• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Yerli Oryantalizmin 13. asra Ait Bir Şair Üretme Faaliyeti: Rabia Hatun Vak'ası

 

 

Yerli Oryantalizmin 13. asra Ait Bir Şair Üretme Faaliyeti: Rabia Hatun Vakası

Menderes Coşkun 

 

 Değişim, insanlık tarihinin en değişmeyen vasfıdır. Ancak 18. asırda Batılıların öncülüğünde başlayan sosyal değişimler, mahiyet itibariyle, öncekilerden farklıdır. Zira bu asırdan itibaren toplumların hayatında plânlı, programlı, sistematik bir değişim söz konusudur. Batı, iki asır önce, bilginin insanı ve toplumu değiştirici gücünü fark etmiş; toplumları ve fertleri sosyal bir laboratuar objesi olarak görmüş; edebiyatı, felsefeyi, bilimi, sanatı, eğitimi, siyaseti, matbuatı ve gerektiğinde şiddeti toplumları değiştirmek için araç olarak kullanmıştır. Nitekim 19. asırdan itibaren kısa bir sürede dünyadaki hemen bütün Müslüman toplulukların eğitim sistemleri, ahlâkları, kıyafetleri, hassasiyetleri, edebiyatları, davranış biçimleri, liderleri önemli ölçüde değişmiştir. Batılılar 19. asırdan itibaren İslâm dünyasında binlerce okul açmışlar, böylelikle Müslüman toplumların siyasetine, bilimine, edebiyatına, sanatına, dini ve ahlâki yapısına şekil verecek insanları yetiştirmeyi hedeflemişlerdir. Bu gayretlerinde ne kadar başarılı olduklarını anlamak için son asırda Müslüman toplumların başına geçirilen diktatörlere (sun’î ve konjektürel liderlere) bir göz atmak yeterlidir. Reşit Paşa’dan itibaren Osmanlıda en önemli siyasetçiler, komutanlar, yazarlar, gazeteciler, romancılar, hikâyeciler, tüccarlar, bürokratlar ve bilim adamları çoğunlukla Osmanlının inanç ve ahlâkına uzak olan insanlar arasından çıkmıştır. Bu bir tesadüf değildir. Bilim adamının görevi, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını ortaya koymaktır.

 Batılı masonik ve stratejik güçler, Müslümanların sadece geleceklerini değil, aynı zamanda onların her sıkıştıkları anda sığındıkları, feyiz ve referans aldıkları “şanlı” tarihlerini, manevi dinamiklerini de ellerinden almak istemişlerdir. İslâm düşmanı olan meşhur müsteşrik Ernest Renan, bir yandan Şinasi ve Ahmet Ağaoğlu gibi sömürge aydınlarını yetiştirirken, diğer yandan İbn Rüşt gibi gayr-i İslâmi fikirleri olan güya bir İslâm dâhisini keşfeder ve bütün dünyaya tanıtır; böylece Müslümanları güya kendi dâhîleri vasıtasıyla “Muhammedî İslâm”dan uzaklaştırma projesine küçük bir destek verir. Yerli oryantalist Dr. Abdullah Cevdet’in de ima ettiği gibi, oryantalizmin hedeflerinden birisi, Müslümanları, Aristo, Voltaire, Montesquieu gibi Batılı dâhilerle değil, Farabi, İbn Rüşt, İbn Sina, Hallac-ı Mansur, İbn Arabi, Mevlana, Ömer Hayyam, Maarri, Rabia Hatun gibi Doğulu dâhilerle, yani onlara izafe ettikleri eser ve fikirlerle dejenere etmektir. Müsteşriklerin 19. asırdan itibaren kütüphane köşelerinde birbiri ardına “keşfettikleri” İslâm ve Osmanlı klâsiklerinin, onların istediği türden bilgiler içermesi tesadüf değildir. Batılıların bulup meşhur ettikleri İslâm klâsiklerinde, Müslümanlara “insanı kutsayan”, “vahdet-i vücuda (hâlık-mahlûk birliği) inanan”, “dinleri ve dini emirleri değersizleştiren”, “fıskı ve haramları hoş gören” bir Müslümanlık anlayışı telkin edilmektedir.

Hiç kuşkusuz, 19. asır, dünya tarihinin belirli ölçüde “keşfedildiği” ve “değiştirildiği” bir dönemdir. 18. asırdan itibaren bütün dünyada bilgiye ve bilgi ağlarına hâkim olan deist, ateist ve masonik güçler, en çok iki şeye müdahale etmişlerdir: Din ve tarih. Batılılara göre “tarihi yapmanın yolu, onu yazmaktır”.  Yine onlara göre tarih ilmi, zaman dışı bir şeyle değil, bizzat “değişim”le ilgilenmelidir (Carr 1993: 68, 73, 74, 78).

Müsteşrikler, 18. asırdan itibaren yaptıkları yorucu çalışmalar sonucunda Osmanlıların ve diğer Müslüman milletlerin, kendi sosyal ve siyasi tarihlerini yeterince bilmediklerini fark etmişlerdir. Meselâ Konya halkının Mevlâna’ya saygı duyduğunu fakat onun hayatını ve eserlerini bilmediğini gözlemlemişlerdir. Yine Erzurum halkının Rabia Hatun türbesini (!) ziyaret ettiğini fakat onun hayatını ve şiirlerini (!) bilmediğini fark etmişlerdir. Yani müsteşrikler, karşılarında, eski harfli her metne inanmaya hazır bir toplum bulmuşlardır ve böylesine rahat bir ortamda Müslümanlara kendi tarihî şahsiyetlerini öğretmek için fedakârane çalışmalar yapmışlardır. Nitekim son dönem Osmanlı âlimleri, İslâm tarihini Dozy’den, Osmanlı siyasi tarihini Joseph Hammer’den, Osmanlı şiir tarihini E. J. Wilkinson Gibb’den, Fars şiir tarihini Edward Browne’dan; Arap edebiyatı tarihini Clement İmbault Huart’dan, İslam öncesi Türk destanlarını ve halk kültürünü Radloff, Ignacz Kunoş’tan ve Vambery’den; Orhun yazıtlarını Wilhem Thomsen’dan, Evliya Çelebi’yi Hammer’den, Bin Bir Gece Masalları’nı Galland’dan, Dede Korkut Hikâyeleri’ni Fleischer, von Diez ve Rossi’den, Babür’ü Erskine ve İlminsky’den, Ömer Hayyam’ı Fitzgerald’dan, Hallac-ı Mansur’u Louis Massignon’dan vs. öğrenmişlerdir.

Kendi tarihini bilmeyen, onu yabancı bilim adamlarının gayretiyle öğrenmeye başlayan bir toplumun tarihini tahrif etmek, meselâ Mevlâna, Yunus, Fuzuli, Niyazi-i Mısri, İbrahim Hakkı, Sultan Ahmet gibi şairlerin eserlerine müdahalelerde bulunmak, hatta onlar adına sahte eserler üretmek çok zor değildir. Bunun için ciddi bir eğitim almak yeterlidir. Hiç kuşkusuz 19. ve 20. asır oryantalistleri, İslâm ve Osmanlı tarihi konusunda Arapça, Farsça, Uygurca ve Osmanlıca eserler yazabilecek kadar iyi bir eğitim almışlardır. İlminsky, Radloff, Browne, Redhouse, Goldzier, Hammer, Şinasi, Enderunlu Fazıl, Muallim Feyzi, Hüseyin Daniş, Hüseyin Rifat ve Kazvini gibi donanımlı bir oryantalistin kaleminden çıkmış olan sahte bir eseri ifşa edebilecek uzmanlarımız ve bu uzmanları yetiştirecek bir fakültemiz yoktur. Bu konuda kendisini uzman zannedenlerin kullandıkları bilgiler büyük ölçüde işlevsizdir. Eğitimsiz, emeksiz, mektepsiz, metotsuz, aletsiz olarak yapılan teşhislere de itibar edilmez. Rabia Hatun vakasında görüldüğü gibi sahteciliği keşfetmesi beklenen ilim adamlarımız, sahtekârlardan daha donanımsız, daha bilgisiz ve daha isteksizdirler. Osmanlı ve İslâm tarihini yıkmak isteyenlerin, yapmak isteyenlerden daha azimli, daha donanımlı, daha cesaretli ve daha fedakâr olduğu bir ortam söz konusudur.

Bu çalışmada 1940’lı yıllarda Türk-İslâm tarihini tahrif etmek için sahte tarihi eser üretme faaliyetlerinin devam ettiğine işaret eden “Rabia Hatun projesi” üzerinde durulacaktır. Rabia Hatun vakası, bazı yazarlar tarafından basit ve münferit bir edebiyat oyunu olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Konuyu tahlil etme imkânı olmayan kişilerin bu şekilde aldatılması, üzücüdür. Zaten sahtekârlık ortaya çıkınca, Rabia Hatun efsanesi hemen gündemden düşürülmüştür. Bize göre, Rabia Hatun vakası, 18. asırda başlayan organize tarih tahrifatı çalışmalarının sadece küçük bir halkasıdır. Bu projenin başarısız olmasının sebebi, uydurmacıların yazmaya başladıkları sahte tarihî eseri bitirmeden, bu sahte yazmayı kütüphanelere bırakmadan, Rabia Hatun’un Türk edebiyatı tarihine sokulması hususunda Banarlı’ya yaptıkları baskıdır. Yani milletin ve bilim adamlarının saflığına karşı “aşırı” bir güven içindedirler. Nitekim dönemin meşhur yazarları ve edebiyatçıları onların bu güvenini boşa çıkarmamış, hemen herkes Rabia Hatun adına ortaya çıkan şiirlere sorgusuz sualsiz hayran olmuşlardır. Bu makalenin maksadı Rabia Hatun uydurmacılığını hikâye etmek değildir, onu analiz etmek ve onunla ilgili bilgileri bir bakış açısı veya “hisse” haline dönüştürebilmektir.

 

1930’lu Yıllarda Selçuki Rabia Hatun Adlı 13. Asra Ait Yeni Bir Şairin İhdas Edilmesi

Yukarıda kısaca anlatıldığı üzere, 19. ve 20. asır, Türk edebiyatı tarihi için bir “keşif” dönemidir. Daha önce bilinmeyen birçok eser ve şahsiyet bu dönemde bilinmeye başlamıştır. Keşif döneminin yavaşlayarak devam ettiği 1930’lu yıllarda Selçuki Rabia Hatun adlı bir şairin şiirleri keşfedilir. Bu şiirleri bulduğunu iddia eden kişi, dönemin meşhur ve donanımlı Osmanlı tarihçilerinden İsmail Hami Danişment’tir. Gençlik yıllarını Fransa’da geçiren Danişment’in, Osmanlı Türkçesinin yanı sıra Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca ve Latince bildiği rivayet edilir. Yani Danişment, sıradan bir vatandaşın asla alamayacağı özel bir eğitim almıştır. Aldığı bu sıra dışı eğitimin gereği olarak, üzerine düşen “milli” (!) görevleri fedakârlıkla ifa etmiş olmalıdır. Selçuklu ve Osmanlı tarihi uzmanı Danişment’in eski bir yazmada bulduğunu iddia ettiği Rabia Hatun şiirleri gerçekten etkileyicidir:

 

Bir kâsedür alev dolu gönlüm yana yana

Men tâ senin yanunda dahi hasretem sana

Yaşlar dökende söndüremez âteşimi su

Sunsan elünle kanumı içsem kana kana

 

Olsandı sen semâ olsandı sen havâ

Alsamdı ben seni dem dem nefes nefes

Olsandı sen zamân olsamdı men mekân

Eflâki dolduran bir aşk olurdu bes

 

Pâyin sadâsı gelse de sen hiç gelmesen

Men dinlesem kıyâmete dek vuslat istemem

Bulsam izinle semtini ol semte irmesem

Aşsam zamânı hasretin encâmı gelmeden (Pekin 2007: 101-102).

 

 

Rabia Hatun Şiirlerinin Gazeteciler, Akademisyenler, Yazarlar, Bürokratlar Vasıtasıyla Halka Benimsetilmeye Çalışılması

Rabia Hatun’u ve şiirlerini uyduran grup, onu iyi bir organizasyonla 1930 ve 1940’lı yıllarda ülke çapında meşhur ederler. Peyami Safa, Abdülkadir Karahan, Mustafa Şekip Tunç gibi yazarlar ve akademisyenler Rabia Hatun’u tanıtan ve metheden yazılar yazarlar. Rabia Hatun’un şiirleri, sadece gazetelere değil takvim yapraklarına, antolojilere, hatta Milli Eğitim’in bastırdığı mektep kitaplarına kadar sokulur. Şiirlerden ikisi Asım Yesarî gibi meşhur bestekârlar tarafından bestelenir. Rabia Hatun yeni keşfedilen eski değerlerimizden birisi olarak hafızalardaki yerini alır. Can Yücel, “Rabia Hatun’un Uçan Halısı” adlı şiiriyle Rabia Hatun’u, şiirin malzemesi yapar, bilerek ve bilmeyerek “tarihi tahrif projesi”ne destek verir. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıza Tevfik, İsmail Habib Sevük, Nihat Sami Banarlı, Cahit Sıtkı Tarancı gibi dönemin önemli isimleri, Rabia Hatun’un şiirlerini beğenirler. Yaklaşık 20 yıl, kimse Rabia Hatun’un tarihîliğine ve gerçekliğine itiraz etmez;  onun eski bir şair olduğuna şeksiz şüphesiz herkes inanır. Öyle ki, dönemin meşhur şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı, bir röportajında Rabia Hatun’un bir mısraını divan edebiyatını methetmek için kullanır. “Sahih” olan divan edebiyatını “sahte” şiir örnekleriyle sever ve anlatır: “Muhakkak ki Divan edebiyatı yabana atılacak bir edebiyat değildir. Mallarme’ın bütün yaşamını vererek yapmak istediğini ve Abbe Bremond’un savunduğu saf şiiri Divan şairleri yüzyıllarca önce yapmışlardır... Bakın size adı hatırımda kalmamış bir Divan şairinin bir dizesini söyleyeyim: “Men tâ senin yanında dahi hasretim sana”. Böyle olağanüstü dizeleri bulunan bir edebiyatı sevmemek mümkün müdür?” (Tarancı 10-11).

Şevket Rado’nun anlattıklarına göre, Ahmet Hamdi Tanpınar, Rabia Hatun şiirlerinin tamamını dinleyince, “Bizim en büyük şairimiz bu kadındır.” demiştir (Rado 2000: 48). Tanpınar gibi bilgisi ve sezgisi güçlü olan bir edebiyat profesörünün bu uydurma şiirlere aldanması, Doğu toplumlarında tarih mühendisliğinin ne kadar kolay olduğuna işaret etmektedir.

 

Sahte Rabia Hatun İçin Saygın Bir Biyografi Uydurmak

Rabia Hatun projsindeki ikinci aşama, ona saygın bir biyografi bulma ve onu tarihe bağlama aşamasıdır. Rabia Hatun’u ihdas edenler bu görevi de üstlenirler. Tarih sahtekârları biyografi ihdas etme konusunda sıkıntı yaşamayacaklarını bilmektedirler. Bunu Şevket Rado’nun sözlerinden anlamak mümkündür. Altan Deliorman, Rado’nun konuyla ilgili görüşlerini şöyle özetler: “… Evet, Rabia Hatun’un hayatı hakkında bilgi yoktu. Ama bundan ne çıkardı? Nasıl olsa günün birinde ona bir hayat hikâyesi uydurulurdu. Şekspir için, Yunus Emre için, Karacaoğlan için böyle olmamış mıydı? Önemli olan, ortaya çıkmış eserleriydi ve bunlar mükemmel şiirlerdi.” (Deliorman 2004: 37).

Rabia Hatun biyografisinin “ilk şekli”ni oluşturma görevi, Hasan Basri Erk adlı bir yazara verilmiştir. Erk, 1947 yılında Erzurumlu Bilginler adlı bir kitap yayınlar. “İhtiyaç-ürün” münasebeti açısından bakılınca, bu kitabın 1947’de yayınlanmasının “bir tesadüf olmadığı”, kitabın Rabia Hatun’u halka kabul ettirmek maksadıyla hazırlandığı anlaşılır. Kitabın ilk cildinde önce Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya, sonra Rabia Hatun’a, sonra da müverrih Abdurrahim Şerif’e yer verilmiştir. Yani sahte şair Rabia Hatun, gerçek şair ve âlimlerin arasında sunulmuştur. Yalanı kabul ettirmek için doğrular istismar edilmiştir. Bu durum tarih mühendislerinin ne kadar ciddi çalıştıklarının da bir göstergesidir. Hâlbuki safderun akademisyenler bu kadar tedbir ve ciddiyeti hak etmemektedirler. Onlar, atalarına yönelik her türlü itham ve iftirayı büyük bir maharetle şerh etmeye, hatta mümkünse bu ithamları, mustalah bir üslûpla İslamîleştirmeye hazırdırlar.

Erzurumlu Bilginler’in müellifi Erk, Rabia Hatun’un 13. asırda yaşadığını, Selçuklu hanedanına mensup bir kadın olduğunu, Hasan Basri adlı şeyhe şiirler yazdığını, ikisinin de türbesinin Erzurum’da bulunduğunu söyler: “Yazıcızade Ahmet Bican efendinin (Ahmediye) isimli kitabında (Rabia sultan) ile (Hasan Basri) ismin//de iki şahıstan bahsedilmekte, bunların musahabetleri, münakaşaları hikâye olunmaktadır. Hasan Basri Hazretleri on üçüncü asırda yaşamış sofiyundan kâmil bir zattır. Erzurum’da doğup büyümüş ve orada ölmüştür. Hasanı Basri’nin türbesi Rabia Sultanın türbesi kurbunda kendi ismi[y]le anılan mahalle mezarlığı arasında bulunmaktadır. Halen bu türbe yıkılmış ve mezarlığa kalbolmuş vaziyettedir. Rabia Hatun Hasan Basri Hazretleri ile olan tasavvufi müşaareleri halen Erzurum’da ve civarında halk arasında söylenip durmaktadır ki yazıcı oğlu Ahmet Bican’nın on beşinci asırda kaleme aldığı (Ahmediye)deki Rabia Sultan ile Hasan Basri Hazretlerinin bunlar olması gerektir. İzah olunduğu veçhile Şair Rabia Hatunun Selçuk Hanedanına mensup meşhur bir kadın olduğu tereddütten azadedir. Selçuk sultanlarından Rüknettin Şahın karısı veya kızı olduğu da kuvvetle tahmin olunmaktadır.” (Erk 1947: 34). Yine Erk’e göre Alaettin Keykubat’ın karısı Hundi Hatun’la Rabia Hatun’un “karabetleri pek barizdir.” (Erk 1947: 34). Görüldüğü gibi Erk, kendilerinin ürettikleri Rabia Sultan’ın kim olabileceği hususunda güya tahminlerini söylemektedir. “Bilinçli bir şekilde” “mütereddit” bir tavır takınmıştır. Bunun muhtemel sebebi, araştırmacıları, Rabia Hatun’un “gerçek kimliği”ni ortaya çıkarmaya teşvik etmektir. 20. asırda Rabia Hatun’dan bahseden tarihî kaynakların ortaya çıkması bu teşvikle bağlantılı olabilir. Bu nevzuhur kaynakların içeriği dikkate alınınca, Rabia Hatun’un Osman Gazi’nin hanımı olarak tasarlandığı tahmin edilebilir.

 

Sahipsiz Bir Türbeyi Rabia Hatun’a Tahsis Etmek veya Türbesi Olan Tarihi Bir Kişilik İçin Sahte Şiirler Uydurmak

Rabia Hatun’u uyduranlar, ona dini, tasavvufi bir kimlik verme hususunda hemfikirdirler. İdeolojileri belli olan bu Cumhuriyet aydınlarının maksadı herhalde dinibütün, örnek bir şahsiyet üretmek değildir. Muhtemelen maksatları, 13. asrın tuhaf tasavvuf tarihine geniş mezhepli mutasavvıf bir şair “daha” ilâve etmektir.

Sahte tarihî eserler üreterek tarihi tahrif etmek isteyenlerin en çok ihtiyaç duydukları şey, inandırıcı olmaktır. Bundan dolayı tarih mühendisleri, türbesi, mezarı, namı, nişanı olan birisi adına eser uydururlar. Gerçekten de Erzurum, İstanbul, Konya, Saraybosna, Şam veya Bursa’da mezarı olan, mezar taşında da ölüm tarihi, babası, meşrebi vs. hakkında bilgi verilen bir şahsiyet adına eser üretmek akıllıca bir yoldur. İkinci olarak tarih mühendisleri, şöhreti ve bazı eserleri günümüze kadar ulaşmış olan tarihî şahsiyetler adına eser üretirler. Meselâ Yunus Emre’yi Batınî göstermek; dindar kişiliği ile bilinen I. Ahmet’i barbar, sefih ve afyoncu olarak tanıtmak için birkaç tane şiir uydurup bu şiirleri onların divanlarına serpiştirirler. Tahrif ettikleri divanların yazmalarını değişik kütüphanelere bırakabilirler. Nitekim Mevlâna, Yunus Emre, Feridüddin Attar, Molla Cami, Fuzuli gibi önemli isimler adına sahte şiir ve eserler uydurulduğu iddia edilmektedir.

            13. asra ait bir tekke şairi üreterek İslâm tarihini tahrif etme faaliyetlerine küçük bir katkıda bulunmak isteyen yerli oryantalistler, Erzurum’da türbesi olan (!) Rabia Hatun adlı bir şahsiyet adına sahte şiirler uydurmuşlardır. Erzurum’daki Rabia Hatun türbesini halka tanıtma ve bu türbe ile uydurulan şiirler arasında münasebet kurma görevini Tercan yargıcı Hasan Basri Erk üstlenmiştir. Erk, 28.2.1946 tarihinde Erzurum Vilayeti Gazetesi’nde “Rabia Hatun Türbesi” başlıklı bir yazı yayınlar (Erk 1947: 33). Erk, bir sene sonra yayınladığı Erzurumlu Bilginler adlı eserinde Rabia Hatun’u tekrar söz konusu eder ve onun hayatı, resmi, türbesi ve şiirleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; güya tarihin karanlık sayfalarına ışık tutar, dönemin masum okuryazarlarını aydınlatır. Dönemin okuryazarları, Hasan Basri Erk’i bilgili, dindar ve fedakâr bir araştırmacı olarak tanımış olmalıdırlar.

Erk, eserinde önce Rabia Hatun’un ve türbesinin neden halk tarafından unutulduğunu ispat etmeye çalışır. Erzurum’un fütühat döneminde bazı felâketlere ve istilâlara maruz kaldığını, tarihî eserlerin harap olduğunu, tarihî şahsiyetlerin de unutulduğunu söyler. Bu sözler, Rabia Hatun’un ve türbesinin Erzurum’da halk tarafından bilinmediğine, halkın tarihle ilgili her türlü bilgiye inanmaya hazır olduğuna işaret etmesi bakımından kayda değerdir. Belki de Hasan Basri Erk Erzurum’daki namsız ve sahipsiz bir türbeyi 1940’lı yıllarda Rabia Hatun’a atfetmiştir. Unutulmamalıdır ki Erk, Türk milletini aldatmak için herşeyi mübah gören, tarihi, bilgiyi ve bilimi istismar etmekten zevk alan bir grubun üyesidir.

Erk, Rabia Hatun hakkında şu bilgileri verir: “Rabia Hatun’un mezarı Erzurum’un Sultan Melik mahallesinde kendi ismi[y]le anılan bir sokağın içerisindedir. Bu türbe minelkadim halk arasında ve halen de (Rabia ana), (Rabia Hatun) (Sultan Rabia Hatun), (Şair Rabia Hatun), (Rabia Sultan) türbesi namlari[y]le yadedilmektedir.” (Erk 1947: 32). “Künbetin (Türbenin”) ayrı bir hususiyeti daha vardır. Köşe zaviyelerinin şakuli işlemeleri ve taşlarının birbirine olan iltisakları bilhassa tezyinatı çifte minarelerin (Hundi Hatun Medresesinin) iç kısım inşa tarzını ve bilhassa tezyinatını andırmakta olduğundan bu türbenin o sıralarda // yani on üçüncü asırda yapıldığına kuvvetli bir delildir.” (Erk 1947: 32-33). “Halen Rabia Hatun’un kısmen harap türbesi[y]le altı beyitten ibaret manzum parçasından başka” bir “nişâne” yok.” (Erk 1947: 31-32). 

Erk, Erzurum halkına Rabia Hatun’u tanıtma görevini yerine getirirken, Nihat Sami Banarlı, Rabia Hatun’un uydurma bir tarihî şahsiyet olduğunu iddia ve ispat etmiştir. Ancak tarih sahtekârları bu iddiaları umursamazlar, hatta “yavuz hırsız” misali, sahtekârlığı ortaya çıkaran Nihat Sami Banarlı’ya saldırırlar, onun şöhret düşkün cahil bir yazar olduğunu ispatlamaya çalışırlar. Ciddi bir bilim adamı tavrıyla halkı aydınlatmaya devam ederler. Meselâ Erzurum’da 1 Ağustos 1948 tarihinde Hamle mecmuasında çıkan bir yazıda Rabia Hatun türbesi ile uydurma şiirler arasındaki münasebet tekrar kurulur: “Hasanı Basrî mahallesinde evler arasında Selçuk devrinde yapılmış bir türbedir. Üst kısmı kâmilen yıkılmıştır. Rabia Hatun en eski Türk-Selçuk kadın şairlerindendir. Erzurum’da yetiştiği söylenir. Gayet güzel şiirleri vardır.” (Kale 2000: 118).

 

Rabia Hatun Şiirlerinin Erzurum Halkı Tarafından Bilindiğinin İddia Edilmesi

Nakilci ve ezberci araştırmacılara, hazır ezberlik bilgi sunmayı hedefleyen Hasan Basr Erk, Rabia Hatun’un şiirlerinin Erzurum halkı tarafından bilindiğini, bunu bizzat kendisinin müşahede ettiğini söyler: “Keza, o zamanlar Erzurum ve civarında Şair Rabia Sultanın bazı mısralarının halk arasında ahenkle terennüm edildiğine tesadüf etmiştim.” (Erk 1947: 33). “Halen Rabia Hatun’un kısmen harap türbesi[y]le altı beyitten ibaret manzum parçasından başka” bir “nişâne” yok” (Erk 1947: 31-32). Görüldüğü gibi Erk, Erzurum’un 1940’lardaki masum halkını kendi yalanlarına tanık olarak göstermiştir. İddia sahte, tanık sahihtir. Eğer Rabia Hatun vakasının bir sahtekârlık vakası olduğu fark edilmeseydi, Erzurumlular zamanla Rabia Hatun için uydurulan ve uydurulacak olan şiir ve hikâyelerin bu topraklarda yüzyıllardır halk tarafından bilindiğini düşüneceklerdi. Araştımacılar da Rabia Hatun adına ortaya çıkan ve ortaya çıkacak eserlerdeki gayr-i İslâmî fikirleri “mecâz”, “metafor”, “melâmet”, “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “vecd”, “istiğrâk”, “batınîlik”, “hermenötik” gibi ıstılahları maharetli bir şekilde kullanarak şerhe girişeceklerdi.

 

Rabia Hatun’a 20. Asırdan Torunlar Bulunması

Rabia Hatun’u tasarlayan, onu tarihe bağlamak isteyen tarih sahtekârları, bazı şair ve aydınları Rabia Hatun’un torunu olmaya ikna etmişlerdir. İnsanların kendi şahsi hayatlarıyla ve soylarıyla ilgili yaptıkları beyanlar, inkâr edilmesi en zor olan iddia ve beyanlardır. Rabia Hatun’un torunu olmaya ikna edilen kişilerden birisi Faik Ali’dir. Dönemin yazarlarından Süleyman Kale, konuyla ilgili şu bilgileri verir: “Servet-i Fünun şairlerinden ve Süleyman Nazif’in kardeşi Faik Âli, Akşam gazetesine bir mülâkat vererek Râbia Hatun’un Artukoğullarından bir şair olduğunu ve şair kadının Diyarbakırlı olup, kendi büyük nineleri arasında bulunduğunu iddia ediyordu. Faik Âli, kendi söylediği bazı şiirlerin bu kadın şairin sanatından miras kalmış duyguların bir tezahürü olduğuna inanıyordu. (Günün gazetelerinde tebessümle karşılanan bu iddiaların menşei çabuk anlaşıldı: İsmail Hami Dânişmend, bundan 18 yıl önce, Artukoğullarına dair yazacağı bir makale vesilesiyle bu kadın şairin o soydan geldiğini Faik Ali’ye söylemiş…)” (Kale 2000: 118-119). Görüldüğü gibi İsmail Hami, bir sülâle emlâkçısı gibi, sadece kendisine değil arkadaşlarına da 13. asırdan atalar bulmuştur. Dönemin yazarlarından Semih Mümtaz da “Rabia Hatun’un Faik Ali’nin ceddi olduğu” iddiasına destek verir (Deliorman 2004: 37).

Vâlâ Nurettin bir yazısında Faik Ali’nin bu iddiasına temas eder: “Zannımca iki Rabia Hatun vardır. İkincisi devrimizde yaşamış ve İstanbulludur. Maamafih Rıza Tevfik gibi bir mütehassıs, bütün heyetiyle Rabia Hatun’u eski asırlara atfetmekte musır… Hele Fâik Âli üstad, onu öz büyük anneleri arasına tasnif edip ağabeysi Süleyman Nazif’in ve kendinin kalem kudretlerini bu beyit ve kıtalardan delil sayıyor. Rabia Hatun’u Nazan Hanım olduğunu kabul ederek Faik Âli’yi büyük annesiz mi bırakalım? İçinden çıkılmaz bir kargaşalık…” (Vâlâ Nurettin 2000: 65).

1940’lı yıllar, adeta Rabia Hatun’un torunlarının ortaya çıkma dönemidir. Faik Ali’den başka İhsan Bengi adlı bir Fransızca öğretmeni de Rabia Hatun’un torunu olmaya ikna edilir. Bu yalan haberi masum halka duyuracak gazete sahipleri de göreve hazırdırlar. Nitekim “Konya’da çıkan Babalık gazetesi (ise) 10 Temmuz 1948 tarihli sayısının bir sütununda Rabia Hatun’un bayan İhsan Bengi adında bir torunu mevcut olup halen Samsun’un Çarşamba kazasında Fransızca öğretmenliği yapmakta olduğunu haber veriyordu.” (Rado 2000: 49).

 

Rabia Hatun Adına Sonradan Uydurulan Şiirlerin Halka Sunulması

Tarih mühendisleri, bir yandan Rabia Hatun’un kimliğini, yaşadığı dönemi, türbesini, torunlarını, onun varlığına şehadet eden tarihî vesikaları ortaya çıkarırlarken, diğer yandan onun adına eser yazmaya devam ederler. Yapı Kredi destekli edebiyat dergilerinden Aile, 1948 yaz sayısında Rabia Hatun şiirlerini yayımlamaya başlar ve konuyla ilgili şöyle iddialı bir açıklamada bulunur: “Şiir dünyamızda bir yıldız gibi yükselen Râbia Hatun’un şimdiye kadar hiçbir yerde çıkmamış 16 şiirini bu sayıdan itibaren yayınlamaya başlıyoruz. Aile Dergisi, yüz yıllardır bir sır gibi saklı duran bu harikulâde şiirleri Türk okuyucusuna sunmakla iftihar eder…” (Batur 2000: 15-16, Mehmet Kasım 2000: 122-123).

Rabia Hatun projesine destek veren şair Haşim Nezihi Okay, 2 Ağustos 1948’de Bursa’da çıkan Işık dergisinde Rabia Hatun adına muhtemelen kendisinin uydurduğu iki şiiri yayınlar. Haşim Nezihi Okay’ın yayınladığı bu sahte şiirler, aruza hâkim yetenekli bir şairin kaleminden çıktığı âşikârdır:

 

Öğrendi gazâlân-ı cihân ey gözü âhû

Kaçmağı atılmağı dönüp bakmağı senden

 

Meşk eyledi pervâne vü şem’ ü gül-i sad-berg

Yanmağı yakılmağı yaka yırtmağı benden

Kûy-ı cânân dediler Kâf’a giden yolda imiş

Kâf’a bin yol bulunur sorsalar Ankâ’ya göre

 

Kays’a Mecnûn dediler vâdî-i Eymen’de görüp

Kande Mecnûn bulunur bizdeki sahrâya göre

 

Biz havâ-i kaderin sırr-ı hubûbun biliriz

Sanma bir bâd esecek dildeki deryâya göre (Kocakaplan 226)

 

Aruza ve divan şiirine bu kadar hâkim olan bu şairlerin muhtemelen uydurdukları veya tahrif ettikleri mesnevi ve divanları hakkıyla analiz ve tenkit edebilecek araştırmacılar yetiştirmeliyiz. Bilindiği gibi Ziya Paşa gibi muhafazakâr bir şaire bile ciddi bir maddi meblâğ karşılığında Osmanlı aleyhine bir eser yazma teklifi yapılmıştır. Ziya Paşa da teklifi yapan misyonere şöyle demiştir: “-Efendi !... Siz beni, paraya; dinini, ismini, milliyetini satar bir adam mı zannediyorsunuz?” (Göçgün 1987: 9). Tanzimat döneminde böyle bir teklife, Ziya Paşa gibi tepki gösterecek az sayıda insan çıkar. Ziya Paşa’ya yapılan bu teklifi veya Rabia Hatun projesini münferit bir hadise olarak yorumlamak doğru değildir.

 

Sonuç

Rabia Hatun, Türk-İslâm tarihine sahte bir tekke şairi ekleme projesidir. Eğer Rabia Hatun projesi, Nihat Sami Banarlı engeline takılmasaydı, o zaman, hiç kuşkusuz, Türk tasavvuf edebiyatı, Rabia Hatun adlı bir şair daha kazanmış olacaktı. Herhâlde bu şair, oryantalizmin istediği türden, yani vahdet-i vücut akidesine bağlı, Batınî veya geniş mezhepli bir tekke şairi olacaktı. İnsanlar, türbesini ziyaret ettikleri Rabia Hatun’un İslâm dışı fikir ve davranışlarını, zamanla yeni kaynaklar ortaya çıktıkça öğreneceklerdi. Erzurum’da türbesi olan, şiirleri 1940’lı yıllarda Erzurumlular tarafından bilindiği iddia edilen bu şairin, aslında bir tarih mühendisliği faaliyeti olduğunu kimse iddia edemeyecekti. Akademisyenler Rabia Hatun’un hayatı ve tasavvufi şiirleri üzerine makaleler yazacaklar; onun her varlıkta Allah’ı gördüğünü, Hasan Basri adlı bir şeyhe âşık olduğunu, bu iki dostun birbirine aşk şiirleri yazdığını, o dönemde Erzurum halkının bugünkü gibi mutaassıp olmadığını vs. söyleceklerdi. Özellikle de Rabia Hatun’un panteist veya vahdet-i vücutçu bir şair olduğunu ispat etmeye çalışacaklardı. Nitekim Rabia Hatun’u uyduran grubun bir üyesi olan Hasan Basri Erk, Erzurumlu Bilginler adlı eserinde Rabia Hatun’dan önce İbrahim Hakkı’yı anlatır ve onun “büyük bir Panteist” olduğunu söyler (Erk 1947: 15).

Bundan sonraki yazımızda “sahte” Rabia Hatun’u tarihe bağlamak, onun tarihîliğini ispat etmek için ortaya çıkarılan Ahmediyye adlı “eski” ve “sahih” (!) bir eser üzerinde durmayı plânlıyoruz. Banarlı’nın Rabia Hatun uydurmacılığını nasıl ifşa ettiği konusu ise muhtemelen başka bir yazımızda ele alınacaktır.

 

Kaynakça

 

Hasan Basri Erk, Erzurumlu Bilginler (Birinci Fasikül), İstanbul: Işıl Matbaası, 1947.

Cahit Sıtkı Tarancı, Otuz Beş Yaş, İstanbul: Can, 1999

Edward Hallett Carr, Tarih Nedir, çev. Misket Gizem Gürtürk, İstanbul: İletişim Yayınları 1993

Altan Deliorman, Işıklı Hayatlar: Nihad Sami Banarlı, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sâmiha Ayverdi, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat 2004.

Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana, İstanbul: Varlık, 1963

İsa Kocakaplan, Edebiyat Burcu, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2011, s. 217-235.

Nermin Suner Pekin (2007), Nihad Sami Banarlı: Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti.

İsa Kocakaplan , “Rabia Hatun Skandalı” Türk Edebiyatı Dergisi, C. 3, s. 34, Ekim 1991.

Şevket Rado, “Râbia Hâtun Efsanesi”, Râbia Hâtun: Tuhaf Bir Kıyâmet, Kırıkbir Şiir (hzl. Enis Batur, İstanbul YKY: 2000), 47-52.

Vâlâ Nurettin,“Râbia-Hâtun Muamması”, Râbia Hâtun: Tuhaf Bir Kıyâmet, Kırıkbir Şiir (hzl. Enis Batur, İstanbul YKY: 2000),62-65.

Süleyman Kale, “Râba Hâtun Meselesi”, Râbia Hâtun: Tuhaf Bir Kıyâmet, Kırıkbir Şiir (hzl. Enis Batur, İstanbul YKY: 2000), 115-120.

Mehmet Kasım “Edebiyatımızda Râbia Hâtun Muamması”, Râbia Hâtun: Tuhaf Bir Kıyâmet, Kırıkbir Şiir (hzl. Enis Batur, İstanbul YKY: 2000), 121-129

Enis Batur, Râbia Hâtun: Tuhaf Bir Kıyâmet, Kırıkbir Şiir, İstanbul: YKY, 2000.

Önder Göçgün, Ziyâ Paşa, İzmir: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1987

 

 

 

 

 

  
2492 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın