• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Klasik Edebiyatımızın Dününe, Bugününe, Eğitimine ve Ona Karşı Var Olan Önyargıların Sorgulanmasına Yönelik Soruşturma

 

Klasik Edebiyatımızın Dününe, Bugününe, Eğitimine ve Ona Karşı Var Olan Önyargıların Sorgulanmasına Yönelik Soruşturma” Eğitim, 77-78: 109-116

 

 

SORULAR

1-) Klasik edebiyat, kültür tarihimizde etkisini asırlarca hissettirmiştir. Bugün için bu kültürel oluşumun işlevini tamamlayarak kültürel alandan çekildiği söylenebilir mi? Çağdaş edebiyatımızın klasik edebiyat verimlerinden yararlanabileceği unsurlar mevcut mudur?

M. Coşkun:

Divan şiirinin kültürel alandan önemli ölçüde çekildiğini söyleyebiliriz. Ancak bu çekilişi, divan şiirinin bir kusuru olarak değil, toplumdaki siyasî, kültürel ve bediî kırılmaların yanı sıra, yeni neslin kültürel tembelliğinin ve duyarsızlığının bir sonucu olarak, Tanpınar’ın ifadesiyle bir “cezası” olarak görmek gerekir. Bilgisizlik ve seviyesizlik, mahrumiyete sebep olmuştur.

Önünde “klasik” sıfatı bulunan bir edebiyatın hiçbir zaman kültürel alandan çekilmemesi gerekir. Kültürlü ve aydın sıfatını taşıyan kişilerin, hiç olmazsa sıfatları hatırına, buna müsaade etmemeleri icap eder. Günümüzde Eski Türk Edebiyatı veya Divan Edebiyatı yerine Klâsik Türk Edebiyatı ifadesinin kullanılması yaygınlaşmaktadır. Bazı araştırmacılar Klâsik Edebiyat için “pejoratif”  olduğu gerekçesiyle “eski” sıfatını kullanmak istemezler. Bu edebiyatı kelimelerin sırtına yükleyerek yeni nesle tanıtamayız veya sevdiremeyiz. Aslında sevdirmek zorunda da değiliz. Sevdirmek ilmî veya objektif bir tavır değildir. Doğru olan, bu edebiyatı iyice anlamak, anlatmak ve tanıtmaktır. Gerisi, aklıselimin kararına bırakılmalıdır. Eğer bu edebiyat doğru olarak tanıtılırsa genç nesilden de Yahya Kemaller, Nazım Hikmetler, Behçet Necatigiller, Attila İlhanlar, Turgut Uyarlar, Hilmi Yavuzlar gibi reddimiras etmeyen modern şairler çıkacaktır. Bu şairlerin önemli bir kısmının elit ve modern çevrelerden geldiği hususu, ayrıca dikkate değer.

Bugün, Divan şiirinin tozlanmış güzelliğini fark eden birçok kültürlü göz vardır. Çetin Altan, Atilla İlhan, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi yazarlar, yazılarını bazen hafızalarındaki beyitlerle süslerler. Sepetçioğlu, Yaratılış ve Türeyiş destanında Buğu Han’ın ölümü üzerine duyulan üzüntüyü dile getirirken Bâkî’nin Kanunî Mersiyesine ihtiyaç duyar. Yine Sepetçioğlu Çin prensesi Kiü Lien’in güzelliğiyle herkesi büyülemesini anlatırken, Vâsıf’ın

O gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün”

beytinden medet umar. Wellek’in söylediği gibi, şiir nesrin aciz kaldığı yerde kişinin imdadına yetişir. Görüldüğü gibi, Divan şiirinin “bütün güzelliği”ne sahip olmaması, aslında onun en avantajlı yanlarından birisini oluşturmuştur. Çünkü şiir severlerin hafızalarında güzel bir beyte her zaman yer bulunur. O kadar önyargılara, engellemelere ve kendisini öğrenmeden öğretmeye kalkışan kişilere rağmen, divan şiiri, modern rakipleriyle yarışabilmekte ve bazı hafızalarda kendisine yer bulabilmektedir. Az da olsa beyit ezberleyen lise öğrencileri çıkmaktadır. Bu şiiri üniversitede öğreten akademisyenler iyi bilirler ki, bazı öğrenciler bir beyti bütün yönleriyle anlamadan, beyitteki bütün güzellikleri fark edemeden, sevmişler ve ezberlemişlerdir.

Divan şiirini bütün kuralları ve özellikleri ile tekrar canlandırmak mümkün değildir; gerekli de değildir. Ali Canib Yöntem’in söylediği gibi biz istesek de Fuzûlî ve Nedim kadar güzel şiirler yazamayız. Ancak bir delikanlı edası ile, altı yüz yıllık bir şiir tecrübesini reddimiras etmek  de fevkalâde yanlıştır. Bu yanlışlığı fark eden bazı şairler, her türlü olumsuz bakış açısını (zihin tembelleri ve fikir işportacıları için hazırlanmış, şablon bakış açılarını) göze alarak bu birikimden istifade etmeyi düşünmüşlerdir. Hem de Paris’te. Yani, sanki yanlış hesap, Paris’ten dönmüştür. “Beaudelaire-perest” olarak Fransa’ya giden, Paris’te Heredia’ya aşık olan Yahya Kemal, orada Albert Sorel’in işaretleriyle İstanbullu yaşlı bir güzele (Divan şiirine) aşık olmak üzere vatana dönmüştür. Yahyâ Kemal bir yazısında şöyle der: “Türk edebiyatı fikirden yana fakirdir, bu nakîsayı itiraf ederiz. Fakat hiçbir millet Fuzulî ve Nedîm ayarında iki büyük lirik şair gösteremez.” Paris, Yahya Kemal’den sonra Atilla İlhan’a da eskiyi reddetmeyen, kısmen ona yaslanan yeni bir şiir anlayışı ilham edecektir. Attila İlhan, Tutuklunun Günlüğü’nde bunu itiraf eder.

Divan şiir geleneğinden istifade edilmesi gerektiğine inanan ve bunu yeteneği nispetinde uygulayan şairler, şiirde mükemmelliğe ulaşmada devamlılığın esas olduğunu, kökü olmayan bir yeninin tutunamayacağını düşünmüşlerdir. Yahya Kemal kendisini bir çeşit gericilikle suçlayan(lar)a karşı “kökü mazide olan atiyim” cevabını verir. Kemal’den sonra da Attila İlhan gibi asıl yeniliğin ve güzelliğin, devamlılıkta olduğuna inan, kendi şiir “halka”sını eskinin uzun ve kuvvetli “zincir”ine takmak isteyen şairler yetişmiştir. Bu şairlerin hepsinin başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Bazılarının eski şiire yakınlığı, şekilde, sözde ve teoride kalmıştır.

Divan şiiri, iyisiyle kötüsüyle Türk dilinin bir ürünüdür. Dilin canlı ve güzel kalabilmesi için devamlılık şarttır. Hiçbir şair, ölü kelimelerle (malzemeyle) şiir güzeline can veremez. Bugün herhalde modern Türkçe bütün güzelliğini ve zenginliğini İstanbul Türkçesine borçludur. İstanbul Türkçesindeki işlenmişlikte, eski kültür ve edebiyatın tesiri olmadığını söylemek mümkün müdür? İstanbul veya Anadolu Türkçesi, ifade gücü ve işlenmişlik bakımından, Türkçenin diğer şiveleriyle veya farklı bölgelerde yaşayan Türklerin dili ile mukayese edildiği zaman, divan şiirinin Türkçe üzerindeki olumlu veya olumsuz tesiri kısmen de olsa görülebilir. Tanzimat ve Servet-i Fünun’un başarılı nasir ve şairleri ifade güçlerinin önemli bir bölümünü eski şiir dilinden almışlardır. Bundan dolayıdır ki yanlış hatırlamıyorsam Mehmet Emin Yurdakul, eğer Fikret ve Cenab’ın kelime hazinesi kendisinde olsa idi güzel şiirler kaleme alabileceğini iddia eder. Şemseddin Sâmî, yeni edebiyatın kudretli şairlerinin, klâsik bir şairde olan bütün donanımlara sahip olduklarını, buna ilâveten Batı edebiyatını da iyi bildiklerini, ikisini birleştirerek başarı ve şöhrete ulaştıklarını ifade eder. Hatta daha çarpıcı olarak ifade etmek gerekirse Namık Kemal gibi, eski şiir geleneğine en tesirli taarruzu gerçekleştirenler, ifade güçlerinin önemli bir bölümünü yine yıkmak istedikleri eski edebî gelenekten almışlardır. Divan şiirine karşı Tanzimat dönemindeki fevrî ve hissî itirazlar ve nefret ifadeleri yerini kısa sürede soğuk kanlı değerlendirmelere terk eder.

Divan şiiri, güzellik, aşk, hasret, hüzün, övme, övünme, tenkit gibi insanlığın hiç değişmeyen konularını dile getirmiş ve kılıkları, zihinleri, yaşam tarzları farklı olan her dönem insanının bediî zevkine hitap edebilmiştir. Divan şiirinin dili, ondan yararlanmaya engel teşkil etmemeli veya bu tembel bakış açısı bahane olarak kullanılmamalıdır. Tanpınar’ın da söylediği gibi bugün bize düşen görev, bu altı yüz yıllık birikimden istifade etmektir. Tanpınar’ın Divan şiiri modern bir şaire ne verebilir sorusuna da açıklık getirmesini arzu ederdim. Bence, divan şiiri, iyi bir şair adayının ihtiyaç duyacağı bazı şeyleri verebilir. Meselâ, şairanelik, hayatı ve tabiatı şairane yorumlama yeteneği, ahenk (şeklî ve derunî), kafiye ve redife hakim olma, şiir dili, ifade gücü, kelimelerle oynama sanatı, vs. Cevdet Kudret’e göre “Divan şiiri, sözcükleri seçme, yerli yerine oturtma, birbirleriyle ilişkilerini göz önünde bulundurma, onlarla güzel biçimler yaratma, özle biçimi birbiriyle kaynaştırma yollarını öğretir bize.”

 

2-) Divan şiirinin gerçek hayattan uzak olduğu, soyut bir dünyayı ifade etmeye çalıştığı bu sebeple de halkın bu şiirden uzak kaldığı iddiaları için neler söylemek istersiniz?

Bazı sözlerin kendisi doğrudur, fakat verdiği mesaj yanlıştır. Namık Kemal’in ve takipçilerinin divan şiirine yönelik saldırıları gibi. Bu iddiaların doğru olup olmadığı ayrı bir konu; niçin seslendirildikleri ayrı bir konudur. Bu tür iddialarının önemli bir bölümünün temelinde ilmî bir çaba veya araştırma ve aydınlatma ıstırabı yoktur, kişisel ideolojiler, hisler, zanlar ve sloganlar vardır. Taassup ve sloganın olduğu yerde ilim barınamaz veya objektifliğini kaybeder, basit bir etiket ve sömürü aracı haline dönüşür.

Divan şiiri halktan kopuktur iddiası saldırı amaçlı bir iddiadır. Bunu söylerken divan şiirinin, bir halk şiiri olduğunu söylemiyorum. Böyle bir iddia da yukarıdaki saldırı niyetli iddia ile eş seviyeli olur. Öncelikle halk kimdir? Yalnız kırsal kesimde yaşayan insanlar mı, çiftçiler ve işçiler mi? Eğer öyleyse modern şiir halktan kopuk değil mi? Bugün kasaba ve köylerde şiir kitapları satılıyor mu? Günümüzün en meşhur şairlerinden olan Atilla İlhan’ın, şiir zevkini unuttuk, şiir kitapları [yalnız kırsal kesimde değil, hiçbir yerde ] satılmıyor diye feryat etmesine ne demeli? İlhan, aynı yazısında şiire en uzak olması gereken bir mevkide oturan Fatih Sultan Mehmet’teki şairlik hassasiyetine vurgu yapmaktadır.

Sanatçının ve şairin herkese hitap etme diye bir zorunluluğu olamaz. Halkın tamamının bediî zevklerine aynı kıyafeti giydirmek, modern de olsa, mantıklı değildir. Ancak Yunus Emre gibi bazı şairler halkın bütün kesimlerine hitap edebilmişlerdir. Her şairden bu yeteneği beklemek beyhudedir. Beklersek, şairleri kızdırırız, küstürürüz. Her şiir geleneğinin ve hatta her şairin farklı muhatapları olur. Ali Nihat Tarlan’ın  bir münasebetle vurguladığı gibi, eğer divan şiirinin muhatabı yalnızca saray ve aydın kesim idiyse, bunlar Osmanlı halkının dışında mı kabul edilmelidir? Aslında Divan şiiri, okuyucusu itibariyle belki de en geniş meslek gruplarına hitap edebilmiş bir şiirdir.  Prof. Dr. Mustafa İsen’in yaptığı bir çalışmaya göre bu şiiri, oldukça farklı meslek gruplarından kişiler temsil etmektedir. Çizmeci Zati, saraç çırağı Baki, derviş Galib, şeyhülislam Yahya, sultan Süleyman şairdiler. Ayakkabıcılık, kitapçılık, müderrislik yapan birisi halktan sayılmamalı mı?

Divan şiirinin gerçek hayatla ilişkisi netameli bir konudur. Günümüzde divan şiirini hayatın bir aynası gibi görme çabaları artmıştır. Araştırmacılar, şiirden hareketle şairin biyografisini, düşüncelerini, felsefesini hatta psikolojisini tayin etme hevesine düşmüşlerdir. Halbuki Tanpınar’ın söylediği gibi biyografik bilgi, divan şiiri için “büsbütün manasız”dır. Şiiri hayata yaklaştırma, onu siyasî ve sosyal hayatın bir aynası olarak görme çalışmalarının birkaç sebebi vardır. Bunlardan birisi hayatları hakkında çok az inandırıcı ve tutarlı bilgi sahibi olduğumuz eski şairleri, hatta şairlerin yaşadığı dönemi tanıma arzusudur. Zira Haşim ve Tanpınar’ın ikaz niteliğindeki düşüncelerine rağmen, edebiyatçılık mesleğini icra edebilmek için şairlerin biyografilerinin bilinmesi gerektiğine inanılmıştır. Araştırmacılar, edebî metinleri, onların varlık sebeplerine ters olarak, tarihî bir dönemin siyasî ve sosyal hayatını kısmen de olsa aydınlatacak ilmî bir vesika olarak görme pragmatizmi içine girmişlerdir. Halbuki bir şarkı, resim veya heykele bakarak şarkıcı, ressam ve heykeltıraşın hayatı ve fikriyatı hakkında kesin hükümler vermek nasıl yanlışsa, divan şiirine bakarak benzeri hükümler çıkarmak da yanlıştır.

Bugün Divan şiirini hayata yaklaştırma çabalarının sebeplerinden birisi de divan şiirini kasıtlı olarak yıpratma gayretlerine duyulan tepkidir. Zira 19. yüzyıldan itibaren divan şiiri, “hayattan kopuktur” gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu saldırı ve eleştirilerin bir kısmı insafsızca ve taassupkârane bir tavırla, bir kısmı da safdil bir ezbercilikle yapılmıştır ve yapılmaktadır. Böyle garazkârane saldırılara tepki duyan kimi araştırmacılar, divan şiirini savunma ihtiyacını hissetmişler ve onu hayatın sadık bir aynasıymış gibi gösterme gayretkeşliği içine sürüklenmişlerdir.

Mütearife haline gelmiş bir gerçeğe dayanarak hemen söyleyeyim ki divan şairinin şiir yazmaktaki maksadı, kendi toplumuna ve hayatına ayna tutmak değildir. Aristo’dan beri bilinmektedir ki şiir, hayatın veya tabiatın, şairin gönlünde kırıldıktan sonra sayfaya yansımış şeklidir. Valery şiiri dansa, nesri de yürümeye benzetir. Yürüyen bir çocuğun kime doğru koştuğu önemlidir; ancak dans eden bir çocuğun kimlerin önünden geçtiği hiç önemli değildir. Çocuğun dans ederken önünden geçtiği kişileri sevdiği şeklinde bir hüküm çıkarmak doğru olur mu? Bugünün edebiyat tarihçisi, dansı seyredip ondan zevk almaktan ziyade, sanatçının dans ederken önünden geçtiği kişileri fişlemektedir. Bu da hem sanatçının ruhunu hem de zevkle dansı seyredenleri rahatsız etmektedir.

Divan şiirinden gerçek hayata ait bilgiler yakalamak isteyenler, gazel ve kasidenin de bir şiir olduğunu unutuyorlar. Şiire, özellikle divan şiirine bilgi kaynağı bir metin nazarıyla bakmak, tecrübeye binaen söylüyorum, kötü bir duygudur. Divan şairinin gerçek hayata karşı kayıtsız tavrı, Fuat Köprülü gibi araştırmacıları çileden çıkarmıştır. Fuat Köprülü “Hayat ve Edebiyat” adlı yazısını divan şiirini tenkide tahsis etmiştir. Bu yazıda divan şairlerinin “zevklerini medrese ve saraylarda Acem şairlerinin divanlarıyla terbiye et”tiklerini, “halktan her suretle ayrılmayı kendilerine büyük bir şeref” saydıklarını, halk lisanıyla şiir söylemeyi “barbarlık” kabul ettiklerini, halkı böceklere benzettiklerini, divan şiirinin hayattan kopuk, insicamsız, bütün güzelliğinden mahrum, sunî ve cansız olduğunu söyler. Köprülü’nün ilim adamlığını zedeleyen bu hissî hükümlerinde divan şairinin hiç mi suçu yoktur? Şair, modern edebiyat tarihçisinin ihtiyaçlarını da biraz düşünseydi, Köprülü bu kadar ileri gitmeyecekti.

Şiirden hayatla ilgili hükümler çıkarmak mümkündür, fakat bu, şiirin doğasına aykırıdır. Bu, salataya gül doğramak veya vazoda marul yetiştirmek gibi bir şeydir. Gülün faydasız olduğu iddialarından rahatsız olup, onun da marul kadar yararlı olduğunu kanıtlamak isteyenler, yorucu bir çalışmayla güldeki vitaminleri sıralayabilirler. Fakat bu iyi niyetli gül taraftarları, gülü vazoya koymak isteyenleri, güle karşı olumsuz tavır takınmakla, suçlamasınlar. Haşim, isabetli ve şairane bir benzetme ile şiirde mana aramayı, bülbülü eti için kesmek olarak değerlendirir ve böyle yapanları “hamakatına gıda” aramakla suçlar. Her nedense Haşim’in bu ifadesini doğru bulan ve ezberleyen bizler, divan şiirinden hayata ait malzeme aramaktan; bülbül kasaplığından vazgeçemiyoruz. Bunun sebeplerinden birisi edebiyat araştırmacısının işe yarar olma arzusudur. Bir şiirinin yanlış yorumlanmasına sinirlenen Haşim, “projektör gibi olan gözlerini” edebiyat öğretmenine çevirir ve edebiyat öğretmenliğinin, dünyanın en lüzumsuz mesleği olduğunu iddia eden bir yazı yazar. Öyle ki, yazıyı anlayabilen birçok edebiyat öğretmeni, kısa süreli de olsa kendisini lüzumsuz hissedebilir.

Şiirin gerçek hayatın sadık bir aynası olması gerektiğine inananlar, önce birkaç mısra da olsa, şiir yazmaya çalışsınlar; sonra yazdıkları şiirin ne kadar kendilerini anlattığını düşünsünler veya hazır bir örnek olarak Atilla İlhan’ın “Ben Sana Mecburum” şiirini ele alsınlar. Bu şiiri ince bir tahlile tabi tuttuktan sonra bu şiirde resmedilen kişinin fotoğrafını bir dedektif ressama çizdirsinler. Karşılarına Atilla İlhan mı çıkacak yoksa, içlerinde Atilla İlhan’ın da  bulunduğu, yaşı 15’ten 65’ye kadar uzanan ve farklı özelliklere sahip milyonlarca insan mı?

Burada divan şiirinin, kendisini vücuda getiren şairle ve şairin yaşadığı toplumla hiç alâkasının olmadığı iddia etmiyorum. Bu iddiayı çürütmek için büyük antolojiler hazırlanabilir. Şiirdeki bilgi malzemesini bir araya getiren çalışmalar hazırlanmalıdır. Her ne kadar Orhan Veli hafife alsa da, biyografik çalışma, edebiyat tarihçisinin önemli görevlerinden birisidir. Meselâ, divan şiirine bazen bir şiirsever gözüyle değil, akademisyen gözüyle bakan, onu bir bilgi kaynağı olarak görmek isteyenlerden birisi olarak ben, divan şairlerinin birbirleriyle ilgili sözlerini bir araya getirdim. Divan şairinin poetikasını hazırlarken yine onların şiirlerine başvurdum.

Şiirin en önemli unsurlarından birisi “mana” olduğu unutulmamalıdır. Birçok şiir, güzelliğini manasından alır. Ancak “mana” ve mesajın, şiirdeki değeri, gelenekten geleneğe, şairden şaire, bazen şiirden şiire değişir. Divan şiirinde mana ve mesaj, çoğu kere vezin, kafiye ve tenasübün gölgesinde ve onların izin verdiği ölçüde neşet eder. Nâbî gibi büyük şairler ise vezin ve kafiyeyi, bazen, mana ve mesajın emrinde çalıştırabilmişlerdir. Herhalde en çok beğenilen şiirler de bunlardır. Divan şiirinde bilgi ve hikmet dolu, oldukça güzel beyitlere ulaşmak mümkündür. Ancak bunlar, Yunus Emre, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’te olduğu gibi, bireysel üslûbun gereği olarak ortaya çıkmamışlardır (istisnalar vardır). Haşim’in dediği gibi (birçok) şairin, şiirde manadan başka (kafiye, vezin, ahenk, kelime seçimi, edebîlik, hayali kullanma, somutlaştırma gibi) endişeleri vardır. Bu şairlere göre mana, bu endişelerin en alt katmanını oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, insanın bediî hislerine hitaben vücuda getirilmiş olan divan şiirini bir güle veya antika bir sanat eserine benzetmek gerekir. Gülün besin değeriyle uğraşmak veya antika bir eseri kiloyla satmak uygun olur mu?

 

3-) Ortaöğretimde klasik edebiyatı okutacak öğretmenleri yetiştiren bir akademisyen olarak siz, üniversiteye yeni başlayan öğrencilerinizin klasik edebiyat konusundaki birikimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumun değişik kesimlerinde var olan ön yargıları bu öğrencilerinizin de paylaşıp paylaşmadığı konusunda neler söylersiniz?

Divan şiiri ile ilgili olumsuz fikirlerle dolu bazı öğrenciler, edebiyat öğretmeni olmak ve dolayısıyla bu şiir geleneğini liselerde öğretmek için Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerine gelmektedirler. Burada üzücü olan, öğrencilerin bu olumsuz kanaatlere, okuyarak ve araştırarak değil, kulaktan duyma sözlerle sahip olmalarıdır. Türk toplumu, maalesef, zihniyle değil kulaklarıyla düşünen ve karar veren bir toplum haline gelmiştir. Birçok kişinin fikirlerini; çevresi, ön yargıları, hisleri ve çıkarları belirlemektedir. Hatta birçok kişi, okuma ve araştırmayı bile sloganların ve çıkarların gölgesinde ve emrinde yapmaktadır.

Edebiyat dersinin en önemli gayesi, fertlerin şuursuz bir şekilde sürüleşmesine engel olmak olmalıdır. Hemen kanmayan ve aldatılmayan bir toplum oluşturmak için öğrencilere farklı bilgi kaynaklarına ulaşabilme ve ulaştığı bilgiyi tenkit ettikten sonra hazmetme alışkanlığı ve yeteneği kazandırmalıyız. Aksi taktirde ciddî bilgi zehirlenmelerine karşı dirençsiz bir toplum olma özelliğini devam ettiririz. Divan şiiri ile ilgili hastalıklı kanaatler; okuma, araştırma ve eleştirmeyi bilmeyen dirençsiz zihinlere hemen bulaşabilmektedir. Bu hastalıklardan korunmak için skolastik edebiyat eğitiminden vazgeçmeliyiz.

 

4-) Klasik edebiyatımızda nesrin ihmal edildiği, yahut insanı derinlemesine anlatan metinlerin yazılamadığı iddialarında doğruluk payı var mıdır?

Biz bugünün sorunlarıyla ve bakış açısıyla dünü sorguluyoruz. Asıl yanlışlık burada. Klâsik edebiyat, dünün edebiyatıdır ve dünün insanının beklentilerine uygun olarak vücuda getirilmiştir. Her dönem ve topluluğun kendi sorunları vardır; ve hemen her topluluk bu sorulara cevap verecek bir zihin yetiştirmiştir. Tanzimattan sonra ithal fikrî ve siyasî virüslere muhatap olan şehirli Türk insanının, buhranları ve ruhî ıstırapları artmış, soruları fazlalaşmış, bakış açısı değişmiştir. Çağdaş Türk insanının sorunlarına cevap verecek Mehmet Akif ve Ziya Gökalp gibi yerli âlim ve düşünürlerin çıkması fazla zaman almamıştır. Bu, toplum adına önemli bir göstergedir. Klâsik edebiyatta, aklı karışmış modern insanın her meselesine cevap bulamayız. Eski kültürde bugünkü anlamda felsefi eser aramanın çok mantıklı olmadığını düşünüyorum. Hatta eğer modern zihnin bazı özel sorularına cevap veren felsefi eserler var ise veya bazı eserlere böyle parçalar ilâve edilmişse, bunların ciddî bir tenkit ve tahlile tabi tutulması gerektiğine inanıyorum.

Genel anlamda felsefe, varoluş ve varlıkla ilgili soru ve sorunlara cevap verme ihtiyacından doğar. Felsefe bir bakıma insan yapımı, sunî bir dindir. Ve bu anlamdaki felsefeye, herhalde, dine karşı itimadı sarsılmış, hayatı ve evreni yeniden yorumlamak isteyen bir toplum ihtiyaç duyar. Osmanlı toplumunda, şahısları felsefe yapmaya veya aramaya sevk edecek sebepler ve sorunlar fazla yoktu. O, kendi doğrusundan şüphe duymuyordu. Bazı siyasetnamelerin içeriği, bu görüşü desteklemektedir. Batı ise yüzyıllar boyunca Hz. İsa’yı ve kutsal kitabını yeniden inşa etmek gibi ciddî bir beyin sancısı çekmiştir. Bu beyin sancısı onlara akıllarını kullanmayı öğretmiştir. Ve bir müddet sonra kutsalın hizmetçisi olan akıl, hükümranlığını ilân etmiş ve âdeta kutsallaşmıştır. Birçok Batılı düşünür 17. asırdan itibaren aklın feneri ile evreni tanımak ve hayatı yorumlamak için felsefeye başvurmuştur. Montesques, Rousseau, August Comte’un Batı’dan çıkması tesadüf değildir. Bu, onların üstünlüğüne ve zekasına da işaret etmemektedir. Zira, hastalık neredeyse, doktor ve aşı da oradadır.

Osmanlı toplumunda Batıdakilerden farklı bir çizgide ve farklı bir ihtiyaca cevap vermek için fikrî ve zihnî eserler kaleme alınmıştır. Meselâ, İstanbul’un ilk kadısının oğlu olan Sinan Paşa, Tazarruname adlı eserinde aşk vs. gibi birçok konunun yanı sıra bitki, hayvan, melek ve insanın yaratılış gayeleri üzerinde akıcı ve akılcı bir üslûpla değerlendirmeler yapar. Birçok edebiyat tarihçisinin bu eseri yalnızca secinin güzel bir temsilcisi olarak sunma gayreti içine girmesi, eserdeki fikir güzelliğini görmemizi engellemektedir.

Nesir, eski Türk tarihi, siyaseti ve kültürü ile ilgili çalışmalarda kuşkusuz nazımdan daha önemlidir. Mensur eserler geçmişi aydınlatmada ve tanımada önemli kaynaklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Nesir, mesaj ve fikirlerin doğrudan taşıyıcısıdır. Belli fikir ve ideolojileri okuyucuya dikte etmek için nesir tercih edilir. Kısaca nesir, zihin demektir. Dolayısıyla mensur eserlerde konudan önce yazarın zihniyeti tespit edilmelidir. Maksat övmek mi, eleştirmek mi? Yoksa bilinmedik kelimelerin, saygın unvan ve adların, klişe övgülerin ve muğlâk ifadelerin zırhına bürünerek saldırmak mı? Hikâye ve fikirlere meşruiyet kazandırmak için bazı şöhretli ve saygın adların istismar edilmesine her dönemde rastlanır. Meselâ Feridüddin Attar’a ve Fuzuli’ye atfedilen eserler vardır. Saraya yakın veya saraya karşı olan birisinin yazdığı eserden sınırlı sayıda güvenilir bilgi elde edilebilir. Ancak saraya yakın bir çevreden olduğu iddia edilen, hatta sarayın himayesinde yazıldığı ima ve ifade edilen bir eserde, dolaylı olarak saray hedef alınmışsa, araştırmacı ne yapmalıdır? Zihnini bertaraf edip yalnızca gözünü ve kalemini mi kullanmalıdır? Eğer söz konusu yazar, aklıselimi zora sokacak bir şekilde kendi kültürüne karşı saldırgan bir tavır almışsa ve bunu bazı uyutucu doğruların içinde ustaca yapıyorsa nasıl bir inceleme metodu takip edilmelidir? Bu durumda hiç olmazsa şu beyti okuyabiliriz:

Bâtıl hemîşe bâtıl u bîhûdedir velî

Müşkil budur ki sûret-i hakdan zuhûr ede

Bizde nesir çalışmaları hâlâ emekleme devresindedir. Arapça ve Farsça bilgisi az olan, iyi bir tenkit ve tahlil yeteneği olmayan nesir araştırmacılarını ve onların saygılı muhataplarını büyük handikaplar ve hatalar beklemektedir. Mensur eserlerin, kullanılmadan veya kullanıma sunulmadan önce ciddî bir tenkide tabi tutularak incelenmesi ve yargılanması gerekir. Öncelikle yazarın bu eseri yazmaktaki maksadını, başkalarının klişe izah ve ifadelerine takılıp kalmadan, çözümleyici ve bütüncül bir bakış açısıyla belirlemek gerekir. Öyle mensur eserler var ki Türk kültürünün yerli ve yabancı düşmanlarına malzeme sunmak için hazırlanmış gibidir. Eski Türk kültürünü eleştirmeyen, ona garazkârane bir tavırla saldıran bir eseri eski harflerle yazıldı diye veya yazar kendisini âlim, paşa, kadı, seyyit olarak tanıttı diye kayıtsız şartsız makbul mu tutacağız? Bu eserin oldukça meşhur bir şair veya yazara atfedilmesi önemli değildir. Zira eski kültür aleyhine ciddî uydurmacılık faaliyetlerinin yapıldığı ve bunların bir kısmının “yumurta”lar halinde saygın mekânlara uzun zaman önce bırakıldığına işaret eden bilgiler vardır elimizde. Herkesin gözbebeği niteliğinde olan Mevlâna’nın Mesnevi’sine bile uydurma bir cildin ilâve edildiğini, Divan-ı Kebir’ine uydurma beyitlerin eklendiğini uzun süre insanlar görememişlerdir veya ifade edememişlerdir. Bu tür bilgiler, bir gazete haberi gibi okunup şaşılacak ve sonra unutulacak bilgiler olmamalıdır. Aksi takdirde aldanmak, şaşmak, unutmak ve tekrar aldanmak kaderimiz haline gelir.

Eski Türk kültürü ve edebiyatının temel kaynaklarıyla modern Türk araştırmacısı arasında iki asırlık bir kopukluk vardır. Türkler, 19. asrın sonu ile 20. asrın başında eski tarihini ve kültürünü öğrenmeye başlamışlardır; metinleri okuyabilen kişilerin ellerine kitaplar verilmiş ve al geçmişini öğren denmiştir âdeta. Bizde ilk Eski Türk Edebiyatı kürsüsü doktoru Ali Nihat Tarlan’dır. Tezini 1920’li yıllarda hazırlamıştır. Halbuki Batılılar 17. asrın sonlarında yoğun bir şekilde başladıkları Türk tarihi ve kültürüyle ilgili çalışmalarını 19. asrın sonunda neticelendirmişler, genel hükümlerini vermişlerdir. Hammer’in Osmanlı Türk tarihi konusunda; Thomsen ve Radloff’un yazıtlar konusunda, Ignacz Kunos’un Türk folkloru ve Türk halk edebiyatı konusunda, Gibb’in Eski Türk edebiyatı konusunda verdiği hükümlerin hangi birisinde ciddî değişiklikler yapılabilmiştir? Oğuz Kağan destanının, Dede Korkut hikâyelerinin yazma nüshaları nerededir? Biz Yaradılış destanını ve Evliya Çelebi’yi vs. kimden öğrendik? Tezkireler üzerinde ilk ciddî çalışmayı kim yapmıştır?

Türk araştırmacısı ile eski kültür arasındaki iki asırlık boşluğu Batının cefakâr ve yetenekli Türkologları doldurmuştur. Bu Türkologların çoğunun Türklere ve esi Türk kültürüne karşı önyargıları, belki bugünün bazı Türk araştırmacılarından daha azdı. Ancak bu iki asır boyunca, bugün bazılarının, yazısına ve yazarının şöhretine hürmeten kutsadığı yazma ve basma eserler üzerinde, muhtemelen bazı tasarruflar yapılmıştır. Batılı Türkologların, muhtemelen bu tasarruflardan haberleri bile yoktu. Bu tasarrufların bazılarını (önceden olanlarını) Barthold, üslûp vs. bilgisi sayesinde tespit edebilmiştir. Barthold, Zeki Velidi Togan, Tuncer Baykara, Kamuran Gürün ve McCharty’nin de söylediği gibi, değişik gayelerle, uydurma fetva ve fermanlar düzenlenmiş, düzmece eserler hazırlatılmıştır. Bunun için çoğu kere Anadolu’da kendini herhangi bir bakımdan mağdur edilmiş hisseden kültürlü kişiler kullanılmış veya yetiştirilmiştir. Hatta Osmanlı Türklerini kötüleyen uydurma eser üretimi için Wellington House, Masterman Bürosu gibi zengin bütçeli birimler kurulmuştur. Batı, Doğu’yu siyasî, dinî, kültürel vs. hiçbir bakımdan yalnız bırakmamıştır. Bildiğimiz bir şey var, o da, Batının yalnız Türklere değil, kendi yakınlarına bile hiçbir zaman faturasız hizmet götürmediğidir. İçteki ve dıştaki yabancıların, eski Türk kültürü ile ilgili tasarruflarının boyutları, belki de, zihinlerimizin istiap haddini zorlayacak niteliktedir. Osmanlı elçisi Ratip Efendi’nin Viyana’da tanıştığı Hammer, basit bir tercüman veya dil oğlanı değildir. Hammer, Tanzimat’ın kudretli alim ve idaricilerinin tartışmasız üstat olarak kabul ettikleri bir kişidir. Ahmet Cevdet gibi dev bir tarihçiyi kendisine peyrev yapabilecek bir birikime sahiptir. Değil bu birikime sahip olacak, bu birikimin çapını arşınlayacak ilim adamı bizde hâlâ yetişmemiştir ve yetişmesi için zemin hazırlanmamıştır. Hammer’in bilgi birikimi, kullandığı kaynaklar, bildiği yabancı diller, araştırma metotları, tahlil yeteneği, Türk kültürünü hangi niyet ve hislerle çalıştığı gibi konularda ciddî çalışmalar hâlâ yapılamamıştır. Hâlâ onun 2200 şairi içeren tezkiresi hakkıyla değerlendirilememiş ve tanıtılamamıştır. Hammer’e ve Fuat Köprülü’ye verilen imkânlar 21. asrın Türk Türkologlarına da verilmelidir. Nesir çalışan kişinin, en az Andreas Tietze (ö. 2004) kadar nesir bilgisine sahip olması gerekir. Tietze’nin çalışmaları, onun Âşık Çelebi, Mustafa Âlî, Nergisi ve Şefik kadar Osmanlı süslü nesrini ve inşasını kullanabilecek bir yeteneğe sahip olduğuna bizi inandırmaktadır.

Bütün bunları anlatıp, sözü uzatmamın sebebi, nesir çalışmalarında kişinin okur-yazarlık dışında farklı özelliklere ve bakış açılarına sahip olması gerektiğine dikkat çekmektir.

 

5-) Yüz yıllar boyunca tekamülünü sürdürerek bir imparatorluk kültürü seviyesine ulaşmış klasik edebiyatımızdan yeterince faydalanabilmek için sizce araştırmacılara, öğretmenlere ve öğrencilere düşen görevler nelerdir?

Divan şiirini tahkir etmek de takdis etmek de hatadır. Eski edebiyat, ideolojik bir edebiyat değildir. Bu edebiyattan tasavvuf sohbetleri bekleyenler boşuna bekliyorlar; yine bu edebiyatı kendi his ve heveslerinin bir aynası olarak yorumlamak isteyenler, eski şairlere saygısızlık ediyorlar. Ahmet Haşim’in ifadesiyle, bu fikir “cüce”leri, Nedim gibi şairleri, yorumlarıyla “telvis” ediyorlar. Halbuki, Divan edebiyatı yalnızca kendisi için, yani sanatı için var olmuştur. Bu ihtiyar sanat tecrübesinden istifade imkânlarını aramak gerekir.

Eski edebiyat araştırmacısının aslî görevi, kendi edebiyat kültürünü en yetkin bir şekilde incelemek ve kavramaktır. Konu ve metot bakımından kopyacı veya tekrarlayıcı tezler yerine, özgün ve çözümleyici tezler hazırlanmalıdır. Mazinin dilsiz insanlarının, ki bunlar bizim dedelerimizdir, ulusal ve uluslararası kamuoyunda haksız bir şekilde yargılanmasına mani olmak gerekir. Bunun için, en basit bakış açısıyla, Türk dili ve edebiyatını araştıran yabancılara verilen imkânlar, Türkiye Türkologlarından esirgenmemelidir. Hiç olmazsa Türkoloji sahasında uluslararası bilgi ve kanaat akışını Türkler yönlendirmelidirler.

Araştırmacıların diğer bir görevi topluma, lise öğretmeni ve öğrencisine hazmedebilecekleri bilgi sunmaktır. Divan şairlerinin, zihinlerini ve muhayyilelerini kullanarak vücuda getirdikleri şiirlerden bazıları, bugünün şiir severine de hitap edebilmektedir. Divan sairleri, hayatta birçoğunun âşina olduğu fakat Atilla İlhan’ın ifadesiyle “adını koyamadığı” duygu, düşünce ve sezişleri oldukça etkili bir şekilde, kelimelere dökmüşler, onları şiirleştirmişlerdir. Bu beyitlerin toplanıp okuyucuya sunulması gerekir. Bu beyitler, kişilerin gönül ve ifade dünyalarını zenginleştirecektir.

Lisede edebiyat derslerine ve öğretmenlerine düşen temel görev öğrenciye anlama, tartışma, eleştirme, duygu ve fikirlerini yazılı ve sözlü olarak ifade etme yeteneği kazandırmak olmalıdır. Divan şiiri de bu süreçte kültürel bir çeşni olarak yerini almalıdır. Divan şiirini her lise öğrencisine tam anlamıyla öğretmek mümkün değildir, gerekli de değildir. Bunu biz üniversitede o kadar derse rağmen yapamıyoruz. Zira eğitimin öğretmen ve öğrenci dışında da önemli ayakları vardır. Ancak bazı olumsuzluklara rağmen, her öğrencinin kısa sürede anlayabileceği, güzel beyitler vardır. Öğrencilerin hafızalarına güzel beyitler kazandırılmalıdır. Nesrin ve nutkun aciz kaldığı yerlerde bu beyitler kişinin imdadına yetişebilir. Aksi takdirde bu edebiyatın temsilcilerinin hayat hikayelerini vs. ezberletmenin çok faydası yoktur. İnsan, şiiri veya edebiyatı bediî zevkini tatmin ve terbiye etmenin yanı sıra kelime hazinesini zenginleştirmek ve ifade gücünü geliştirmek için okumalıdır. Ömer Seyfettin’in hangi hikâyeleri yazdığı, Halit Ziya’nın romanlarının konusunun ne olduğu, Nabî’nin eserlerinin adlarının neler olduğu gibi konular, bilgi yarışmaları, hafıza ve sorumluluk testleri (yani sınavlar) dışında bir önem taşımamaktadır. Bunları unuttukları için öğreniciyi suçlamanın geçerli bir mantığı yoktur. Ben bu tür bilgileri unutmakta bir sakınca görmemekteyim ve emekli olduktan sonra (eğer o günlere ulaşırsam) bunları hafızamda taşımak için özel bir gayret sarf etmeyeceğim.

     Bana, Eski Türk Edebiyatı ile ilgili bazı kanaatlerimi ifade etme imkânı tanıdığınız için teşekkür ederim.

    

 

 

 

 

  
2345 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın