• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Tezkirecilerin Sultan Ahmet’i Değersizleştirme Gayretleri (1-2)
Tezkirecilerin Sultan Ahmet’i Değersizleştirme Gayretleri (1-2)
Menderes Coşkun[1]
 
 Aziz Mahmut Hüdayi’nin rahle-i tedrisinde yetişen, onun ilahilerine nazireler yazan, Hz. Muhammet ve sahabesine aşk seviyesinde saygı duyan, İstanbul’a muhteşem bir cami yaptıran, dindarlığı ve adaletiyle halkın güvenini ve gönlünü kazanan Sultan Ahmet (ö. 1617); dua, tefekkür, münacat, nasihat içerikli birçok manzume kaleme almıştır. Sultanın divanındaki şiirlerin çoğu, dua, nasihat ve hikmet içeriklidir; dini bir hassasiyetle kaleme alınmışlardır (Bk. Coşkun 2012, Coşkun 2013, Kayaalp 1999). Bu şiirlerden bazıları bestelenmiştir. Meselâ Sultanın “Dil hânesi pür-nûr olur – Envâr-ı zikrullâh ile” mısralarıyla başlayan şiiri halk tarafından ezberlenerek günümüze kadar ulaşmıştır. 20. asırda Sadettin Nüzhet Ergün, kendisindeki bir mecmuaya dayanarak bu meşhur şiirin Neyzen Osman tarafından “Hicaz makamında ve düyek usulünde” bestelendiğini söyler (TDEA 1: 298). Ayrıca Sultanın, Peygamber aşkıyla yazdığı bir murabbaı daha vardır. “N’ola tacım gibi” diye başlayan bu meşhur murabbada Sultan, Peygamberimizin ayağının izini başının tacı yapmak istediğini söyler.[2] Bu meşhur murabba da Hafız Kemal Hüdayi Zakiri Dede tarafından bestelenmiştir. Gariptir ki 17. asır tezkirecileri Sultanın bu meşhur şiirlerini “tamamen” göz ardı etmişlerdir.
Tezkireciler, Sultanın en meşhur ve en güzel şiirlerini ya bilmiyorlardı ya da bu tür dini şiirlerden hoşlanmadıkları için onları adeta sansüre tabi tutmuşlardır. Eğer tezkireciler Sultanın dini ve hikemi şiirlerini “kasten” eserlerine almadılarsa, o zaman tezkirecilerle saray arasında bir zevk, inanç ve karakter farklılığının varlığını kabul etmek zorunda kalırız. Hâlbuki tezkire yazarları, kendi tıynetlerine hoş gelmese bile, Sultanın dua, tefekkür, tevazu, adalet, marifet ve hikmet içerikli şiirlerini sansüre tabi tutmamalıydılar ve sarayın merkezindeki “sultan şair”in tercihine saygı duymalıydılar. Hiç olmazsa, halkın beğenisinin bir tanığı olarak, Sultanın tasavvufi ve hikemi şiirlerinin “varlığından” bahsetmeliydiler. Tezkirecilerin bu tavrı, birkaç şekilde izah edilebilir. Bu izahlardan en tutarlısı “bize göre” şudur: Tezkireciler Sultan Ahmet’le ilgili en temel ve en dikkat çekici bilgilerden ve onun halk tarafından en çok beğenilen şiirlerinden bahsetmediler çünkü “muhtemelen” onları bilmiyorlardı. Eğer bilselerdi, o bilgileri kullanarak eserlerinin kaynak değerini artırmak isterlerdi. Zira kaynak değeri yüksek olan, yani içerdiği doğru sayısı fazla olan bir eserde yer alan iddia, iftira ve ithamlar daha inandırıcı ve daha tesirli olur. Tezkireciler, Sultan Ahmet’in dindar ve dirayetli kimliğini gizlediler; onu “barbar” ve “sefih” olarak gösterdiler, çünkü art niyetliydiler. 19. asırda Hammer’in öncülüğünde tanımaya başladığımız bu tezkireciler, Hammer gibi, Osmanlı şairleri ve sultanları hakkında “az” ve “olumsuz” bilgilere sahip idiler.
 
Tezkireci Rıza’nın Bütün Osmanlı Şairlerini Sefihlikle İtham Etmesi
Tezkireci Rıza, eserinde, Osmanlı şairlerini sefihlikle (bohemlikle) suçlar ve bundan dolayı şuara tezkiresi yazmanın toplum tarafından benimsenmediğini iddia eder: “Pes bu fakîr-i pür-taksîr fî-zamâninâ tezkiretü’ş-şu’arâ eylemek hatâ-yı mahz olup belki ma’rifet-i sefâhet ad olunmak mertebesindedir.” (Rıza 1316: 4). Meramını Türkçe olarak ifade etmekte zorlanan Rıza’ya göre, şairler sefihane bir hayat yaşamaktadırlar ve dönemin değer yargılarına göre, şair tezkiresi yazmak hatadır. Rıza’nın açıkça ifade ettiği bu hususu, yani Osmanlı şairlerinin “sefih” olduğu iddiasını, 16. asır tezkirecileri, şairler hakkında buldukları veya uydurdukları anekdotlarla ayrıntılı bir şekilde isbat etmeye çalışmışlardır. Yani 16. ve 17. asır tezkirecilerinin zihniyet ve bakış açıları arasında bir fark yoktur. 16. asır tezkirecileri “sefahet”i örneklendirirlerken, 17. asır tezkirecisi Rıza, güya bu sefaheti tasvir etmekten çekinmiştir. Her ne kadar Rıza, yukarıdaki sözünü, Osmanlı şairlerini aşağılamak maksadıyla, yani “art niyetli” olarak söylemiş olsa da, bu sözün işaret ettiği olumlu bir mana vardır. Bu sözle Rıza, şairleri Müslüman halktan ayırmaktadır. Bu söze göre Osmanlı toplumu dindardır, şairlerin sefihane hayatlarını öğrenmek istememektedir. Gerçekten de dini, hayatının merkezine yerleştirmiş bir toplumda, sefihane şiirler yazan bir şaire itibar edilmez. Ancak tezkirecinin bu sözle maksadı, toplumu dindar ve ahlaklı göstermek değildir. Bunlar, hakaret maksatlı bir sözün gayr-i iradi içerdiği olumlu manalardır.
Burada Rıza’nın Osmanlı toplumu ve şairleri içinde kendisini nereye konumlandırdığı; Hüdayi, Hakkı gibi mutasavvıf şairleri neden hiç değerlendirmeye almadığı hususu, ayrıca dikkate değer.
               
                Tezkirecilerin Sultan Ahmet’i Basit ve Sefih Bir Şair Olarak Göstermeleri
                Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in şairliğine örnek olarak seçtikleri beyitler, Sultanın bütün şiirlerine vakıf olan birisi için hayret vericidir. Ancak bu seçim, tezkire geleneğine uygundur. Zira bütün tezkireciler, konu ettikleri şairlerin güzel şiirlerini çoğunlukla seç(e)memişlerdir. Antolojiye almak veya derste işlemek için şiir arayan araştırmacıların tezkirelerden şiir seçmemeleri tesadüfi değildir. Tezkireciler bedii şiirleri seçemedikleri gibi, seçtikleri kötü beyitler vasıtasıyla Osmanlı şairlerini ahlaksızla itham etmişlerdir. Beyitleri, ithamlarına vesile yapmışlardır. Meselâ 16. asır tezkirecileri, Ahmet Paşa’nın bir kasidesinde geçen “kul hata itse n’ola”  ifadesiyle bağlantılı olarak “rezil” bir hikâye bulmuşlar veya ihdas etmişlerdir. Şiirde geçen “hata” kelimesi, meğer ne vahim ahlak kusurlarını içermekteymiş! Tezkirelerde sadece şairler değil, sultanlar da anekdotlar veya beyitler vasıtasıyla “sefih” gösterilir. 16. asır tezkirecilerinden Latifi’ye göre, sultanlar, zevk ve şevk anında, yani “işret” meclislerinde rakkasların şarkılarını ve işveli çalgıcıların nağmelerini dinlerlerken şiirlerini yazarlarmış! (Latifi 2000: 137). Burada “fetih dönemi” Osmanlı sultanlarının tasvir edildiği hususu gözden kaçırılmamalıdır. Acaba sefih, riyakâr, ahlaksız ve ayyaş insanlar, fethettikleri topraklardaki halka kendilerinde olmayan İslami değerleri kazandırabilirler mi, onları Müslümanlaştırabilirler mi? Oralarda Mehmet Akif’in babası, Yahya Kemal’in annesi gibi samimi Müslümanlar yetiştirebilirler mi?
                Beyit-hayat münasebeti, tezkirecilerin eserlerini yazarken kullandıkları bakış açılarından birisidir. Rıza ve Riyazi de bu “genel tezkireci tavrı”na uygun olarak beyit seçimi yapmışlardır. Tezkirecilerin Sultan Ahmet’in şairliğini temsilen seçtikleri veya onun adına kendilerinin yazdıkları beyitler, hem içerik hem de söyleyiş bakımından değersizdirler. Bu beyitlerde dikkati çeken konular “afyonculuk”, “sefahet” ve “mahpusluk”tur. Bu beyitleri inceleyen bir okuyucu, Sultanın dini ve hikemi şiirler yazmadığı kanaatine sahip olur. Sultan Ahmet’in hayatını anlatırken onun dindar kimliğini gizlemek, şiirlerine örnek verirken de onun dini ve hikemi şiirlerine hiç yer vermemek, tutarlı ve art niyetli bir tavırdır.
Tezkirecilerin Sultan Ahmet’e “atfen” eserlerine aldıkları beyitlerden birisinde “afyon” mazmunu bulunmaktadır:
Hokka-i yâkûtdan/yâkûtdur yense müferrih vaktidir
                Edelim la’liñ bugün rûha gıdâ nevrûzdur (Riyâzî, v. 6b, Kayaalp 1999: 217)
“Yakut hokkadan yense, ferahlama vaktidir. Yakut hokkadır, yense ferahlama vaktidir. La’lini bugün ruha gıda yapalım. Nevruz’dur.”
                Bu beyitte, sevgilinin kırmızı dudağı, yakut bir hokkaya teşbih edilmiştir. Beyitte söyleyiş güzelliği ve anlam derinliği yoktur. Sanat seviyesine çıkamamış sefihane bir mesaj vardır. Seçilen bu beyit vasıtasıyla sultan, şiirlerinde afyonu metheden bir şair olarak gösterilmektedir. “Hokka”, “yemek”, “müferrih vakti” ve “gıda” gibi kavramlar “afyon” mazmununu desteklemektedir.
                Bu beyit, Sultan Ahmet’in kaleminden çıkmış olsa bile, bunun örnek olarak seçilmesi dikkat çekicidir. Yüzlerce beytin içinden bunun seçilmesi anlamlıdır. Bu, açıkça kasıtlı ve art niyetli bir seçimdir. Zira 20. asırda ortaya çıkan Sultan Ahmet divanındaki şiirlerin çoğunda, hikemi, dini ve tasavvufi düşünceler dile getirilmiştir. Dindarlığı ve dini şiirleriyle bilinen bir şair, “her nasılsa” bir beytinde afyonu methetmişse, bu beyti ön plana çıkarmak ve çoğunluğu oluşturan dini şiirleri “tamamen” göz ardı etmek doğru değildir. Üstelik seçilen beyit, dil ve söyleyiş bakımından da güzel değildir. Aşağıda izah edileceği gibi, bu tür beyitlerin sultanı değersizleştirmek için onun adına uydurulmuş olma ihtimali vardır.
                Tezkirelere örnek olarak seçilen beyitlerde “afyon”dan sonra dikkati çeken ikinci mazmun “sefahet”tir. Bu beyitlerden birisinde “cismani kavuşma” konu edilmektedir:
                Eyler kemer kolını kuçar miyânın âhir
                Hançer gibi o mâhın kim bekler ise yanın (Riyazi v. 6b)
“O ayın yanını kim hançer gibi bekler ise (veya hançer gibi o ayın yanını kim bekler ise), sonunda kolunu ‘kemer’ eder ve sevgilinin belini sarar.” “Hançerle yanında beklenen sevgili” ile muhtemelen sultan kastedilmiştir. Beyitte, kim hançer gibi sevgilinin veya sultanın yanını bekler ise sonunda onun belini sarar, denilmiştir. Yukarıdaki beyit, okuyucunun bedii zevklerine hitap edebilecek durumda değildir, kötüdür, aruz hatalarıyla doludur. Bu beyit, 20. asırda “ortaya çıkan” divana bazı düzeltmeler yapılarak alınmış fakat yine de şiirleşememiştir: “Eyler kemer kolanı [kolunu] - Kuçar miyânın âhir - Hançer gibi evümün - Kim bekler ise yanın” (Kayaalp 1999: 235) veya “Eyler kemer kolanı [kolunu] kaçar [kuçar] miyânın âhir” (Kayaalp 1999: 94). Beyitte eğer “evümün” kelimesi doğru okunmuşsa, “miyanın” kelimesinin de “miyanım” şeklinde değiştirilmesi gerekir.    Diğer beyitte de sevgilinin lebi ve zülfü, oldukça basit bir üslupla söz konusu edilmektedir.
Meydân-ı aşk içinde zülf ü lebi firâkı           
Terk itdürürse tan mı uşşâka baş u cânın (Riyazi v. 6b, Kayaalp 1999: 94, Divan’da yok, Pervane Bey Mecmuasından)
Divan şiirine vakıf olan bir okuyucu yukarıdaki beyitleri okumak istemez, bu beyitlerin şairine saygı duymaz.
 
            Tezkirelere “seçilen” beyitlerde dikkati çeken üçüncü mazmun veya tema, “mahpusluk” veya “mahrumiyet”tir:
            Bûy irse cân meşâmına fasl-ı bahârdan
Mürgân sadâsı gelse dile mürgzârdan (Riyâzî, v. 6b, Rıza 1312: 9)
“Bahar mevsiminden can burnuna kokular gelse; gönle kuşluktan kuşların sedası gelse!” Şair, çiçek kokusunu “can burnu”yla, kuş seslerini de “gönlüyle” duymak istiyor.
Bulsa nevâda gül gibi nev-besteler zuhûr
Kim tâze nakş u savt işidilse hezârdan (Riyazi v. 6b, bk. Rıza 1312: 9)
Nevada, gül gibi yeni besteler zuhur bulsa. Bülbülden taze ses ve nakış işitilse!”
                Nevrûz irişse yâd idüp ol eski demleri           
                Her kişi alsa dadını bu rûzgârdan (Riyazi v. 6b)
“Nevruz erişse, herkes o eski günleri yad edip, bu günlerden tat alsa!” “Dad”ın “adalet” anlamı vardır. Bu durumda beyte “herkes dönemden, felekten intikamını alsa” anlamı da dâhil edilmiş olur.
                Gülşende bülbülân geceyi gündüze katıp
                Başlasalar terennüme her şeb nehârdan (Riyazi v. 6b)
“Gül bahçesinde bülbüller geceyi gündüze katsalar ve her gece gündüzden başlayıp (şarkılarını) terennüm etseler.”
                Tezkirecilerin seçtikleri bu beyitlerde baharı, kuş seslerini, eski günleri özleyen, adeta zindana kapatılmış bir kişinin ruh hali tasvir edilmektedir. 14 yaşında tahta çıkan ve ölünceye kadar tahtta kalan kudretli bir sultan, kuş seslerinden ve çiçeklerden mahrum edilen bir insanın ruh halini neden tasvir etmiştir? Neden bu beyitler, şairin diğer güzel beyitlerinin önüne geçmiş ve iki tezkireci tarafından ortak bir tavırla seçilmiştir? Muhtemelen tezkireciler, şiirden hareketle okuyucuya “olumsuz” bir mesaj vermek istemektedirler.
                Tezkirecilerin “imalı anlatım” ve “şiirle hayat arasında münasebet kurma” eğilimleri dikkate alındığında, yukarıdaki beyitlerden, Sultan Ahmet’in çocukluk yıllarında baharı ve kuş seslerini özleyecek kadar insanlık dışı bir zulme muhatap olduğu bilgisi çıkartılabilir. “Mahrumiyet” ve “bahara özlem” temasının bütün beyitlerde ısrarla dile getirilmiş olması tesadüf değildir. Eğer 14 yaşında tahta çıkan Sultan Ahmet, “küçük bir çocukken”, eski günleri, sazlı sözlü gece sohbetlerini, baharı ve kuş seslerini özleyecek kadar zalimce bir hapse mahkûm edildi ise bu, acınacak bir durumdur. Küçük bir çocuğun bu kadar hayat tecrübesine ve gelişmiş bir his dünyasına sahip olması da ilginçtir. Kanaatimce, kudretli bir sultan, kendisinin acınacak bir halinin, yaşanmış dahi olsa, bütün halka teşhir edilmesinden hoşlanmaz. Kaldı ki dünyanın en büyük devletini dirayetle yöneten; siyasi, sosyal, edebi ve mimari alanlarda birçok başarılar elde eden Sultan Ahmet’in, çocukluğunda her bakımdan iyi bir eğitim aldığı, Aziz Mahmut Hüdayi gibi bir maneviyat sultanının yanında yetiştiği anlaşılmaktadır.
                Sultan Ahmet’in şairliğine örnek olarak seçilen beyitler, onun şairliğini hem konu, hem de söyleyiş bakımından temsil edebilecek durumda değildir. Eğer seçilen beyitlerde divan şiirinin klişe mazmun ve kavramları, hünerli ve sanatkârane bir şekilde kullanılmış olsaydı, söz konusu beyitlerin, Sultanın şairlik gücünü göstermek maksadıyla tezkireye alındığını tahmin edebilirdik. Ancak seçilen beyitler mihanikidir, sanat seviyesine yükselememişlerdir. Sultan ve çevresi, tezkirecilerin seçtikleri bu beyitleri görselerdi, muhtemelen itiraz ederlerdi. Sultana “atfedilen” bu beyitlerin gerçekten ona ait olup olmadığı hususu, farklı tenkit metotlarıyla sorgulanmalıdır.
               
Tezkireci Riyazi’nin Sultan Ahmet’i “Barbar” Bir Padişah Olarak Tanıtması
Tezkireciler, seçtikleri örnek beyitler vasıtasıyla oluşturmak istedikleri “sefih”, “afyoncu” ve “mahpus” sultan tipine bir sıfat daha eklemek isterler: “Baskıcılık” veya “Barbarlık”. Riyazi, diğer tezkireciler gibi, önce sultanı över gibi görünerek söze başlar. Sultanın döneminde, kimsenin kimseye dokunamadığını söyler: “Zamân-ı adâlet-nişânında zeber-dest-i bî-emân zîr-dest-i nâtüvânın kılına değmez idi, meger mutrib-i sâz-nüvâz-ı bezm-i safâ; ve hergiz kimesnenin kimesne habbesin almaz ve çöpün kaldırmaz idi meger ki tîğ-i ser-tîz-i dâne-berdâr ile seng-i kâhir…” (Riyazi, v. 6a). Riyazi, dil bakımından sorunlu olan bu ifadelerle, halkını baskıyla sindirmiş bir sultan imajı çizmeye çalışır. Müteakip cümlelerde bu imajı iyice belirginleştirir ve Sultanın ülkedeki Kızılbaşları hunhar bir şekilde katlettiğini söyler. Bu itham veya iddialarını nazımla da vurgular.
Tezkirecinin mensur ve manzum tasvirlerine göre Sultan Ahmet, kendi halkına nefes aldırmayan, kılıcından kan damlayan, Kızılbaşların başlarını kesip onlarla top gibi oynayan barbar bir padişahtır. Hâlbuki Osmanlıların, kendilerine isyan etmeyen vatandaşlarına kılıç çekmedikleri hususu, tarihi bir hakikattir. Balkanlar ve Anadolu coğrafyasının hâlihazırdaki demografik yapısı, bunun canlı şahididir. Nasihatname-i Sıdki gibi bazı sahih metinler, Osmanlı Bektaşiliği ve Aleviliğiyle Osmanlı Sünniliğinin birbirinden pek farklı olmadığını ortaya koymaktadır. Şiirlerinde namazı tavsiye eden Sıdkı Baba (ö. 1928)’nın ismi, daha sonra Mersin’in Yenice beldesindeki cemevine ad olarak verilmiştir. Sıdki Baba’nın hocası, Alevi/Bektaşî şeyhlerinden Cemaleddin Efendi’dir. Şeyh Cemaleddin, Sultan Reşat’tan izin alarak “Gönüllü Mücahidin Alayı”nı veya “Mücahidin-i Bektaşiyân”ı teşekkül ettirmiş ve Doğu Cephesinde Ruslarla savaşmıştır (Ak 2012: 13-14). Şeyh Cemaleddin’in müridi olan Sıdkı Baba (Zeynelabidin) da Gönüllü Mücahidin Alayı’nda görev almış, Osmanlı devleti ve hilâfeti için cihat etmiş, eserlerinde namazı tavsiye etmiş, 1925’te tekkelerin kaldırılmasından sonra da Merzifon’un Harız köyünde ölünceye kadar “imam”lık yapmıştır (Ak 2012: 15).
Şurası bir hakikattir ki Osmanlı döneminde, devlete isyan eden kişiler, paşa ve şehzade bile olsalar cezalandırılırlardı. Böyle bir cezalandırma durumunda, bir yazarın, gerekçeyi (meselâ isyanı) göz ardı edip, cezayı (katli) ön plana çıkarması doğru değildir. Zira adalet de zulüm de gerekçelerde gizlidir. Bir cezalandırma, gerekçesine göre “zulüm” de olabilir “adalet” de olabilir. Eğer Anadolu’daki bazı kesimler (Şiiler veya Kızılbaşlar), Osmanlıyı tehdit eden Şah Abbas’a destek vermişlerse ve bu kesimlere karşı Sultan, sert bir politika yürütmüşse, tezkireci bu sertliğin sebebini, gerekçelerini söylemek zorundadır. Ancak tezkirecinin maksadı, Sultanın gerektiğinde devlet ve milletin selameti için çok sert ve acımasız olduğunu anlatmak değildir; tezkirecinin maksadı, istediğini öldüren, özellikle de Kızılbaşları asıp kesen barbar bir sultan imajı oluşturmaktır.  Böyle bir sultan imajının, kimlerin beklentisine uygun olduğu üzerinde düşünülmelidir.
Günümüzde bile herhangi bir devlet adamının himayesinde yazılan eserlerde, söz konusu devlet adamının, kendi milletine veya başka milletlere yaptığı en kanlı zulümler meşru gösterilmekte; bunların adalet ve bağımsızlık için yapıldığı vurgulanmaktadır. Osmanlı adına ortaya çıkan “eski” eserlerde ise durum farklıdır. Bu eserlere göre Osmanlı sultanları, olabilecek her türlü kötü sıfata sahiptirler. Eski harfli eserleri âdeta “kutsayan” birçok Türk araştırmacı da güya büyük bir tarafsızlık örneği göstererek, Osmanlı ve Selçuklu sultanlarının neden ahlâksız, riyakâr ve zalim olduklarını izah etmeye çabalamaktadırlar. İthamı veya iftirayı tevil peşindedirler. Ancak kimse, I. Ahmet, Yavuz Selim ve diğer Osmanlı sultanlarının, güya yaptıkları bu kadar katliama rağmen, Anadolu’daki Hz. Ali muhiplerini neden bitiremediklerini sorgulamamaktadır. Kimse, bu sözde katliamlardan geriye kalan bazı Alevi vatandaşların I. Dünya savaşında Osmanlı halifesini korumak için neden gönüllü mücahitler alayı teşekkül ettirdiklerini ve Rus cephesinde fedakârca savaştıkları üzerinde düşünmemektedir. Zira bir araştırmacının, atalarıyla ilgili bir itham veya iftiraya inanması, onu enine boyuna sorgulamasından daha rahat ve daha istikbal vadedicidir.
Sultan Ahmet hakkında ayrıntılı bilgi veren modern kaynaklar, tezkireci Riyazi’nin özenle çizdiği “zalim, barbar ve bohem Sultan Ahmet” imajını desteklemezler ve Sultanın kendi halkına zulmettiğinden, kanlı bir mezhep savaşını yürüttüğünden bahsetmezler. Modern kaynaklara göre Sultan, devlete isyan eden, halka zulmeden yöneticilere ve eşkıyaya karşı kararlı ve sert bir mücadele yürütmüştür. Meselâ isyan çıkartanlardan birisi Bursa ve Manisa bölgesini tehdit eden Kalenderoğlu Mehmet Paşa’dır, diğeri Dürzilerle birleşerek Osmanlıya saldıran Canbulatoğlu Ali Paşa’dır (İlgürel 1989: 31, Baysun 1978: 162). “Paşa”dırlar. Bu isyancılar, etrafına topladıkları gayri memnunlarla devletin mahalli yöneticilerine saldırmışlar, onları mağlup etmişlerdir. Murat Paşa da bu asileri etkisiz hale getirmiştir. Murat Paşa’dan kendisini zor kurtaran Canbulatoğlu, Sultanın merhametine sığınmıştır (Baysun 1978: 162, İlgürel 1989). Sultan, Canbulatoğlu’na önce Tımışvar sonra Belgrad eyaletini vermiştir; fakat oralarda da “halka zulmetmesi üzerine”, onu idam ettirmiştir (İlgürel 1989: 31, Baysun 1978: 162).
 
Riyazi, Sultan Ahmet’i “Barbar” Olarak Gösterirken, Nef’i’nin Onu Dindar, Adaletli ve Faziletli Olarak Methetmesi
16. ve 17. asır şairlerinin hayatlarını ve edebi kişiliklerini tanıtmayı hedefleyen, fakat onların en meşhurları hakkında bile yeterli bilgi toplayamayan tezkireciler, eserlerini yazarlarken, sahih metinlerden, özellikle de divanlardan yararlanmış olmalıdırlar. Her ne kadar Nef’iden önce ölmüş gibi gösterilse de Riyazi, Nef’i’nin Sultan Ahmet’e sunduğu kasideleri taramış gibidir. Riyazi’nin Sultan Ahmet tasviri ile Nef’inin tasviri arasında bazı konu, ifade ve metafor benzerlikleri vardır ki bu durum, “metinler arasılık” bağlamında ele alınmalıdır. Bizim için bu yazıda önemli olan, aynı kişiyi tasvir eden iki metin veya iki yazar/şair arasında var olan zihniyet farkının ortaya konulmasıdır. Sultan Ahmet’in aynı dönemde yazıldığı iddia edilen iki metinden birisinde adil ve dindar, diğerinde ise barbar ve sefih olarak gösterilmesidir.
Nef’î, kasidelerinde Sultan Ahmet’in adaletini, dindarlığını ve ahlakını şairane ifadelerle metheder, kendisinin ve toplumun ona hayranlığını dile getirir. Sultanın, adeletiyle ülkedeki bütün fitne kaynaklarını kuruttuğunu, herkesin ona ihtiyaç duyduğunu, onun ise (Allah’tan gayrı) kimseye bel bağlamadığını ifade eder (Nef’i, Akkuş 1993: 73-74). Sultan Ahmet’in dönemini, Peygamberimiz Hz. “Ahmed”’in dönemine; kılıcını da Hz. Ali’nin Zülfikar’ına teşbih eder (Akkuş 1993: 57). Sultanı, adalet bakımından Ömer’e, huy bakımından da Ali’ye benzetir. Sultanın her zaman hayra niyet ettiğini, adaletiyle bütün dalalet kapılarını kapattığını, şeytanın bile vesvese üretemediğini, zalimlere karşı sert, halka karşı merhametli olduğunu söyler veya ima eder (Akkuş 1993: 52-53). Nef’î, Sultan Ahmet’e hitaben, “Osmanlı saltanatı, daima senin varlığınla şeref bulsun. Zira ülkede mal ve mülk emniyeti, o saltanatın varlığına bağlıdır.” der (Bk. Akkuş 1993: 58-59). Nef’i sultanın adaletli yönetimini mübalâğalı ve nükteli ifadelerle de metheder. Onun döneminde, ticaret erbabının hırsızlara zekat verdiğini; kurtların huy değiştirip çoban gibi davranmaya başladıklarını; şahinlerle kekliklerin birbirlerini misafir ettiklerini; eğer Sultanın adalet kanunları dağlara ve sahralara tatbik edilse, aslanların dizlerinde ceylan yavrularını uyutacaklarını söyler (Akkuş 1993: 58, 60, 70). Bütün bu bilgiler Riyazi’nin aynasına yansıyınca renk değiştirmiştir. Zira Riyazi’nin tasvirleri okununca Sultana karşı korku hisleri, Nef’i’ninkiler okununca Sultana karşı saygı ve hayranlık hisleri oluşmaktadır. Birisinde sefahet ve baskı, diğerinde ahlak ve adalet vurgusu vardır.
Nef’i, Sultan Ahmet’le ilgili somut bilgilere de yer verir: Onun İstanbul’a At Meydanına yaptırdığı muhteşem camiyi birkaç beyitle metheder (Akkuş 1993: 52-53). Sultanın çok aktif olduğundan, çok hızlı hareket ettiğinden fakat “dağ” gibi büyüklüğüne rağmen “karınca”yı bile rahatsız etmediğinden bahseder (Akkuş 1993: 53, 61). Bir veziri vasıtasıyla Acem şahından haraç aldığını, bir vekili aracılığıyla Tatarlara yardım ettiğini, kendisine Çin ve Hind hükümdarlarının elçi ve hediye gönderdiklerini söyler (Akkuş 1993: 57). Tezkireciler, özellikle o devir için önemli olan ve sultanı değerli gösteren bu bilgileri göz ardı etmişlerdir.
Nef’i ve Riyazi’nin Sultan Ahmet tasvirlerindeki zihniyet farkını, ikisinin de kullandıkları “guy u çevgan” metaforu üzerinden seyretmek mümkündür. Nef’î, bir kasidesinde methiye bağlamında Sultan Ahmet’e şöyle dua eder:
Top eylesin yolunda ser-i düşmeni kazâ
Ta kim felekde mâh-ı neve savlecân verir (Akkuş 1993: 59)
“Kaza (kader), gökyüzünde “hilal”e bir sopa versin ve senin düşmanlarının başını top gibi yoluna sersin.”  (Akkuş 1993: 58-59). Beyitte Nef’î , Sultan Ahmet’e, “Kaza ve kader, senin düşmanlarını yok etsin.” diyerek dua etmektedir. Şair bu mesajı verirken, mazmun veya metafor olarak “cirit oyunu”nu kullanmıştır. “Savlecan”, cirit oyununda topa vurmak için kullanılan ucu eğri sopadır. Cirit oyununda kullanılan “gûy” (top) ve “çevgan” (savlecan, sopa), divan şiirinin klişe teşbih unsurlarındandır. Bu beyitte “hilal”, şekil bakımından “çevgan”a, düşmanların kafaları da şekil bakımından “top”a teşbih edilmiş ve şöyle denilmiştir: “Kaza, hilâl şeklindeki çevganını alıp, senin düşmanlarının top şeklindeki kelleleriyle oynasın.” Burada kullanılan metaforlardan hareketle Sultan Ahmet’in Bektaşi, Alevi veya Kızılbaşları acımasızca katlettiği mesajını çıkarmak mümkün değildir.
Tezkireci Riyazi (veya Riyazi adıyla tezkire yazan Hammer gibi birisi), Nef’î’nin medih maksatlı kullandığı “guy u çevgan” metaforunu, Sultanı barbar göstermek için kullanmıştır; devletin asayişe en muhtaç olduğu bir dönemde, halkın bir kısmını düşman ilan etmiştir:
Ser-i a’dâyı boyar kana demâdem kılıcın
Anlara halk anınçün dediler sürh-serân
 
Top idüp kellelerin arsada tîğin dâ’im
Düşmen-i dîni bu üslûba kılur ser-gerdân
 
Bu beyitleri doğru yorumlayabilmek için Riyazi’nin metnini bir bütün olarak okumak ve kavramak gerekir. Öncelikle okuyucu merkezli olarak metne bakılmalı ve metinde nasıl bir sultan imajı oluşturulmak istendiği belirlenmelidir. Zira her cümle veya beyit, kendi bağlamı içinde anlam kazanır. Bağlamı farketmeden cümle ve beyitlere mana vermek, çoğunlukla okuyucuyu yanlışa götürür. Yukardaki beyitler Sultan Ahmet’in Şah Abbas’la olan mücadelesi “bağlamında” söylenmemiştir. Zaten metinde Şah Abbas’ın adı geçmez. Riyazi’nin Sultan Ahmet’le ilgili tasvirlerinde, sultanın kendi halkına olan baskısı ön plana çıkartılmıştır.
Sonuç olarak, Nef’i’nin kasidelerinde oluşturduğu “sultan imajı”yla Riyazi’nin oluşturduğu “sultan imajı” arasında ciddi bir çelişki vardır. Birisi doğru ise diğeri yanlıştır.
 
…...
Tezkirelerdeki Beyitler ve Divan’daki Bütün Şiirler Sultan Ahmet’e Mi Aittir?
Sultan Ahmet’in 20. asırda bulunan Divan’ı sayesinde onun iyi veya vasat bir şair olduğu; hikemi, tasavvufi ve dini şiirler yazdığı fark edilmiştir. Eğer Divan’ı ortaya çıkmasaydı, Sultan Ahmet’i tezkirecilerin beyanlarına ve seçtikleri şiir örneklerine göre sefahate meyilli basit bir şair olarak tanıyacaktık. Ancak eldeki Divan yazması, baştan sona incelendiği zaman, Divan’a sonradan bazı müdahaleler yapılmış olabileceğine dair bizde bir kanaat oluşmaktadır. Bu kanaati destekleyen bazı karineler aşağıda maddeler halinde sıralanmıştır:
Birincisi, eldeki Divan’ın başında “Eş’âr-ı Sultân Ahmed Hân-ı Evvel” ibaresi geçmektedir. Buradaki anahtar kelime “evvel”dir. Bu kelime, eldeki “Divan” üzerinde bir tasarrufun olduğuna işaret etmektedir.  Zira Sultan Ahmet için “evvel” (birinci) sıfatının kullanılması için II. Ahmet’in de ortaya çıkmış olması gerekir. Nasıl olsa, daha sonra bir Ahmet daha tahta çıkar diye “evvel” sıfatı kullanılmaz. Hatta Ahmetler o kadar karışmıştır ki Osmanlının son dönem tarihçilerinden Ata, Sultan Üçüncü Ahmet’in kullandığı Necip mahlasını Sultan Birinci Ahmet’e atfetmiştir.
İkinci delil, eldeki Divan’ın Sultan Ahmet’in bütün şiirlerini içermemesidir. Yani eksik bir divan nüshası söz konusudur.
Üçüncüsü, yazmada istinsah kaydının bulunmamasıdır. Yani divanı, kimin, ne zaman tertip ettiği belli değildir.
Dördüncüsü, bazı şiirlerin diğerlerinden farklı olarak ifade, imlâ ve aruz hataları içermesidir. İsa Kayaalp, Sultan Ahmet’in Divan’ında yer alan bazı şiirlerdeki zihaf sorunlarına şöyle dikkati çeker: “Divanda yer yer istinsah hatalarına rastlanmakta, vezinde de imale ve zihafa sık sık başvurma zorunluluğu noksanlık olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Kayaalp 1999: 88-89).
BeşincisiDivan’da, Türkçeyi kullanma ve şairlik gücü bakımından iki farklı şair tipiyle karşılaşılmasıdır. Bu şairlerinden birisi, Türkçeye ve aruza hâkim başarılı bir şairdir; diğeri dil ve ifade sorunları olan üçüncü sınıf bir şairdir. Meselâ Riyazi’nin Sultan’a “atfen” eserine aldığı aşağıdaki beyitte özne-yüklem sorunu vardır:
Sahn-ı âlem mürgzâr oldu dilâ nevrûzdur
Tâze cân bahş oldu ezhâra sabâ nevrûzdur (Riyazi, v. 6b)
 
Bu dil yanlışı, 20. asırda ortaya çıkan Divan’da düzeltilmeye çalışılmıştır. Fakat divandaki beyitte de başka dil yanlışları vardır (Bk. Kayaalp 1999: 216).
 
Altıncı delil, Divan’da karakter ve mizaç bakımından iki farklı şair tipinin bulunmasıdır. Bu şairlerden ilki, Aziz Mahmut Hüdayi gibi dua, tefekkür, irşat, hikmet, nasihat içerikli şiirler yazan bir şairdir. İkinci olarak Divan’da Enderunlu Fazıl gibi sefihane şiirler yazan bir şair vardır. Birinci grup şiirlerde kuvvetli bir dindarlık, tevekkül, tevazu, irşat ve fetih ruhu dikkati çeker. İkinci grup şiirlerde ise dünya zevkleri, “sefahet”, kaba bir müstehcenlik ve lâkırdı vardır. İkinci grubu oluşturan sefihane şiirler Divan’ın sonuna eklenmiştir. Birinci grup şiirlerden bazıları bestelenirken, ikinci grup manzumelerin şiiriyet tarafı oldukça zayıftır. İlginç olan, tezkirecilerin sadece ikinci grup şiirleri yani içerik ve söyleyiş bakımından sorunlu olan beyitleri seçmeleridir.
Burada bir hususa açıklık getirmek gerekir. Mutasavvıf veya dindar şairler, şairlik yeteneklerini geliştirmek, güzel ve sanatlı beyitler vücuda getirebilmek için “mey”, “saki”, “zülf”, “ben” gibi divan şiirinin temel unsurlarını şiirlerinde kullanabilirler. Sultan Ahmet’in de sanat ve hüner göstermek için bu tarzda şiirler yazmış olması muhtemeldir. Nitekim Divan’da sanat için yazılmış bazı güzel şiirler bulunmaktadır. Fakat tezkirelerde ve Divan’ın sonunda rastladığımız manzumeler, çoğunlukla nükte ve sanat için değil, mesaj için yazılmışlar gibidir. Mesajlar da çoğunlukla müstehcen ve bohemcedir:
 
Yine bahrün kenârından gönül hazz eyledi cânâ
Belün kuçduk lebün emdük senünle merhabâ itdük (Kayaalp 1999: 232)
 
İnce belini kuçsam ey kâmeti ar’ar
Mül leblerini emsem ey lebleri sükker
 
Girelden içine zevk ü safâdır pîşemiz her dem
Bi-hamdi’llâh bu me’vâdan gamı dilden çıka kıldık  (Kayaalp 1999: 219)
 
İlk beyitte şair, sahilde yaşadığı sefihane bir anı tasvir etmektedir. Mevsuk olduğunu düşündüğümüz divanlarda bu şekilde bir sahil eğlencesinden bahsedilmez. Yani beyitte, divanlarda pek rastlamadığımız müstehcen bir “sahil sahnesi” vardır. Diğer beyitler de Müslüman bir okuyucunun sevmeyeceği, hatta okumak bile istemeyeceği ölçüde sefihane ve rezilânedir. Bu tür beyitlerin; sufiyane şiirleriyle, camisiyle, Hz. Peygamber’e olan sevgisiyle halkın gönlünü kazanan dindar bir şairin kaleminden çıkmış olma ihtimali çok düşüktür. Sultan Ahmet, bu şiirleri kendisi yazmış olsa bile, bu şiirlerle anılmak istemez. Zira bu şiirler, bize göre, onun dindar ve şair kimliği için bir lekedir. Akıllı bir insan, bin bir zahmetle elde ettiği saygınlığını ve dindarlığını, birkaç rezil beyitle lekeler mi?
Eldeki Divan’a müdahaleler yapıldığına işaret eden yedinci delil, Bursalı Mehmet Tahir’in Divan’la ilgili verdiği bilgilerde gizlidir. Bilindiği gibi Bursalı, Sultan Ahmet’in divanını Ayasofya Kütüphanesi’nde bulmuştur (Bursalı 2011: 2/78). Ancak daha sonraki yıllarda araştırmacılar buDivan’a ulaşamamışlardır. Bir müddet sonra Ali Emiri Kütüphanesi’nde istinsah kaydı olmayan Sultan Ahmet’e ait bir Divan ortaya çıkmıştır. Bursalı’nın tarif ettiği yerde ise Celayirli hanedanından Ahmed ibn Veys’e ait Farsça bir divan bulunmuştur. Ve bu durum Sadeddin Nüzhet Ergun tarafından “Anlaşılıyor ki Tâhir Bey, bu eseri görmemiş ve yalnız fihriste bakmakla iktifa ettiği için yanılmıştır.” denilerek hemen karara bağlanmış ve geçiştirilmiştir (Kayaalp 1999: 89). Elbette Bursalı Mehmet Tahir’in Divan’ı görmeden ve incelemeden, onun hakkında değerlendirmeler yapma ihtimali vardır. Diğer bir ihtimal ise Bursalı’nın bahsettiği Sultan Ahmet Divan’ının çalınması ve yerine Ahmed ibn Veys’in Farsça divanının konulmuş olmasıdır. Bu ihtimali destekleyen bazı karineler vardır:
Birincisi Bursalı Mehmet Tahir, Sultanın divanında bulunan fakat tezkirelerde bulunmayan iki şiirden alıntı yapmıştır. Tezkirecilerin ve diğer biyografi yazarlarının kaydetmediği bu şiirleri, Bursalı’nın Divan’dan almış olması kuvvetle muhtemeldir. Tezkirelerde olmayan bu şiir ancak divandan ve mecmualardan elde edilebilir. Bursalı mecmualardan bahsetmemiş, Divan’ı kaynak göstermiştir.
İkincisi, Bursalı’nın Sultan Ahmet’in şiirlerine örnek olarak seçtiği beyitler, tezkirelerdekilerin aksine, dini bir muhtevaya sahiptirler. Hem içerik hem de söyleyiş bakımından Sultanın şairliğini ve şiirlerini temsil edebilecek durumdadırlar. Bu şiirlerin ilkinde Sultan, bütün işlerinde Allah’tan yardım istediğini söylemekte ve Allah’ın rızasını kazanmaktan başka da bir emelinin bulunmadığını ifade etmektedir. İkinci örnekte, şair, kendi nefsine ve Hak âşıklarına şöyle seslenmektedir: “Her nefes Allah’ı zikredin. Zira Allah, herkese yeter, gerisi boş ve geçici bir hevesten ibarettir. O halde ey Hak dostu, Allah dışındakilerden ümidini kes ve Allah’ın zikrini dilinden bırakma”.
Üçüncüsü, Bursalı Mehmet Tahit, Divan’ın içeriği ile ilgili başka ayrıntı bilgiler vermiştir. MeselâDivan’ın “mürettep” olduğunu söylemiştir. Ayrıca Divan’da güzel Farsça şiirlerin de bulunduğunu ifade etmiştir. Bursalı’nın bütün bu bilgileri, Sadettin Nüzhet Ergun’un iddia ettiği gibi, fihristte yer alan “Divan-ı Sultan Ahmed” ibaresinden çıkarması mümkün değildir. Bu bilgiler ve şiirler tezkirelerden de alınmamıştır. Zaten tezkireciler, Sultanın Divan’ının “varlığından bile” haberdar değildirler veya bizi haberdar etmezler.
Bizim tahminlerimize göre, Sultan Ahmet’in 20. asırda Bursalı Mehmet Tahir tarafından bulunan ve istinsah kaydı içermeyen Divan’ına bazı müdahaleler yapılmıştır. Bu divanda yer alan ve Sultanı sefih bir şair olarak gösteren sorunlu beyitler, Sultanın dini, tasavvufi ve hikemi şiirlerine eklenerek yeni bir divan nüshası oluşturulmuştur. Böylece Osmanlı toplumunu ve sultanlarını sefihlikle itham eden tezkireler tasdik edilmiştir. Sultanın divanının en eski yazmaları bulunduğu zaman veya 20. asırda ortaya çıkan divan yazması, iç ve dış tenkide (mürekkep, kâğıt vs. tenkidine) tabi tutulduğu vakit, bu kanaatin doğruluğu veya yanlışlığı ortaya çıkacaktır. Şu an için inkâr edilmesi mümkün olmayan bir doğru varsa, o da şudur: Tezkirelerde Sultanın dindar kimliği, dini ve hikemi şiirleri “tamamen” göz ardı edilmiştir ve Sultan, şiirlerinde sadece dünyevi zevkleri metheden, üçüncü sınıf bohem bir şair olarak tanıtılmıştır.
 
Tezkirecilerin Türkçeyi Sonradan Öğrenmiş Bir Yabancı Gibi Yanlış Kullanmaları
Osmanlı şiir dilinin iyice geliştiği ve inceldiği, Osmanlı şairlerinin Türkçeyi çok başarılı ve hünerli bir şekilde kullandıkları bir dönemde, yani 17. asırda, devrin şairlerini tanıtma görevini üstlenmiş olan tezkirecilerin Türkçeyi yanlış kullanmaları, eserlerini belirli kelime, tamlama ve cümlelerle yazmaları, üslûp bilimcilerin üzerinde ciddiyetle durmaları gereken bir konudur. Meselâ tezkireci Rıza’nın bariz dil hataları vardır. Bunlardan birisi Farsça tamlamalarla ilgilidir. Bilindiği gibi, Osmanlı Türkçesinde Arapça kelimelerle yapılan Farsça tamlamalarda sıfat-mevsuf uyumuna, vezin zorlamaları hariç, azami ölçüde dikkat edilir. Ancak tezkireci Rıza, herhangi bir şairi değil Sultan Ahmet’i tanıtırken bile bu temel dil kuralına dikkat etmez. “Evsâf-ı cemîl-i âlem-ârâları tavsîf ü ta’rîfden müstağnîdir. Bu ebyât-ı latîf, ol zât-ı şerîfin zâde-i tab’-ı nazîflerdir.” (Rıza 1316: 9) cümlesinde “evsaf-ı cemile” yerine “evsaf-ı cemil”; “ebyat-ı latife” yerine “ebyat-ı latif” demiştir. Daha dikkat çekici olan ise, bu tür hataların, tezkirenin okuyucular, müstensihler ve naşirler tarafından düzeltilmeden günümüze kadar gelmiş olmasıdır. Bu durum, Faik Reşat’ın tespitiyle “Osmanlıların bilmedikleri”, 20. asırda öğrenmeye başladıkları tezkirelerin ne zaman yazıldıkları, yazar, müstensih ve muhataplarının kimler olduğu sorusunu akla getirmektedir.
 Rıza, çoğunlukla aynı kelimeleri ve aynı cümle yapılarını kullanarak tezkiresini kaleme almıştır. Meselâ Sultan Ahmet’i tanıtırken söylediği kelime ve cümleleri Fatih için de kullanır: “Fâtih-i Kostantıniyye’dir. Mahlas-ı şerîfleri ‘Avnî olup evsâf-ı cemîli takrîr ve tahrîrden müstağnîdir. Bu ikibeyt-i garrâ ol hazret-i âlî-cenâbındır. ” (Rıza 1316: 5).
Tezkirecilerin bütün şairleri anlatırken benzer tamlamaları ve cümle yapılarını kullanmaları, onların fazla hata yapmalarını önlemiştir. Ancak basmakalıp ifadeler dışında yeni veya uzun bir cümle kurmak istedikleri zaman hataya düşmüşlerdir. Nitekim Rıza tezkiresinin dil bakımından en kusursuz olması gereken dibace kısmı, dil hatalarıyla doludur. Özne-yüklem sorunları vardır.
Tezkireciler, cümle oluştururken yaptıkları kelime seçiminde isabetli davranmamışlardır ki bu durum, bir dili sonradan öğrenenlerin özelliğidir. Herhangi bir dili sonradan öğrenen yabancılar, gramer bakımından doğru cümle kurabilirler, meramlarını ifade edebilirler fakat özellikle eş ve yakın anlamlı kelimeleri doğru seçemezler. Meselâ, “yola gelmek” deyimini “tarika gelmek” şeklinde kullanabilirler. “Müteşâirleri tezkireye dahil etmedim” yerine “bi-eyyi vechin kân müteşâirleri matrûh ve merdûd idüp” derler. Bir ifadeyi anlayabilmek onun dil bakımından doğru olduğunu göstermez. “Bi-eyyi vechin kân müteşâirler” ifadesi sıfat-mevsuf uyumu bakımından sorunludur. Batı Türkçesine göre “Bi-eyyi vechin kân müteşâirleri merdûd ettim.” denmez. Belki “müteşâirleri redd ü tarh ettim” denebilir; ancak böyle bir cümle de bağlam bakımından sorunlu olur. Zira bir şey tezkireye alınmadan atılamaz, ahz edilmeden tarh edilemez. Dolayısıyla tezkirecinin “müteşâ’irleri tezkiretü’ş-şu’arâya almadım veya müteşâirlerin terceme-i hâllerini eserime dâhil etmedim.” vs. demesi gerekirdi. Metinlerin “collacation” (eşdizim veya ibarede kelime uyumluluğu) bakımından tenkidini yapabilecek kadar Osmanlı nazım ve nesrine hakim olan dilbilimciler yetiştirildiği zaman, bu konu, daha doğru bir zeminde tartışılabilecektir. Aşağıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, tezkireci Rıza, eserinin başında, kendi dönemindeki şairleri sefihlikle ve yeteneksizlikle suçlarken, “yazı dili”ne yakışmayacak hatalar yapmış, muhtemelen Türkçeyi tam öğrenmeden Osmanlı şairlerini tenkide girişmiştir: 
Pes bu fakîr-i pür-taksîr fî-zamâninâ tezkiretü’ş-şu’arâ eylemek hatâ-yı mahz olup belki ma’rifet-i sefâhet ad olunmak mertebesindedir. Zîrâ ki gürûh-ı şu’arâya vukûf muhâl olduğundan mâ’adâ nice yârân-ı müşfik ve nice ihvân-ı gayr-i muhakkik sekâmet-i tab’ını fehme kâdir değil iken kendüye bir mahlas isnâd ve “elbette şâ’irim” diyü feryâd ider. Bu fakîr-i pür-taksîr ise bi-eyyi vechin kân müteşâirleri matrûh ve merdûd idüp bu cerîde-i muhtasara ve müfîdeye tedhîl ve tahrîr itmemek üzre karâr virmişimdir. Öyle olsa, bu tâife beni siper-i şimşîr-i zebân ve tu’me-i tîğ-i hezeyân itmekden hâlî olmamaları mukarrerdir.” (Rıza 1316: 4).
Bu cümleleri anlayabilmek için gayret sarf edenler veya eski harflerle yazılmış bir metni okumayı ve anlamayı kendileri için “yeterli bir başarı” olarak görenler, bu ve diğer tezkirelerdeki hemen hiçbir dil kusurunu fark edemezler, hatta tezkirecilerin dil bilgisine hayran olurlar. Kimi araştırmacılar, bir eseri ne kadar zor anlarlarsa, ona o kadar saygı duyarlar. Saygı duydukları eserin tenkidine razı olmazlar. Hâlbuki bazen bir metni anlamada çekilen zorluğun sebebi, yazarın Türkçeyi doğru kullanamamasıdır. Bir esere vakıf olmadan onu methetmek doğru değildir. Yukarıdaki metinde özne-yüklem uyumsuzluğu, yanlış kelime seçimi veya eşdizim hataları, yanlış bağlaç kullanımı gibi Türkçeyi sonradan öğrenmiş insanların sıkça yaptıkları yanlış tipleri dikkati çekmektedir. Bu dil yanlışlarını, o döneme ait bir kullanım şekli olarak izaha kalkışmak doğru değildir. Bu satırların arkasında Türkçeyi tam öğrenememiş, fakat Arapça ve Farsça kelime hazinesi geniş, divan şiiri ve nesri üzerinde çalışmış, tam öğrenemediği Türkçeyle sanat yapmaya kalkışan, özellikle seciye önem veren bir insan tipi vardır.
 
 
Sonuç
28 yaşında vefat eden Sultan Ahmet, muhtemelen züht ve takva üzere geçirdiği hayatını ne kendisi kaleme almış ne de etrafındakilere yazdırmıştır. Ancak 20. asırda ortaya çıkan Divan’ı ve muhtemelen şifahi kaynaklardan toplanan bazı hatıraları vasıtasıyla biz onu kısmen tanıyabilmekteyiz. Onun şiirlerindeki tevazu ve dindarlık, kuru bir söz olarak değil, sufiyane bir hal olarak kendisini hissettirmektedir. Hem “genç” hem de “sultan” olan birisinin, Aziz Mahmut Hüdayi gibi “gönül dili” ile şiirler yazması, dünya saltanatını küçümsemesi; hakkı, adaleti, fazileti, bilgiyi önemsemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Zira gönül ve ruh eğitimi, eğitimlerin en zorudur. Böyle bir keyfiyet, çoğunlukla manevi bir iklim (ortam) gerektirir. 17. asırda saraya hâkim olan manevi iklimin, “genç” ve “kudretli” bir şehzadeye kazandırdığı bu İslâmi ruh ve terbiyeyi, acaba bugünün hangi eğitim sistemi verebilir? Osmanlı sultanları arasında I. Ahmet’i istisna olarak görmek, riyakârlıkla suçlamak veya tezkireciler gibi onun dindar ve mutasavvıf kişiliğini “hiç” görmemek ve göstermemek, art niyetli ve insafsızca bir tavır olur.
Tezkirelerde Sultanın dindarlığı, hocası Aziz Mahmut Hüdayi ile dini ve edebî münasebetleri, siyasi başarıları, İstanbul’a kazandırdığı muhteşem cami, on dört rakamının hayatında tuttuğu ilginç yer, Ahmed ve Bahti mahlaslarını ne zaman aldığı, ilk mahlasının ne olduğu, hayatının belli safhalarına ebcetle düşürülen tarihler, Türk tasavvuf edebiyatına kazandırdığı muhteşem şiir, Hz. Peygamber’in ayak izine hitaben yazdığı meşhur murabba, şiirlerine yazılan nazireler, hatta Divan’ının var olup olmadığı vs., hiç söz konusu edilmemiştir. Onun Müslüman bir okuyucu tarafından sevilip sayılmasını sağlayacak hemen hiçbir bilgi, anekdot ve şiire yer verilmemiştir. Aksine onun için, baskıcı, barbar ve sefih bir sultan imajı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bütün bunlar, tezkirelerin, sahih olsalar bile, güvenilir olmadıklarını açıkça göstermektedir. Bu bilgiler, Osmanlı sultanları ve toplumunu ahlâksız gösteren eserlerin, 18. asırdan sonra yerli ve yabancı Oryantalistler tarafından uydurulmuş olabileceği iddiasını desteklemektedir. Kanaatimce, tezkirelerin en eski yazma nüshaları mürekkep ve kâğıt tenkidine tabi tutulduğu zaman, tezkirecilerin bilgisizliklerinin ve art niyetli tavırlarının sebebi daha rahat anlaşılacaktır. Dış tenkit usulleri geliştirilinceye ve güvenilir bir dış tenkit uzmanı yetiştirilinceye kadar, tezkirelerin en eski yazma nüshaları özenle muhafaza edilmeli ve muhtemel “yangın”lardan korunmalıdır.
Osmanlıyı karalayan eserlerin şimdiye kadar tenkit edilmeden takdir edilmesinin sebebi üzerinde düşünmek zorundayız. Bilindiği gibi, Türk toplumunda soysal bilimler, dil, tarih ve edebiyat araştırmaları, 19. asrın ikinci yarısında Reşit Paşa gibi Frenk-meşrep siyaset adamlarının zihni ve maddi himayesinde başlamıştır. 19. ve 20. asırda kendi siyasi ve edebi tarihiyle ilgili olarak ortaya çıkan eski harfli her metne inanmaya hazır bir Türk toplumu vardı. Türk halkı, Osmanlı siyasi ve edebi tarihini öncelikle Hammer, Gibb, Ahmet Vefik Paşa, Recaizade Ekrem, Abdülhalim Memduh, Şehabettin Süleyman, Faik Reşat, Ali Canip Yöntem gibi çoğunlukla Frenk ve Frenk-meşrep yazarlardan öğrenmiştir. Osmanlının dinini, inancını, kültürünü ahlâkını sevmeyen insanların Osmanlıyı tanıtma görevini üstlenmesi ilginçtir. Hammer ve Gibb, Osmanlı toplumuna kendi edebî geçmişini tanıtma görevini üstlenmişler ve “sizin şiir tarihiniz budur” diyerek hacimli eserler kaleme almışlardır. Kanaatimce Hammer’in tezkiresinde yer alan bilgiler ile Rıza ve Riyazi tezkirelerindeki bilgiler, niteliksizlik bakımından aynıdır; yani bu tezkireler, Osmanlı siyasi ve edebi tarihiyle ilgili şifahi ve yazılı kültürdeki bilgilerin tam toplanamadığı bir dönemde, meselâ 19. asrın başında yaşamış, dolayısıyla Sultan Ahmet’in dindar kişiliğini, dini şiirlerini, hayatını ve başarılarını bilmeyen, onu zindanda psikolojisi bozulmuş bir şehzade; Kızılbaşların kellerini kesen barbar bir padişah ve bohem bir şair olarak tahayyül eden Hammer gibi birisi tarafından kaleme alınmıştır.
                Osmanlı ahlak ve kültüründen hızla uzaklaştığımız şu zamanlarda, tarih ve tezkire türündeki bazı eserlere dayanarak, Osmanlı büyüklerini riyakâr, ayyaş, ahlaksız ve sefih insanlar olarak gösteren “bilimsel” ve “sanatsal” çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Meselâ Osmanlı edebiyatını metheden birkaç eserle, önce şöhret ve saygınlık kazanan Prof. Walter Andrews, bu saygınlığını, The Age of Beloveds adlı son eseriyle Oryantalistçe bir ürüne çevirmeyi başarmıştır. Andrews’in önceki eserlerini “araç”, son eserini de maksat ve misyon eseri olarak görmek mümkündür. The Age of Beloveds adlı eserde Osmanlı toplumu, sultanıyla, müderrisiyle, kadısıyla, şeyhiyle tamamen ahlâksız ve ayyaş bir toplum olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Fatih’ten başlayarak bütün Osmanlı toplumunu tahkir eden Andrews’in bu eseri, dünyaca meşhur romancı ve yazarlara okutturulup methettirilmiştir. İngilizce olarak hazırlanan bu tür “bilimsel” eserlerle, Dünyada İslam ve Türk tarihini merak eden herkese, İslâm’ın önemli bir temsilcisi olan Osmanlıların dinsiz, fasık, ahlaksız ve ayyaş oldukları öğretilmeye çalışılmaktadır. Haddizatında Osmanlıyı değersizleştirmek, İslam tarihi ve medeniyetini değersizleştirmektir. Cemil Meriç’in de vurguladığı gibi, Doğulu milletler, hâlâ Batıyı kavrayamamışlardır, mağlubiyetleri de büyük ölçüde bu gafletin bir sonucudur (Meriç 1999). İslam dünyası, Batının İslâm’la ilgili uzun vadeli hedeflerinin “küçük” adımlarına karşı hoşgörülü bir gaflet içindedir. Doğulu bir bilim adamının, kendisini yavaş yavaş ecdadından, tarihinden ve inancından koparan eserleri saygıyla okuması, yayımlaması ve söz konusu eserlerdeki her türlü çelişkiyi şerhe çabalaması, üzücüdür.
                Yerli ve yabancı oryantalistler, İslam ve Osmanlı büyüklerine İslam dışı davranışlar izafe ederlerken, 19. ve 20. asırda ortaya çıkan tarih ve tezkire türündeki eserlere dayanmışlardır. Muhtemelen dayanaklarını (kaynaklarını) da kendileri (selefleri) üretmiştir. Onların kaynaklarını, yani Osmanlı adına yazılmış fakat Osmanlıyı karalayan eserleri hedef almayan hiçbir savunma başarılı olmayacaktır. Bu yazıda Türk toplumunun 19. asrın sonunda tanımaya başladığı 17. asır tezkirelerinin “güvenilir olmadıkları” hususu, Sultan Ahmet örneğiyle ortaya konulmaya çalışılmıştır.
 
Kaynakça
Ak, İsmail (2012), “Nasihatname-i Sıdki: İnceleme-Metin”, danışmanlar: Yrd. Doç. Dr. Melek Dikmen, Doç. Dr. Selami Turan, yüksek lisans tezi, SBÜ, Isparta.
Ayvansarayi, Hafız Hüseyin, hzl. Fahri Ç. Derin (1978) Vefeyât-ı Selâtîn ve Meşâhîr-i Ricâl,  İstanbul: Edebiyat Fak.
Ayvansarayi, Hafız Hüseyin, hzl. Ramazan Ekinci (2012), Vefeyât-ı Ayvansarayi, İzmir: Tibyan
Abdülkadiroğlu, Abdülkerim (1990), Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri, Ankara: Kültür Bakanlığı.
Ahmet Rıfat (2004, 1299h), Lügat-i Tarihiyye ve Coğrafya, c. 1-2, Ankara, Keygar Neşriyat
Ahmet Vefik Paşa, hzl. Şakir Babacan (2011), Fezleke-i Tarih-i Osmani, İstanbul: Boğaziçi Yay.
Nef’i, hzl. Metin Akkuş (1993), Nef’i Divanı, Ankara: Akçağ
Atayi, hzl. Abdülkadir Özcan (1989), Şakayık-ı Nev’izade, İstanbul: Çağrı
Baysun, Cavid (1978), “Ahmed I”, İslam Ansiklopedisi, 1, 161-164
Büyük Türk Klasikleri, 5, 1987, İstanbul: Ötüken
Coşkun, Menderes (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169
Coşkun, Menderes (2012), “Şiirlerinin Aynasında Bir Osmanlı Sultanının Ruh Portresi: Sultan Ahmet’in Bazı Şiirlerinin Şerhi”, Yağmur Dergisi, 63.
Coşkun, Menderes (2013), “Sultan Ahmet’in Tezkirelerdeki Bahtsızlığı: Tezkirecilerin Sultanın Hayatını ve Dindar Kişiliğini Bilmemeleri veya Önemsememeleri”, Yağmur Dergisi, 65.
Faik Reşad, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye, nşr. Dersaadet Kütühanesi Sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası
Halkın, Leon-E. (1989), Tarih Tenkidin Unsurları, çev. Bahaeddin Yediyıldız, Ankara: TTK.
İlgürel, Mücteba (1989), “Ahmed I”, DİA 2, 30-33
İsen, Mustafa; Filiz Kılıç, İ. Hakkı Aksoyak, Aysun Eyduran, Mustafa Durmuş  (2009), Şair Tezkireleri, Ankara: Grafiker
Kayaalp, İsa (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi
Korkmaz, Vedat (2012), “Latifi ve Aşık Çelebi Tezkirelerinin Anekdotlar Yönünden Karşılaştırılması”, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniv. SBE.
Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Latifi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratu’n-Nuzamâ: İnceleme-Metin, Ankara: AKM.
Mehmet Süreyya, hzl. A. Aktan, A. Yuvalı, M. Keskin (1995), Sicill-i Osmânî Yâhûd Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, İstanbul: Sebil
Mehmet Tevfik,  hzl. Fatma Sabiha Kutlar Oğuz, Müjgan Çakır, Hanife Koncu (2012), Kafile-i Şuarâ, İstanbul: Doğu Kütüphanesi 
Mehmed Sirâceddin, hzl. Mehmet Arslan (1994), Mecma’-ı Şu’arâe Tezkire-i Üdebâ, Sivas: Dilek Matbaası.
Meriç, Cemil (1999), Bu Ülke, İstanbul: İletişim
Rıza, hzl. Ahmed Cevdet (1316), Tezkiretü’ş-Şu’arâ, Dersaadet: İkdam
Riyazî (Yzm.), Riyâzü’ş-Şu’arâ, Süleymanye Ktp., Lala İsmail – 314
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1977), “Eski Şiir”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, 177-78
TDEA: Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 1, Dergah, s. 298
Tuman, Mehmet Nâil (2001), Tuhfe-i Naili: Divan Şairlerinin Muhtasar Biyografileri, Ankara: Bizim Büro
Uyan, Abdüllatif (1983), Menkıbelerle İslam Meşhurları Ansiklopedisi, İstanbul: Berekat Yayınevi
Ünaydın, Ruşen Eşref (1985), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı
Yahya Kemal (2010), “Resimsizlik ve Nesirsizlik”, Edebiyata Dair, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, 69-73.

Yayın:

Coşkun, Menderes (2013), “Tezkirecilerin Sultan Ahmed'i Değersizleştirme Gayretleri-1”, Yağmur Dergisi, 68: 6-11.

Coşkun, Menderes (2013), “Tezkirecilerin Sultan Ahmed'i Değersizleştirme Gayretleri-1”, Yağmur Dergisi, 69



[1] Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

[2] Ata Tarihi’ne göre Sultan Ahmet “Peygamberimizin ayağı şeklinde yaptırdığı bir sorgucu Cuma ve Bayram günleriyle, diğer resmi günlerde sarığına takardı.” (TDEA, 1, 1977: 298).

  
2555 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın