğini izah etmiştir. Müslümanların Allah’ın dünya hayatına koyduğu “Çalışan kazanır, çalışmayan da rezil olur.”
16.04.2020
01.07.2019
19. ve 20. asırlarda Osmanlıların kendi siyasi tarihlerini yeterince bilmedikleri, onu Avusturyalı Hammer’den ve takipçilerinden öğrendikleri herkesin malumudur. Hammer’in bir romancı rahatlığıyla yazdığı Osmanlı tarihine göre eski Osmanlı sultanları barbar, sapkın ve ayyaş insanlardır. Sadece gayrimüslimlere değil Müslümanlara karşı da korkunç suçlar işlemişlerdir. Bu vahşi, şarapçı ve sapkın sultanlar, tahta çıktıklarında kardeşlerini ve yeğenlerini öldürmüşler, beşikteki masum şehzadelere bile hayat hakkı tanımamışlardır. Hammer ve takipçileri bu korkunç iddialarını doğrudan kendileri söylememişler, buldukları veya uydurdukları kaynaklara söyletmişlerdir. Bu kaynaklardan birisi de Fatih’e atfedilen ve nüshası Viyana’da bulunan kanunnamedir. Bu makalede ilgili kanunnamenin Türkçeyi tam öğrenememiş bir yabancı tarafından Fatih adına yazılmış olduğu iddiası ele alınacaktır.
... Safahat’ı ve Âkif’in hayatını kısmen bilen birisinin, Âkif’in böyle bir söz söyleyemeyeceğini tahmin etmesi gerekir. Âkif gibi birisi, bazı hatalarını gördüğü Abdülhamit’i ve İttihatçı paşaları eleştirebilir; ancak onları şarap içmediği için tenkit edemez. Nitekim söz konusu mısraların geçtiği manzume bütüncül bir bakış açısıyla incelendiği zaman, bu sözlerin Âkif’e değil de din ve ahlak düşmanı birisine ait olduğu anlaşılır. ...Şimdi bu manzumeden hareketle Âkif’in Abdülhamit’i şarap içmediği için eleştirdiğini, ona “kızıl kafir”, “merkep” ve “hayvan” dediğini iddia edenler, milleti yalan yanlış bilgilerle aldattıkları için özür dilemelidirler. Aynı fitne fesat uzmanı kişiler, Akif’in diğer manzumelerini de yanlış yorumlamışlar; Hoca Mandal ve Köse İmam’ın Abdülhamit’e söylediği sözleri Akif’e atfetmişlerdir. Okuduklarını anlamadan Akif’e saldırmışlar; fitne-fesada meyilli kişilere malzeme sunmuşlardır.
01.12.2018
24.10.2018
Tanzimattan sonra yerli ve yabancı Oryantalizmin rehberliğinde Osmanlı toplumuna sunulan ve İslam ve Osmanlı tarihini karalayan eserler, hem “zihniyet” hem “dil” bakımından Osmanlıya uzak, Oryantalizme yakın eserlerdir. Farklı asırlarda yaşamış insanlara atfedilen bu eserlerde birçok bakımdan kurgusal bir bütünlük göze çarpmaktadır. Birçoğu sanki aynı masa etrafında yazılmış gibidir. Bu durum, üslup araştırmacılarına geniş bir çalışma alanı sunmaktadır. Biz bu çalışmada söz konusu eserlerden bazılarını ana dil kriterini kullanarak tenkit etmeye çalıştık. Bize göre ne tarihte ne de günümüzde ana dili Türkiye Türkçesi olan birisi “Ali öldü.” yerine “Ali nakl etti.” veya “Ali intikal etti.” diyemez. “Şairler arasında” yerine “şairler esnasında” diyemez. “Bu şiir veya bu kitap güzel vaki olmuş.” diyemez. “Ali hocası gelmiş.” diyemez.Bugün ancak yabancıların yapabileceği bu tür hataları eskiden herkesin, özellikle de şair ve ediplerin yaptığını söyleyemeyiz.
Bize göre İbn Arabi ve Mevlana gibi eski İslam büyüklerinin Yunan felsefesi kaynaklı bir inanca sahip oldukları ve bu batıl inançlarını halktan sakladıkları bilgisi doğru olmayabilir. Gerçekten İslam büyüğü olan, Hz. Muhammet’in tebliğ ettiği inanca muhtemelen harfiyen tabi olan İbn Arabi ve Mevlana gibi âlimler adına uydurma eserler yazılmış olabilir. Müslüman araştırmacılar, bu İslam büyüklerini, onlar adına uydurulmuş eserler üzerinden tekfir etme hatasına düşebilirler. Nitekim günümüzde Mevlana’yı kimisi tekfir etmekte, kimisi ona atfedilen eserleri okumadan methetmekte, kimisi ona atfedilen İslam dışı davranış ve inançları özenle meşrulaştırmaya çalışmakta, kimisi de ona atfedilen davranış ve fikirlerden iyi olanlarını seçip diğerlerini göz ardı etmektedir.
28.05.2018
27.10.2017
Bugünkü neslin “klasik” veya “temel” olarak gördüğü ve asırlarca Osmanlı toplumu tarafından okunduğunu “zannettiği” birçok eser, haddizatında “nevzuhur”dur; yani bu eserler 19. asrın sonundan itibaren “ortaya çıkmaya” başlamış ve önce toplumun küçük bir kesimine sunulmuşlardır.
Bu makalede 1896 yılında Türk toplumuna sunulan ve Osmanlı tarihini dolaylı olarak karalayan tezkireci Latifi’nin Türkçeyi bir yabancı gibi kötü kullandığı hususu veya tezi ispat edilmeye çalışılacaktır. Latifi’nin dil hataları hiçbir dönemde hiçbir Türkün yapamayacağı kadar ciddidir. Bu makalede dil eleştirisi yapılırken kullanılan en önemli kriter, dilin eşdizimlilik özelliğidir. Eşdizim, bir meramı doğru ifade edebilmek için belirli kelime ve ekleri bir araya getirme eylemidir. Meselâ “güzel şiirler” tamlamasındaki kelimeler eşdizimlidir; ancak “hub veya cemil şiirler” tamlamasındaki kelimeler eşdizimli değildir.
25.10.2017
29.11.2016
Namık Kemal, aşağıdaki metinde, Hammer’i Osmanlılar adına tarihi bilgi veya tarihi eser uydurmakla suçlamaktadır. Metne göre Hammer, muhtemelen önce Osmanlılar adına tarihi eser üretmekte, sonra kendisinin uydurduğu (veya daha sonra Hammer’in verdiği bilgiler doğrultusunda uydurulacak olan) bu kaynaklara dayanarak Osmanlı inanç ve tarihini tahrif etmektedir. Diğer bir ifadeyle Hammer, Osmanlı tarihçileri adına uydurduğu hurafeleri (ve sefahet hikayelerini) tarafsız ve fedakar bir Osmanlı tarihçisi edasıyla yeni nesle aktarmaktadır:
*Türk Eğitim Sistemi Neden Nitelikli Bilim İnsanı Yetiştiremiyor? *Türk Eğitim Sisteminin Sorunlarının Teşhisinde Yapılan Bazı Hatalar *Yükseköğretimde Misyon Sorunu *Türk Dili ve Edebiyatı Öğretimindeki Sorunlara Batı Üniversiteleri Temelinde Çözüm Önerileri *Eski Türk Edebiyatı Eğitiminin Sorunları ve Eski Edebiyat Araştırmacısını Bekleyen Çalışmalar
06.07.2018
25.06.2018
Bunlardan önce Nuh’un kavmi de (peygamberlerini) yalanlamıştı. كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ O kulumuzu yalanladılar ve ona “mecnun” dediler, onun irşat görevini yapmasına engel oldular (9). فَـكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ O da Rabb’ine şöyle seslendi: “Ben gerçekten mağlup oldum; bana yardım et/benim intikamımı al!” (10) فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنّٖی مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ Biz de bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla semanın kapılarını açtık. (Kamer 54/9-10-11, s. 528) فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍ Rabbi ennî mağlûbun fe’nteṣır Rabbim şüphesiz ben mağlubum yardım et
Şeytanın, Hz. Adem ve Havva'yı söz konusu meyveyi yemeye teşvik etmekten maksadı, onların vücutlarında saklı olan ve kendilerinin daha önceden farkında olmadıkları avret yerlerinin kendilerine de görünmesini sağlamaktır. Çünkü Hz. Âdem ile Havva, cennette yiyeceğe, giyeceğe, sıcaktan ve soğuktan korunmaya ihtiyaç duymayacak bir vücut yapısına sahip olarak yaşamaktaydılar. Onların kaderlerini bilen, yani onların yasaklı ağacın meyvelerini yiyeceklerini bilen Allah, onların vücuduna def-i hacet yerlerini gizlemişti. Bunu, ateşten yaratılan ve insanın gizli hallerine vakıf olan Şeytan da biliyordu.
02.01.2019
25.06.2018
Bugün insanlar, Ömer Hayyam’ın 12. asırdan beri İranlılar ve Türkler tarafından bilindiğini zannetmektedirler. Bu tamamen yanlış bir zandır. Zira bugünkü İranlılar ve Türkler, Hayyam’la ilgili hemen bütün bilgilerini, 19. ve 20. asır oryantalistlerine borçludurlar. İlginçtir ki Ömer Hayyam, Tanzimat’ın kudretli edebiyatçıları ve meşhur Osmanlı şairleri tarafından bilinmez veya hatırlanmaz. Daha ilginci ise onun 19. asırda İranlılar tarafından da bilinmemesidir. Abdullah Cevdet, Hayyam’ın İran’da bilinmediğini, meşhur oryantalist Browne’dan öğrenir ve çok üzülür. Brown’un anlattığı bir hatıraya göre, İran Şahı Muzaffereddin Şah Londra’da iken, Hayyam hayranları, bu “büyük” şairin Nişabur’daki mezarı üzerine bir “türbe” yaptırmak için Şah’dan izin isterler. İran şahı bu isteği anlayamaz, “yanındaki vezir-i azama” döner ve “Bu Ömer Hayyam da ne nesnedir ağa?” diye sorar. Yani İran şahı ve vezirinin Ömer Hayyam adlı bir şairden haberi yoktur.
19. asırda Amerika’da, Avrupa’da ve Rusya’da insanlar günümüzle mukayese edilemeyecek ölçüde dindar idiler. Bunu Mehmet Akif ve Yahya Kemal’in yazıları da teyit etmektedir. 19. ve 20. asırda hemen bütün dünyada iman, ahlak ve fazilet yerini inançsızlık, pozitivizm ve istismarcılığa terk etmeye başladı. Bu dönemde Batıda ve Doğuda iyi bir Hıristiyan veya iyi bir Müslüman olarak doğan birçok kişi, iyi bir din düşmanı olarak öldüler. Bu değişim, bilinçli ve uzun süreli bir projenin sonucuydu.
19.12.2014
07.03.2016
“Sahte” Rabia Hatun’u desteklemek üzere “şahit” olarak ortaya çıkarılan Ahmediyye adlı eser, İslâm tarihini, toplumunu, peygamberler de dâhil İslâm büyüklerini değersizleştiren, İslâm inancını tahrif eden bir eserdir. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde “Mürşidin Kitabı” olarak sunulan, birkaç kere basılan, basmaları ve yazmaları kütüphanelere dağıtılan Ahmediyye’de, günahın ve haramın özenle tasvir edildiği tasavvufî hikâyeler, mistik hezeyanlar, bazı safderun vaizleri ve din adamlarını cezbetmiş olabilir. Onlar da bu öğrendiklerini cami kürsülerine, medrese köşelerine taşımış olabilirler.
Hiç kuşkusuz, 19. asır, dünya tarihinin belirli ölçüde “keşfedildiği” ve “değiştirildiği” bir dönemdir. 18. asırdan itibaren bütün dünyada bilgiye ve bilgi ağlarına hâkim olan deist, ateist ve masonik güçler, en çok iki şeye müdahale etmişlerdir: Din ve tarih. Batılılara göre “tarihi yapmanın yolu, onu yazmaktır”. Yine onlara göre tarih ilmi, zaman dışı bir şeyle değil, bizzat “değişim”le ilgilenmelidir. Batıda İslam tarihini keşfetme ve şekillendirme görevi müsteşriklere verilmiştir. Müsteşrikler, 18. asırdan itibaren yaptıkları yorucu çalışmalar sonucunda Osmanlıların ve diğer Müslüman milletlerin, kendi sosyal ve siyasi tarihlerini yeterince bilmediklerini fark etmişlerdir. Meselâ Konya halkının Mevlâna’ya saygı duyduğunu fakat onun hayatını ve eserlerini bilmediğini gözlemlemişlerdir. Yine Erzurum halkının Rabia Hatun türbesini ziyaret ettiğini fakat onun hayatını ve şiirlerini bilmediğini fark etmişlerdir.
27.12.2014
20.12.2014
13. asır Türk tasavvuf edebiyatı tarihine panteist veya vahdet-i vücutçu bir tekke şairi ilâve etme faaliyeti olarak tarif edebileceğimiz Rabia Hatun projesinin en talihsiz yanı, Nihat Sami Banarlı’nın 1940’lı yıllarda bir edebiyat tarihi yazmaya başlaması olmuştur. Eğer Banarlı edebiyat tarihini daha sonraki yıllarda yazmaya başlasa idi, Rabia Hatun tartışmaları belki de hiç yaşanmayacaktı. Edebiyat tarihimiz Rabia Hatun adlı mutasavvıf bir şaire sahip olacaktı. Erzurum’da ve farklı şehirlerde türbesi ve mezarı olan (!) bu tekke şairinin şahsiyeti ve şiirleri, muhtemelen şu tarih tezini destekleyecekti: “12. ve 13. asırda Anadolu’da felsefe-din-töre karşımı bir İslam tasavvufu vücuda getirilmiştir. Bu, ister putperest ister Mecusi olsun insanoğlunu kutsayan, bütün mahlûkatı Allah’la bütünleştiren, aşkı yücelten, amelî Müslümanlığı da değersizleştiren bir inançtır.” Oryantalistlerin bin bir eserle ve zahmetle Müslümanlar için oluşturdukları bu tarih tezinin
19. asrın başından itibaren ortaya çıkmaya başlayan, Tanzimat ve Cumhuriyet döneminde siyasete ve matbuata hâkim olan güçler tarafından yayınlanıp meşhur edilen tarihî (!) eserlerin birçoğu, okuyucunun “irfanına” ve “ahlâkına” katkı yapacak durumda değildir. Bu eserler, tarihimizdeki meşhur ve saygın din ve devlet adamlarımızla ilgili tuhaf, müstehcen, zararlı bilgi ve tasvirler içermektedirler. Tanzimat’tan itibaren bir yandan İslâm ve Osmanlı tarihini değersizleştiren, eski eserleri yok eden, hatta ezanı ve Kuran’ı bile yasaklayan zihniyet, diğer yandan İslâm ve Osmanlı tarihi konusunda halkı bilgilendirecek donanımlı ve çalışkan araştırmacılar yetiştirmiş; bazı İslâm ve Türk klâsiklerini (!) ardı ardına yayınlamıştır. Böylece bilgiyle ve bilimle yeni neslin İslâm medeniyeti ve İslâm tarihi algısını şekillendirmek istemiştir.
19.03.2015
19.03.2015
Bilindiği gibi özellikle 19. asırda Batıda “toplum bilimciler”, “toplumu bir organizma olarak düşünmeye” başlarlar ve “tarihi bilimin içine” sokarlar. “Bilim artık durağan (statik) ve zaman dışı bir şeyle değil değişim ve gelişim süreciyle” ilgilenmeye başlar (Carr 1993: 68). Zihinleri şekillendirmek için doğruları çarpıtarak veya uydurma belgelere dayanarak eser yazma faaliyetleri 19. ve 20. asırda hız kazanmıştır. Hatta bu faaliyetler için bürolar kurulmuştur. Bunların gizlenemeyenlerinden birisi Wellington Evidir. İngiliz propagandacılarının, Wellington Evinde Türkler aleyhine yayınlar yaptıkları, eser ve makaleler yazdıkları ortaya çıkarılmıştır. İngilizler, Hindistan Müslümanlarının Türklere karşı olan sempatilerinin kırılması için Türklerin ne kadar kötü ve ahlâksız bir millet olduğunu anlatan yayınlar yapma lüzumunu hissetmişlerdir (McCarthy 2002: 470).
Bir fert veya toplumdaki hastalık veya huzursuzlukların sebebi ikiye ayrılır. Birincisi maneviyat, inanç ve ahlâk eksikliğinden kaynaklanan sorunlar; ikincisi, dünyevî konulardaki cehaletin ve tembelliğin sebep olduğu sorunlar. Çok yönlü bir varlık olan insanoğlunun mutlu olabilmesi için sadece maddî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. Bundan dolayı Akif, yeni nesle hem “marifet” hem de “fazilet” kazandırılması gerektiğini söyler.
27.12.2014
07.03.2016
Her çağda yazarlar, eserlerini, mensubu oldukları toplumun, grubun veya ideolojinin beklentisine uygun olarak kaleme alırlar. Konularını, kendi kültürel çevrelerinin onaylayabileceği bir üslup ve bakış açısıyla anlatırlar. Padişahlıkla yönetilen bir toplumda padişahı konu edinen bir yazar da eserinde, padişahın var olan üstün özelliklerini sıralamanın ötesinde, onun bilinmeyen güzel sıfatlarını bulmaya, görmeye ve göstermeye çalışır.İlginçtir ki, 19. asırdan itibaren Batılıların ve Frenk-meşrep Osmanlı edebiyat tarihçilerinin gayretleriyle tanımaya başladığımız bazı tezkire, tarih ve menakıpname türündeki eserlerde, yukarıda anlattığımız genel insani eğilimlere tamamen ters düşen bir tavır ve bakış açısı vardır.
... Türk ve İslâm medeniyetinin en önemli isimlerini, mübahî, panteist, mülhit, riyakâr, zalim ve ahlâksız kişiler olarak gösteren bazı tarihî (!) eserleri tenkit etmeye birbirinden farklı kişi ve gruplar karşı çıkacaktır. Bunlardan birincisi Frenk ve Frenkmeşrep Türkologlardır. Yerli ve yabancı Oryantalistler, Osmanlı devletini, toplumunu ve kültürünü hiç sevmedikleri, onlara hiçbir yakınlık hissetmedikleri, hatta onlardan nefret ettikleri hâlde Osmanlılara ait olan (?) eserleri bulma, üzerinde ciddî bir şekilde çalışma, onları transkribe etme,
19.03.2015
15.01.2015
Yerli ve yabancı oryantalistler, İslam ve Osmanlı büyüklerine İslam dışı davranışlar izafe ederlerken, 19. ve 20. asırda ortaya çıkan tarih ve tezkire türündeki eserlere dayanmışlardır. Muhtemelen dayanaklarını (kaynaklarını) da kendileri (selefleri) üretmiştir. Onların kaynaklarını, yani Osmanlı adına yazılmış fakat Osmanlıyı karalayan eserleri hedef almayan hiçbir savunma başarılı olmayacaktır. Bu yazıda Türk toplumunun 19. asrın sonunda tanımaya başladığı 17. asır tezkirelerinin “güvenilir olmadıkları” hususu, Sultan Ahmet örneğiyle ortaya konulmaya çalışılmıştır.
... Öyle mensur eserler var ki Türk kültürünün yerli ve yabancı düşmanlarına malzeme sunmak için hazırlanmış gibidir. Eski Türk kültürünü eleştirmeyen, ona garazkârane bir tavırla saldıran bir eseri eski harflerle yazıldı diye veya yazar kendisini âlim, paşa, kadı, seyyit olarak tanıttı diye kayıtsız şartsız makbul mu tutacağız?...
19.03.2015
15.01.2015
Bir cihan imparatorluğu kurmuş olan Osman sultanları ve toplumu, kendi gündelik hayatlarını, kendi kahramanlıklarını ve faziletlerini pek anlatmamışlardır. Atalarımızın tevazuları ve dünya görüşleri sebebiyle boş bıraktıkları “biyografik tarih” sahasını, yerli ve yabancı düşmanlarımız, bizim tenkit bilmezliğimize itimaden ve mağruren, çok pervasız ve saygısız bir şekilde doldurmuşlardır ve doldurmaya devam etmektedirler.
Muhtemelen itibar sahibi yazarlara atfedilerek Osmanlı tarihi ve kültürü ile ilgili art niyetli veya uydurma eserlerin yazılmış olduğunu ima eden bilgilerden birisi de Ziya Paşa’nın ağzından sızmıştır. 21 Şubat 1932 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazıda yer alan şu hatıra oldukça manidardır: Ziya Paşa “son derece güç durumda bulunduğu bir gün Hıristiyan misyonerlerden birisi kendisine gelerek ‘büyük para karşılığında, - lâkin devletin ve milletin menfaatlerini zedeleyebilecek tarzda – isimsiz, imzasız bir kitap yazması ...’ teklifinde bulundu.”
19.12.2014
15.01.2015