• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Geç Dönem Nesir - 19. Asır

 

“Geç Dönem Nesir”, Doç. Dr. Menderes COŞKUN

 

(Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, 6, Ankara: AKM,  )

 

 

Giriş

Modern Türk siyaset, kültür ve edebiyatının nüvelerini taşıyan 19. asır, karmaşık olay ve kişileri ile Türk tarihi ve edebiyatının en ziyade dikkate değer ve o nispette de tahlili zor dönemlerindendir. Bu asır Osmanlı toplumu için inançlar, fikirler, hırslar ve topluluklar arası hesaplaşma ve çatışmaların, eşit olmayan imkân ve koşullar içinde cereyan ettiği bir asırdır. Bu çatışmalarda yerini tam olarak belirleyememiş olanlar için de bir arayış ve buhran dönemidir. Bu buhranı Hayrullah Efendi, Abdülhak Hamid, Ahmed Vefik gibi muhtedi ailelerden gelen yazar ve şairler daha derinden hissetmiş olmalıdırlar.

19. asırda bütün dünyada olduğu gibi Osmanlı’da da siyaset, edebiyat ve kültür ilişkisi daha önce hiç olmadığı kadar güçlüdür. Zira bu yüzyılda edebiyatı bir kısmı paşa olan üst düzey bürokratların bizzat kendileri temsil etmişlerdir. Eski devirlerde genellikle saray etrafında toplanmış mütecanis bir topluluk belli niyetlerle edebiyatı şekillendirirken, bu asırda dinî, siyasî, ideolojik ve ırkî farklılıklara sahip bireyler farklı niyetlerle eserler kaleme almışlardır. Dolayısıyla 19. asırda dönem-yazar ve eser ilişkisi önceki asırlarla kıyaslanamayacak ölçüde önem arz etmektedir. Eser ve müellif tahlillerinde başvurulan yegâne kaynaklar arasında tezkireler ön plâna çıkmaktadır. Bu asırda ve bütün Türk edebiyatında yazılan tezkireler, büyük çoğunluğu itibariyle içerik bakımından yetersiz ve niteliksizdirler. Önemli kabul edilen eserlerin bir kısmının kendisi ve yazarı hakkında edebiyat tarihçisinin ihtiyaç duyacağı bilgileri içermesi ise bir şans ve aynı zamanda bir handikaptır. Zira birçok modern araştırmacı, yazarın kendinden menkul bilgileri ve biyografik eserlerde yer alan malûmatı, doğruluklarından hiç şüphelenmeden kullanmakta ve bütün görevinin bu bilgileri aktarmaktan ibaret olduğunu düşünmektedir. Halbuki Mehmed Süreyya gibi biyografi yazarları; resmî kayıtlardan, kütüphane ve mezar taşlarından faydalanarak eserlerini vücuda getirmişlerdir. Fatin tezkiresine yazışma ve gazete yoluyla bilgi aranmıştır. Son Asır Türk Şairleri adlı eserin müellifi İbnülemin Mahmud Kemal, bilgi toplamanın zorluklarına değindiği mukaddimesindeki ifadelerine göre, tezkiresinde çoğunluğu itibariyle tanımadığı şair ve edipleri anlatmıştır. Daha önceki tezkirecilerin çoğu da şairler ve edipler hakkında doğum, eğitim, atama, azil, ölüm ve bazı eserlerinin adları gibi ansiklopedik bilgileri klişe ifade tarzlarıyla süsleyerek sunmuşlardır. Tezkirelerde tanıtılan kişinin eserleriyle ilgi bilgilere gelince, bunlar ya çok az ya da isimden ibarettir. Bir eseri tahlil adına çok anlam ifade etmeyen bu tanıtımlar herhalde yalnız dış tenkitte kullanılabilir. Biyografik ve tarihî herhangi bir eserde verilen bilgiler ayrıntılı ve ikna edici bile olsa söz konusu eserin, iç ve dış tenkidinin yapılmadan, tam bir emniyetle kullanılmaması gerektiği burada söylenmelidir. Bu konuda Edward Hallet Carr şöyle der: “Bir kere tarihin olguları bize hiçbir zaman ‘arı’ olarak gelmezler, çünkü arı bir biçimde varolmazlar ve varolamazlar: Her zaman kayıt tutanın zihninden kırılarak yansırlar. Bundan şu sonuç çıkar ki bir tarih eserini ele alınca, ilk ilgileneceğimiz, içindeki olgular değil, onu yazan tarihçi olmalıdır.” (Carr 1993: 29).

Biyografik eserlerin nitelik açıdan oldukça yetersiz olduğu, dolayısıyla yazar ve şairlerin şahsî özelliklerinin eserlerinden hareketle ancak tahminî olarak bilinebildiği Türk edebiyatında, edebiyat tarihçisinin yapması gereken görevlerden ilki, edebiyata yön vermiş fikrî, siyasî ve edebî mihrakların temel özelliklerini tespit etmektir. Böylece eldeki yetersiz verilerden hareketle basitçe resmi çizilmiş şahıs ve eserlerin, yüzyılın geniş tablosu içinde aldıkları yeri tahmin etme imkânı sağlanmış olacaktır.

19. yüzyıl Osmanlı siyasetçisi ve edibinin edebiyata ve olaylara bakışı ile bir önceki yüzyıl siyasetçisi ve edibinin bakışı arasında farklılıklar vardır. 18. asırda Damad İbrahim Paşa gibi devlet adamları ve onların etrafında toplanan âlim, şair ve edipler kendi kültür ve geçmişlerini daha iyi öğrenmek ve tanıtmak için din, tarih ve biyografi türlerinde eserler yazmışlardır. 18. yüzyılda hastalığını anlayan ve onu kendi dairesi içinde tedavi etmeye çalışan devlet adamları ve yazarlar, medeniyet değiştirmeyi hiç akıllarına getirmeden, topluma eski dinamiklerini tekrar kazandırma gayreti içine girmişlerdir. Bu asır siyasetnameleri, çöküntünün sebebi olarak hep devlet ve toplum yapısındaki ahlâkî gerilemeye işaret etmiştir. Ancak çözüm bulunamadığı için arayış da devam etmektedir. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren eski dinamiklere dönmenin yanı sıra, Batı’daki askerî, ilmî ve teknik gelişmelerden yararlanılması gerektiği inancı da yaygınlaşmaya başlar.

Bilim ve teknikte yeniliğe karşı, bazı mutaassıp çevrelerin dışında, devlet idarecileri dahil kimsenin taassubu yoktur. Bunda muhtemelen Osmanlının her din ve milletten insanla beraber hoşgörü içinde yaşayabilme kültürünün etkisi olmuştur. Devletin demografik yapısı Osmanlı Türkünü âdetâ düşmanlığını cephede hatırlayıp unutan bir topluluk haline getirmiştir. Yüzyılın ikinci yarısından sonra “hoşgörü” ile “zorunluluk” birleşir ve devlet; bürokrasi, ordu ve maliye gibi en önemli kurumlarının şekillenmesini kısmen de olsa Batılıların ve azınlıkların ellerine teslim eder. Devletin üst tabakasında hemen herkesin taraftar olduğu yenileşme ve Batıcılık, tanım ve taleplerde kişiden kişiye değişmektedir. Batıcılığı, Müslümanlığı ve Türklüğü veya yalnız Müslümanlığı terkte görenler vardır. Nitekim, Batılı Türkologların hayatlarını feda edercesine Orta Asya’da Türk medeniyetinin kökenleri ile ilgili yaptıkları çalışmalar, Türkler için medeniyet arayışlarına ilmî bir zemin hazırlamıştır. Diğer yandan bütün bu gayretlere lüzum görmeyenler de vardır. Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, Avrupalı muhataplarına, Türklerin (Harbiye ve Tıbbiye öğrencilerine ihtilâl fikirlerini aşılamak niyetleriyle gelen yabancı öğretmenlerle veya) teknik elemanla değil, Paris “yosma”larıyla Fransızlaşabileceklerini söyler (Kösoğlu 1988 bk. Karatepe 2002: 722, Özdemir 2002: 576). Bazı romanlardan anlaşıldığı kadarıyla “yosmalar” daha sonra mürebbiye olarak İstanbul’a gelmişlerdir. Bu yüzyılda Batıcılığı bilim ve teknikte ilerleme şeklinde anlayanlar da vardır. Çocuklarının Batı’da eğitim almasını arzu eden Abdülhamid’in şu sözleri onun Batıcılık anlayışı hakkında bilgi verir: “Avrupa medeniyetinin en iyi taraflarını alıp şark kültürüyle mezcetmek suretiyle meydana gelecek ve olgunlaşacak yepyeni bir medeniyeti bizde ancak müstakbel nesiller görebileceklerdir.” (Abdülhamit 1987: 196).

18. asırda Osmanlı siyasetçisi ve aydını, teknik ve ilmî üstünlüğün âdetâ meşruiyet kazandırdığı Avrupa kültür ve edebiyatını tanıma ve ondan yararlanma arzusuna kapılır. Meselâ “III. Ahmed 1724’te Spatroti adlı Rum’a Aristo’nun eserlerini çevirmesi, bunun karşılığında ondan ve cariyelerinden dahi vergi alınmamasını isteyen bir ferman” çıkarır (Bolay 2002: 516). Bu arzunun zorunluluk haline geldiği 19. asırda devlet, Batı’daki gelişmeleri takip etmek ve Batı ile ilişkilerini düzenlemek için başta Fransızca olmak üzere Batı dillerini bilen insanlara ihtiyaç duyar. Osmanlı’nın mevcut eğitim kurumları bu isteğe cevap verecek durumda değildir.[1] Bundan dolayı, Osmanlı, Batıyla ilişkilerini kendi içindeki yabancı dil bilen Rum, Ermeni, Yahudi ve muhtediler vasıtasıyla yapmak zorunda kalır. Bu mecburiyet dil bilen bir azınlığa yeni bir “imtiyaz kapısı açacak” ve meşhur İngiliz tarihçisi “Arnold Toynbee’nin deyişiyle ‘Böylece devlet yapısında Doğulu Hıristiyanların işgal etmeleri için yüksek yönetim ve diplomatik mevkiler ihdas” edilecektir (Eriş 2002: 594). Nitekim kaynaklar, Reşid Paşa’nın Agop Gicikyan adlı bir “akıl hocası” ve “kâtibi” olduğunu ve Âlî Paşa’nın da hariciye nezaretini Ermenilerle doldurduğunu, bazı Müslümanları ve devlete sadık Ermenileri hariciyeden peyderpey uzaklaştırdığını iddia eder (Cevdet 1980: 1-2, Tural 1993: 197). Aslında önceden de dış ilişkilerde Hıristiyan ve muhtedi tercümanlar kullanılmıştır. Rum tercümanların 1453’ten beri Fener Rum Mektebi’nde eğitim aldıkları bilinmektedir (Çıkla 2004: 80). Tuncer’in ifadesiyle “Başlangıçta çevirmen olarak kullanılan Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar, giderek işgüder (maslahatgüzar) ve hatta elçi olarak bile görevlendirilmeye” başlanır (Tuncer 1997: 29). 19. asırda Londra, Berlin, Washington ve özellikle Roma’ya gönderilen elçilerden en az 11’i Rum’dur. Bunlardan Kostaki Musurus Paşa (1807-1891) “İngiltere devleti nezdinde tam 36 yıl büyükelçilik görevini başarıyla yürütmüş”tür (Tuncer 1997: 29).

1820’deki Rum isyanından sonra Babıali’deki Rumları çıkaran II. Mahmud, 1832’de Tercüme Odası’nı açarak Müslüman nüfusun da Fransızca öğrenmelerini ister. Tercüme Odası’nda ünlü tiyatro yazarı Victorien Sardou’nun babası Georges Sardou ve Sarafın gibi önemli isimler ders vermiştir (Öztuna 1988: 10, Cevdet 1980: 1). Dilin sadeleşmesi, Batı kültürünün tanınması gibi önemli görevler yapan Tercüme Odası, dönemin bazı siyasetçi ve edebiyatçılarının yetiştiği yer olmuştur. Meselâ, muhtedi bir aileden gelen ve Fransa’dan döndükten sonra Tercüme Odası’na giren Ahmed Vefik, birçok Batı dilini bilmesi ve Fransa yönetimi ile dostane ilişkileri gibi özellikleri sayesinde sadrazamlığa/başvekilliğe kadar yükselmiştir.

Osmanlının dış ilişkilerinde kullanmak istediği gayrimüslim tebaa aynı zamanda Batı’nın Osmanlı içindeki en önemli işbirlikçisidir. Eriş’in ifadesiyle “Genişleyen ve uzlaşan Hıristiyanlık anlayışı, iktisadî yapı yanında kültürel unsurlarıyla da Osmanlı bünyesindeki Hıristiyan tebaaya daha kolay sızma şansını yakalamıştır ... Zihinlerini Batı ilmine, sanat ve kültürüne olduğu kadar siyasî gelişmelerine de açan Hıristiyan tebaa üzerinde Batı’nın etkisinin git gide arttığı görülecektir.” (Eriş 2002: 494). Devlete borç vererek ciddi meblağlar kazanan Abraham Kamondo, Mösyö Zarifî gibi kişilerin de Osmanlı devletinin malî yapısında fevkalâde önemli rolleri vardır. Hatta bu Galata bankerlerinin “borçlandır-kazan” metoduyla elde ettikleri paraların bir kısmını Millî Mücadele’de Yunanistan için sarf ettikleri söylenmektedir (Daşdemir 2002: 396, 403, Eldem 2002).

Batı’nın yakın ve uzak hedeflerine ulaşmak için menfaat birliği yaptığı insanlar arasında, gayrimüslimlerin yanı sıra, istedikleri makamı elde edememiş hırslı bürokratlar, oldukça fazla sayıdaki misyoner ve azınlık okullarında eğitim almış ve böylece Hıristiyanlığı veya pozitivizmi benimsemiş olanlar, Tercüme Odası, Tıbbiye ve Harbiye gibi okullarda ders veren ve öğrencileri etkileyen yabancı hocalar, mürebbiyeler, Paris’te bohem hayatına alışan ve “vatanım rûy-ı zemin”, “milletim nev-i beşer” demeye başlayanlar, haklı fakat bazılarına göre zamansız çözüm isteyen şöhret düşkünü âlim ve edipler vardır. Bunu yüzyılın başında “yabancıların elleri ciğerlerimin üstünde geziyor” diyen III. Selim de hissetmiştir (Bozdağ 1996: 32). Yüzyılın ikinci yarısında artık sadrazamlar bile yabancı devletlerin isteklerine göre atanıp, azledilmeye başlanmıştır. Bunun bazı kişilerde nasıl bir şahsiyet bozulmasına sebep olduğu bilinmez. İngiliz sefaretinin gayretleriyle makamından olan şair ve edip Âkif Paşa, rakibi Pertev Paşa’yı “’İngiliz politikasını kendi ikbaline alet eden biri’ olarak suçlar (Ortaylı 1995: 206). Pertev Paşa’nın yetiştirmesi Reşid Paşa İngiliz; Âli ve Fuad Paşalar Fransız; Mahmud Nedim Paşa da Rus dostudur. Devletin malî sırlarını Ruslara bildirerek, kendi kârına karşılık Osmanlı devletinin zarar etmesine sebep olan Mahmud Nedim Paşa’ya Rus yanlısı olduğu için Nedimof denilmiştir. Makam hırslarıyla Abdülaziz’i hal[2] ve muhtemelen katleden Hüseyin Avni ve Midhat Paşaların İngilizlerden maddi, manevi destek aldıkları söylenir (Abdülhamit, 1987: 13, Kösoğlu 1988: 85).

Batılı siyasetçilerin yanı sıra düşünür, edebiyatçı ve misyonerler de Doğu ve onun en önemli temsilcisi olan Osmanlı devleti ile yakından ilgilenmişlerdir. Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, Reşid Paşa’ya bir mektup göndererek Türklerin pozitivizmi kabul etmesi için ona işbirliği teklif etmiştir (Okay yty). Hıristiyanların İspanya’daki Yahudilere yaptıkları zulümleri anlatan Engizisyon Tarihi iki paşa tarafından (Edhem Pertev Paşa ve Ziya Paşa) Türkçeye tercüme edilmiştir. Edhem Pertev Paşa’nın ayrıca Târîh-i Ehl-i Salîb çevirisi vardır. Bu eserlerin hangi ihtiyaca cevap olarak tercüme edilip yayınladıkları ve bunda ne kadar muvaffak oldukları tam olarak bilinmemekle beraber, eserlerin bir din olarak Hıristiyanlığı eleştirdiği ve muhtemelen o dönem okuyucusunun zihnini psikolojik olarak pozitivizme hazırladığı tahmin edilebilir. Ünlü Fransız şair Alphonse de Lamartine 1849’lu yıllarda Türkiyeye yerleşmeye karar verir ve vekili Charles Rolland’ı Türkiye’ye gönderir. Ünlü bir seyahatname yazarı olan Rolland, Ahmed Vefik ile birlikte Aydın’da Lamartine için çiftlik aramışlardır (Akün 1989: 144, Toparlı 2000: XIII). Paris’te Saint-Louis lisesinde öğrenim gören Ahmed Vefik’in Alexandre Dumas-Fils’le[3] sınıf arkadaşı olduğu söylenir. Abüdülhak Hamid de 1891’de Londra’da Gibb’le; Şinasî, Ernest Renan ve Littre gibi Fransız yazarlarla tanışmıştır. Batılıların Osmanlı topraklarında misyonerlik niyetleriyle açmış oldukları okullar siyasî ve edebî hayata oldukça seviyeli insanlar kazandırmıştır. Bunlardan birisi olan Robert Kolej’in arazisini Ahmed Vefik Paşa satmıştır (Akün 1989: 149). Cizvitlerin açtığı okulda eğitimini almasına rağmen Hıristiyanlık yerine pozitivizmi tercih eden Beşir Fuad da bu felsefeyi Türk halkına tanıtmaya ve benimsetmeye çalışmıştır. Yüzyılın önemli şair ve ediplerinden Tevfik Fikret’in oğlu rahib, Ahmed Cevdet’in torunu Zübeyde İsmet de rahibe olmuştur.

Batı 19. asırda yalnız Osmanlı toplumunda yeni bir kültür ve edebiyat oluşumuna yardımcı olmaz, aynı zamanda eski kültürle ilgili yapılacak çalışmalara da yön verir. Osmanlı  Devleti ve Orta Asya’ya araştırma yapmak için müsteşrikler gönderir. Meselâ, Türk Halk edebiyatı biliminin kurucularından Vambery, Macar Türkolog Janos Repiczky (1817-1855)’nin öğrencisidir ve Hammer’in yönlendirmesi ile 1857’de İstanbul’a gelir, Reşid adını alır, İstanbul’da yabancı dil dersleri verir ve hariciye nezaretinde tercümanlık yapar. Batılı Türkologlar Osmanlı devletinde hayranlıkla ve iyi niyetlerle karşılanmışlardır. Hammer ve Redhouse, Reşid Paşa’nın Fransız Akademisi’ni örnek alarak kurduğu Encümen-i Dâniş’in üyesidirler (Ortaylı 1995: 172). Batılı Türkologlar Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi gibi eserlerin yanı sıra Mevlana, Kara Fazlî, Bakî, Hoca Sadeddin, Nabî, Mehmed Edib gibi birçok Osmanlı müellifinin eserini inceleyip yayınlamışlardır. Redhouse otuz iki sene uğraşarak, önemini hâlâ koruyan Türkçe-İngilizce sözlüğünü yazmıştır. Hammer’in Osman Gazi’den 1774’e kadarki dönemi anlattığı 17 ciltlik Türk tarihi ve 2200 Türk şairini tanıttığı Osmanlı Şiir Sanatı Tarihi adlı tezkiresi vardır. Çuvaşça üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Alman Türkolog Wilhmem Schot (ö. 1889)’un öğrencisi olan Radloff’un yanı sıra Conolly, Soddart, Vambery Türk kültürünün temellerini aramak için Orta Asya’ya gitmişlerdir. 19. asırda Türk dil, tarih ve edebiyatı ile ilgili eser yazanlar, Batılı Türkologların takipçisi veya öğrencisi olmaktan, onların bakış açısını taşımaktan imtiyazlı bir gurur duymuşlardır. Batılı Türkologların veya onlara bu imkânı veren siyasetçilerin hangi niyetleri taşıdıklarını bilmeden onların çalışma ve eserlerini doğru bir şekilde yorumlamak mümkün değildir. Fakat bu niyetleri fark etmek oldukça zordur. Nitekim kazı çalışması süsü vererek petrol arayan İngilizler’in güya kazı sırasında bulduklarını söyledikleri sapı kırılmış bir kılıcın eski değil eskitilmiş olduğunu ilgili esnafa tespit ettiren Abdülhamid, Vambery’nin “Bir Devletler Arası Casus” olduğunu fark edememiş onu dost olarak görmüştür. Vambery daha önce dille ilgili çalışmalarından dolayı Abdülmecid’in de iltifatına mazhar olmuştur (Bozdağ 1996, Eren 1998).

Özellikle 19. yüzyıl edebiyat tarihçisinin üzerine düşen en önemli görev incelediği veya kullandığı eserlerin güvenirliklerini sorgulamaktır. Yukarıda kısmen tasvir edilen dönemin oldukça karmaşık siyasî yapısı, iç ve dış tenkidin bu yüzyıl eserleri için daha zarurî olduğuna işaret etmektedir. Eser tenkidi, Türk araştırmacısının çok alışkın olmadığı bir tavırdır. Bunda Türk toplumunda kitaba ve yazılı metne karşı duyulan saygının tesiri olmalıdır. Ancak, aktarmacı ve terkipçi edebiyat tarihçiliği ile yetinmeyen Ahmed Hamdi Tanpınar gibi araştırmacılarımızın yazılarında dış ve iç tenkidin örnekleri görülebilir. Meselâ Âkif Paşa ile ilgili yazısında Tanpınar (1997: 245), Paşa’nın Şeyh Müştâk’a Mektub adlı meşhur yazısının, içeriğinden anlaşıldığına göre, 1259 yılında yazıldığını, halbuki o dönemde bilinen Muşlu Şeyh Müştak’ın 1247’de veya yakınlarının ifadelerine göre 1241’de vefat ettiğini, söz konusu Müştak’ın bir vezir değişimine etki edecek kişiliğe sahip olmadığını, konu, üslup ve yazar arasında çelişkilerin bulunduğunu söyler. Tanpınar bu yazıda Paşa’nın Tabsıra’sı ile ilgili olarak yapılan yaygın değerlendirmelerin yanlış yanlarına da işaret etmiştir.

19. asırda bazı yazarlar, seleflerinin eserlerinde yanlı, yanlış, yanıltıcı ve garazkârane bilgiler verdiklerini iddia etmişlerdir. Meselâ, Nurî Paşa vakanüvis Esad Efendiyi Üss-i Zafer’de yeniçerileri “tahkir” ederek daha sonraki yazarları “yönlendirdiği” gerekçesiyle eleştirir (Yılmazer 1995: 342). Mektubîzade, Süleyman Faik’in Devhatü’l-Meşâyih zeylini “garazkârane” bulduğunu söyler (Levend 1998: 373). Mehmed Siraceddin (1994: 7) Hammer’in, tarihini olaylara vakıf olmadan ve art niyetli insanların söylediklerine inanarak yazdığını iddia eder.[4] Hammer’e zeyil yazan Ahmed Cevdet ise tarihinde Vasıf gibi eski vakanüvis tarihçilerini ağır bir dille eleştirir: “O zamanı yaşayanların sözleri ekseriya garazdan, yaltaklanmadan uzak olmayıp, Vasıf merhumun böyle birbirini tutmayan iki nüsha yazısı iki yüzlü olduğuna iki tanıktır ... işte vakanüvislerin çoğu tarih fenninin mevzuunu değiştirerek tarih sahifelerini şiir mecmuası ve hayallere çevirmiş olduklarından doğru bilgi edinmekte çok zahmet çekilir... bazı olayları gizli tutup sakladıkları ve buna mecbur olduklarını teslim edelim, ama garaz için olmadık şeyi uydurmak ve iftira ederek böyle çürük sözleri açıkça yazmaları ile asla  mazur görülemezler.” (Cevdet, 1994: 531). Burada ayrıca devrinin devlet adamlarına yönelik ağır eleştirilerde bulunmuş olan Âsım’ın tarihine, ekleme ve çıkarma suretiyle sonradan bazı müdahaleler yapıldığı da söylenmelidir (Kütükoğlu 1994: 199).

Daha önce hakim kültür ve siyasî yapıya uygun belli niyet ve bakış açılarıyla eserler yazılırken 19. asırda eser yazma niyet ve bakış açıları oldukça farklılaşmış, bazıları itibariyle tespiti zor hale gelmiştir. 19. asırda eserler, insana ait güzelliklerin yanı sıra çirkinliklerin, ihtiras ve iftiraların da taşıyıcısı olmuştur. Tanpınar ve Köprülü’nün 19. asır klâsik şiirine karşı eleştirilerinin sebeplerinden birisi budur. Eski nesir ve şiir tarzının son temsilcilerinden olan ve yeni edebiyatın müjdecisi olarak kabul edilen Âkif Paşa, rakibi Pertev Paşa’ya iftira atarak şahsî menfaat elde etme gayesiyle Tabsıra adlı eseri kaleme almıştır. Eser yabancı Türkologların da dikkatini çekmiştir. Ebuziya Tevfik ve Nâmık Kemal’in Tabsıra’yı beğenme sebebi Âkif Paşa’nın üslûbundaki hiddet-i lisân, tezyîf-i hasm, setr-i safsata gibi hususiyetlerdir. Nitekim Âkif Paşa gibi Nâmık Kemal ve Ziya Paşa gibi Tanzimatçılar fikirleri ve ikballeri adına bütün zekâ ve edebî yeteneklerini kullanmışlardır.

19. asırda eserlere doğrudan müdahalelerin yapıldığı ve uydurma eserlerin yazıldığı bir vakıadır. Zira bu asırda Batı’da “toplum bilimcileri”, Darwin felsefesinden etkilenerek “toplumu bir organizma olarak düşünmeye” başlarlar ve “tarihi bilimin içine” sokarlar. “Bilim artık durağan (statik) ve zaman dışı bir şeyle değil değişim ve gelişim süreciyle” ilgilenmeye başlar (Carr 1993: 68). Zihinleri şekillendirmek için doğruları çarpıtarak, doğru bulamadığı zaman da uydurarak eser ve makale yazma faaliyetleri 19. ve 20. asırda hız kazanmıştır. Hatta bu faaliyetler için bürolar kurulmuştur. Bunların gizlenemeyenlerinden birisi Wellington Evi’dir. İngiliz propagandacılarının, Wellington Evi’nde Türkler aleyhine yayınlar yaptıkları, eser ve makaleler yazdıkları ortaya çıkarılmıştır. İngilizler, Hindistan Müslümanlarının Türklere karşı olan sempatilerinin kırılması için Türklerin ne kadar kötü ve ahlâksız bir millet olduğunu anlatan yayınlar yapma lüzumunu hissetmişlerdir (McCarthy 2002: 470). Eserlerdeki bilgiler ferman, fetva, harita, seyahatname gibi sahte belgelere dayanmaktadır. Yazı ve belgeler Anadolu’dan veya başka yerlerden temin edilmekte, bu yazı, belge ve bilgiler masa başında eserleştirilmektedir. Toynbee, Lewis Namier, J. W. Headley Morley, Edwyn Bevin gibi ünlü yazarlar çarpıtılmış veya uydurma bilgilerin inanılır hale sokulmasında danışmanlık görevi yapmışlardır McCarthy’ye (2002: 471) göre büroda çalışanlar “muhtemelen yaptıkları işten sürekli utanç duymaktaydılar ve bu yüzden savaş [I. Dünya Savaşı] biter bitmez derhal Propaganda Ofisi’nin bütün kayıtlarını imha ettiler.” Yayınlar devletin de desteği ile basılmış ve dağıtılmıştır. Wellington Evi’nin 1915’te yayımladığı bir raporda “17 ayrı dilde” yazılmış “2.5 milyon nüsha kitap, broşür ve diğer yazılı propaganda malzemesi listelen”miştir (McCarthy 2002: 470). Bir yıl sonraki raporda verilen rakam 7 milyondur.

Osmanlı devleti içinde de bazı kişi ve grupların sahte belge ve ferman düzenlediklerini ve sahte eser yazdıklarını ima eden bilgiler vardır. Konuyla ilgili bir kayıt Vakanüvis Lûtfî Efendi tarihinde göze çarpmaktadır. Lûtfî Efendi, inanç emperyalizmi için yazılmış eserlerle ilgili sarayın tepkisini şöyle alıntı yapar: “Bu makûle ele geçen muharref kitaplar toplanıp ihrâk olunsun. Bazen sahhâflarda bulunduğu mesmû-ı hümâyunum olmuşdur, bir erbâbına havâle olunup zâhire ihrâcına gayret oluna. (Lûtfî 1999: 131). Namık Kemal’in İslâm’a hakaret eden Renan’a müdafaaname yazdığı ve Takvim-i Vekayi musahhihlerinden Recaî Efendi’nin benzer gayelerle yazılmış Miftâhu’l-Esrâr adlı Farsça bir risaleyi eleştirdiği bilinmektedir (Cemâleddin 2003: 90). Kaynaklar, Jön Türkler’in “şantaj” yapmak ve maddi gelir elde etmek için “düzmece kitaplar” yazdıklarını da haber vermektedirler (Göçmen 2002: 670). Sultan Abdülhamid, Siyasi Hâtıratım’da Abdülaziz’e ait olarak gösterilen vasiyetnamenin düzmece olduğunu iddia eder (Abdülhamit 1987: 130). Abdülhamid metnin bir iç tenkidini yaparak bu sonuca ulaşmıştır. Avrupa devletleri vasıtasıyla Osmanlıya devamlı zorluklar çıkaran Yunanistan’ı sevmeyen Âli Paşa’nın “Paris’te bir Fransız yazarına yazdırıp bastırdığı kitap Yunanlığın menşelerine kadar içyüzünü çok anti-grek bir üslûp ile anlatmaktadır. O zaman bu kitabın Âlî Paşa’nın hususî parası ile yazdırıldığı bilinmiyordu”. (Öztuna 1988: 65).

Muhtemelen itibar sahibi yazarlara atfedilerek Osmanlı tarihi ve kültürü ile ilgili art niyetli veya uydurma eserlerin yazılmış olduğunu ima eden bilgilerden birisi de Ziya Paşa’nın ağzından sızmıştır. 21 Şubat 1932 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazıda yer alan şu hatıra oldukça manidardır: Ziya Paşa “son derece güç durumda bulunduğu bir gün Hıristiyan misyonerlerden birisi kendisine gelerek ‘büyük para karşılığında, - lâkin devletin ve milletin menfaatlerini zedeleyebilecek tarzda – isimsiz, imzasız bir kitap yazması ...’ teklifinde bulundu.” Paşa’nın bu teklife karşı cevabı şöyle olur. “-Efendi !... Siz beni, paraya; dinini, ismini, milliyetini satar bir adam mı zannediyorsunuz?” (Göçgün 1987: 9). Böyle bir teklifi Ziya Paşa kabul etmese de, Osmanlı devletinin o dönemde böyle teklifleri kabul edecek ve zevkle yapacak insanlarla dolu olduğunu tahmin etmek zor değildir. Kültür ve inanç emperyalizmi ile ilgili faaliyetlerin Osmanlı devleti içindeki tarihî geçmişi bilinmemektedir. Yalnız 16. ve 17. asırlarda İstanbul’daki Floransa konsolosu sekreteri Filippo Argenti, İtalyan papazlarından Pietro Ferraguto (1580-1656), İtayan rahibi Francesco Maria Maggio, İngiliz Türkiyatçıları William Seaman (1606-1680) ve Thomas Vaughan’ın Türk dilini iyice öğrendikleri ve ciddî Türkoloji çalışmaları yaptıkları bilinmektedir. Ayrıca “Cizvitlerin misyonerlik faaliyetleri için” matbaa kurdukları ve bu matbaanın 1703’te kapatıldığı söylenmektedir (Göçmen 2002: 665).

 

Dönemin fikrî, siyasî ve edebî açıdan oldukça karmaşık ve çatışmacı tavrını, şair ve ediplerin dile yaklaşımlarında da görmek mümkündür. Bu yüzyıl eserlerinde muhatabın kimliği ve eserin türü ile bağlantılı olarak sade, edebî/resmî ve süslü nesir üslûpları kullanılmıştır. Her dönemde dilin sadeliğini ve süslülüğünü özellikle muhatap belirlemiştir. Bütün dönemlerde saraya, aydınlara ve resmî makamlara hitaben yazılmış yazı ve eserlerde süslü veya edebî, halka hitaben yazılmış yazılarda edebî ve sade, yakınlara yazılmış yazılarda şahsî ve içten geldiği gibi bir üslûp tercih edilmiştir. Şinasî’nin Paris’ten annesine yazdığı mektupta kullandığı dille Tasvîr-i Efkâr gazetesine yazdığı mukaddimedeki üslûbu arasında, Namık Kemal’in Cevdet Paşa’ya yazdığı mektupla damadına yazdığı mektubun dili arasında farklar vardır (Sezer 1999: 489-490).

Bu asırda süslü nesir üslûbunun gereksizliği hakkında oldukça fazla sayıda yazı yazılmış, daha anlaşılır bir dil kullanılması gerektiği ısrarla vurgulanmıştır. Eski nesir üslûbunun kısmen de olsa devam ettiğini gösteren bu eleştiri ve temennilerin en anlamlısı inşa ilmine başlayanlar için hazırlanan Münşeât-ı Azîziyye fî Âsâr-ı Osmâniyye adlı eserde (s. 144) yer alan “Fenn-i Kitâbete Dâir Ba’z-ı Ma’lûmât” başlıklı kısımda yer almaktadır. Burada sözü gereksiz yere uzatılmaması ve herkesin bildiği kelimelerin kullanılması tavsiye edilir.[5]

Dilin sadeleşmesinde Tanzimat’ın meşhur edip ve şairlerinin yanı sıra Mütercim Âsım, Sadık Rıfat Paşa, Âkif Paşa, Ahmed Cevdet, Hayrullah Efendi ve Ahmed Vefik gibi yazarların, dil ve edebiyatı duygu ve düşüncelerin etkili bir şekilde ifade edildiği bir iletişim aracı olarak görmelerinin, Takvim-i Vekâyi, Cerîde-i Havâdis ve Tercümân-ı Ahvâl gibi gazetelerde gündelik olayların halkın anlayabileceği bir üslûpla anlatılmasının, Tercüme Odası’nın faaliyetlerinin, şiir ve roman çevirilerinin, Reşid, Âlî, Fuad ve Said Paşaların tavsiye ve resmî girişimlerinin önemli etkileri olmuştur.

Bu asırda dili sadeleştirmek için yapılan gayretlere rağmen edebî nesir üslûbunun kullanımı devam etmiştir. Münşeât mecmularında, Âsım ve Ahmed Cevdet’inki hariç vakanüvis tarihlerinde, Mustafa Nurî’nin Netâyicü’l-Vukû’ât’ı gibi bazı özel tarihlerde, bazı tezkire ve sefaretnamelerde geleneksel edebî nesir üslûbu tercih edilmiştir. Namık Kemal Bahâr-ı Dâniş mukaddimesinde Acem tarzı nesirden en çok nefret edilen asrın 19. asır olmasına rağmen “en muteber” eserlerin ondan kendini kurtaramadığını söyledikten sonra örnek olarak Tarih-i Cevdet, Endülüs Tarihi, Telemak, Rümûzu’l-Hikem ve Mebânî-i İnşâ’yı verir (Nihat 1932: 187-8). Ziya Paşa da Şiir ve İnşa makalesinde hâlâ ağır ve süslü üslûp kullananların olduğunu[6] ve “idügine, olduğuna, olmakla, bulunmakla, ecilden, hasebiyle, dolayı, derkâr, âşikâr” gibi kelimelerle ifadelerin uzatıldığını, bunlara “tenezzül” etmeyen Ali, Müştak, İsmail Paşazade Galib Bey gibi kişilerin kıymetlerin bilinmediğini söyler (Tuncer 1994: 71-72).

Edebî nesir üslûbunun bu asırda da devam etmesinin birçok sebebi vardır. Bunlar, eski türlerin devamı olarak yazılan eserlerde tür üslûbunun devam ettirilmesi ve o türün eski temsilcilerinin model olarak kabul edilmesi, muhatabı saray olan eserlerde resmî üslûbun kullanılmasının bir gelenek haline gelmesi, eski eğitim sisteminin devam etmesi, yani kâtip adaylarının kalemlerde ve mekteplerde, ilmiye sınıfının da medreselerde inşa ilmini iyice öğrenmeleri, Arapça ve Farsça öğretiminin Abdülhamid dönemine kadar öneminden bir şey kaybetmeden sürmesi, memuriyete girişte inşa yeteneğinin hâlâ önemli bir kıstas olarak yerini koruması gibi sebepler sayılabilir.

Daha çok tarihlerde ve tezkirelerde kullanılan edebî nesir üslûbunun yanı sıra bir de münşilerin, dil üzerinde daha çok çalışarak, onu işleyerek oluşturdukları musanna veya süslü üslûp vardır. Bu üslûp birçok eserde resmî üslûpla iç içedir. Önceki yüzyıllarda Hoca Sadeddin, Âli, Veysî, Nergisî, Nabî ve Şefik gibi sınırlı sayıda münşî bu üslûbun örnek eserlerini kaleme almışlardır. Yazımı özen ve zaman isteyen bu eserler yazıldıktan sonra Osmanlı münşi adayının veya inşa okuyucusunun ihtiyacına cevap vermiştir. 19. asırda süslü nesir üslûbu, ancak dibace ve inşalarla sınırlı kalmış, bir eser seviyesinde temsil edilememiştir. Yalnız eski ve yeni nesir ustalarının inşalarını toplayan münşeat mecmualarının tertip edilmesi ve basılması, Esad Efendi’nin tarihinde Şahî, Veysî, Atayî, Nergisî, İdris-i Bidlisî, Hoca Sadeddin gibi eski nesir ustalarını övgüyle yad etmesi ve kendisini onların bir mirasçısı olarak görmesi, hatta yeni nesir üslûbunun öncüsü sayılan Âkif Paşa’nın Tabsıra’sının sonuna eklenen Bağdatlı bir kâtibin kaleminden çıkmış eski tarz bir inşa bu asır ediplerin bazılarının süslü nesir örneklerine muhtemelen nostaljik hislerle ve hayranlıkla baktıklarına işaret etmektedir.

Bu asırda Tanzimat ediplerinin dilde sadeleşme gayretlerinin aksine Edebiyat-ı Cedideciler şiir ve nesirlerine Halit Ziya’nın ifadesiyle “yığın yığın istiareler, mecazlar, teşbihler, kelime ve fikir oyunları koydular; ve sanki hayâl ve lâfız ma’rifetleri için bir hüner sahnesi imişçesine sanatta hakikî bir teceddüt cereyanının aksine irticaî bir yol tutmuş oldular.” (Levend 1972: 238-239; Sağol 1999: 509). Bu nesir tarzını “o zamanın bir illeti” olarak değerlendiren Halit Ziya, “zinet ve sanat ibtilâsı” ve “süs merakı” sebebiyle eserlerinde kullandığı dili 1936 yılında basılan Kırk Yıl adlı eserinde eleştirmiştir.

Bu çalışmada, klâsik Türk edebiyatında var olan biyografi, tarih, hatıra, sefaretname, seyahatname ve münşeat türündeki eserlerin 19. asırdaki eski ve yeni örnekleri, sınıflandırıcı bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Yüzyılın önemli nesir ustaları ve eserlerinin daha ayrıntılı bir şekilde anlatılığı yazıda, vakanüvis tarihleri gibi bazı nesir türlerinin 20. asırdaki uzantılarına da yer verilmiştir.

 .....



[1] Halbuki 15. asırdan itibaren İstanbul’da elçi bulunduran Batılı devletler Türk dilini bilen elemanlar yetiştirmişlerdir. 1752’de Viyana’da kurulan Doğu Akademisi’nde Türkçe, Arapça ve Farsça öğretilir. Bu kurumun sadece tercüman yetiştirmediği, Türk kültür ve edebiyatıyla da yakından ilgilendiği, bu okulun yetiştirdiği Hammer’in eserlerinden anlaşılmaktadır.

[2] Mehmed Memduh Mir’ât-ı Şuûnât’ta Abdülaziz’in deli isnadıyla hal edildiğini, fakat asıl onun yerine getirilen V. Murad’ın deli olduğunu, omzunda çıban var, elbise giyemez yalanlarıyla halkın içine çıkarılmadığını söyler (Memduh 1990: 108).

[3] Alexandre Dumas-Fils (1824-1895), meşhur Fransız romancısı Alexandre Dumas Pére’in “nikâhsız bir kadından olan oğlu”dur, “Tiyatro alanından birçok eserler vermiş, “Kamelyalı Kadın” romanıyla tanınmıştır.” (Karaalioğlu 1979: 132-133)

[4]  “... tarihini yazarken Osmanlılar hakkında tam bir bilgiye ve onların gerçek hallerine vakıf değildi. Bundan dolayı ‘Ashâb-ı Ağrâz’dan ne görnüş ve ne işitmişse tetkik etmeden inanarak ‘Za’f-ı Te’lif’e maruz olmuştur.... Fakat 18 ciltlik tarihini tamamladıktan sonra tecrübeler kazanmış, Osmanlılarda gördüğü ahlâk güzelliğini şöylece bir süzerek bir vukuf ve insaf hasıl etmiştir.”

[5]  “... az ve kısa söz ile maksûdu beyân edip tatvîl ve itnâbdan kaçınmalı” “lugât-ı garîbe ve ta’bîrât-ı rakîkadan ziyâde tevakkî edip zebân-zed olan lugât-ı meşhûre ve ta’birât-ı selîse ile ifâde-i merâm lâzımdır.”

[6]Halâ Babıali ve devair-i saireden yazılan muharrerat-ı  resmîye, gerçi eski zamanlarda gelen erbâb-ı maârif iktidarında kâtipler olmadığından, evvelki münşeât derecesinde mu’akkad değilse de bunlar da ol babanın veled-i zinası olduklarından yine seci ve rabt u maânisi mevhûm ve meşkûk ibârât ile memludur. Eski inşalarda lugat-ı Arabiyye ve ibârât-ı muhayyele var ise de bari zımnında iyi kötü bir mana dahi çıkardı... Şimdi anlaşılmaz oldu .... Garibi şurası ki böyle anlaşılmayacak ibare yazabilmek hüsn-i kitâbetten addolunuyor

  
2650 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın