• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Şiirlerinin Aynasında Bir Osmanlı Sultanının Ruh Portresi
Şiirlerinin Aynasında Bir Osmanlı Sultanının Ruh Portresi: Sultan Ahmet’in Bazı Şiirlerinin Şerhi
 
Prof. Dr. Menderes Coşkun
 
 
  
 
Bir cihan imparatorluğu kurmuş olan Osman sultanları ve toplumu, kendi gündelik hayatlarını, kendi kahramanlıklarını ve faziletlerini pek anlatmamışlardır. Kasidelerde ve bazı eserlerde sultanlarla ilgili bilgi ve tasvirler bulunmaktadır, fakat bunlar çoğunlukla klişe ibarelerden ibarettir. Yahya Kemal’in ve Mehmet Akif’in de belirttikleri gibi, divanlardaki manzumelerden hareketle biz atalarımızın hayat hikâyelerini öğrenemeyiz. İstanbul’u fethederek sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin en önemli hadiselerinden birisini gerçekleştirmiş olan atalarımız, bu muhteşem olayı bile dört başı mamur bir şekilde anlatmamışlardır. Bu konuda bize aktarılan bilgiler, az ve şüphelidir. Meselâ halkın hafızasına mal olmuş Ulubatlı Hasan’ın adı bile kaynaklarda geçmemektedir.
 
Divan şiiri (sanat maksatlı olanları), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle “hayatı nehyeden”, günlük hayatı ve dış dünyayı önemsemeyen bir karaktere sahiptir (Tanpınar 1977). Nitekim Mehmet Âkif, hayatı yansıtmadığı gerekçesiyle Divan şiirini eleştirir. “Mukallitliği de yapamıyoruz”  başlığıyla 1325’te Sırat-ı Müstakim’de yayımlanan yazısında, altı yüz küsur senelik Osmanlı tarihinin çok parlak sayfalarının olduğunu fakat bu ihtişamı bize yansıtan eserlerin bulunmadığını şöyle ifade eder: “… tarih-i edebiyatında o gözleri kamaştıran ve zihinleri durduran mâzî-i mefâhirden sönük bir lem’a, nâçiz bir hâtıra olsun yok.” (Abdülkadiroğlu 1990: 4). Yahya Kemal de “Nesirsizlik ve Resimsizlik” adlı yazısında benzeri bir tespitte bulunur: “Mazimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerinde enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst, kayıt ve tescil bile edemedik. Eğer Türk milletinin, resim bir, nesir iki, bu iki sanatı olsaydı bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı tâlih bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden, Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhalarından hayal meyal onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla, mâlûldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız… Evet tarihlerimiz yüzde doksan mikyasta vakaları, şahısları yaşatmazlar. Muhayyile kudretini bula bula ancak Şârihu’l-Menârzâde’den Naîmâ’nın aldığı parçalarda, Evliya Çelebi Seyahatname’sinin birçok sahifelerinde, Silâhdâr’ın bazı sahifelerinde bulabiliyoruz.” (Yahya Kemal 2010: 71-72). Cenab Şehabettin, Osmanlıdan kalan mensur eserlerin sayısı ve niteliği konusunda dikkat çekici bilgiler verir: “Nesirden, yani edebî nesirden hiç bahsetmiyorum; çünkü eski edebiyatın nesir kısmı birkaç tarih sahifesiyle, Sinan Paşa’nın Tazarruname’si gibi iki üç parçaya inhisar etmektedir. Bunlar da üzerlerinde şöyle uzunca bir tenkitçi incelemeye tahammülleri olmayan eserlerdir.” (Ünaydın 1985: 74).
 
Atalarımızın tevazuları ve dünya görüşleri sebebiyle boş bıraktıkları “biyografik tarih” sahasını, yerli ve yabancı düşmanlarımız, bizim tenkit bilmezliğimize itimaden ve mağruren, çok pervasız ve saygısız bir şekilde doldurmuşlardır ve doldurmaya devam etmektedirler. Cenap Şehabettin, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yukarıdaki yakınmalarının aksine, elimizde Osmanlının gündelik hayatını, en mahrem hallerine varıncaya kadar, hatta özellikle en ahlâksız anlarını (!) ön plâna çıkartan tezkire, tarih ve mesnevi türünde birçok eser vardır ve iki asırlık gayretler neticesinde ortaya çıkmaya devam etmektedir. Atalarımız, her nedense (!), muhteşem fetih ve faziletlerini anlatmamışlar ancak birbirlerinin en aşağılık hâllerini, üstelik onlardan dua bekleyerek tasvir etmişler gibidir. Farklı ırktan birçok milleti az kişiyle hem yönetmiş hem de onların sevgi ve saygısını kazanmış, kendi çağına göre âdeta mükemmel bir devlet kurmuş olan Osmanlı sultanları ve toplumu, tarih, mesnevi ve tezkire türündeki birçok eserde bazen dolaylı bazen de açıkça ahlâksız ve ilkel kişiler olarak tanıtılmaktadır.
 
Tanzimat’tan sonra Hammer, Gibb, Şehabettin Süleyman, Faik Reşat gibi yerli ve yabancı araştırmacılar sayesinde peyderpey tanımaya başladığımız bu tarihi (!) kaynaklar, çoğunlukla Osmanlının aleyhine olarak kaleme alınmış eserlerdir. Meselâ Âşık Çelebi, Hasan Çelebi, Latifi tarafından veya onlar adına kaleme alınan eserlerde, Osmanlı sultanları ve toplumuyla ilgili olarak anlatılan anekdotların yüzde sekseninden fazlası olumsuzdur; Osmanlı toplumunu sultanıyla, şeyhiyle, kadısıyla karalamaya yöneliktir (bkzKorkmaz 2012). Bu eserlerde, klişe methiyelerin, İslâmi beyanların, Arapça ve Farsça tamlamaların içine gizlenmiş kirli mesaj ve telkinleri görmemek mümkün değildir (bkz. Coşkun 2011). Hammer, Gibb ve Faik Reşat gibi Frenk veya Frenk-meşrep araştırmacılara göre bu eserler fevkalâde önemlidir. Meselâ Faik Reşat ‘Atalarımız, kendilerini anlatan çok sayıda değerli eser yazmışlar fakat bizim bunlardan haberimiz yok’, demektedir.[1] Kanaatimce basit bir zihniyet tenkidine bile tahammülü olmayan bu nev-zuhur kaynaklardan, ancak “Muhteşem Yüzyıl” tarzında filmler, romanlar, kitaplar, resimler ve minyatürler ortaya çıkabilir.
 
Osmanlıyı dolaylı olarak aşağılayan eserler, Tanzimat’tan sonra, yani Osmanlı düşmanlığının matbuata, edebiyata, siyasete ve sanata hâkim olduğu dönemlerde, hiçbir emek ve masraftan kaçınılmadan özenle hazırlanıp basılmışlardır. Başka yazılarda örneklerle anlatılacağı gibi, tezkireler, önce belirli kişilere, sonra da bir süreç gözetilerek halka sunulmuş olmalıdır. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Akif, Cenap Şehabettin gibi Osmanlıyla temas halinde bulunan birinci kuşak edip ve âlimler, Osmanlıyı aşağılayan bu tür eserleri, bütünüyle görmeden ve dolayısıyla değerlendiremeden vefat etmişlerdir. Muallim Naci gibi, bu eserlerden bazılarını muhtemelen parça parça yani kontrollü olarak görenler ise şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Bu eserlere Türk âlim ve ediplerinden önce sahip ve vakıf olan Hammer ve Gibb gibi Oryantalistler ise söz konusu eserlere dayanarak Osmanlıyı rahatça ve istedikleri gibi tanıtmışlar, yani alaycı bir “insaf”la aşağılamışlardır. Hammer, Gibb, Meredith-Owens, Stewart-Robinson, Andrews gibi Batılı araştırmacılar, tezkireleri Türklere tanıtmışlar, bu eserleri “bilimsel” çalışmalarında kullanmışlar ve tezkirelerin yayınlanması ve yaygınlaşması hususunda ciddi gayret göstermişlerdir. Özellikle 20. asırdan itibaren Batılıları takip ve takliden bazı Frenk-meşrep Türkler de Osmanlıyı Osmanlıya tanıtma görevini üstlenmişlerdir. Bunların arasında Batı kültür ve ahlâkına hayran olan Abdülhalim Memduh, Şehabettin Süleyman, Faik Reşat gibi edebiyat tarihçileri vardır. Bu yazarlar, Mustafa Fazıl Paşa’nın ailesi gibi Osmanlıyı yıkmak isteyen kişiler tarafından maddi olarak desteklenmişlerdir. Meselâ Abdülhalim Memduh’un edebiyat tarihini yayımlayan kişi, Sultan Abdülhamit düşmanlığıyla bilinen Ermeni asıllı (Ohannes) Ferit’tir. İlk Osmanlı edebiyat tarihçileri, eserlerini yazdıktan sonra Avrupa’ya gitmişler ve orada uyuşturucu müptelalığı gibi sebeplerle genç yaşlarda vefat etmişlerdir (bkz. Açıkgöz 2012).
 
Bu kimlik ve karakterde olan insanların bin bir zahmetle Osmanlıyı tanıtma görevini üstlenmeleri, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Frenk-meşrep bir kişiliğe sahip olan Abdülhalim Memduh, Şehabettin Süleyman ve Faik Reşat gibi yazarlar, aslında Osmanlının inancından ve kültüründen nefret eden yazarlardan olmalıdır. Bu yazarlardan sadece Faik Reşat’a bütün tezkireler gösterilmiş gibidir. Dolayısıyla Reşat, tezkirelerde Osmanlının akıl almaz iftiralarla aşağılandığını bilmektedir fakat bunu muhtemelen bilinçli olarak gizlemektedir. Muhtemelen maksadı Osmanlıyı ölçüsüz bir şekilde aşağılayan bu eserlerin meşrulaştırılma ve meşhurlaştırılma sürecine katkı yapmaktır. Zira daha sonra ikinci safhada, bu eserlere dayanılarak Osmanlıyı aşağılayan kitap, makale, tarihi roman ve filmler hazırlanacaktır. Hammer, Gibb ve Faik Reşat’ın bu kaynak eserleri övme maksadı, ancak söz konusu kaynaklara (!) bütüncül ve analitik bir şekilde bakabilenler tarafından anlaşılabilir.
 
Gibb ve Faik Reşat’ın methettiği bu eserlere analitik bir bakış açısıyla bakıldığı zaman şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Sanki Osmanlı tezkirecilerinin çoğu, Osmanlı yönetimini ve toplumunu zahiren övüp dolaylı olarak aşağılamayı kendilerine bir görev addetmişlerdir. Bu yazarlar, hakaretlerini klişe methiye ve kuru bilgilerin içine gizleyerek, yani donanımsız okuyucuyu aldatmaya yönelik olarak, art niyetli bir şekilde yapmışlardır. Hâlbuki hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir hakikat vardır: Sadece ortaçağda değil hemen her devirde ve her toplumda bir yazar, çoğunlukla, içinde yaşadığı toplumun ve özellikle kendisini koruyan ve yöneten zümrenin lehine olan hususları yazar. Elbette iltifat beklediği toplumu ve yöneticileri kıyasıya eleştiren “istisna” yazarlar da çıkabilir, ancak bir türde çoğunluğu oluşturan gruba, “istisna” denilmez.
 
Osmanlıyı tahkir etme politikası günümüzde de devam etmektedir. Kanuni gibi Türk milletinin en önemli sultanlarından birisine, bugün kirli ve karanlık zihinlerde “sanat hilesi” ve “bahanesi”yle yeni kimlikler çıkartılmaktadır. Bu sanatçıların eserleriyle Faik Reşat’ın methettiği eserler arasında içerik, bakış açısı ve zihniyet bakımından hiçbir fark yoktur. Nitekim bazı Türk araştırmacılar, söz konusu eserleri esas alarak kaleme aldıkları kitap ve yazılarda ayyaş ve ahlaksız bir Osmanlı toplumu imajı oluşturmuşlardır. Bu araştırmacı, romancı, senarist ve sanatçıların hedeflerinden birisi, Osmanlı dindarlığına ahlâksızlığı, gayr-i meşruluğu, inançsızlığı, riyakârlığı, bohemliği, iffetsiz şehveti ilâve etmektir; zihinlerde “dindar fakat istismarcı”, “dindar fakat ahlâksız” bir sultan veya toplum “imaj”ı oluşturmaktır. Misyoner oryantalizmin en önemli hedeflerinden birisi, yaşayan ve vefat etmiş İslâm büyükleri için kirli imajlar oluşturmaktır. Zihinlerde oluşturulan kötü bir “imaj”ı, meselâ “ahlâksız şeyh, müderris, âlim veya sultan imajı”nı telkinlerle, derslerle ve kitaplarla silmek çok zordur. Alt şuurdaki yanlış bir bilgiyi yok etmek kolay değildir. Bugün sanat maksatlı olarak yapıldığı iddia edilen bir filmle, binlerce masum ve dirençsiz zihin (alt şuurlar) kirletilmiştir. Unutulmamalıdır ki bireysel gibi görünen; sanat ve bilim kisvesiyle yapılan bütün bu organize saldırıların hedefi, sadece Kanuni veya başka bir İslam büyüğü değildir; asıl hedef bütün dindarlardır, İslâm’dır.
 
“Osmanlının kimliği” konusu, muhtemelen başka bir yazımızda nispeten ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Bu yazıda ise Sultan I. Ahmet (ö. 1617)’in, mesaj içerikli bazı şiirleri tahlil edilecek ve bu şiirlerden hareketle bir Osmanlı sultanının gönül dünyası ortaya konulmaya çalışılacaktır.
 
 
Sultan Ahmet’in Bazı Şiirlerinin Şerhi
 
1.İlâhi Olarak Bestelenmiş Bir Murabbaı
 
Şiirlerinde Bahti ve Ahmed mahlaslarını kullanan Sultan I. Ahmet’in kaleme aldığı en meşhur ve muhtemelen en güzel şiir, herhalde “Dil hânesi pür-nûr olur” mısraıyla başlayanıdır. Sultan Ahmet, bu şiirini, hocası Aziz Mahmut Hüdayi’nin bir münacatına nazire olarak kaleme almıştır. Neyzen Osman tarafından Hicaz makamında bestelenmiş olan bu münacat, halk tarafından da beğenilmiş ve hafızadan hafızaya aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır (Kayaalp 1999: 95). Sultan, bu manzumesinde nasihat ve hikmeti başarıyla şiirleştirebilmiştir. Öğütü, hakikati, bilgiyi şiirleştirmek, üstün bir şairlik yeteneği gerektirmektedir. Bunu Türk edebiyatında çok az şair başarabilmiştir. Bu murabbada Sultan Ahmet, Yunus Emre’nin gönül dilini yakalamıştır. Yunus’un meşhur şiirleri ile bu şiir arasında, Türkçeyi kullanma becerisi, anlam ve ahenk bütünlüğü, selaset ve bediilik bakımından hemen hiçbir fark yoktur. Adeta Yunus’un ruhu, yani Osmanlı halkının ortak ruhu, 17. asırda Sultan Ahmet’in ağzından bu murabbaı söylemiştir. Şiir yapı bakımından da Yunus’unkilere benzemektedir. Şeklen hem murabba hem de gazel olmaya uygun bir yapısı vardır. Şiir, mısraları iki müstefilünden oluşan bir murabba veya mısraları dört “müstefilün”den oluşan musammat bir gazel olabilir. Genç bir sultan olmasına rağmen şair, şiirinde kendi nefsine ve okuyucuya âdeta bir pir-i fani veya bir mürşid-i kâmil gibi şöyle seslenir:
 
Dil hânesi pür-nûr olur
Envâr-ı zikrullah ile
İklîm-i ten ma’mûr olur
Mi’mâr-ı zikrullâh ile
 
Bu bentte şair, gönüller ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur, insan ancak Allah’ı zikir sayesinde huzura kavuşabilir, demektedir. İslâm inancına göre insan, her türlü huzursuzluktan, yani stresten, uyuşturucudan, kendisine veya başkalarına kötülük düşüncelerinden ancak Yüce Yaratıcı’yı gönlünün merkezine yerleştirerek kurtulabilir. Bunun da en etkin yolu, Allah’ı zikirdir. Nitekim Kuran’da müminlere gece gündüz Allah’ı tesbih ve zikir tavsiye edilmektedir ve “Kuşkusuz, kalpler Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” denilmektedir (Ra’d, 28).
 
Şair, yukarıda şerh ettiğimiz tasavvufi düşüncelerini şiirleştirirken, teşbih ve temsillerden yararlanmıştır. Gönlü eve, teni veya bedeni de ülkeye teşbih etmiştir (teşbih-i beliğ). Nasıl karanlık bir ev, ışıkla, lâmbayla aydınlanırsa, gönül evi de Allah’ı zikretmekle aydınlanır; nasıl bir ülke, mimari faaliyetlerle mamur olursa, ten mülkü veya ten ülkesi de zikir mimarıyla mamur olur, demiştir. Zikri, ten mülkünü imar eden bir mimara benzetmiştir. Teşbihler arasında bir tenasüp vardır.
 
            İkinci bentte şair, zikrin faydalarını anlatır. Der ki: Allah’ı zikreden insana her şey kolaylaşır. Zikir adeta sırlı bir iksirdir. Onun sayesinde, gönüldeki dert ve tasa, yok olur.[2] Zikir, canın içinde can, kalbin içinde kan olur, insana adeta bir can daha bahşeder:
 
Her müşkil iş âsân olur
Derd-i dile dermân olur
Cânın içinde cân olur
Esrâr-ı zikrullâh ile
 
Üçüncü bentte şair zikrin faydalarını sıralamaya devam eder. Der ki, zikir vasıtasıyla gamlı gönüller, şad olur. “Dembesteler” yani sesi soluğu kesilmiş, toplumla arasına mesafe koymuş insanlar, topluluk içinde yalnızlık yaşayan kişiler, zikir meclisinde Yar-ı Baki’nin huzuruna çıkınca şevkle dile gelirler. Yolunu şaşırmış, hataya, günaha bulaşmış, gaflete düçar olmuş kişiler de doğru yolu zikirle bulurlar: 
 
Gamgîn gönüller şâd olur
Dembesteler âzâd olur
Gümgeşteler irşâd olur
Âsâr-ı zikrullâh ile
 
İnançsızlığın modernlik ve medenilik olarak sunulduğu günümüzde, günaha ve uyuşturucuya bulaşmış, alkolik olmuş birçok insanın, huzuru zikir meclislerinde buldukları söylenmektedir. Bu, insanlık adına önemli bir vakadır. Bu psikolojik (ruhî) ve ictimai vakanın tahlili, yabancı bilim adamlarına bırakılmamalıdır.
 
Şair ilk üç bentte zikrin faydalarını saydıktan sonra dördüncü bentte kendisini ve okuyucuyu zikre davet eder. Der ki: zikir, madem bu kadar faydalıdır, o zaman ey insan, sen de her nefes, Hakk’ı zikret. Zira insana ebedi dost olarak Allah yeter, diğer sevgiler geçici bir hevesten ibarettir. Allah’tan gayrısından bir iyilik bekleme, onlara minnet etme; minnet yükünün altında ezilme. Allah’ı gece gündüz zikrederek bunu başarabilirisin:
 
Zikreyle Hakk’ı her nefes
Allâh bes bâkî heves
Sen gayrıdan ümîdi kes
Tekrar-ı zikrullâh ile
 
Sonra şair, zikir meclisini tasvir eder. Zikre girenleri “ehl-i hâl” olarak tanımlar. Zikrederken kendinden geçen, adeta hırkalarını yırtan Hak dostlarını örnek olarak gösterir. Ey Ahmet, ey Hak talibi, sen de zikir halkasına dâhil ol ve Allah’ı zikret, der:
 
Gör ehl-i hâlin fırkasın
Çâk etti ceyb-i hırkasın
Devreyle zikrin halkasın
Pergâr-ı zikrullâh ile
 
Burada cehri ve dairesel hareketleri olan bir zikir meclisi anlatılmaktadır. Bilindiği gibi sultan Ahmet’in hocası Aziz Mahmut Hüdayi, Halveti veya Celveti şeyhidir. Şairin, zikir meclisinin dairesel yapısını ima etmek için kullandığı “pergâr-ı zikrullâh” yani “zikir pergeli” ibaresi, şiire bediilik katmıştır.
 
Şair, altıncı bentte zikrin ruhtaki tesirlerini konu eder. Bu bendin son mısraı “Efkâr-ı zikrullâh ile”dir. Edebi kurallar gereği, bu bent, mana ve lafız bakımından, bu mısra etrafında şekillendirilmelidir. Şair buna da muvaffak olur ve “efkâr” kelimesinden hareketle zikre fikri bir boyut getirir. Zikrin şekli bir seremoni olmadığını, onun gönüldeki manevi kirleri temizlemek için yapıldığı mesajını verir. Zikre giren, dilinde “Allah” olan Hak dostuna tefekkürü tavsiye eder: Ey Hak talibi, artık dünyevi güzelliklere gönlünü bağlama;[3] gönlünün istediği dünyevi saadetleri, gösterişi, kibri, dünya sevgisini terk et. Zikre tefekkür katarak bunu başarabilirsin:
 
Terk et cihân ârâyişin
Nefsin gider âlâyişin
Ko cân u dil âsâyişin
Efkâr-ı zikrullâh ile
 
Yedinci bent, mahlâs bendidir. Bu bentte şair Allah’a seslenir: Ey Allah’ım, Bahti bütün bu düşüncelerini sana söyler. Zikir olarak tevhidini (lâ-ilâhe illallâh) tekrar eder. İşte bu zikir şiirleriyle ihlâsını ve samimiyetini sana sunmak ister:
 
Bahtî sana ikrâr eder
Tevhîdini tekrâr eder
İhlâsını iş’âr eder
Eşâr-ı zikrullâh ile
 
 
 
2.Hz. Peygamber’in “Ayak İzi”ne Hitaben Söylediği Murabbaın Şerhi
 
Sultan Ahmet’in en meşhur murabbalarından birisi de “N’ola tâcım gibi” ifadeleri ile başlayan manzumesidir. Bu murabbada Sultan Ahmet şöyle der: O peygamberler sultanının ayağının nakşını, tacım gibi daima başımda taşısam ne olur? Zira bu ayağın sahibi, peygamberlik bahçesinin gülüdür. Ey Ahmet durma o gülün ayağına yüzünü sür:
 
N’ola tâcım gibi başımda götürsem daim
Kademi nakşını o hazret-i şâh-ı rusulün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün
 
Şiir yalnız mana veya mesajdan ibaret değildir. Şair sanatlı ifadelerle şiirini güzelleştirmiş, konusuna verdiği önemi göstermiştir. Şiirin başındaki “nola” kelimesi şiire bir içtenlik, doğallık katmıştır. “Tacım gibi” dediğine göre şair bu şiiri sultanken yazmıştır. “Ayak” izi ile “tac” birleştirilerek tezat sanatından yararlanılmıştır. Diğer bir ifadeyle, anlam çerçevesi bakımından birbirinin tezatı olan kelimeler bir araya getirilerek çarpıcı bir ifade oluşturulmuştur: “Onun ayağının izi, benim başımın tacı olsun” denilmiştir. Bentte teşbihler de dikkati çekmektedir. “Peygamberlik” müessesesi “gül bahçesi”ne, Hz. Muhammet de o bahçenin “gül”üne teşbih edilmiştir. Son mısrada “o gülün ayağına yüzünü sür” ifadesindeki “gül” kelimesiyle Hz. Muhammet kastedilmektedir (açık istiare).
 
İçerikten anlaşıldığı kadarıyla Sultan, bu şiiri Hazret-i Peygamber’in ayak izini içeren bir kutsal emanet karşısında söylemiştir. Bilindiği gibi, Topkapı’da kutsal emanetler vardır. Bunların arasında Hz. peygamberin ayak izi de bulunmaktadır. Sultanın, Hz. Peygamberin ayak izini görünce hislenmiş olması muhtemeldir. Şiirlerinin içeriği, bu kanaati desteklemektedir. Bir rivayete göre Sultan Ahmet, rüyada Hz. Peygamber’in ihtarı üzerine bu kutsal emaneti Mısır’a, Kayıtbay’ın türbesine geri göndermiştir. Anlatılanlara göre, sultan daha sonra Hz. Peygamber’in ayağı şeklinde bir “sorguç yaptırıp Cuma, bayram ve diğer günlerde teberrüken hilâfet sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen kadem-i şerifin kenarlarına” bu murabbayı “kendi hattıyla yazıp şeyhi Hudayî’ye gönderdi. O da dergâhın duvarına astı.” (Kayaalp 1999: 71-72). Bu murabba, devrinde beğenilmiş olmalıdır. Zira bu şiirin 17. asır bestekârlarından Hâfız Kumral Hüdâî veya Buhurizade Mustafa Itrî tarafından bestelendiği rivayet edilmektedir (Kayaalp 1999: 95).
 
 
 
3.Sultan Ahmet’in Manevi Âlemin Sultanlığını İstediği Bir Murabbaı
 
Sultan Ahmet’in gönül dünyasına ayna tutan şiirlerinden birisi de “Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân” nakaratlı mütekerrir murabadır. Bu şiirin birinci bendinde Sultan Ahmet şöyle der: Ey Allah’ım, bana görünüşte, maddi âlemde birçok dünyalık ihsanda bulundun, bana Süleyman mülkünü bağışladın. Fakat benim için bunlar önemli değil. Benim gönlümde senin aşkın var. Senin rızanı kazanma arzusu var. Ben maddi ve fani âlemin sultanlığını istemiyorum; ben senden maneviyat âleminin sultanlığını talep ediyorum. Söz sultanı, bu düşüncelerini, sunilik ve tekellüften uzak bir şekilde, Türkçenin tabii güzelliğini zedelemeden şöyle nazma çeker:
 
Bana zâhirde ettin bunca ihsân
Müyesser eyledin mülk-i Süleymân
Olupdur aşkın ile pür, dil ü cân
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
 
İkinci bentte Sultan Ahmet, dünyalık tac u tahtı önemsemediğini, onların kendisini teselli etmediğini, bu gölge ihsanı değil de asıl ihsanı, yani ebedî saadeti istediğini söyler. Üçüncü bentte bu fikirlerini biraz daha genişletir. Etrafında pervane olan insanlara, mala ve mülke güvenmediğini, onlara meyil salmadığını, bütün maksadının Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak olduğunu vurgular[4].
Bana lufun ile eyle tecellî
Bu tâc u taht ile gelmez tesellî
Hudâyâ eyleyüp ihsân-ı küllî
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
 
Ricâl ü mâle yoktur i’timâdım
Değildir tâc u tahta istinâdım
Rızâ-yı pâkin olmuştur murâdım
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
Bir sultan olarak şair, kendisine değer biçmez, kendisini Allah’ın yeryüzündeki halifesi, hâşâ temsilcisi ve gölgesi (zıllu’llâh) olarak göstermez. Tacına, tahtına, ameline güvenmez ve aldanmaz.[5] Sultan, kendisinin Allah karşısında aciz bir kul olduğunun bilincindedir. Nitekim aşağıdaki dörtlüklerde şöyle der: Ey Allah’ım ben alçak ve asi bir kulum, senin mağfiret kapında bekleyen bir dilenciyim. Yasin ve Tâhâ suresi hakkı için beni affet, bana maneviyat âleminin sultanlığını ihsan buyur. Çünkü bu fani âlemin dayanağı yoktur. Onun malı mülkü, gölge oyunu gibi hayalden ibarettir. Sen bana bu dünyada değil de mahşer gününde yüksek bir mertebe ver. Ben senden maddi âlemin değil mana âleminin sultanlığını talep ediyorum. Bunu, âlemlerin fahri, senin katında en büyük sevgili olan Hz. Peygamber’i vesile ederek senden istiyorum. Bunu, dünya malını mülkünü terk eden İbrahim Edhem’i vesile ederek senden istiyorum:
Ben ednâ bir abd-i asîyim ilâhâ
Kapında bir gedâyım pâdişâhâ
Be-hakk-ı sûre-i Yâsîn ü Tâhâ
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
 
Bu fânî âlemin yoktur mecâli
Hayâl u zıll gibidir mülk ü mâlı
Verip rûz-ı cezâda kadr-i âlî
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
 
Be-hakk-ı rûy-ı fahr-i âlem
Habîb-i Ekrem ü rahmân-ı a’zam
Be-sırr-ı terk-i İbrâhîm Edhem
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
 
Şair, duasına son bentte de devam eder; günahlarından dolayı Allah’tan af diler, makbul bir kul olmak ve O’na kavuşmak istediğini söyler:
 
Kapında Ahmedi makbûl kul et
Günâhın afv edip özrün kabûl et
Yolunda âkıbet ehl-i vusûl et
Beni kıl âlem-i ma’nâda sultân
 
 
4.Ebâ Eyyub el-Ensarî’ye Yazdığı Gazel
 
Sultan Ahmet, hayatını ve hislerini şiirlerine yansıtan bir şairdir. Şiirleri çoğunlukla mihaniki değil, tecrübidir. Meselâ Ebâ Eyyub el-Ensârî’nin türbesini ziyaret ettiği bir gün, ona hitaben bir gazel yazar. Üç fâilâtün bir fâilün kalıbıyla yazılan bu gazelde Sultan Ahmet’in Hz. Peygamber ve sahabe sevgisini görmek mümkündür. Özellikle Fatih döneminde mezarının keşfinden itibaren Eba Eyyub sevgisi Türk toplumunda hep var olmuştur. Nitekim Sultan Ahmet’in bu gazeliyle, Fatih’in hocası Ahmet Paşa’nın Ebâ Eyyub’a hitaben yazdığı manzume arasında ruh bakımından hiçbir fark yoktur.
Sultan Ahmet, gazelinin ilk beytinde, Ebâ Eyyub’a şöyle seslenir:
 
Ey ‘alemdâr-ı Resûl ey yâr-ı fahrü’l-mürselîn
Zât-ı pâkin Rûm’a rahmet kıldı Rabbü’l-‘âlemîn
 
Yani, ey Hz. Peygamber’in bayraktarı, ey peygamberlerin gururunun dostu, yarı, Allah senin temiz zatını Rum diyarına rahmet ve bereket olarak gönderdi.
 
İkinci beyitte şair, Eba Eyyub’a hitap etmeye devam eder:
 
Hâk-i Rûm’a tohm-ı İslâm’ı sen ekdin evvelâ
Meyvedâr olsa n’ola zâhir-i eşcâr-ı dîn
 
Yani, ey Ebâ Eyyub el-Ensari, İslâm inancının tohumunu, Rum toprağına ilk defa sen ektin. Şimdi eğer din ağacı, meyvelerle dolu ise bu, senin ektiğin tohumun sonucudur. Beyitte mürekkep bir teşbih vardır: Rum ülkesi tarlaya, İslam inancı önce tohuma, sonra ağaca, yeni Müslüman olan topluluklar da bu ağaçtaki meyvelere benzetilmiştir. Sultan ne kendisini ne de Anadolu ve Balkanların Müslümanlaşmasına vesile olan, dünyadaki bütün Müslümanların ve hatta mazlumların hamiliği görevini üstlenen diğer Osmanlı sultanlarını övmez, bütün bu başarıları Eba Eyyub el-Ensari’ye ve onu Anadolu’ya gönderen Allah’a bağlar. Bu ifadelerde, türbeye ve velilere saygı vardır fakat onları kutsama yoktur. Sultan Ahmet, bu ve diğer şiirlerinde her hayrın Allah’tan geldiğinin bilincinde olduğunu okuyucuya hissettirir. Meselâ, bir hastalık sonrasında yazdığı anlaşılan bir şiirinde şöyle der: ‘Her an Allah’a şükredersem ne olur? Çünkü hasta yatarken ansızın sıhhate kavuştum. Müslümanların benim için yaptıkları dua, kabul oldu. Cenab-ı Hakk’a şükür, beni selamete ulaştırdı. Ey Ahmet, her an Allah’a tevekkül et, ona dayan ve güven; böylece Allah, her yerde sana yardım etsin.[6] Bu şiirde, sultanlarının şifa bulması için dua eden bir halk, halkının kendisi için yaptığı duayı önemseyen bir sultan vardır. Ve bu sultan, şifanın ve her tülü yardımın Allah’tan geldiğinin farkındadır.
 
            Üçüncü beyitte Sultan Ahmet, peygamber ve sahabe sevgisini şöyle dile getirir: Ey hazret, ey Eba Eyyub, sen daima Hz. Muhammet’in nefeslerinin güzel kokusundan feyiz alırsın. Eğer Çin ahusu, senin türbenin toprağını kıskansa ne olur? (teşbih-i tafdil). Yani sen hayatı boyunca Hz. Peygamber’den ayet ve hadis dinleyen, onun nefesine muhatap olan bir kişisin. Belki şehit olduğun için hâlâ bu nefeslere muhatapsın. Bu kadar güzel kokuya muhatap olan bir kişi vefat ettiğinde, herhâlde onun mezarının toprağı da güzel kokar. Şair bu duygu ve düşüncelerini şöyle nazma çeker:
 
Feyz alırsın nükhet-i enfâs-ı Ahmed’den müdâm
Bu türâb-ı türbene reşk etse lâyık müşg-i Çîn
 
              Dördüncü ve beşinci beyitte şair, Ebâ Eyyub’tan himmet ister. İlk üç beyitte okuyucuya Eba Eyyub’u tanıtan şair, son iki beyitte de böyle bir kişiden manevi destek talep eder. Maksadı ila-yı kelimetullah’tır. Şöyle der: “Ey Hz. Peygamber’in seçkin dostlarının gurur kaynağı, sen başından beri, Osmanlı sultanların yaveri oldun, onlara feyiz verdin, şimdi benim de yaverim ol. Senin dergâhına gelen, seni ziyaret eden Bahti’ye himmet et; himmet et de Müslümanların sultanı Bahti, İslam düşmanlarının bütün topraklarını fethetsin.”:
    
Tâ ezelden Âl-i Osmân’ın çün oldun yâveri
Bana dahi yâver ol ey fahr-i ashâb-ı güzîn
 
Eyle himmet Bahtî’ye dergâhına geldi senin
Eyle himmet ser-be-ser feth eyleye a’dâ ilin (Kayaalp 1999: 207)
 
 
 
Diğer Şiirleri
 
Sultan Ahmet’in sadece yukarıdaki şiirlerinde değil, birçok manzumesinde, onun faziletli, dindar, mütevazi bir sultan olduğunu görmek mümkündür. Birçok şiirinde sultan, Allah’tan hidayet, af ve yardım ister, verdiği nimetlerden dolayı ona şükreder; bazılarında İslâm ordularının muzaffer olması için dua eder, bazılarında Mevlâna, Üçüncü Mehmet gibi din ve devlet büyüklerini rahmetle anar; bazılarında Ramazan ayı, bayram ve mevlit gibi mübarek günleri tasvir eder. Meselâ bir manzumesinde sultan, Ramazan ayı ile ilgili düşüncelerini şöyle nazma çeker: ‘Mübarek Ramazan ayı bizi terk edeli on bir ay oldu. Biz hasretle onu bekledik. Şimdi yine gelip bize merhaba dedi. İslâm ülkesi, gelişiyle şereflendi. Genç ihtiyar herkesin onu saygıyla hoş “tutma”larına şaşılmaz. Gönül ehli olan insanlar, onun adını dilde tesbih ederlerse, daima onu methederlerse, ne olur? Çünkü Sübhan olan Allah, aylar içinde onu aziz kıldı.’ [7] Ramazan’la ilgili yazdığı başka bir manzumede şöyle der: ‘Ramazan ayı gelince, her gecemiz Kadir gecesi olur. Allah diğer aylardaki her günümüzü de yeniler (bereketlendirir). Bu şeref, sadece Muhammet ümmetine ihsan edildi. Ey Bahti, dua et, tevhit nuru, bu cihandan bütün küfür ve dalalet karanlıklarını yok etsin.’ (Kayaalp 1999: 205).[8] Bütün bu şiirlerde mümin ve mütevekkil bir Osmanlı sultanı tipi vardır ve bu tipi Yahya Kemal’in “Koca Mustaa Paşa” manzumesinde tasvir ettiği dindar Osmanlı toplumundan ayırmak mümkün değildir.
 
Sultan Ahmet’in birçok şiiri sade, samimi ve manzum bir dua gibidir:
 
İlâhî senden özge mesnedim yok
Rızâdan özge yâ Rab hâcetim yok
 
Kapındır ehl-i derdin hep devâsı
Kapından gayrı yerde hâcetim yok
 
Müşerref et visâlinle İlâhî
Visâlin gibi lezzet dünyâda yok (Kayaalp 1999: 202-203)
 
 
Hudâyâ, olmuşam aşkında sâdık
Olupdur sıdkım, âşıklığa tanık
 
Budur senden murâdım cân u dilden
Ki olam lutfuna her demde lâyık
 
Adâlet eylemekde rûz-ı mahşer
Beni akrânım içre eyle fâik[9]
 
Meserret bâdesiyle olmuşam mest
Serîr-i saltanatta eyle ayık[10]
 
Gözüne verme hergîz hâb-ı gaflet
Ki ola dîde-i Bahtî uyanık[11] (Kayaalp 1999: 202)
 
 
Sultan, kendisini zikre ve zühde veren, devletin ve milletin işlerini ihmal eden birisi değildir. Siyasi hayatındaki başarılar, bunun göstergesidir. Bir gazelinde görev ve sorumluluklarının farkında olduğunu bize hissettirir. Bu gazelde önce her nefesinde yani bütün işlerinde Allah’tan istikamet ister, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği şer-i şeriften ve diğer nebilerin getirdiği doğru yoldan ayırmaması için Allah’a dua eder. Sonra der ki “Ey Allah’ım, senin kullarına hizmet etme hususunda, benim tembellik etmeme izin verme; çünkü sen bana, hatırımda yok iken, talep etmemişken, bu devleti, yani sultanlığı bahşettin, şimdi ben de bütün işlerimi sana ısmarlıyorum, yani sen beni yalnız bırakma, doğru yoldan ayırma:
 
Tekâsülden berî kıl cümle mahlûkun umûrunda
Ki hizmet kılmada kullarına olmaya ihmâlim
 
Çü Bahtî’ye verdin hâtırda yoğ iken devlet
Sana ısmarladım yâ Rab umûrum cümle ahvâlim
 
Bu mısralarda geçen “hatırda yok iken” ifadesi, dikkati çekmektedir. Bu mısra, saltanatın, babadan oğula değil de hanedanın en büyük ferdine geçmesi hadisesini hatırlatmaktadır.
 
Sonuç olarak kendi döneminde dünyanın en büyük devletinin başında bulunan Sultan Ahmet, birçok şiirine göre dindar, mutasavvıf, mütevazı bir kişiliğe sahiptir; Allah karşısında aciz bir kul olduğunun farkındadır; havf ve reca dengesini bilen iyi bir mümindir.  En azından kendisini öyle takdim etmiştir. Onun hayatı ve faziletleriyle ilgili kimi somut bilgiler, şifahi olarak halk arasında yaşamış olmalıdır. Zira 20. asırda yazılmış bazı eserlerde, meselâ Ahmet Rasim’in Menâkıb-ı İslâm’ında, Reşat Ekrem Koçu’nun Osmanlı Sultanları’nda ve özellikle Divan’ında Sultan Ahmet’in dindar ve mutasavvıf kimliğiyle ilgili bilgiler yer almaktadır. İlginçtir ki 19. asırdan itibaren Türk toplumuna kaynak olarak sunulan tezkirelerde sultanın bu kimliğini görmek mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle Sultan Ahmet, kendi döneminde yazıldığı iddia edilen tezkirelerde yanlış ve eksik olarak tanıtılmıştır. Bu konu başka bir yazımızda ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
 
 
 
Kaynakça
Abdülkadiroğlu, Abdülkerim (1990), Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri, Ankara: Kültür Bakanlığı.
Açıkgöz, Burak Fatih (2012), “İlk Osmanlı Edebiyat Tarihleri ve Tarihçileri Hakkında Bazı Değerlendirmeler”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 27, 1-8
Baysun, Cavid (1997), “Ahmed I”, İA 1, 161-164
Büyük Türk Klasikleri 5, 1987, İstanbul: Ötüken
Coşkun, Menderes (2011a), "Klasik Türk Şairinin Poetikası Üzerine", Bilig, 56, 57-80
Coşkun, Menderes (2011b), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169
Faik Reşad, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye, nşr. Dersaadet Kütühanesi Sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası
Gazali, Muhammed (ty), Mükâşefetü’l-Kulûb: Kalplerin Keşfi, İstanbul: Çelik Yay.
Kayaalp, İsa (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi
Korkmaz, Vedat (2012), “Latifi ve Aşık Çelebi Tezkirelerinin Anekdotlar Yönünden Karşılaştırılması”, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniv. SBE.
İlgürel, Mücteba (1989), “Ahmed I”, DİA 2, 30-33
Mehmet Süreyya (1995), Sicill-i Osmânî Yâhûd Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, hzl. A. Aktan, A. Yuvalı, M. Keskin, İstanbul: Sebil.
Meriç, Cemil (1999), Bu Ülke, İstanbul: İletişim
Rıza, Es-Seyyid (1312), Tezkiretü’ş-Şu’arâ, hzl. Ahmed Cevdet, Dersaadet: İkdam
Riyazî (Yzm.), Riyâzü’ş-Şu’arâ, Süleymanye Ktp., Lala İsmail – 314
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1977), “Eski Şiir”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, 177-78
Ünaydın, Ruşen Eşref (1985), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı
Yahya Kemal (2010), “Resimsizlik ve Nesirsizlik”, Edebiyata Dair, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, 69-73.
 
 

[1] “Ne fâide bizler bunların vücûdundan haberdâr olamadığımız gibi taharrîlerine de himmet etmemiş olduğumuzdan kütüphanelerimiz birer (25) ‘nisyângâh-ı gaflet-penâh’ olup kalmış ve bittabi istediğimiz surette bir tarih-i edebiyat vücûda getirilememişdir.” (Faik Reşat, s. 25-26).

[2] Nitekim Kur’anı Kerim’de “Bilin ki, Allah dostları için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” denilmektedir (Yunus Suresi, 62).

[3] İmam-ı Gazali’nin Mukâşefetü’l-Kulûb adlı eserinde şöyle bir hadis geçmektedir: “Dünyayı seven ve ondan hoşnut olanın kalbinden ahiret korkusu çıkar.” (Gazali ty: 445).

 

[4] Gazali, Mükâşefetü’l-kulûb’da Hz. Peygamber’e ait olarak şu sözü aktarır: “Müminin yüceliği başkalarına muhtaç olmamakladır.” (Gazali ty: 440)

[5] İbn Mesud der ki: “İlim namına Allah korkusu kâfidir. Cehl namına da Allah’ın affına aldanmak kâfidir.” (Gazali ty: 445).

[6] Hudâya şükr edersem n’ola her gâh - Erişdi cismime sıhhat çü nâgâh

Kabûl oldu duâsı müslimînin - Selâmet erdi Hakk’dan hamdü li’llâh

Tevekkül üzre ol her demde Ahmed - Mu’îd ola sana her yerde Allâh

[7] On bir aydır gideli, biz de çekerdik hicrân - Merhabâ etti bizimle yine şehr-i Ramazân 

Şehr-i İslâmı kudûmüyle çü etti teşrîf - Hoş tutarlarsa n’ola, hürmet ile pîr ü cevân

Ehl-i dil etse n’ola ismini dilde tesbîh - Ki şühûr içre anı kıldı muazzez Sübhân (Kayaalp 1999: 205)

[8] Kadr olur her gecemiz mâh-ı sıyâm irdikçe - Sâ’ir aylarda eder her günümüz Hakk tecdîd

Ümmet-i Ahmed-i Muhtâr’a verildi bu şeref - Ermedi gayrı ümem bu şerefe, oldu ba’îd

Zulmet-i küfr ü dalâli bu cihândan cümle - Bahtiyâ eyle duâ, ref ede nûr-ı tevhîd (Kayaalp 1999: 205)

 

[9] Yani beni adaletten ayırma ve bu adaletli yönetimim sayesinde mahşer gününde beni bütün akranlarımdan yani diğer devlet adamlarından daha üstün kıl.

[10] Sultan olduğumdan dolayı, sevinç şarabıyla mest oldum, kendimden geçtim, gaflete daldım. Beni saltanat koltuğunda ayık tut. Sultan Ahmet, sultanlıktan dolayı duyduğu sevinci “mestlik” veya gaflet olarak tanımlıyor. Nitekim  “Ehl-i Hikmetten biri der ki: ‘Kul elde edemediği dünyalıklara karşı duyduğu üzüntüden dolayı hesaba çekilir. Ele geçirdiği dünyalıklara karşı duyduğu sevinçten dolayı da hesaba çekilir.” (Gazali ty: 445).

[11] Bahti’nin gözüne asla gaflet uykusunu verme ki, onun saadet veya talih gözü daima uyanık olsun. “Bahtî/ı” kelimesi tevriyeli bir şekilde kullanılmıştır.

  
2007 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın