• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Sultan Ahmet’in Tezkirelerdeki Bahtsızlığı

Sultan Ahmet’in Tezkirelerdeki Bahtsızlığı: Tezkirecilerin Sultanın Hayatını ve Dindar Kişiliğini Bilmemeleri veya Önemsememeleri

Menderes Coşkun[1]

 

 

 Her çağda yazarlar, eserlerini, mensubu oldukları toplumun, grubun veya ideolojinin beklentisine uygun olarak kaleme alırlar. Konularını, kendi kültürel çevrelerinin onaylayabileceği bir üslup ve bakış açısıyla anlatırlar. Padişahlıkla yönetilen bir toplumda padişahı konu edinen bir yazar da eserinde, padişahın var olan üstün özelliklerini sıralamanın ötesinde, onun bilinmeyen güzel sıfatlarını bulmaya, görmeye ve göstermeye çalışır. Cemil Meriç’in otobiyografi ile ilgili şu değerlendirmesi, methiye türündeki diğer eserler için de söylenebilir: “Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım. En masumları, ihtiyar nazeninler gibi aşırı bir tuvaletle çıkar, tarih karşısına.” (Meriç 1999: 291). Meşhur tarih felsefecisi Leon Halkın, eski biyografi yazarlarının, eserlerini hâkim sınıfı methetmek için kaleme aldıkları hususunu şöyle ifade eder: “En eski biyografiler, bilgi edinmenin çilelerini bilmezler. Onlar muhayyilenin zevklerini ve ‘şahsiyet kültü’nün mübalâğalarını tercih ederler.” (Halkın 1989: 56). Yine Halkın’a göre “Bütün devirlerde prensler, tarihi kendi ihtiraslarının ve iştahlarının hizmetine sokmayı istemişlerdir.” (Halkın 115-116). Halkın’a göre eski yazarlar, kendilerini himaye eden önemli bir şahsiyeti anlatırken, onu tarafsız bir şekilde tanıtmayı değil, onu methetmeyi hedeflerler. Bunun için de bilgiden ziyade “dil”e ihtiyaç duyarlar.

Talleyrand, insanlık tarihinde hiç değişmeyen bir hususu şöyle dile getirir: “Dilin görevi, hakikati gizlemektir.” (Meriç 1999: 291). “Dil”in yani şairin, tezkirecinin, tarihçinin, romancının, filmcinin, gazetecinin ve hatta sosyal bilimcinin görevi, hakikati, mensubu olduğu çevrenin veya ideolojinin lehine olarak gizlemek veya ifşa etmektir. Meselâ Batılı seyyah, senarist ve bilim adamları, İslam tarihiyle ilgili olarak kaleme aldıkları eserlerde, dolaylı veya doğrudan bir şekilde Türk ve İslam büyüklerini değersizleştirmeye çalışmışlar, onların faziletlerini gizlemişlerdir. Kendilerini yetiştiren, himaye eden, görevlendiren ve destekleyen siyasi ve sosyal çevrenin beklentisine uygun olarak araştırmalarını yapmışlardır. Elbette istisnalar vardır fakat istisnalarla düşünmek, istisnalara dayanarak “umum” hakkında hüküm vermek yanlıştır. Osmanlı şairleri de hâkim sınıfın lehine olarak kalemlerini kullanmışlardır. Meselâ Osmanlının en cesur şairlerinden birisi olan Nef’i, bir kasidesinde, savaşta muhtemelen “mağlup” olan Sultan Osman’ı “galip” göstermeye çalışmıştır (Nef’i 1993: 90).

İlginçtir ki, 19. asırdan itibaren Batılıların ve Frenk-meşrep Osmanlı edebiyat tarihçilerinin gayretleriyle tanımaya başladığımız bazı tezkire, tarih ve menakıpname türündeki eserlerde, yukarıda anlattığımız genel insani eğilimlere tamamen ters düşen bir tavır ve bakış açısı vardır. Bu eserlerde dilin görevi, hakikati, hâkim sınıfın lehine değil, hâkim sınıfın aleyhine olarak gizlemektir. Söz konusu eserler, her nedense, İslâm büyüklerini tahkir etmek için yazılmışlar gibidirler. “Ölülerinizi hayırla yad ediniz.” emrine muhatap olan Osmanlı yazarlarının, vefat etmiş din ve devlet büyüklerini, meselâ Fatih’i, Evhadüddin Kirmani’yi, Mevlana’yı, Dede Ömer Rüşeni’yi, Niyazi-i Mısri’yi ilkel, zalim, riyakâr ve hatta fasık insanlar olarak göstermeye çalışmaları; onlarla ilgili oldukça müstehcen ve gayr-i ahlaki hikâyeleri özenle toplamaları (uydurmaları), üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir durumdur.

Bu yazıda, Sultan I. Ahmet’in 20. asırda ortaya çıkan hayatı ve kişiliğiyle ilgili bilgilerle 17. asır tezkirecilerinin verdikleri bilgiler mukayese edilecek ve bu bağlamda söz konusu tezkirelerin kaynak değerleri ve güvenirlikleri sorgulanacaktır. Zira saray edebiyatının kayıtçıları olması gereken tezkirecilerin, sarayın merkezinde bulunan şair bir sultanın hayatı ve edebi kişiliği hakkında hem az hem de yanlış ve yanıltıcı bilgiler vermeleri, onun dindar ve faziletli kişiliğine, hikemi ve tasavvufi şiirlerine hiç yer vermemeleri dikkat çekicidir.

Tezkirecilerin Sultan Ahmet’i tanıtmak ve övmek için bilgi ihdas etmelerine gerek yoktur. Kendi toplumlarının art niyetsiz, sıradan bir ferdi olmaları bile yeterlidir. Zira bugün bile, objektif veya hakperest bir göz, kitaplardan ve Sultanın divanındaki şiirlerinden hareketle, onun erdemli, adil ve dindar bir sultan olduğunu veya kendisini öyle takdim ettiğini anlayabilir (Bkz. İlgürel 1989: 31-33, Kayaalp 1999, Mehmet Süreyya 1995, Bursalı 2001: 2/78, Uyan 1983: 225, Baysun İA: 164, Coşkun 2012).

 

Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in Hayatını Bilmemeleri veya Önemsememeleri

17. asır tezkirelerinin hem az, hem de yanıltıcı bilgilerle tanıttıkları Sultan Ahmet (1590-1617)’in gerçek hayatı ve kişiliği hakkında 19. ve 20. asırda kaleme alınan biyografik eserlerde bilgi bulmak mümkündür. Bu eserlere göre, Sultan Ahmet’in tahta çıktığı dönemde, Osmanlı devleti, içte ve dışta sorunlar yumağının içinde kıvranıyordu. Bir sorun çözülmeye çalışılırken pusuda bekleyen diğer sorunlar zuhur ediyordu. Aynı anda Batıda Avusturya, Doğuda İran ile savaşlar devam etmekteydi. Toplumdaki gayri memnunların oluşturduğu isyanlar, birbirini takip etmekteydi. Meselâ, Sultan Ahmet tahta çıktıktan sonra Tavil Ahmet adlı bir kişi, isyan etmiş ve Nasuh Paşa ve Kecdehan Ali Paşa’nın askerlerini mağlup etmişti. Manisa ve Bursa civarında Kalenderoğlu gailesi vardı. Canbulatoğlu Ali Paşa Lübnan’da Dürzi Şeyhi Ma’noğlu Fahrettin ile birleşmiş ve Trablusşam Emiri Seyfoğlu Yusuf’u yenmişti. Canbulatoğlu’nun destekçilerinden Cemşit de Halep beylerbeyini mağlup etmişti. Diğer yandan denizlerde de ciddi sorunlar yaşanmaktaydı. İspanya Krallığı, Toskana Büyük Dükalığı ve Malta şövalyeleri Osmanlı sahillerini tehdit etmekteydiler (İlgürel 1989: 31). Sultanın biyografisi tetkik edilince onun, bütün bu sorunları, ferasetle ve dirayetle çözmeye çalıştığı anlaşılır. 14 yaşında tahta çıkan Sultan, önce saray içi sorunları çözer ve Sinan Paşa’yı Doğu cephesine, Malkoç Yavuz Ali Paşa’yı da Batı cephesine gönderir. Cephede vefat eden Ali Paşa’nın yerine atadığı Lala Mehmet Paşa, Balkanlarda birtakım zaferler kazanır. Peşte, Vaç, Vişegard, Tepedelen ve Estergon’u Osmanlı topraklarına dâhil eder. Osmanlının Avusturya’ya karşı desteklediği Macar Boskai, Uyvar’ı; Tiryaki Hasan Paşa da Veszprem’i fetheder. Bu arada Anadolu’da isyanlar baş gösterir. Zira uzun süren savaşlar, vergi ve toprak sistemini bozmuştur ve halk perişan olmuştur. Anadolu’daki huzursuzluklar ve Doğu cephesindeki başarısızlıklar, Batı cephesinde zaferler kazanan Sadrazam Lala Mehmet Paşa’nın geri çağrılmasına sebep olur. Lala Mehmet’ten sonra göreve gelen Kuyucu Murat Paşa, yaklaşık 15 yıl süren Osmanlı-Avusturya savaşlarını bir sonuca bağlamakla görevlendirilir ve iki devlet arasında Zitvatorok anlaşması imzalanır. Avusturya ve İran’a Osmanlı devletinin dinamik gücünü gösteren, onları sulha mecbur eden, yer yer zaferler kazanan Sultan Ahmet, ülke içindeki fırsatçı asileri de dize getirmekte kararlıdır. Bu asilerin bir kısmı, makam ve nüfuzunu kaybetmiş eski devlet yöneticileridir. Sultan, Kuyucu Murat Paşa’yı Anadolu’daki asileri etkisiz hale getirmekle görevlendirir. Paşa, önce, Manisa ve Bursa çevresinde isyan çıkartan Kalenderoğlu’na Ankara sancak beyliğini vererek, onu etkisiz hale getirir. Sonra, Tiryaki Hasan Paşa’yı da yanına alarak Dürzi şeyhiyle birleşip devleti tehdit eden Canbulatoğlu Ali Paşa’nın üzerine yürür ve onları 1607’de mağlup eder. Canbulatoğlu Ali Paşa, Sultanın merhametine sığınır. Sultan, Canbulatoğlu’na “önce Tımışvar, sonra Belgrat eyaletini” verir. Ancak oralarda da halka zulmetmesi üzerine idam edilir. Murat Paşa tarafından yenilgiye uğratılan Dürzi şeyhi Manoğlu Fahrettin ise Lübnan’a kaçar. Murat Paşa, daha sonra Ankara halkının şehre sokmadığı Kalenderoğlu gailesini bertaraf eder. Anadolu’da sağlanan bu sükunet ortamı üzerine, Sultan Ahmet, bozulan toprak düzenini yeniden kurmak, “halkı ehl-i örfün zulmünden kurtarmak için” 1609’da “adaletname” çıkartır ve “köylerin tekrar iskânına” çalışır. İmar faaliyetlerine girişir. Üsküdar ve Beylerbeyi’ne mescitler yaptırır; İstanbul’a muhteşem bir cami inşa ettirir. Hicaz’daki fakir halka ve kutsal mekânlara yardımlarda bulunur. “Ülke çapında içki yasağı” uygular (İlgürel 1989: 31-33). Sultan Ahmet, ayrıca, Kaptanıderya Mehmet Paşa ve Halil Paşa vasıtasıyla deniz savaşlarında da başarılı sonuçlar elde eder. Bu arada Aziz Mahmut Hüdayi’nin zikir meclislerine katılır; dini, tasavvufi, hikemi şiirler yazar; yazdığı bazı şiirler bestelenir. Şiirlerinde dünya saltanatının geçici olduğunu vurgular; adaleti, ahlakı, diyaneti, marifeti, ilayı kelimetullahı önemsediğini ifade eder.

Görüldüğü gibi, Sultan Ahmet, 17. asırdaki önemli askeri, siyasi ve sosyal olaylara başarıyla damgasını vurabilmiş bir sultandır. Mehmet Süreyya, Bursalı Mehmet Tahir, Cavid Baysun, Mücteba İlgürel, İsa Kayaalp, Nihat Sami Banarlı, Abdüllatif Uyar gibi 19. ve 20. asır yazarları, eserlerinde Sultan Ahmet’in hayatındaki olayları, önemine inandıkları için tasvir etmişlerdir. Sultanla hiçbir menfaat ilişkisi olmayan bu yazarlar, Sultanı ve onun döneminde vuku bulan olayları önemli görmüşler, Sultanın dirayetli ve dindar kişiliğini methetmişlerdir. Ancak, Sultan Ahmet’in çağdaşı (!) olan tezkireciler, Sultanın siyasi başarılarını gizlemişlerdir. Bütün Osmanlı tarihi içinde önemli bir yere sahip olan şahıs, sefer, savaş, anlaşma ve zaferlere tafsilen değil icmalen bile yer vermemişlerdir. Daha vahim olanı ise şudur: Kafzade Faizi, Asım, Yümni, Güfti, Mucîb, Sadıki gibi 17. ve 18. asır tezkirecileri, sarayın merkezinde bulunan, “dönemin halkı tarafından beğenilen ve bestelenen” şiirler kaleme almış olan Sultan Ahmet’ten “hiç” bahsetmemişlerdir (Bkz. İsen vd. 2009). Bu garip durum, birkaç şekilde yorumlanabilir. Ancak hiçbir yorum ve izah, tezkirelerin sahihlik ve güvenirlik sorununu ortadan kaldırmaz.

Tezkireci Rıza, Sultan Ahmet’le ilgili bilgisizliğini (veya bilgi vermek istemeyişini) kelime oyunuyla şöyle kapatmak ister: “Mahlas-ı şerîfleri Bahtî’dir. Evsâf-ı cemîl[e]-i âlem-ârâları tavsîf ü ta’rîfden müstağnîdir. Bu ebyât-ı latîf[e], ol zat-ı şerifin zâde-i tab’-ı nazîflerdir.” (Rıza 1316: 9). Yani “şerefli mahlası Bahtî’dir; âlemi süsleyen güzel sıfatları, tavsif ve tariften müstağnidir.”

Görüldüğü gibi, tezkirecinin Sultanın edebi kişiliğiyle ilgili olarak verdiği tek bilgi, mahlasıdır. Onu da eksik söylemiştir. Zira Sultanın iki mahlası vardır. Tezkireci, daha sonra, konusunu ve okuyucusunu hafife alarak şöyle der: Sultan Ahmet, anlatılmayacak kadar güzel sıfatlara sahiptir (bundan dolayı ben, onu anlatamıyorum ve geçiyorum). Rıza, sonra, her bakımdan kötü olan birkaç beyti Sultanın şiirlerine örnek olarak verir. Aslında Rıza, sadece sultan şairleri değil hemen bütün şairleri bu şekilde niteliksiz bilgilerle ve kötü şiir örnekleriyle tanıtmıştır. Ancak tezkireci, sultanları anlattığı kısımlara, örnek beyitlerden sonra, onların tahta çıkış, tahtta kalış ve ömür bilgilerini de eklemiştir. Muhtemelen Rıza’nın elinde bütün Osmanlı sultanlarının “tarih-i cülus” “müddet-i saltanat” ve “müddet-i ömür”lerini içeren bir cetvel olmalıdır. Bu bağlamda Rıza, Sultan Ahmet’in de ne zaman tahta çıktığını, tahtta kaç yıl kaldığını ve kaç yıl yaşadığını belirtmiştir: “Cülûs-ı hümâyûnları bin on ikide vâkı’ olup müddet-i saltanatları on dört ve müddet-i ‘ömrleri “kırk dokuz”dur.” (Rıza 1316: 9). Aşağıdaki açıklanacağı gibi, Rıza, sultanların mezar taşlarından elde edilebilecek bu tür genel bilgileri aktarırken de hata yapmıştır.

Tezkireci Rıza’nın Sultan Ahmet’in biyografisini klişe bilgilerle geçiştirmesi, yani Sultanın hayatını anekdotlarla anlatmamış olması, aslında Sultan için bir şanstır. Çünkü özellikle 16. asır tezkirecileri de tanıttıkları şahsiyetlerle ilgili yine klişe ve az bilgi vermişler fakat onları muhtemelen hayal ürünü hikâye ve anekdotlarla değersizleştirmeye çalışmışlardır (Bkz. Korkmaz 2012). Kimi tezkirelerde sultanlarla ilgili yer alan hikâyeler, günümüzde Türk ve İslâm düşmanı romancı ve senaristlerin cesaret edemeyecekleri türden sahneler ve imalar içermektedir (Bkz. Coşkun 2011).

Sultan Ahmet hakkında en ayrıntılı bilgi bulunması gereken tezkirelerden birisi de Riyazi Tezkiresi’dir. Zira Riyazi, tezkiresinin başında, bu eserini Sultan Ahmet’e sunmak üzere kaleme aldığını ima eder. Görünüşte Riyazi, Sultan Ahmet’in biyografisine Rıza’dan daha fazla yer ayırmıştır. Ancak bilgi arayan bir göz, bu nispeten uzun biyografinin, bilgilerden değil kelimelerden müteşekkil olduğunu ve toplam iki basit bilgi içerdiğini rahatlıkla anlayabilir. Bu bilgilerden birincisi Sultanın halkı baskı altında tuttuğu ve Kızılbaşların kellelerini kesip onlarla top gibi oynadığı bilgisidir. İkincisi, Sultanın afyoncu ve zevkperest bir şair olduğudur.

17. asır tezkirecilerinin, kendi dönemlerinde yaşamış herhangi bir şairle ilgili değil, dönemin başarılı bir sultan şairiyle ilgili bilgi sıkıntısı çekmesini izaha kalkışacak araştırmacılar çıkabilir. Bu kişiler, Riyazi’nin, eserini Sultan Ahmet vefat etmeden önce yazdığını ve Sultanla ilgili yeterince bilgi toplayamadığı iddia edebilirler. Aynı kişiler, Sultan Ahmet’in ölümünden 23 yıl sonra, yani 1640’da yazıldığı söylenen Rıza tezkiresindeki bilgi azlığını da rahatlıkla başka klişe bir şerhle geçiştirebilirler. Zira “rıza gözü” her yanlışın, her çelişkinin üzerini örtebilir. Ancak hiçbir izah çabası, söz konusu tezkirelerin Sultan Ahmet’le ilgili az, niteliksiz, yanlış ve olumsuzlayıcı bilgiler verdiği hakikatini değiştiremez. Bu eserler, Sultan Ahmet’in biyografisinin anlatıldığı edebiyat tarihlerine ve ansiklopedi maddelerine bile kaynaklık edebilecek durumda değildir. Nitekim İslam Ansiklopedisi ve Diyanet İslam Ansiklopedisi’ndeki “Ahmed I” maddelerinde Riyazi tezkiresi kaynak olarak kullanılmamıştır.

17. asır tezkirecilerinin 17. asırda yaşamış bir sultanı, 20. asır yazarlarından daha genel bir bakış açısıyla anlatmaları dikkat çekicidir. Bilindiği gibi herhangi bir tarihî şahsiyetin yaşadığı döneme yaklaştıkça, onun hayatındaki ayrıntılar ortaya çıkar ve önem kazanır. Dünya tarihi, vuku bulduğu dönemde önemli olan, daha sonra unutulan olaylarla doludur. Sultan Ahmet döneminde vuku bulan ve hala önemini koruyan, yani unutulmayan birçok olay vardır. Tezkireciler okuyucuya hiç olmazsa bu önemli olayların ayrıntıları hakkında bilgi vermeliydiler. Meselâ Balkanlarda kazanılan zaferlerle ilgili, Sultan Ahmet Camisinin inşasıyla ilgili, Sultan Ahmet’in meşhur ilahisiyle ilgili birçok ayrıntı bilgi ve hatıra olmalıdır. 17. asırda yaşamış bir tezkirecinin, kendi dönemindeki okuyucuların ilgisini çekebilecek, onların Sultana karşı saygısını artıracak bilgilere yer vermesi gerekirdi.

17. asır şairlerini tanıtmayı hedefleyen şuara tezkirelerinde Sultan Ahmet hakkında yeterli bilgi bulunamazken, hatta bazıları hiç anlatmazken, bütün Osmanlı sultan, şair ve âlimlerini tanıtmayı hedefleyen genel biyografik eserlerde Sultan Ahmet hakkında nispeten ayrıntılı bilgiler bulmak mümkündür. Bu eserler arasında Ahmet Rifat’in Lügat-i Tarihiyye ve Coğrafya’sı, Mehmet Süreyya’nın Sicill-i Osmani’si, Bursalı Mehmet Tahir’in Osmanlı Müellifleri, Mehmet Nail Tuman’ınTuhfe-i Na’ili’si, Ahmet Vefik Paşa’nın 1869 yılında rüşdiye öğrencileri için kaleme aldığı Fezleke-i Tarih-i Osmani adlı genel Osmanlı tarihi sayılabilir.

Genel biyografik eserlerden olan Zeyl-i Atayi’de de Sultan Ahmet döneminin siyasi olaylarıyla ilgili bazı tarihi bilgiler bulunmaktadır. 19. ve 20. asırdaki biyografi ve tarih yazarları gibi Atayî de Sultan Ahmet dönemini anlatırken “nesnel” ve “tarafsız” bir üslup kullanmıştır. Vezirleri ön plana çıkarmıştır. Sultanın kişisel hayatına, dini ve edebi kişiliğine yer vermemiştir. Sultanın şairliğini, tezkireci Rıza gibi “mahlas-ı şerîfleri Bahtidir” ifadesiyle geçiştirmiştir. Sultanın Divan’ından ve diğer mahlası olan Ahmed’den hiç bahsetmemiştir. Bunun sebebi Atayi’nin şiirle ve edebiyatla ilgisinin olmaması değildir. Zira Atayi, Sultanı anlattığı kısımda diğer şairlerden, özellikle Nadiri’den sayfalarca şiir alıntısı yapmış, gereksiz ayrıntılara yer vermiş fakat Sultanın halk tarafından beğenilmiş, bestelenmiş ve hafızalarda günümüze kadar muhafaza edilmiş meşhur ilâhisinden ve diğer güzel şiirlerinden “hiç” bahsetmemiştir (Atayi 614).

19. asır tezkirecilerinden Çaylak lâkaplı Mehmet Tevfik, 1873 yılında kaleme aldığı Kafile-i Şu’arâadlı eserinde Osman Gazi’den itibaren 12 sultan, 5 şehzade şairi anlatmış, hatta Osman Gazi’nin şairliğini ortaya çıkarmıştır veya ona şairlik atfetmiştir. Zira Osman Gazi’ye atfettiği şiirin basit bir tenkide bile tahammülü yok gibidir. Üstelik Osman Gazi’nin şairliği 16. asır tezkirecilerinin bile bilmediği bir husustur. Bütün Osmanlı sultan şairlerini ortaya çıkarmak isteyen Mehmet Tevfik, bu isteğine rağmen, Sultan Ahmet’e “hiç” yer vermemiştir (Mehmet Tevfik 2012). Bunun muhtemelen sebebi şudur: Çaylak Tevfik, Sultan Ahmet’in hayatını, meşhur şiirlerini ve onun 20. asırda ortaya çıkacak olan Divan’ını bilmemektedir. Rıza ve Riyazi tezkirelerinde Sultan Ahmet’le ilgili yer alan bilgiler de niteliksiz ve klişedir. Üstelik bu eselerde Sultan Ahmet, sefih ve basit bir şair olarak tanıtılmaktadır. Çaylak Tevfik, tezkiresini Sultan Abdülaziz’e sunmak ve muhtemelen onun iltifat ve yardımına nail olmak için yazmıştır. Her halde Sultan Abdülaziz, bir Osmanlı sultanının bu şekilde tanıtılmasına razı olmazdı.

Sultan Ahmet hakkında bilgi veren kaynaklar, metinlerarasılık bağlamında incelendiğinde, bu kaynakların ne zaman ve hangi eserlerden yararlanılarak kaleme alındıkları hususu ortaya çıkartılabilir. Zira belirli eserlerde belirli bilgiler tekrarlanmıştır. Birisinin bilmediği temel bir bilgiyi diğerinin de bilmemesi ilginçtir. Meselâ Rıza, Riyazi ve muhtemelen Hammer, Sultan Ahmet’i “aynı” “az” ve “yanıltıcı” bilgilerle anlatmıştır. 19. asrın başında Sultan Ahmet’in gerçek kimliği ve şiirleri yeterince bilinmiyordu. Dolayısıyla Hammer’in tezkiresi gibi, bu dönemde yazılan sahih ve sahte eserlerdeki Sultan Ahmet’le ilgili bilgiler az ve niteliksiz olmalıdır. 20. asırda Sultanın dindar kişiliği, dini şiirleri ve Divan’ı fark edilince, yazarların Sultan Ahmet’le ilgili bilgileri daha da artmıştır.Divan’ın fark edilmesinden önce yazılan tezkirelerin ve genel biyografik eserlerin hiçbirisinin, Sultan Ahmet’in Divan’ından, onun hikemi, dini ve tasavvufi şiirlerinden, onun diğer mahlası olan Ahmed’den bahsetmemeleri tesadüf değildir. Divan’ının ortaya çıkmasından sonra herkesinDivan’dan ve hikemi şiirlerinden bahsetmesi de tesadüf değildir. Eserlerin muhtevaları, onların hangi maksatla, hangi dönemde ve hangi kaynaklardan yararlanılarak yazıldıklarına işaret eder.

 

Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in Hayatındaki İlginç Rakamsal Tevafukları Bilmemeleri veya Göz Ardı Etmeleri

Sultan Ahmet’in hayatında 14 rakamının istisnai bir yeri vardır. Zira Sultan Ahmet, 14. Osmanlı padişahıdır; 14 yaşında tahta çıkmıştır; 14 sene tahtta kalmıştır. 28 yaşında, Mehmet Süreyya’nın ifadesiyle “iki on dört yaşında” vefat etmiştir. 17 asır (!) tezkirecileri Rıza ve Riyazi, Sultan Ahmet’in hayatındaki bu rakamsal tevafukları görmezden gelmişlerdir. Hâlbuki bu rakamsal tevafuklar, dikkat çekicidir. Bundan dolayı Atayi, Hafız Hüseyin Ayvansarayi, Mehmet Süreyya, Bursalı Mehmet Tahir, Ahmet Vefik Paşa ve Nail Tuman gibi yazarlar, bu tevafukları eserlerine önemle kaydetmişlerdir (Bkz. Ahmet Vefik Paşa 2011: 157; Mehmet Süreyya 1995: 12; Ayvansarayi 2012: 93). Bu hususa, Nevizade Atayi “ittifâk-ı hasene” ifadesiyle, Bursalı Mehmet Tahir de “garâ’ib-i ittifâkiyeden” ibaresiyle dikkat çeker (Atayi 614, Bursalı 2001: 2/78). Muhtemelen tezkireciler, bu ilginç bilgileri bilmemektedirler, zira bu bilgileri bilip de göz ardı etmek, konuya (Sultana) karşı ilgisizlik ve saygısızlık olur.

 

Rıza’nın, Sultanın Yaşını Bilmemesi veya Yanlış Kaydetmesi

Tezkireci Rıza, Sultan Ahmet’in hayatındaki rakamsal tevafukları bilmediği veya göz ardı ettiği gibi, onun yaşı hakkında da okuyucuya yanlış bilgi vermiştir. Sultanın 49 yaşında vefat ettiğini söylemiştir. Hâlbuki sultan 28 yaşında vefat etmiştir. 17. asırda (!) kaleme alınan ve dönemin şair ve âlimlerine sunulan bir eserde Sultanın yaşıyla ilgili yanlış bilgi verilmesi ve bu yanlış bilginin saray çevresindeki diğer şair ve âlimler tarafından asırlarca tashih edilmemiş olması, üzerinde durulması gereken bir durumdur. Bu durum, tezkirelerin muhatap kesimi kimdi ve bu kesim Sultanla ilgili tezkirelerde yer alan yanlışları ve eksiklikleri neden görüp düzeltmedi sorusunu akla getirmektedir. Haddizatında tezkireler sadece sultan şairler hakkında değil, Fuzuli, Baki, Neşati, Na’ili, Nef’i, Nedim gibi büyük şairler hakkında da hep az ve niteliksiz bilgiler vermişlerdir. Bu durum, Muallim Naci’yi de hayal kırıklığına uğratmıştır.

 

Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in Kullandığı “Ahmed” Mahlasını Bilmemeleri veya Önemsememeleri

Tezkirelerde şairlerle ilgili olarak en çok önemsenen bilgilerden birisi, mahlastır. Şairler hakkında somut bilgi bulmakta zorlanan tezkireciler, şairlerin mahlaslarıyla onların memleketleri, meslekleri ve meşrepleri hakkında ilgi kurarlar. Şair-mahlas ilişkisi bazen gerçekten önem arz eder. Meselâ Sultan Ahmet’in seçtiği “Bahti” mahlası ebcet hesabıyla Sultan Ahmet’in tahta çıkış tarihi olan 1603’e tekabül etmektedir (Kayaalp 1999: 88). Bu, Sultan Ahmet’in edebi biyografisinde yer alması gereken latif bir bilgidir. Ancak 17. asır (!) tezkirecileri Rıza ve Riyazi, “Bahti” mahlasıyla Sultanın hayatı arasındaki bu ilginç durumu muhtemelen bilmemektedirler.

Tezkirecilerin bilgisizlikleri bunlarla sınırlı değildir. Onlar Sultan Ahmet’in, Bahti dışındaki diğer mahlasını da bilmezler veya söylemezler. Hâlbuki 20. asırda Sultan Ahmet’in Divan’ı ortaya çıkınca iyice anlaşılmıştır ki Sultan, şiirlerinde üslup veya bağlam gereği bazen “Bahtî” bazen de “Ahmed” mahlasını kullanmıştır.

Sultan Ahmet’in edebi kişiliğiyle ilgili olarak aydınlatılması gereken hususlardan birisi, onun “Bahti” mahlasını şiirlerinde ne zaman kullanmaya başladığıdır. “Bahtî”, “baht sahibi” anlamındadır. Sultan Ahmet, 1603’te taht ve baht sahibi olmuştur. Eğer Sultan, ebcet değeri 1603’e tekabül eden “Bahti” mahlasını, tahta çıktığında almışsa, bu, orijinal edebi bir bilgidir. Bu durumda Sultan Ahmet’in ilk ve daimi mahlasının “Ahmed” olduğu tahmin edilebilir. Eğer Sultan, “Bahti” mahlasını daha önceden almışsa, bu daha dikkat çekicidir. Zira bu durumda Sultan, çocukluğunda, keramet derecesinde ilginç bir mahlas seçmiş olur. Bu iki ihtimalden hangisinin doğru olduğunu açıklayacak olan, tezkirecilerdir. Ancak 17. asır tezkirecileri, bu konuda bizim kadar bile bilgili değildirler.

 

Tezkirecilerin, Sultan Ahmet’in Hayatının Değişik Safhalarına Düşürülen Tarihleri Bilmemeleri veya Önemsememeleri

Osmanlı kültüründe önemli şahsiyetlerin doğum, ölüm, azil, nasb, cülus vs. tarihlerine, mimari eserlerin inşa ve tamir yıllarına, fetih, zafer gibi önemli olaylara ebcetle tarih düşürmek, meşhur ve muteber bir edebî gelenektir. Bunun için tevarih mecmuaları oluşturulmuştur. Bu bağlamda Sultan Ahmet’in doğum, tahta çıkış ve ölümüne düşürülen tarihler vardır. Doğumu için “hâkân-ı rûm” (998:1590), tahta çıkışı yani cülusu için “Bahtî” (1012: 1603); vefatı için “mübeşşerü’l-cennet” (1026: 1617) ibareleri tarih düşürülmüştür (Ayvansarayi 1978: 4).[2] Tezkireciler, dönemin edebi muhitinin önem verdiği bu bilgilere de eserlerinde hiç yer vermemişlerdir. Her nedense, sultan ve saray çevresindeki şair ve edipler (okuyucu kesim) de tezkirelerdeki bu ciddi bilgi eksikliklerini hiç görmemişlerdir. Bu bilgilerin bilinip de yazılmaması ve önemsenmemesi, çok küçük bir ihtimaldir. Her halükârda tezkireciler, kendi toplumlarının veya edebi muhitlerinin bir ferdi gibi davranmamışlardır.

 

Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in Divan’ının Varlığını Bilmemeleri veya Önemsememeleri

İlginçtir ki hiçbir tezkireci, Sultan Ahmet’in yegâne edebi eseri olan Divan’ından bahsetmez. OnunDivan’ından bahseden ilk araştırmacı, Bursalı Mehmet Tahir’dir. Bütün 17. asır tezkirecilerinin ve 19. asır biyografi yazarlarının, Sultan Ahmet’in tek eseri olan Divan’ından ve onun meşhur şiirlerinden bahsetmemeleri tesadüf olamaz. Tezkireciler bir şairle ilgili verilebilecek en temel bilgi konusunda sessiz kalmışlardır. Bu müşterek sessizliğin sebebi, kanaatimce, bilgisizliktir. Tezkireciler Sultanın Divan’ının varlığını bilselerdi, elbette böylesine temel bir bilgiyi eserlerine eklerlerdi.

Osmanlı şiir tarihiyle ilgilenenler Sultan Ahmet’in Divan’ının varlığını 20. asırda öğrenmişlerdir ve eser, İsa Kayaalp tarafından yayımlanmıştır. Ali Emiri Kütüphanesi’nde (Manzum 53) bulunan buDivan, müellif nüshası değildir. İstinsah kaydı yoktur, kimin tarafından, ne zaman istinsah edildiği de belli değildir. Sultanın divanının asırlarca bilinmemesi, şimdiye kadar tek yazma nüshasının bulunması ilginçtir. Şu anki bilgilere göre, Divan’ın, hem Sultanın kendisi hem Sultanın etrafındakiler hem de tezkireciler tarafından yokluğa mahkûm edilmesi, şaşırtıcıdır. Bu durumu, Sultanın ve saray çevresinin, şiire önem vermemelerinin bir nişanesi olarak değerlendirenler çıkabilir. Bize göre bu durum, Osmanlıya ait “sahih” yazma eserlerin çalındığına, tarihin hafızası hükmünde olan kütüphanelere birtakım “ciddi” müdahalelerin yapıldığına işaret etmektedir.

Tezkireciler sadece Sultanın Divan’ından, mahlaslarından, dini ve hikemi şiirlerinden değil, onun şiirlerine yazılan nazirelerden de hiç bahsetmemişlerdir. Hâlbuki 20. asırda Sadettin Nüzhet Ergun’un araştırmalarına göre, Sultan Ahmet’in şiirlerine “Vehhabî, Sıdkî, Veysî, Şeyhî, Tâlibî, Edâyî, Hükmî gibi birçok şair tahmis yapmıştır. Ahmed b. Seyfeddin de onun birçok şiirini tahmis ederek bir mecmua meydana getirmiştir. Bu durum Bahtî’nin şiirlerinin devrinde okunmuş, tanınmış ve sevilmiş olduğunu göstermektedir.”  (Kayaalp 1999: 95; TDEA, 1, 1977: 298). Sultan Ahmet’le ilgili sahih bilgiler ortaya çıktıkça, tezkirelerin kaynak değerleri düşmektedir. Araştırmacıların tesadüfen elde ettiği eserler vasıtasıyla Sultan Ahmet’in gerçek kimliğini kısmen öğrenme imkânı bulduk. Ancak sultan olmayan ve dolayısıyla hayatını bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz şairler hakkında tezkirecilerin verdikleri bilgilere ve anlattıkları müstehcen anekdotlara nasıl güveneceğiz?

 

Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in “Dindar” Kişiliğini Bilmemeleri veya Gizlemeleri

20. asırdaki bazı çalışmalarla, Sultan Ahmet’in adil, dindar, mütevazı ve mutasavvıf kişiliği ortaya çıkmıştır. Cavid Baysun, Mücteba İlgürel, Nihat Sami Banarlı, İsa Kayaalp gibi 20. asır edebiyat araştırmacıları, Sultan Ahmet’i faziletli bir padişah olarak tanıtmışlardır. Onun “eğlenceye kapılmadığı”ndan, “dindar ve hayır sahibi bir padişah” olduğundan bahsetmişlerdir (Kayaalp 1999: 70). İslam Ansiklopedisi yazarlarından Cavid Baysun, Sultan Ahmet’i “dindar ve hasenata meyyaldi” ifadeleriyle tanıtırken, Mücteba İlgürel onun için “zevk u safaya kapılmayan, dindar ve hayır sahibi bir padişah olduğu için halkın güvenini kazanmıştı.” der (Baysun 1997: 164; İlgürel 1989: 2/32). Mehmet Süreyya, Sultan Ahmet’in kişisel özelliklerini şöyle metheder: “Melek sıfatlı; âlim ve salih (iyiliksever) kişilere özellikle Hz. Peygamber’in soyundan olanlara ikram ve iltifat eden, fukara ve güçsüz kişilerin yardımcısı, iyiliksever, akıllı, takva sahibi, hayırlı işlere meyilli, güzel ahlâk sahibi bir sultan idi.” (Mehmet Süreyya 1995: 12). 20. asır yazarlarından Abdüllatif Uyan, Menkıbelerle İslam Meşhurları Ansiklopedisi adlı eserinde Sultan Ahmet’i şu ifadelerle metheder: “Birinci Sultan Ahmed, akıllı, tedbirli, gayretli bir padişah olup, genç olmasına rağmen devletin bütün işlerini bizzat kendisi idare ederdi… Dini ve itikadı da kemal derecede olup, Haremeyn-i şerifeynde birçok hayırlı hizmetler yapmıştır. Peygamber Efendinizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Ravda-i Mutahharasını çok kıymetli hediyelerle süslemiştir. İstanbul’u en büyük camilerinden olan Sultan Ahmed Camii ve yandaki medreseler, mektep ve imaretler onun hayırlı işlerinden bir kısmıdır.” (Uyan 1983: 225).

Sultan Ahmet’in Divan’ının 20. asırda bulunması, onun dindar kişiliğinin iyice fark edilmesine katkı sağlamıştır. Divan’ı yayımlayan İsa Kayaalp, Divan’daki şiirleri esas alarak Sultan Ahmet’i şöyle tanıtır: “Sultan Ahmed ülkedeki kargaşanın ancak adaletle düzelebileceğine inanıyor ve zulme uğrayanlara bir bir adalet etmek istiyor. Her makam sahibinin adalet ehli olması gerektiğini söyleyerek, her tarafta adaletin yayılmasını arzuluyor. Adalet işlerinde Allah’tan yardım diliyor ve dileğinin O’nun rızasını kazanmaktan başka bir şey olmadığını söylüyor. Bu durumun gerçekleşmesi için de ilmiyle amel edenleri bulup ortaya çıkarmayı ve onları himaye etmeyi istiyor. Dünyada ilim ve marifet tahsil etmeyenleri hiçbir hüneri olmayan ata benzeterek, onların sırtına “zin ü raht” vurulamayacağını, çünkü âlimin dünyanın hâllerini bildiğini ve ilim olmayınca kaba gücün bir işe yaramayacağını belirtiyor; gerçek padişahın tacının ilim, tahtının da kemal olması gerektiğini önemle vurguluyor.” (Kayaalp 1999: 73).

Görüldüğü gibi, Sultan Ahmet’le hiçbir menfaat ilişkisi olmayan araştırmacılar, onu faziletli, dindar ve adil bir kişi olarak tanıtmışlardır. Sarayla menfaat ilişkisi olan tezkireci Rıza ve Riyazi ise Sultanın dindarlığından, dini şiirlerinden, şöhreti günümüze kadar ulaşmış olan ilahisinden, hocası Aziz Mahmut Hüdayi ile münasebetlerinden, İstanbul’a kazandırdığı muhteşem camiden, tafsilen değil icmalen bile bahsetmemişlerdir. Şu an için inkâr edilmesi mümkün olmayan hakikatlerden birisi şudur: Sultan Ahmet’in tezkirelerdeki tasviriyle (imajıyla), diğer kaynaklardaki tasviri arasında bir uyum yoktur. Ya tezkireler ya da diğer kaynaklar okuyucuyu aldatmaktadırlar. Dindar, adil ve faziletli kişiliğiyle tanınan Sultan Ahmet’in 17. asır tezkirelerinde nasıl barbar bir sultan ve sefih bir şair olarak tanıtıldığı hususu başka bir yazımızda ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

 

Kaynakça

Ayvansarayi, Hafız Hüseyin, hzl. Fahri Ç. Derin (1978) Vefeyât-ı Selâtîn ve Meşâhîr-i Ricâl,  İstanbul: Edebiyat Fak.

Ayvansarayi, Hafız Hüseyin, hzl. Ramazan Ekinci (2012), Vefeyât-ı Ayvansarayi, İzmir: Tibyan

Abdülkadiroğlu, Abdülkerim (1990), Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri, Ankara: Kültür Bakanlığı.

Ahmet Rıfat (2004, 1299h), Lügat-i Tarihiyye ve Coğrafya, c. 1-2, Ankara, Keygar Neşriyat

Ahmet Vefik Paşa, hzl. Şakir Babacan (2011), Fezleke-i Tarih-i Osmani, İstanbul: Boğaziçi Yay.

Nef’i, hzl. Metin Akkuş (1993), Nef’i Divanı, Ankara: Akçağ

Atayi, hzl. Abdülkadir Özcan (1989), Şakayık-ı Nev’izade, İstanbul: Çağrı

Baysun, Cavid (1997), “Ahmed I”, İslam Ansiklopedisi, 1, 161-164

Büyük Türk Klasikleri, 5, 1987, İstanbul: Ötüken

Coşkun, Menderes (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169

Coşkun, Menderes (2012), “Şiirlerinin Aynasında Bir Osmanlı Sultanının Ruh Portresi: Sultan Ahmet’in Bazı Şiirlerinin Şerhi”, Yağmur Dergisi, 63.

Faik Reşad, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye, nşr. Dersaadet Kütühanesi Sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası

Halkın, Leon-E. (1989), Tarih Tenkidin Unsurları, çev. Bahaeddin Yediyıldız, Ankara: TTK.

İlgürel, Mücteba (1989), “Ahmed I”, DİA 2, 30-33

İsen, Mustafa; Filiz Kılıç, İ. Hakkı Aksoyak, Aysun Eyduran, Mustafa Durmuş  (2009), Şair Tezkireleri, Ankara: Grafiker

Kayaalp, İsa (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi

Korkmaz, Vedat (2012), “Latifi ve Aşık Çelebi Tezkirelerinin Anekdotlar Yönünden Karşılaştırılması”, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniv. SBE.

Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Latifi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratu’n-Nuzamâ: İnceleme-Metin, Ankara: AKM.

Mehmet Süreyya, hzl. A. Aktan, A. Yuvalı, M. Keskin (1995), Sicill-i Osmânî Yâhûd Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, İstanbul: Sebil

Mehmet Tevfik,  hzl. Fatma Sabiha Kutlar Oğuz, Müjgan Çakır, Hanife Koncu (2012), Kafile-i Şuarâ, İstanbul: Doğu Kütüphanesi 

Mehmed Sirâceddin, hzl. Mehmet Arslan (1994), Mecma’-ı Şu’arâe Tezkire-i Üdebâ, Sivas: Dilek Matbaası.

Meriç, Cemil (1999), Bu Ülke, İstanbul: İletişim

Rıza, hzl. Ahmed Cevdet (1316), Tezkiretü’ş-Şu’arâ, Dersaadet: İkdam

Riyazî (Yzm.), Riyâzü’ş-Şu’arâ, Süleymanye Ktp., Lala İsmail – 314

Tanpınar, Ahmet Hamdi (1977), “Eski Şiir”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, 177-78

TDEA: Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 1, Dergah, s. 298

Tuman, Mehmet Nâil (2001), Tuhfe-i Naili: Divan Şairlerinin Muhtasar Biyografileri, Ankara: Bizim Büro

Uyan, Abdüllatif (1983), Menkıbelerle İslam Meşhurları Ansiklopedisi, İstanbul: Berekat Yayınevi

Ünaydın, Ruşen Eşref (1985), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı

Yahya Kemal (2010), “Resimsizlik ve Nesirsizlik”, Edebiyata Dair, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, 69-73.

  
2428 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın