• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
“Sahte” Rabia Hatun’u Tarihe Bağlayan “Sahih” Kaynaklar: Ahmediyye Örneği

 “Sahte” Rabia Hatun’u Tarihe Bağlayan “Sahih” Kaynaklar: Ahmediyye Örneği

Menderes Coşkun

 

  

Sahte bir eserin “inandırıcı” olabilmesi için başka sahte eserlerle desteklenmesi icap eder. Meşhur tarih felsefecisi Marc Bloch’un söylediği gibi, bir yalan kendi türünden başka bir yalana tanıklık eder.[1] Ancak unutulmamalıdır ki sahte eserler, birbirlerini bir yandan desteklerlerken diğer yandan birbirlerini ifşa ederler. Zira aynı zihniyet, aynı misyon ve aynı bilgi birikimine sahip bir yazarın veya yazarlar grubunun ürettiği eserler, üç bakımdan birbirine benzerler: “bilgi havuzu”, “bakış açısı ve zihniyet”, “dil ve üslûp özellikleri”. Tenkidî bakış açısına sahip bir araştırmacı, aynı kişi veya grubun kaleminden çıkmış eserleri içerik, zihniyet ve üslûbundan hareketle kolaylıkla fark edebilir. Nitekim McCarthy, Wellington House’un Osmanlıyı zalim ve ahlâksız göstermek için usta kalemlere yazdırdığı eserlerin, “zihniyet”ten, yani mesaj ve telkinlerinden fark edilebileceğini söyler.[2] Hakikaten de kültürel bir sahtekârlığın tespitinde ilk bakılacak şey “zihniyet”tir, en son aranacak şey ise “itirafname”dir.

Başka bir yazımızda anlatıldığı üzere, 1930’lu yıllarda Osmanlı ve İslâm tarihini tahrif etmek isteyen yerli oryantalistler, ülke çapında organize bir çalışma ile Rabia Hatun adlı bir tekke şairi ihdas ederler.[3] Bu ihdas projesinin başarılı olabilmesi için “sahte” Rabia Hatun’un “sahih” (!) tarihî metinlerle desteklenmesi icap eder. 19. asırda birkaç Batılının bulup keşfettiği Ömer Hayyam’la ilgili olarak kısa bir sürede ortaya çıkan tarihî kaynakların da bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Bu sözde tarihî kaynakların Ömer Hayyam lehine, yani onu idealize etmek ve/veya onu tarihe bağlamak için yazıldıkları açıktır.[4] Rabia Hatun’u uyduran entelektüel grup da Rabia Hatun’u tarihe bağlayacak kaynaklara sahiptir. Zira 20. asırda ortaya çıkan bazı “tarihî” kaynaklarda, 13. veya 14. asırda yaşamış, meşhur bir Rabia Hatun bulmak mümkündür. Bu eserler arasında Ahmediyye; Oruç Beğ Tarihi, Menâkıbu’l-Ârifîn ve İsmail Hami’nin bulduğu (veya uydurduğu) bir “vakıf kaydı” dikkati çekmektedir. Eğer küçük bir plânsızlık sebebiyle, Banarlı engeline takılmasaydı, Rabia Hatun için kurgulanan kimliği bu kaynaklardan hareketle öğrenmiş olacaktık. Rabia Hatun’un sahte bir tarihî şahsiyet olduğu ortaya çıkınca bu eserlerde Rabia Hatun hakkında verilen bilgiler sahipsiz ve anlamsız kaldı. İlginçtir ki Rabia Hatun hakkında bilgi sunan bu tarihî (!) kaynaklar, bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirildikleri zaman, onların İslâm toplumu ve tarihini değersizleştirme gayreti içinde oldukları anlaşılır. Bu eserlerin, ortaya çıktıkları dönemin hâkim zihniyetinin tarih tezini ve toplum mühendisliği gayretlerini desteklemesi manidardır. Aslında “tekke şairi Rabia Hatun” adına uydurulan ve uydurulması plânlanan şiirlerle ne hedeflenmişse, nasıl bir İslâm tarih algısı oluşturulmak istenmişse, Tanzimat sonrasında ortaya çıkan birçok eserle de aynı şey hedeflenmiştir. Muhtemelen başka bir yazımızda ayrıntılı olarak anlatılacağı üzere, Rabia Hatun projesiyle “vahdet-i vücut” itikadına sahip bir mutasavvıf tipi oluşturulmak istenmiştir. Tarihî şahsiyetlere yönelik bu karakter ve inanç mühendisliğinden Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî, İbn Arabî, Fatih vs. de nasibini almıştır. Bu yazıda “sahte” Rabia Hatun projesini desteklemek üzere ortaya atılan ve Tanzimat sonrasında defalarca yayınlanan ve methedilen Ahmediyye adlı bir nasihat kitabı incelenecektir. Rabia Hatun projesine katkı sağlayan her eser ve kişi, ayrıntılı bir şekilde incelendiği zaman, 18. asrın sonundan itibaren yerli ve yabancı oryantalistlerin yürüttükleri tarih mühendisliği projesinin “boyutları” ve “zihniyet alt yapısı” kısmen ortaya çıkacaktır.

Rabia Hatun’u uyduran entelektüel grubun bir üyesi olan Hasan Basri Erk, Rabia Hatun’u tarihe bağlamak, onun tarihî bir şahsiyet olduğunu ispat etmek için Ahmediyye adlı manzum bir eseri şahit gösterirken şöyle der: “Yazıcızade Ahmet Bican efendinin (Ahmediye) isimli kitabında (Rabia sultan) ile (Hasan Basri) isminde iki şahıstan bahsedilmekte, bunların musahabetleri münakaşaları hikâye olunmaktadır.”[5] Ahmediyye’nin Yazıcızade tarafından yazıldığını kesin bir dille söyleyen Erk, kitabına şu bilgi notunu eklemiştir: “Ahmediyye’nin Diyarbakırlı Ahmet Mürşit Efendi isminde birisi tarafından yazıldığını iddia edenler vardır.”[6] Ahmediyye, hem Türkçenin “kötü” kullanımı, hem “zihniyet”, hem de “İslâmı tahrif etme tarzı” bakımından, Yazıcızadelere atfedilen Envâru’l-Âşıkîn’e ve Muhammediyye’ye benzemektedir. Ancak Ahmediyye’nin Yazıcızade Ahmed-i Bîcân’a mı, Ahmet Mürşidî’ye mi, yoksa İslâm’ı tahrif etmek isteyen başka bir sahtekâr müellife mi ait olduğu hususu, ikinci derecede önemli bir konudur. Birinci derecede önemli olan şey, müellifi kim olursa olsun, Tanzimat ve Cumhuriyet döneminde birkaç kere yayınlanan Ahmediyye’nin okuyucuya nasıl bir İslâm inancı telkin ettiğidir; eserin hangi zihniyete ve hangi bakış açısına malzeme sunduğudur.

Ahmediyye’nin müellifi, eserinde, dünyanın faniliği, Hz. Muhammed’in büyüklüğü, anne baba, komşu hakkına riayet gibi birçok konuda doğru ve güzel sözler söylemiştir. Bazı araştırmacılar sadece bu klişe nasihatlere dayanarak eseri, hak etmediği ölçüde methetmişlerdir. Hâlbuki esere bütüncül bir bakış açısıyla bakıldığında, onda İslâmiyeti ilkel bir din olarak gösteren, Hz. Peygamber de dâhil İslâm büyüklerine hakaret eden, İslâm toplumunu hikâyelerle değersizleştiren ve daha önemlisi bütün bu gayr-i İslâmî ve gayr-i ahlâkî tasvir ve telkinlerini tasavvufî bir kılıf içinde sunmaya çalışan bir zihniyetin izleri görülür. Dolayısıyla eserdeki klişe nasihatleri dikkate alıp, yanlışları, hurafeleri ve tahrifatı göz ardı etmek doğru değildir. Elbette zehir, bal içinde sunulacaktır. Bal hatırına zehir hoş görülemez. Bu tavır, İslâm’ı tahrif etmeye çalışan bir eseri meşrulaştırma misyonuna katkı sağlar. Unutulmamalıdır ki en iyi tahrifat, suret-i haktan görünenler tarafından yapılır.

 

Ahmediyye’de Geçen Rabia Sultan  - Şeyh Hasan Basri Hikâyesi

 

Rabia Hatun’u uyduran ve ona tasavvufî bir kimlik yükleyen grup, onun şeyh Hasan Basri ile dost olduğunu, bu iki velinin birbiriyle tartıştığını ve şiirleştiğini iddia ederler. Ahmediyye adlı eser incelendiği zaman, onda “Rabia Sultan”la şeyh Hasan Basri’nin konu edildiği tuhaf bir hikâyeye rastlanır. Yaklaşık 9 bin beyitlik Ahmediyye’de yer alan Rabia Sultan’la ilgili küçük bir hikâyenin, Rabia Hatun uydurmacılığında görev alan sahtekâr bir yargıca (Hasan Basri Erk), tam da kendisine ihtiyaç duyulduğu bir anda malûm olması düşündürücüdür. Üstelik Erk’in eski edebiyat bilgisinin oldukça sığ olduğu, Banarlı tarafından ortaya konulmuştur.

Ahmediyye’deki tuhaf Rabia hikâyesine göre, Rabia “Sultan”, bir gün Ka’be’ye gider. Halisane duygularla Ka’be’yi tavaf ederken arkasında şehvetle onu takip eden birisi vardır: İmamı, şeyhi, efendisi Hasan Basri. Ka’be’de Rabia’ya başka bir gözle bakan Hasan Basri, ona evlenmek isteyip istemediğini sorar. Rabia, şeyhin niyetini anlar ve ona nasihat maksatlı üç soru sorar: Eğer ben ölürsem, öte dünyaya iman ile gidebilir miyim, şeytanın beni ne hâle getireceğini biliyor musun? “Kabir bana yar olur mu?”. “Nekir münkir bana azap ederler mi, onlara sorularının cevaplarını verebilir miyim?”. “Mahşer günü ben cennetlik mi cehennemlik mi olacağım?” Hasan Basri bu soruların cevabını bilmediğini, bunları ancak Allah’ın bilebileceğini söyler. Haddizatında Rabia Sultan’ın bu söyledikleri, “soru” değil, “istifham”dır. Rabia Sultan, maksadının soru değil istifham olduğunu şu sözlerle açıklar: “Bu kadar derdi olan, yani cennete mi cehenneme mi gideceğini bilmeyen birisinin evlenmesi gariptir. Böyle birisi erkeğe lezzet vermez. Evlilik erkeklere rahat, kadınlara zahmet getirir. Kocaya hizmet, kadını sevap kazanmaktan alıkoyar.” der. Bu hikâyede açıkça evlilik şehvete indirgenmekte ve Rabia Hatun, kendisinin bir kadın olarak nefsine hâkim olduğuna, “şeyhi” Hasan Basri’nin ise şehvet peşinde koştuğuna dikkat çekmektedir.[7]

Hikâyeye göre Rabia Hatun, şeyhi Hasan Basri ile evlenmek, onunla beşerî bir münasebet içine girmek istemez. Cumhuriyet döneminde Rabia Hatun adına uydurulan biyografi ve şiirlerde de, Rabia Hatun, şeyhi Hasan Basri ile tartışır, konuşur, şiirleşir; fakat onunla maddî kavuşmayı (evlenmeyi) arzu etmez. Yani Ahmediyye’deki Rabia Hatun ile uydurulan Rabia Hatun tiplemesi arasında bir uyum vardır.

Ahmediyye’de Rabia Hatun, ısrarla evliliğin kadını Allah’tan alıkoyacağı mesajını verir. Rabia Sultan’ın ağzından söylenen bu yanlış fikir, Ahmediyye’nin diğer kısımlarında da tekrarlanır. Ahmedî[1], İslâmın kadını “tamamen” bir şehvet objesi veya şehvet kölesi hâline dönüştürdüğü mesajını vermek için ciddi bir gayret sarf eder. 19. asırda bazı dinsiz Osmanlı şair ve ediplerine musallat olan bir ruh haletiyle, evliliğe karşı çıkar, kadınları ahlâksızlıkla suçlar, evliliğin bir erkeğin onur ve namusuna zarar vereceğini iddia eder. Burada konuyla ilgili ayet ve hadislerin bağlamını değiştirme, onları tahrif etme niyet ve gayretini görmemek mümkün değildir. ‘Nefsinden emin olan, evlenmesin.’ diyen şair, evliliği dindarlığa ve Allah korkusuna engel bir şeymiş gibi sunar.[8] Yazarın bu gayr-i İslâmi, gayr-i ahlâkî ve gayr-i insani düşüncelerini tasavvufla ilişkilendirmesi (ambalajlaması) manidardır. Bu tavır, gabavetten ziyade art niyetlikle açıklanabilir.

Ahmedî, evlilikle ilgili hezeyanlarını İslâm tarihinden ve güya İslâm toplumundan derlediği veya uydurduğu hikâyelerle destekler. Hz. Âdem’in başına ne geldiyse eş (Havva) ve evlât sevgisi yüzünden geldiğini söyler. Hz. Âdem’den sonra Hz. Süleyman’ı değersizleştirir, töhmet altında bırakır. Putperest bir kadının hâşâ şehvet peşinde koşan bir peygamberi ne hâle getirdiği mesajını vermek için bütün yeteneğini kullanır. Ahmedî, açıkça, peygamberleri bile aldatan kadınlar bize neler yapmaz mesajını vermeye çalışmaktadır. Müellif, nefsine hâkim olan veli kulların evlenmemesi gerektiğini, ancak nefsine ve şehevî duygularına hâkim olamayan kişilerin evlenebileceğini, bunun da Hz. Peygamber’in bir sünneti olduğunu söyler.[9] Müellifin, Hz. Muhammed’in sünneti olan evliliği şehvet düşkünlerine hasretmesi, velilere yakıştıramaması, dolaylı olarak sünneti ve Hz. Peygamber’i değersizleştirmesi, şaşırtıcı değildir.

Ahmedî, yukarıdaki hezeyanlarını dolaylı olarak desteklemek için “başı ve sonu tasavvuf” fakat “ana gövdesi haram ve fuhuş” olan hikâyeler anlatır. Tasavvufi bir kılıfla günahı tasvir eden, böylece okuyucunun zihnini kirleten hikâyeler arasında, hacca giderken kervanı kaçıran, sonra kendisine yardım eden bir adamın hanımına musallat olan bir hacının hikâyesi; kardeşinin hanımına göz diken, sonra ona iftira atan bir adamın hikâyesi; hacda tavaf sırasında önünde yürüyen yabancı bir kadına âşık olan ve bu yabancı kadının arkasına dokunarak dua eden, böyle yaptığı için eli kesilen, köle olan, sonra köle olarak girdiği evdeki kadının Ka’be’de arkasına dokunduğu kadın olduğunu anlayan, sonra bu kadının kocasının ölmesi (!) üzerine onunla evlenen bir kişinin hikâyesi sayılabilir. Müellif, tasavvuf motifli fuhuş ve günah hikâyeleri uydurma konusunda mütehassıstır. Bu durum, onun ahlâkı, tıyneti, kimliği, maksadı konusunda yeterince bilgi vermektedir.

Ahmediyye’de Hasan Basri ile ilgili birkaç hikâye daha vardır. Bu hikâyelerden birisinde, vefat eden kızının ahiretteki halini görmek için Hasan Basri’ye müracaat eden bir kadın anlatılmaktadır. Kadın, Basri’nin yönlendirmesiyle rüyasında kızını (kızının ahiretteki hâlini) görür. Kızı ateşte yanmakta, azap görmektedir. Sebebi de namahreme bakmasıdır.[10] Kadın, Hasan Basri’ye durumu anlatır. Hasan Basri de kızın ahiretteki hâlini görmek üzere yatar ve rüyasında kızın cennette olduğunu görür. Kıza durumu sorar. Kız da “bir mezarda beş yüz kişi beraberce azap görürken, mezarlıktan geçen birisi salâvât getirdi. O salâvâtın hürmetine afvedildik” der.[11]

Ahmediyye’deki diğer bir hikâyeye göre Hasan Basrî, üç senedir Yahudi komşusunun kenefinden gelen pislik içinde yaşamaktadır. Şeyh, yıllarca bu pislik içinde yaşar fakat Yahudi komşusunun gönlünü kırmamak için bunun bir hal çaresine bakmaz. Bunu öğrenen Yahudi, Müslüman olur.[12]

 

Ahmediyye’de ve Benzeri Eserlerde Hz. Muhammed’in ve İslâm Tarihinin Tasavvuf Kılıfıyla Değersizleştirilmesi

 

Ahmediyye’de klişe nasihatlerin arasına tasavvuf namına serpiştirilen tuhaf hikâyelerden birisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’le ilgilidir. Eserde Hz. Muhammed’in Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’i sevmesi bir kusur olarak gösterilmektedir. Müellif, Hz. Muhammed’in torun sevgisini Allah’ın hoşlanmadığı bir tavırmış gibi sunmaktadır. Esere göre, Hz. Muhammed torunlarını öpünce, güya, Allah, onu şöyle ikaz eder: “Kalbinde, benden başkasının sevgisine yer verme. Torun dahi olsa benden başkasını sevmen, doğru değil”. Allah’ın bu hitabı ve itabı sonrasında “güya” Hz. Muhammed yaptığından “utanır”. Ahmedî’ye göre Hz. Hasan’ın ağzından zehirlenmesinin ve Hüseyin’in de boğulmasının sebebi, Hz. Muhammed’in -hâşâ gaflete düşerek – onları öpmesiydi.[13]

Bu gayr-i ahlâkî ve gayr-i İslâmî hikâye, Osmanlının “güzîde” (!) eserleri Envâru’l-âşıkîn’e ve Muhammediyye’ye de alınmıştır. Ahmed-i Bîcân şöyle der : “… Revâ mıdır beni nice seversin ki, karşumda oğlanlarını öpersin? Benim aşkım onu ister ki benden gayri nesne sevmeye. Bu kara donu sen giy, zîrâ yas donudur. Bu sarı donu Hasan giysin ki ağu (zehir) içeçektir. Ve kızıl donu Hüseyin giysin ki şehîd olup kanı bulaşır.”[14] Söz konusu kirli hikâye, yine kirli bir Türkçeyle Muhammediyye’de şöyle anlatılır: “Dedi Allah selâm eder buyurur kim revâ mıdır – Beni niçe sever çünkim bana karşı öper evlâd – Benim aşkım onu ister ki benden gayrı sığmaya – Benem mahbûb gönül mülkü benim ile olur âbâd – Bu kara donu pes giysin ki bu yas donudur dedi – Sarı donu Hasan giysin ki ağu içiser bî-dâd - Benim izzim celâlimçün onu kim öptün ağzında – Ona ağu verem içe dudağından ede infâd – Hem onu kim boğazından öpüptün yâ Habîbim der – Kafâsından boğazladam budur ikisine mî’âd[15]

Görüldüğü gibi Tanzimat’tan sonra basılan ve yaygınlaştırılan bu eserlerde Hz. Muhammed’in torun sevgisi, saygısız ve edepsiz bir bağlam içinde sunulmaktadır. Güya Hz. Muhammet, Hz. Hüseyn’in boynundan öptüğü için Cenab-ı Allah, Hüseyn’i kanla ve idamla cezalandırmış. Bu hikâye ve yorum, elbette İslâm’ın ruhuna terstir. Zira Allah sevgisi; anne, baba, eş, dost, torun sevgisi; hâsılı bütün sevgiler aynı kalbe girebilir. Mahiyet itibariyle farklı olan bu sevgilerin hiçbirisi diğerine mani değildir. Ancak dinsizleşmiş ve ruhi dengesini kaybetmiş toplumlarda bu sevgiler birbirine karıştırılabilir, tek bir sebebe indirgenebilir. Müslim ve Tirmizî gibi sahih kaynaklarda Hz. Muhammed’in torun sevgisiyle ilgili anlatılan birçok hikâye vardır ve bu hikâyeler muhatabın Hz. Muhammed’e ve İslâma karşı saygısını artıracak niteliktedir. Hz. Peygamber, ibadet ederken bile torunlarının ve diğer küçük çocukların duygularına önem verir, bir çocuğun ıstırap çekmesi durumunda ibadetini kısaltır, torunlarını sevmeyen kişiyi insanlık bakımından eksik görür.[16]

Günümüzde okunmadan methedilen eserler silsilesine dâhil olan Envâru’l-Âşıkîn, Ahmediyye, Muhammediyye, Tezkiretü’l-Evliyâ gibi eserlerin İsrailiyata ve uydurmacılığa meraklı, ilkel bir zihinden çıktığı âşikârdır. Çirkin saldırılar benzer ifadelerle farklı eserlerde tekrar edilmiştir. Aynı kirli malzemeden farklı kişilere atfen birçok “tarihî” eser ortaya çıkarılmıştır. Muhammediyye’de “Muhammedî İslâm”a ters düşen vahdet-i vücut akidesi de okuyucuya benimsetilmeye çalışılmaktadır.[17] İddiaya göre Muhammediyye Hz. Muhammed’in emriyle yazılmaya başlanmıştır.[18] Hurafeye ve tahrifata meşruiyet kazandırma maksatlı olarak söylenen bu tür sözlere başka sorunlu eserlerde de rastlanmaktadır. Bu tür eserlerde, İslâmı tuhaflaştıran hurafeler, bir yığın klişe doğrunun, âyet ve hadislerin arasında sunulur. Bu eserlerdeki tahrifatı, az diyerek, görmezden gelmek, bir Müslüman için eblehane bir fazilettir. Ahmediyye gibi besmeleyle başlayan dua ile biten, fakat İslâm inanç ve tarihini karalayan eserleri, eski harfli oldukları ve İslâm büyüklerine atfedildikleri için yeni harflere çeviren ve yayınlayan araştırmacıların, bu çalışmalarıyla ecdada ve İslâma hizmet ettiklerini düşünmeleri, sosyal bilimler adına hazin bir durumdur.

Rabia Hatun uydurmacılığına “şahit” olarak sunulan Ahmediyye adlı eser, İslâm tarihiyle ilgili başka bir hususa daha “şahitlik” etmektedir. Yazar, “Fî-beyân-ı nefs-i âşıkıyye” bahsinde, güzellerin yüzüne bakarak “Tanrıya” ulaştığını söyleyen sahtekâr sufilerden bahseder. Kendilerini İslâmî nehiy ve emirlerden azade gören bu âşıklar, güya mecazi aşktan hakiki aşka ulaşırlarmış![19] Ahmedî, haklı olarak, bu kişileri eleştirir. Allah’ı arayanlar [namahremlerin yüzüne değil de], güneşe, yere ve göğe baksın, der.[20] Böylece Ahmediyye adlı eser, İslâm ve Osmanlı tarihinde “amelsiz, ibadetsiz, güya Hak âşığı sufiler”in yaşadığı iddiasına şahitlik etmiş olur. Hurafelere meyilli olan Ahmedî, her güzelde Allah’ı müşahede ettiğini söyleyen ârifleri (!) eleştirmektedir. Diğer bir ifadeyle hurafeci, ilkel ve cahil Müslümanlığı temsil eden Ahmedî, âlemde ve kendi gönüllerinde Allah’ın tecelli ettiğini söyleyen, “ene’l-Hakk”, “heme O’st”, “âşık da O, ma’şûk da O”, “nâzır da O, manzûr da O” diyen güya büyük İslâm sufilerini tenkit ve tekfir etmektedir. Bize göre, Ahmedî’nin bu eleştirilerinin maksadı, okuyucuya “Muhammedî İslâm”ı telkin etmek değildir; tarihteki birçok İslâm âlimine atılan bir iftiraya “şahitlik” etmektir. Ahmedî’nin kendisinin benimsediği ve aktardığı İslâm da, eleştirdiği İslâm da sorunludur. İkisinin de günümüzdeki İslâm toplumlarında –bazı besleme Müslümanlar dışında - müntesibi yoktur.

 

Ahmediyye’nin Müellifi Olarak Gösterilen Ahmed Mürşidî’nin 1940’lardan Sonra Meşhur Olması

 

Hiç kuşkusuz Ahmed Mürşidî (1688-1760)’nin hayatı 20. asırda bilinmeye başlamıştır. Ahmed Mürşidî’nin ve eserinin şöhret kazanmasında Nihat Sami Banarlı’nın ciddi katkısı olmuştur. Banarlı, Cumhuriyet dönemi Türk okuyucusunun edebiyat tarihi algısını şekillendiren Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde Ahmed Mürşidî’yi İbrahim Hakkı’yla birlikte 18. asrın en önemli tekke şairleri arasında saymış ve Ahmediyye’nin halk tarafından çok iyi bilinen bir eser olduğunu iddia etmiştir.[21] Bu hüküm (iddia), hiç sorgulanmadan ezberlenmiş ve yaygınlaştırılmıştır. Hâlbuki 18. asırda yazıldığı ve halk tarafından yaygın bir şekilde bilindiği ve okunduğu iddia edilen Ahmediyye, 19. asırda “1260 senesinde taşbasması ile basılan bir nüshanın hatimesindeki” kayıtta Ahmed-i Bican’a atfedilmiştir.[22] “Meşhur” bir şeyhin “meşhur” (!) bir eserinin kısa bir sürede böyle bir cehalet boşluğuna düşmesi çok zordur. Üstelik eserin 1303’deki baskısının başında müellif kendisini tanıtmakta, Diyarbekir’den, Amid’den olduğunu açıkça söylemektedir.[23] Ahmediyye’nin ikinci ve üçüncü baskısından sonra Osmanlı Müellifleri’ni kaleme alan Bursalı Mehmet Tahir de kendisine sunulan bilgilere dayanarak Ahmediyye’yi Ahmed Mürşidî Efendi’ye atfetmiştir.[24]  Bize göre, eserin niçin önce Ahmed-i Bican’a sonra Ahmed Mürşidî’ye atfedildiği konusu, araştırılması gereken bir konudur.

 

Ayrıca, Tanzimat sonrasında ortaya çıkan ve meşhur olan Ahmediyye’nin, Tuhfe-i Nailî’ye göre, tezkireciler tarafından bilinmemesi de manidardır. Bize göre tezkirelerin ve Ahmediyye’nin “yazmaları” dış tenkide tabi tutulduğu zaman, Ahmediyye’nin, tezkirelerinin yazımından sonra, yani oldukça geç bir dönemde, belki de Ahmed Mürşidî’nin ölümüden sonra kaleme alındığı ortaya çıkabilir.

Hurafelerle ve hikâyelerle İslâmı ve İslâm tarihini değersizleştiren Ahmediyye, 1874’ten sonra bilinmeye başlamıştır. Jön Türk zihniyetinin matbuata ve edebiyata hâkim olduğu 1880-1890’lı yıllarda en az üç kere basılmış ve Diyarbakırlı bir âlim olan Ahmed Mürşidî’ye atfedilmiştir (1290/1874, 1303/1887, 1309/1892). Eser Cumhuriyet döneminde de Melih Yuluğ, M. Faruk Gürtunca,  Hüseyin Rahmi Yananlı, Sait Mermutlu tarafından yayınlanmıştır.[25] Ahmed Mürşidî’nin biyografisi ise 1950’li yıllarda oluşmaya başlamıştır. Onun mezarı 1940’lı veya 1950’li yıllarda bir kişinin beyanıyla ortaya çıkmıştır. Diyarbakır Alipınarı’nda “üzerine taşlar atılmış” sahipsiz bir mezar ona atfedilmiştir. Daha sonra da mezar üzerine bir türbe inşa edilmiştir. Diğer bir bakış açısıyla, üzerine taşlar atılmış bir mezardan kısa bir sürede bir türbe, bir ziyaretgâh vücuda getirilmiştir. Bu sunî (yani Cumhuriyet yapımı) türbenin sahibine atfedilen eseri “bütüncül” bir bakış açısıyla okuyan bir kişinin İslâm inanç ve tarihine saygısı kalmaz. Diğer yandan Rabia Hatun’un türbesi, şiirleri ve biyografisi de 1940’lı yıllarda ihdas edilmiştir. Unutulmamalıdır ki Rabia Hatun projesi, büyük ihtimalle, oryantalistlerin çok önemsedikleri vahdet-i vücut (hâlık-mahlûk birliği) akidesinin Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaygın olduğu mesajını vermek üzere hazırlanmıştır.

1940’lı yıllarda kabrinin bulunmasından sonra Ahmed Mürşidî’nin hayatının ayrıntıları da ortaya çıkmaya başlar. Rabia Hatun’un da önce eseri, sonra türbesi sonra hayatı ortaya çıkarılmıştı (uydurulmuştu). Ahmed Efendi için oluşturulan biyografide en çok dikkati çeken bilgilerden birisi kedi hikâyesidir. Güya Ahmed Mürşidî Bağdat’a yerleşmişiken bir kedi (!) onu rahatsız eder. Ahmed Efendi de kediden kaçmak için Diyarbakır’a göçer. Kedi, Diyarbakır’a gelir ve orada Ahmet Efendi’yi bulur. Diyarbakır valisi resmen devreye girer ve kedinin Şeyh Ahmed’le beraber yaşamasına hükmeder.[26] Bu tuhaf kedi hikâyesi önceleri Ahmed-i Bican’a atfedilmiş olmalıdır. Zira Banarlı şöyle der: “Ahmed Mürşidî’ye eziyet veren kediye “Ahmed Mürşid kedisi” yerine “Ahmed Bican kedisi” denilmesi doğru değildir.”[27] Umarız bu kedi hikâyesi Ebu Hureyre’nin kedilere merhameti vakasını tehzil için uydurulmamıştır. Zira gerek Yazıcızade Ahmed-i Bican’ın Envâru’l-âşıkîn’inde, gerekse Ahmediyye’de âyet ve hadisleri tahrif etme, bağlamını (mevadı’ını) değiştirme, bazı peygamberleri ve İslâm büyüklerini “değersizleştirme” gayreti dikkati çekmektedir. Bu durum, Ahmet Topaloğlu’nun da dikkatini çekmiştir. Topaloğlu şöyle der: “Osmanlı âlimlerinden Yazıcıoğlu Mehmed, Ahmed Bîcân ve Eşrefoğlu Rûmî, halkı iyiliklere özendirmek amacıyla kaleme aldıkları eserlerde, hurilere ait asılsız haberlere ve kendi muhayyilelerinin ürünü tasvirlere, birbirlerine benzer şekillerde yer verebilmişlerdir.[28]

 

Sonuç

“Sahte” Rabia Hatun’u desteklemek üzere “şahit” olarak ortaya çıkarılan Ahmediyye adlı eser, İslâm tarihini, toplumunu, peygamberler de dâhil İslâm büyüklerini değersizleştiren, İslâm inancını tahrif eden bir eserdir. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde “Mürşidin Kitabı” olarak sunulan, birkaç kere basılan, basmaları ve yazmaları kütüphanelere dağıtılan Ahmediyye’de, günahın ve haramın özenle tasvir edildiği tasavvufî hikâyeler, mistik hezeyanlar, bazı safderun vaizleri ve din adamlarını cezbetmiş olabilir. Onlar da bu öğrendiklerini cami kürsülerine, medrese köşelerine taşımış olabilirler. Nitekim Mehmet Akif, Sırat-ı Müstakim’de çıkan bir yazısında kendi döneminde (Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet) hurafelere ve İsrailiyata düşkün vaizlerin cami kürsülerini işgal ettiklerini söyler: “Lâkin vaazler bermutad İsrailâyât olacaksa vazgeçtik… sefîl bir milletin elinde kalan dinin, kâbil değil, i’lâ edilemeyeceğini bilmeyen, anlamayan vâizi kürsüye yanaştırmamalı…  [Hocamız Hâlis Efendi hazretlerinden niyaz ederiz] yâ bu kürsülere birer adam çıkarsınlar yahut bu ceheleyi cemeatin başına belâ etmesinler. Doğrusu bu herifleri dinledikçe gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor. Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim, mutlaka İslâm’ın en büyük düşmanı olurdum.[29]  Yaklaşık aynı dönemleri idrak etmiş olan Yahya Kemal de bir hatırasında cami cemaatini, vaizden daha samimi bulur ve “İthaf” adlı şiirinde hakiki mürşitlerin kaybolduğunu ima eder.

Ahmediyye, Envâru’l-âşıkîn, Muhammediye, Tezkiretü’l-Evliyâ, Menâkıbu’l-ârifîn gibi eserler, büyük İslâm âlimlerine ait olsalar da, olmasalar da, İslâm inanç ve ahlâkına yakışmayan tuhaf hikâye ve tasvirler içermektedirler. Eğer bu tür eserleri sahih kabul edersek, o zaman Osmanlının en büyük âlimlerinin ulûhiyet, peygamberlik, Kuran, kader vs. gibi konulardaki bilgilerinin yanlışlarla dolu olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Ahmed-i Bican’a atfedilen Envâru’l-Âşıkîn’i tenkidi bir bakış açısıyla inceleyen Ahmet Emin Seyhan, “Envâru’l-Âşıkîn’de peygamber anlayışı” başlığı altında şu değerlendirmeleri yapar: “… Hz. Davud’un mescide giderken böbürlenerek yürümesi, bir gecede beraber olduğu 99 karısı olmasına rağmen, bir başkasının karısına göz koyup onu hileli bir şekilde elde etmesi,… Hz. Âdem ile İblis’in dertleşip ağlaşmaları ve hatalarına birlikte suçlu aramaları, Hz. Âdem’in verdiği sözü unutup Allah (c.c.) ile ömür pazarlığına girişip kazanması, cenneti görmeye giden Hz. İdris’in verdiği sözü unutup cennetten tekrar çıkmaya yanaşmaması, Hz. Nuh’un da verdiği sözde durmaması, Hz. İlyas’ın dua ederek ölen oğlu Yunus’u 15 gün sonra tekrar diriltmesi… Hz. Süleyman’ın üç yüz nikâhlı hatunu, yedi yüz tane de cariyesi olduğu, cümlesine yakınlık ettiği gibi hususular anlatılırken peygamberlerin ne kadar da yanlış tanıtıldığı fark edilmemektedir.[30] Seyhan, “Envâru’l-Âşıkîn’de kader anlayışı” başlıklı değerlendirmesinde şöyle der: “… dünyada günah işleyip kendilerini cennete lâyık görmeyen mümin kimselere karşı Yüce Allah’ın “Siz benim takdirim ile günah işlediniz ve takdirimden kaçamadınız. Öyleyse şimdi de kaçamayacaksınız” deyip onları cennete girdirmesini konu edinen rivayeti naklederken doğru olmayan bir kader anlayışını topluma yansıtmaktadır.[31]

Bu eserlerin asırlardır Anadolu halkını bilgilendirdiği iddiası inandırıcı değildir. Zira Anadolu halkını asırlarca bilgilendirdiği iddia edilen bu eserler, Anadolu Müslümanlığının kabul etmeyeceği türden, mantık ve İslâm dışı bilgilerle ve hurafelerle doludur. Büyük Osmanlı âlimlerinin İslâm algısının, günümüzde doğru dürüst bir din eğitimi almamış cahil bir Müslümanın İslâm algısından daha kötü ve yanlışlarla dolu olması, izah edilebilir bir şey değildir. Güya bu büyük İslâm âlimleri, tasavvvufi bir mesaj vermek isterken Hz. Muhammed’i ve İslâm büyüklerini değersizleştirdiklerini idrak edemeyecek kadar gabavet ve cehalet içindedir. Bize göre bu kadar gabâvet ve cehâlet, kolay değildir. Bu kadar tahrifat, ancak eğitimle mümkündür. Zira bu eserlerde âyet ve hadisler, Goldzier, Massignon, Nicholson, Dozy, Abdullah Cevdet vs.nin donanım, misyon ve zihniyetlerine uygun olarak “ustaca” tahrif edilmektedir. Bu eserlerde âlimâne bir belâhet vardır. Tanzimat ve Cumhuriyet döneminde “Muhammedî İslâm” değersizleştirilirken, hurafeci ve vahdet-i vücutçu İslâmın ön plâna çıkarılması, Ahmediyye, Envâru’l-Aşıkîn, Tezkiretü’l-Evliyâ, Menâkıbu’l-ârifîn gibi İslâmı ve İslâm tarihini karalayan eserlerin methedilmesi, yayınlanması, irşat kitabı olarak sunulması, nüshalarının kütüphanelere dağıtılması ve üzerinde “yorucu” çalışmalar yapılması tesadüf değildir. Bize göre bu süreç 18. asırda başlamıştır. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, kökü dışarıda olan şerli bir gücün İslâm dinini ve tarihini tahrif etmek istediğini kimse inkâr edemez. Mehmet Akif’in mahalle kahvesini tasvir ederken söylediği şu mısralar, Tanzimat sonrasında mantık dışı bir din ve tarih algısının; yalnız vaaz ve kitaplarla değil “resimlerle” de halka dikte ettirildiğini ima etmektedir:

 

Duvarda türlü resimler: “Alındı Çamlıbeli”

“Kaçırmış Ayvaz’ı ağlar Köroğlu rahmetli”

“Arap Üzengî’ye çalmış Şâh İsmâîl, gürzü;

Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü

Görür de böyle Rifâ’î’yi, elde kamçı yılan

Beyaz bir arslana binmiş durur mu hiç Dede Cân

Bakındı, “Bak Hacı Bektaş’a”, “deh” demiş duvara

Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra

Bedâheten kusulan herzepâreler ki düşün

Epey zaman daha lâzımdı herze olmak içün[32]

 

 

 



[1] Ahmediyye’nin müellifi, eser boyunca “Ahmedî” mahlâsını kullanmıştır.



[1]Marc Bloch,Tarihin Savunusu ya da Tarihçilik Mesleği, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: Gece, 1994: 72.

[2]Justin McCarthy, “İngiliz Probogandası, Wellington Evi ve Türkler”, Türkler 13, 2003: 469-481.

[3]Menderes Coşkun, “Yerli Oryantalizmin 13. Asra Ait Bir Şair Üretme Faaliyeti: Rabia Hatun Vakası, Yağmur Dergisi, 73, 2004: 14-19.

[5]Hasan Basri Erk, Erzurumlu Bilginler (Birinci Fasikül), İstanbul: Işıl Matbaası, 1947: 33-34.

[6]Hasan Basri Erk, 34.

[7]Ahmedî [Ahmed Mürşidî], Ahmediyye, İstanbul: Matbaa-i Osmaniye, 1303: 69-70.

[8] Ahmedî, 68-74.

[9]Ahmedî, 68-74.

[10] Hasan Basri adına uydurulan ve Tezkiretü’l-Evliyâ’ya alınan tuhaf hikâyelerden birisinde Hasan Basrî, camide cemaat arasında Rabia’yı görmeyince vaaza başlamaz (Orhan Yavuz, Tezkiretü’l-Evliyâ, Ankara: KTB, 1988: 65).

[11]Ahmedî, 397.

[12]Ahmedî, 64-65-66.

[13]Ahmedî, 364.

[14]Ahmet Emin Seyhan, Hadislerde Kıyâmet Alâmetleri, Isparta: Tuğra, 2006: 98.

[15]Amil Çelebioğlu, Muhammediye, II, İstanbul: MEB, 1996: 305.

[16] Bkz. Habil Şentürk, İbadet Psikolojisi, İstanbul: İz, 2009: 93-94; Habil Şentük, Din Psikolojisine Giriş, İstanbul: İz 2010: 72-73.

[17] Amil Çelebioğlu, 535-737.

[18]Mustafa İsen, Latifî Tezkiresi, Ankara: Akçağ; 1999: 62.

[19]Ahmedî, 322.

[20] Ahmedî, 322.

[21]Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: MEB, 1987: 796.

[22] İslâm Andiklopedisi 1, İstanbul: MEB: 181-182.

[23]Ahmedî, 3.

[24]Mehmet Tahir Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 1, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1333: 33.

[25] İA, 1: 181-182

[26]Ali Çelik, “XVIII. yy. müelliflerinden Ahmed Mürşidî’nin Ahmediyye Adlı Eseri ve Osmanlı Toplumunun Kültürel Hayatına Etkileri”, Osmanlı Sempozyumu (http://profdralicelik.com/wp-content/uploads/Ahmed-M%C3%BCr%C5%9Fid%C3%AE-1.pdf  - 08.07.2014).

[27]Banarlı, 796.

[28]Seyhan, 101.

[29]Ahmet Kabaklı, Mehmet Akif, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı, tarihsiz: 64.

[30] Seyhan, 81.

[31] Seyhan, 86.

[32]Kâzım Yetiş, Mehmet Akif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara: AKM, 1992: 69.

  
2841 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın