• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Oryantalistlerin Bulduğu Babürname’de Oryantalistçe Tasvir ve Mesajlar

Oryantalistlerin Bulduğu Babürname’de Oryantalistçe Tasvir ve Mesajlar

Menderes Coşkun 

 

  

19. asrın başından itibaren ortaya çıkmaya başlayan, Tanzimat ve Cumhuriyet döneminde siyasete ve matbuata hâkim olan güçler tarafından yayınlanıp meşhur edilen tarihî (!) eserlerin birçoğu, okuyucunun “irfanına” ve “ahlâkına” katkı yapacak durumda değildir. Bu eserler, tarihimizdeki meşhur ve saygın din ve devlet adamlarımızla ilgili tuhaf, müstehcen, zararlı bilgi ve tasvirler içermektedirler. Tanzimat’tan itibaren bir yandan İslâm ve Osmanlı tarihini değersizleştiren, eski eserleri yok eden, hatta ezanı ve Kuran’ı bile yasaklayan zihniyet, diğer yandan İslâm ve Osmanlı tarihi konusunda halkı bilgilendirecek donanımlı ve çalışkan araştırmacılar yetiştirmiş; bazı İslâm ve Türk klâsiklerini (!) ardı ardına yayınlamıştır. Böylece bilgiyle ve bilimle yeni neslin İslâm medeniyeti ve İslâm tarihi algısını şekillendirmek istemiştir.

Bilgi, fert ve toplumları değiştiren en önemli araçtır. Bilgi insanın zihnini; zihin de insanın fikir, his ve davranışlarını değiştirir. Görerek, duyarak, okuyarak, seyrederek, yaşayarak öğrendiğimiz bilgiler, yıllar sonra, bizim fikirlerimiz, davranışlarımız ve kimliklerimiz hâline gelir. Bundan dolayı, sahih de olsa “zararlı” eserlere karşı müsamahakâr olamayız. Bir milleti yavaş yavaş dejenere etmek, onları kendi inanç ve medeniyetlerinden uzaklaştırmak isteyenler, önce onların alt ve üst şuurlarını besleyen bilgi kaynaklarını, bilgi pınarlarını kirletirler. “Yanlış”la beslenen bir fert veya toplumun “doğru” his, fikir ve davranışlara sahip olması mümkün değildir. Batı, 18. asrın sonunda, bilginin değiştirici gücünü fark etmiş; bilgiyle ve bilimle, insanları ve toplumları değiştirmeyi, dönüştürmeyi hedeflemiştir. Kahire, İstanbul, Selanik, Tahran, Kabil, Semerkand gibi İslam şehirlerindeki aydınların birçoğu, bir asırda, bilgiyle, kitapla, dergi ve gazete ile kendi inanç, tarih ve medeniyetlerinden yavaş yavaş uzaklaştırılmışlardır. Okur-yazarlık, tenkidî bakış açısından mahrum olan bu insanların en talihsiz yanı veya imtihanı olmuştur.

Orta Asya’da Ahmet Yeseviler, İmam Buhariler, Maturidiler, Nakşibendler yetiştiren Türk-İslâm toplumu, 20. asırda şarabın haram olduğunu dahi bilemeyecek kadar cahilleştirilmiştir. Bu cahilleşme kitapla ve bilgiyle olmuştur. Bu yazıda İngiliz ve Rus oryantalistlerinin ortaya çıkardıklarıBabürname’nin, onların Orta Asya’daki toplum mühendisliği faaliyetlerine destek veren bir eser olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.

 

Babürname ile İlgili Tanıtımlar

Modern Türk aydınının İslâm tarihi algısını şekillendiren eserlerden birisi olan Babürname (Vekayi, Hâtırât vs.), 19. asırda İngiliz ve Rus oryantalistler tarafından bulunmuş ve meşhur edilmiştir. Onuilk önce John Leyden ve William Erskine adlı müsteşrikler 1826 yılında İngilizceye çevirerek Londra’da yayınlanmışlardır. Eser daha sonra Almanca, Fransızca, Rusça, Türkiye Türkçesi, Urduca’ya da çevrilmiş ve yayınlamıştır (Akün 1991b: 406-407). Eserin orijinal şekli ise ilk olarak Rus Ortodoks misyoner Nicolas İlminski tarafından 1857’de Kazan’da neşredilmiştir. Babürnameüzerinde en güvenilir ve en kapsamlı çalışmaları 20. asrın başında Annette Susannah Beveridge yapmıştır.

Türk aydını, Babürname’yi ilk olarak 1940’lı yıllarda Reşit Rahmeti Arat’ın çevirisi ile tanımıştır. Arat’ın çalışması, Batılı araştırmacıların Babürname ile ilgili bir asır önceden başladıkları çeviri ve tanıtım çalışmalarının son halkalarından birisidir. Türk araştırmacılar Batılı araştırmacıların konuyla ilgili bilgi ve bakış açılarına tabi olmuşlardır. Meselâ İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Babur” maddesini Fuad Köprülü yazmıştır. Köprülü’nün sözlerine ve kaynaklarına bakılınca, onun yabancı yazarların sadık bir takipçisi olduğu anlaşılır (Köprülü 1997: 187). Ömer Faruk Akün’ün Diyanet İslâm Ansiklopedisi için özenle kaleme aldığı “Babür” ve “Babürnâme” maddelerine bakılınca, onun da oryantalistlerin konuyla ilgili olarak çizdikleri çerçevenin dışına çıkmadığı görülür. Geleneğe tabi olan, yani bilgi ve bakış açısını yabancılardan alan Köprülü ve Akün gibi Türk araştırmacılarınBabürname’yi övmeleri, bu eserin içeriğindeki tuhaflıkları göz ardı etmeleri tabiidir. Eserle ilgili methiyeleri bir araya getiren Ömer Faruk Akün, Babürname’yi şöyle tanıtır: “Batı ilim ve fikir âleminin hayranlıkla andığı Babürname bu gün otobiyografi nevinin dünya klâsikleri arasında sayılmaktadır.” (Akün 1991b: 405). “Babürname, benzeri bulunmayan bir eser olarak gittikçe artan bir alâka ve takdirin merkezi haline gelmiştir.” (Akün 1991b: 405). “Gerçekleri olduğu gibi yazmasındaki dürüstlük ve samimiyet bakımından Babürname Sezar’ın hatıraları ile bir, hatta ondan da ileri tutulmuş, Bâbür bu hatıralarından dolayı Doğu’nun Jül Sezar’ı sayılmıştır. İçindeki itiraflar dolayısıyla Saint-Simon’un Memoires’i ve Jean Jacques Rousseau’nun Confessions’u arasında benzerlik dahi söz konusu olmuştur. Kabul edildiğine göre Sezar’dan sonra Babür’e gelinceye kadar hiçbir hükümdar böyle samimi ve doğru bir hatırat eseri bırakmış değildir. Ancak aradaki bu benzerliğe karşılık Babür’ün hatıraları onun De Bello Gallica ve De Bello Civili’sinden çok geniş ve mukayese edilemeyecek kadar zengin muhtevalıdır.” (Akün 1991b: 405).

Bu tanıtımlarda geçen “gerçekleri olduğu gibi yazmasındaki dürüstlük ve samimiyet”, “hiçbir hükümdar böyle samimi ve doğru bir hatırat eseri bırakmış değildir” gibi oldukça iddialı methiyeler dikkat çekicidir. Batılı ve Frenk-meşrep araştırmacıların İslâm tarihine ait eserlerle ilgili bu tür övgüleri, bazılarını aldatabilir veya şaşırtabilir. Hâlbuki bütüncül ve analitik bakış açısı, bütün çelişki ve tesadüfleri yok eder, onları anlamlı hâle getirir. Aşağıda örneklerle açıklanacağı gibi,Babürname, Müslüman devlet adamlarını ve toplumunu aşağıladığı; onların her türlü ahlâkî kusurlarını ifşa ettiği veya onlara iftira attığı için “samimi” ve “gerçeğin ta kendisi” olarak nitelendirilmiştir.

 

Babürname’nin İçerik Analizi: Tasvirlerdeki Mesaj ve Telkinler

İslâm tarihi ve edebiyatı üzerine çalışmalar yapan Müslüman araştırmacılar, kaynak olarak kendilerine sunulan tezkire ve tarih türündeki eserleri bütüncül ve analitik bir bakış açsıyla değerlendirince, ciddi bir çelişkiye düşmüş olmalıdırlar. Zira Müslüman ve dindar olarak bildikleri, her ortamda methettikleri ataları, bu eserlerde riyakâr, ahlâksız, barbar, fasık ve ayyaş kişiler olarak tasvir edilmektedir. Muhafazakâr araştırmacılar, içine düştükleri bu çelişkiden kurtulmak için, kaynaklardaki bilgilerden istediklerini almışlar, istemediklerini göz ardı etmişlerdir. Böyle yapmakla bir yandan yeni nesli ahlâk bozucu bilgilerden korumuşlar; ancak diğer yandan muhtemelen sahte olan bu kaynakları meşrulaştırmışlardır.

Araştırmacılar bu tür eserlerdeki rahatsız edici anekdotları görmezlikten gelmek yerine, onların üstüne gitmelidirler. Zira İslâm tarihini ve İslâm büyüklerini sistematik bir şekilde itibarsızlaştıran eserlerin, donanımlı oryantalistler tarafından 18. asrın sonundan itibaren peyderpey uydurulmuş olma ihtimali vardır. Bu eserler bütüncül bir bakış açısıyla incelendiği zaman, onların hepsinde aynı “olumsuzlayıcı” zihniyet ve bakış açısının izleri fark edilir. Bu yazıda söz konusu zihniyetin izleri,Babürname’nin aynasında gösterilmeye çalışılacaktır. [1]

 

Babür’ün Kendisini Ayyaş ve Uyuşturucu Müptelâsı Olarak Göstermesi (Tasvir Etmesi)

Muhafazakâr yazarlar, Babür’ü, Nakşibendî şeyhlerinden Hâce Ubeydullah’ın rahle-i tedrisinde yetişmiş takvalı, dindar, edip ve âlim bir Müslüman sultan olarak tanıtırlar. Oryantalist araştırmacılar ise Babür’ü ayyaş bir din ve devlet adamı olarak gösterirler. 19. asırda İngiliz müsteşriklerin ortaya çıkardıkları Babürname, oryantalistlerin görüşlerine kaynaklık etmiştir. Eğer muhafazakâr araştırmacılar Babür’e izafe ettikleri saygın kişiliği Babürname’den hareketle oluşturmuşlar ise açıkça okuyucu aldatmışlardır. Zira Babürname’de ayyaş ve sefih bir Babür tasviri vardır. Babür, eserinde kendisinin ve diğer Müslüman devlet adamlarının zaaflarını özenle ifşa etmekte, sanki kendisine ve diğer sultanlara, Müslüman halkın yanlışlıkla saygı duymasını engellemek istemektedir. Esere göre Babür, 19. asırda kendi medeniyetinden koparılmış Türk aydınlarının Paris meyhanelerinde yaşadıkları sefihane hayatı, 16. asırda, Müslüman bir toplumda ve coğrafyada, yani medrese, tekke ve camilerin arasında yaşamış gibidir:

Hatice Begim huzurunda yemek verildikten sonra Muzaffer Mirza bizi, Babür Mirza’nın yaptırmış olduğu Tarabhâne adlı imarete götürdü… Sakiler şarap bardaklarını doldurup, dolaşarak, meclistekilere sunmağa ve meclistekiler de bu saf şarapları âb-ı hayat gibi içmeğe başladılar. Meclis kızıştı. Şaraplar başa vurdu. Bana da içirmek ve beni de bu daireye sokmak niyetinde idiler…. Babamdan sonra Hoca Kadı’nın uğurlu tesiri ile zahid ve müttaki idim. Şarap içmek şöyle dursun (Arat 2000: 295-296) şüpheli taamlardan bile ictinab ederdim. Sonra gençlik hevesile ve nefse mağlup olarak şaraba meyil hâsıl oldu; fakat teklif edecek bir adam yoktu… Herat gibi mamur bir şehre gelmişiz; şimdi içmezsem ne zaman içerim diye düşündüm..” (Arat 2000: 297). “Muzaffer Mirza’nın yaptırmış olduğu yeni kış evine geldik. Bu eve geldiğimiz zaman çok sarhoş olan Yusuf Ali Köktaş, kalkıp raksetti… Sarhoş olunca biraz zevksiz maskaralıklar yaptılar, cünbüş akşama kadar devam etti.” (Arat 2000: 298). Öğle vaktinde geçmek için hareket edilerek gemiye girip rakı içildi…. Çok sarhoş imişim… Eve geldikten sonra epeyce kusmuşum” (Arat 2000: 362-363). “Oradan dönüşte tekrar gemiye bindik. Minûçehre Han’a da macun verilmişti.; o kadar macun tesiri altında kaldı ki iki koltuğuna girip kaldırdılar.” (Arat 2000: 363). “Geceleyin bir sohbet yapıldı. Kadı ‘Benim evimde böyle şeyler olmamıştır, fakat padişâh hâkimdir.’ diye arz etti.” (Arat 2000: 374). “Kırk yaşında içkiyi bırakmak niyetinde olduğum ve buna da bir seneden az bir müddet kaldığı için, ifratla içiyordum.” (Arat 2000: 398). “Maveraünnehir’de Buhara şaraplarından daha kuvvetli şarap bulunmaz. Ben Semerkand’da ilk içki kullandığım sıralarda Buhara şaraplarını içerdim.” (Arat 2000:75). “Macun yedik” (Arat 2000: 387). “Sabah sabuhi yaptık. Sarhoş olarak uyuyup öğle vaktinde İstafil’den hareket ettik.”; yolda macun yenildi.” (Arat 2000: 393).

Oryantalistlerin İslâm kültür ve edebiyatına fedakârane bir hizmeti olarak algılanan İslâm Ansiklopedisi’nde Müslüman bir devlet adamı olan Babür şöyle anlatılır: “Sık sık tertip ettiği içki ve musıki meclislerinde, devrinin başlıca sanatkârlarını, şairlerini, musikişinaslarını, hattat ve nakkaşlarını toplar, onlar ile müzakerelerde bulunur ve mütemadi içerdi. Bilhassa 28 ile 44 yaşları arasında şarap ve eğlenceye iptilâsı onda son haddini bulmuştu. 24 saatte 4 kere içki meclisi kuruyordu.” (Köprülü 1991: 183). “İslâm” Ansiklopedisi’ndeki Babür maddesinde Müslüman okuyucuya şu mesaj verilmektedir: “Babür, daima şarap içen bir fıkıh âlimi ve örnek alınması gereken bir devlet adamıdır.”

Babür’ü bu şekilde tanıtan araştırmacılar, elbette bilgilerini, Babürname gibi “tarihî” kaynaklardan almışlardır. Eğer bu kaynaklar sahih ise Babür, bir Müslüman için saygı duyulacak bir insan değildir. Ancak kaynakları mevsukiyet tenkidine tabi tutmadan Babür’ü, riyakâr ve ayyaş ilân etmek, doğru değildir, muhtemelen Hindistan’da Müslümanların koruyuculuğunu üstlenmiş olan Babür’e, yani Zahîreddin Han’a haksızlık etmiş oluruz. İç ve dış tenkit çalışmaları sonucunda kaynakların sahih olduğunu anlarsak, o zaman Babür’ün İslâm toplumunda yetişmiş bir sefih olduğunu söyleyebiliriz. Bu gibi insanları İslâm büyüğü olarak tarif etmek doğru değildir.

 

Babür’ün Diğer Müslüman Türk Sultanlarını, Şairlerini ve Toplumunu Ahlâksız, Sefih, Fasık İnsanlar Olarak Göstermesi

Babürname’yi övgüyle tanıtanlar, Babür’ün bu eserde Şeyh Ömer Mirza, Sultan Ahmet Mirza, Sultan Mahmut Mirza, Sultan Hüseyin Baykara, Ali Şir Nevayi gibi Müslüman devlet adamları hakkında faydalı ve “orijinal” bilgiler verdiğini söylerler. Eserde 19. asır Türk toplumunun muhtemelen adını dahi duymadığı birçok şahıs hakkında bilgi bulunduğu bir gerçektir. Ancak bu bilgiler onların aleyhine olan, onları karalayan bilgilerdir. Meselâ Babür, kendi babasını önce dindar bir kişi olarak tarif eder, sonra bu dindarlığa ayyaşlığı, uyuşturucu müptelâlılığını ve kumarbazlığı ilâve eder: “Hanefi mezhebinden olup, temiz itikatlı bir adamdı. Beş vakit namazını bırakmazdı. Kazaya kalanları da hayatta iken, tamamen yapmıştır. Çok defa yüksek sesle Kuran okurdu. Hoca Ubeydullah’ın müridi idi ve sohbetleri ile çok müşerref olmuştu. Hoca hazretleri de ona ‘oğlum’ diye hitap ederdi. Okuyup yazmağı iyi bilirdi. Hamseteyn, Mesnevi ve tarih kitaplarını mütalaa etmişti, ekseriya Şehname okurdu… Yumruğu çok kuvvetli idi. Onun yumruğundan devrilmeyen yoktu.” Adildi, cömertti (Arat 2000: 11).  “Önceleri çok içerdi. Fakat sonraları ancak haftada bir iki defa meclis kurardı. Sohbeti hoş bir // adamdı; yerinde güzel beyitler okurdu. Sonraları daha ziyade mâcun [uyuşturucu] kullanmağa başlamıştı. Zengin olmakla beraber mütevazi idi. Daima tavla ve bazan da kumar oynardı.” (Arat 2000: 12). 

Babür’ün veya Babür adına bu eseri uyduran kişinin ayyaşlıkla dindarlığı birleştirme gayreti dikkati çekmektedir. Babür’ün babası ile Rusların 20. asırda Mankurtlaştırdıkları Türkler arasında ciddi bir ahlâk farkı yoktur. Bu eser sahih ise Ruslar, 19. asrın dindar Türklerini dejenere etmemişler, Mankurtlaştırmamışlar, onları 16. asırdaki asıllarına döndürmüşlerdir. Hakikatte ise Babür’ün tasvir ettiği insan tipi, anormal bir insan tipidir. Böyle bir insan tipi, ancak medeniyet ve inanç değiştirme dönemlerinde, meselâ Tanzimat sonrasında yetişebilir. Müslüman olarak doğan fakat gayri İslâmî fikir ve telkinatla yetişen bu tür insanlar, eski dönem Müslümanlarını temsil edemezler; onlarla kıyaslanamazlar.

Babür, amcası Sultan Mahmut Mirza’yı da önce namazında niyazında dindar bir kişi olarak tanıtır; sonra onun ahlâksız ve fasık bir insan olduğunu gözler önüne serer: “Ahlâk ve etvârı iyi idi. Namazını bırakmazdı…. Adamlarının iaşesi hiçbir zaman eksik olmazdı. Meclisi, bahşişi, ziyafet ve sofrası fevkalâde iyi idi… Zulüm ve fesada çok düşkün idi, durmadan şarap içer ve çok çehre saklardı… Beylerin oğullarını ve oğullarının beylerini, hatta süt kardeşlerini çehre yapmıştı. Kendi süt kardeşinin çocuğunu bile bu yolda kullanıyordu. Bu meş’um adet onun zamanında o kadar yayılmıştı ki çehresiz adam hiç yoktu. Çehre beslemeği bir hüner addeder ve çehresi olmayanı ayıplarlardı. Bu zulüm ve fesadın uğursuzluğundan, bütün çocukları genç yaşta (Arat 2000: 39) öldüler. Şiir söylerdi ve divan tertip etmişti… Bozuk itikatlı bir adamdı”. (Arat 2000: 40). Babür, eserinde sultana yakın olan emirlerin “çehre” olduğunu, olabileceğini ima eder (Arat 2000: 43, 64).

Babürname’de, Ali Şir Nevayi’nin dostu ve hamisi olan Sultan Hüseyin Mirza (Baykara) da sefih, riyakâr, ayyaş ve ahlâksız birisi olarak tasvir edilir: “O, tahta çıktığı zaman on iki imamı hutbede okutmağı düşünüyormuş. Ali Şir Bey ve diğer bazıları buna mani olmuşlar. Sonraları ise her hali ve hareketi ehl-i sünnet ve cemaat mezhebine uygundu. Mafsal hastalığı yüzünden namaz kılamazdı. Oruç da tutmazdı… Bazı hususlarda şeriate fevkalâde riayet ederdi… Tahta çıktığı zaman altı yedi sene tövbeli idi. Ondan sonra kendini içkiye verdi. Kırk seneye yakın Horasan’da padişahlık etti ve öğle namazından sonra içmediği hiçbir gün yoktu, fakat sabahları hiç içmezdi. Oğulları, sipahi ve şehir ahalisi hepsi bu vaziyette idi. Aşırı derecede işret ve safahat yaparlardı… Divanı hep aynı vezindedir… Yaş ve saltanat itibarı ile büyük bir padişah olduğu halde çocuklar gibi koç besler, güvercinler oynatırdı ve horoz dövüştürürdü….” (Arat 2000: 253). “Herat gibi bir şehir eline geçtiği hâlde gece gündüz işret ve sefahattan başka işi yoktu, hatta etraf ve maiyetinde bulunanlardan da işret ve sefahat etmeyen yoktu.” (Arat 2000: 255).

Nevayi’nin hamisi ve yakın dostu olan Hüseyin Baykara, günümüzde özellikle muhafazakâr araştırmacılar tarafından saygıyla anılmaktadır. Babürname’yi okuyan ve okuduklarına inanan hakiki bir Müslümanın Baykara’ya ve onun arkadaşlarına saygı duyması mümkün değildir. Yukarıdaki tasvir ve tanıtım cümlelerindeki methiyeleri seçip diğerlerini “bir süreliğine” göz ardı etmek, iyi niyetli bir tavır değildir.

Babür’ün veya Babür adına eser yazan sahtekâr bir yazarın karalamalarından hemen herkes nasibini alır. Meselâ yazar, Hoca Abdullah Mervarid’in “faziletli bir sefih” olduğunu söyler: “Önce sadırdı, sonraları içki, mukarrep ve bey olmuştu. Çok faziletli bir adamdı. Kanunu onun kadar iyi çalan adam yoktu…. Sefih ve korkusuzdu. Sefahat yüzünden zührevî hastalığa düçar olarak, eli ayağı tutmaz oldu.” (Arat 2000: 271). Seydim Ali Derban’ı ahlâklı bir fasık olarak tanıtır: “iyi ahlak ve etvarlı bir adamdı... Kusuru fıska ve ….  fevkalâde düşkün olması idi.” (301). “Bu mirzalar kendilerini o derece zevk ve sefahate vermişlerdi ki…. [Ramazan’a bir gün kala bile] yalnız şarap içmek, zevk ve safa sürmek ile meşgul idiler.” (Arat 2000: 63-64). Sultan Hüseyin Mirza şehri aldığı vakit Yadigar Muhammed Mirza ve adamları kendilerini öyle içkiye vermişlerdi ki, o gece Yâdigâr Muhammed Mirza’nın kapısında bulunan üç adamın üçü de sarhoşmuş.” (Arat 2000: 128).

Bize göre bütün bu tasvirlerin maksadı veya telkini, şarabı ve uyuşturucuyu meşrulaştırma; haramı normalleştirme; dindarlık kavramına ayyaşlığı da dâhil etme arzusudur. Eğer bu tür eserlerin sahih oldukları ortaya çıkarsa o zaman şu soru üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gerekir: Ataları bu kadar ayyaş ve ahlâksız olan bir toplum ne zaman ve nasıl Müslümanlaşmıştır? Zira günümüzde bile bütün Müslüman toplumlarda “dindarlık” ve “ayyaşlık” kavramları, anlam çerçeveleri bakımından hâlâ birbirine zıt kavramlardır.

Bize göre Babürname’nin Farsça ve Çağatayca nüshaları üzerinde yapılacak bir mürekkep tenkidi, İslâm tarihi ile ilgili organize bir sahtekârlığı ortaya çıkaracaktır. Bu tür eserlerin 18. asrın sonunda yazıldığının ortaya çıkması durumunda, tarihteki İslam büyüklerini barbar, ayyaş, mülhit, geniş mezhepli, sefih ve riyakâr gösteren birçok “tarihî” eserden mahrum kalacağız; ancak ecdadımızla ilgili hüsnü zannımızı geri kazanacağız.

 

Babür’ün Müslüman Sultanları ve Toplumu Katil, Barbar, Vahşi ve Yağmacı Olarak Tasvir Etmesi

Babür veya Babür adına eser yazan kişi, Müslüman Türk sultanlarını sadece sefih ve ayyaş olarak değil, aynı zamanda onları “barbar”, “katil”, “zalim” ve “yağmacı” kişiler olarak tasvir eder. Bu insanlar ahlâk-ı rezilenin hemen tamamına sahiptirler. Âkif’in ifadesiyle “rezailden” herhangi bir eksiklikleri yoktur. Sultanlar, karşı tarafın canını, malını, mülkünü, karısını, kızını yağmalamak, onlara işkence etmek isterler. Baş kesmek, göze mil çekmek en yaygın adetlerdendir. Babür, bazen 19. asrın realist romancılarını kıskandıracak ölçüde ayrıntılı vahşet tasvirlerine girişir. “Mehdi Sultan onun elini mafsalından kesip düşürdü” (Arat 2000: 59); “boğazını mızrakladılar” (Arat 2000: 61); “Mirşah Koçı’nı da öyle vurdular ki boynu yarısına kadar kesilmiş ve yalnız büyük şah damarı kalmıştı.” (Arat 2000: 61);  “Yüz iki yüz adamını ele geçirerek yarısının başını kesip yarısını yedi sekiz fil ile birlikte getirdi.” (Arat 2000: 421). “ona mensup olan adamların ve çiftçilerin hepsini ele geçirip mallarını yağma ettiler.” (Arat 2000: 83). “Müslümanların hepsi yağmaya gittiler” (Arat 2000: 61) “Mirza’yı tutup … gözlerine mil çekerek kör etti” (Arat 2000: 89) “Sultan Ali Mirza’yı Göksaray’a çıkarıp gözlerine mil çekilmesini emretti.” (Arat 2000: 56), “şerefsizce öldürdüler” (Arat 2000: 57), “işkence ile öldürmeleri emredildi” (Arat 2000: 67); “Samancı Bey, yetmiş-seksen yiğitle çıkıp, Nazar Bahadır ile karşılaştı ve başını kesip kaleye döndü” (Arat 2000: 88), “Özbekleri kuduz köpekler gibi sokaklarda taş ve sopalarla öldürdüler.” (Arat 2000: 127). “ibret için bazıları [Afganlar] kazığa vuruldu” (Arat 2000: 338). “Sultan Mesud Mirza’nın gözüne mil çekilmesine ve Baysungur Mirza’nın öldürülmesine sebep oldu. Herkesi arkasından çekiştirirdi [!]. Kötü ve fâhiş dilli, kendini beğenmiş, bozuk fikirli ve alçak bir adamdı…. Semerkand şehrinde başı kesildi” (Arat 2000: 44-45).

Babür, Hüseyin Baykara’yı şöyle tasvir eder: “Babası oğlu ve oğlu babası üzerine Belh ve Esterabad’a asker sevk etti… Bediüzzaman Mirza mağlup oldu. Birçok iyi yiğit esir düştü. Sultan Hüseyin Mirza hepsinin başını kestirdi. Yalnız bunda değil, hangi oğlu düşman olarak karşısına çıktı ise mağlup etti ve esir düşen adamlarının başlarını kestirdi. Ne yapsın Hak onun tarafında imiş [!]” (Arat 2000: 63). Burada, barbar bir insanı methetmek için söylenen “Ne yapsın Hak onun tarafında imiş” şeklindeki ifade, dikkati çekmektedir. Bize göre ise bu ifade, alay ve istismar maksatlıdır veBabürname’yi yazan insanın kimliği hakkında bir ipucu içermektedir.

Batılılar ve onların takipçileri tarafından “samimiyet” ve “doğruluk” timsali olarak methedilenBabürname’ye göre, barbar Türkler aynı zamanda her türlü tecavüze meyillidirler. Güya bu Müslümanlar, Balkan savaşlarında Müslümanlara reva görülen her türlü şenaati, her türlü insanlık dışı muameleyi kendi soydaşlarına, kendi kardeşlerine yapmışlardır. Hâlbuki Müslüman Türkler, eski ahlâklarından kısmen uzaklaştıkları 20. asırdaki savaşlarında bile düşmanlarını şaşırtan bir fazilet sergilemişlerdir. Burada Babürname’nin Hindistan’ı işgal eden ve orada toplum mühendisliğine girişen İngilizler tarafından bulunup, oryantalistler tarafından farklı dillere çevrilip defalarca yayınlandığı hususu hatırlanmalıdır. Babürname’de anlatılanlara inanan Müslüman bir Türk, elbette kendi tarih ve medeniyetinden nefret edecektir. Babürname’nin ortaya çıktığı dönemde, yani 19. asırda, yine oryantalistlerin öncülüğünde Osmanlı sultanlarını ve toplumunu karalayan “tarihî” eserler de ortaya çıkmaya başlamıştır (Bkz. Coşkun 2011b). Bu eserlerde diller farklı, kahramanlar farklı; fakat bakış açısı, zihniyet, mesaj ve maksat aynıdır. Hemen hepsi yerli ve yabancı oryantalistlerin istediği türden bilgiler içermektedir.

 

Babürname’de Müslüman Şairlerin Ayyaş ve Sefih Olarak Tasvir Edilmesi

19. ve 20. asırda Frenk ve Frenk-meşrep araştırmacılar, divan şiirini, eski şairlerin sefihane hayatlarının bir yansıması olarak görmüşler ve göstermişlerdir. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Nihat Tarlan gibi araştırmacılar ise divan şiirini, dille ve muhayyile gücüyle yapılan bir sanat eseri, bir zekâ ve kelime oyunu olarak yorumlamışlardır (Bkz. Tarlan 1990, Tanpınar 2000, Coşkun 2011a). Ancak 19. ve 20. asırda peyderpey Türk toplumuna tanıtılan tezkireler, Tanpınar ve Tarlan’ın yorumunu değil, Frenk-meşrep araştırmacıların yorumunu desteklemiştir. Bu eserlerde Osmanlı toplumu ve şairleri sefihlikle, şarapçılıkla ve ahlaksızlıkla itham edilmektedir. Tezkirelerdeki anekdotlara göre Osmanlı toplumda müderrisler, kadılar, şeyhler, dervişler çoğunlukla riyakâr ve ahlaksızdırlar.

Tezkirelerdeki sefahat tasvirlerini Babürname’de de görmek mümkündür. Babürname’de “şiir”le “şarap meclisi” arasında kuvvetli bir bağ kurulmuştur. Esere göre şarap, uyuşturucu, maskaralık ve dans, meclislerin değişmez unsurlarıdır: “… Ben hâlâ şaraba perhizli idim… ‘Gelin benim yanımda için…’ dedim… Meclis orada kuruldu. Sonra maskara Gıyas da geldi… Bu rubai İbrahim Çehre vasıtası ile gönderildi. Öğleden sonra bu meclistekiler sarhoş olup, dağıldılar… Birkaç gün önce karışık şarap içilmişti; faydası dokunmadığı için içilmiyordu…. Nekahat günlerinin sonlarına doğru köşklü bahçesinin cenûb-i garbî cihetinde meclis tertip edip karışık şarap içtim…. Gece yatsı vaktinde oradan kalkıp gelip büyük ak çadırda da içtik…. Çarşamba günü… Şah Hasan’ın evine gidip içtim. Beylerin ve içkilerin ekserisi orada idi… Derviş Muhammed gelip sohbette oturdu. O zaman tövbeli olduğu için içmiyordu. Gecenin sonuna kadar burada içildi.” (Arat 2000: 376-377).“[Mecliste] Sartça okuyan herkes kadeh içsin denildi. Bu suretle pek çok kimse (398) kadeh kaldırdı. Sünnet vaktinde çemen ortasındaki dallar arasında oturtuldu ve ‘Türkçe okuyan herkes bir kadeh içsin’ denildi. Bu defa da pek çok adam kadeh kaldırdı.” (Arat 2000: 399).

Babür, şair Hoca Hüseyin Bey’i şöyle tanıtır: “O zamanın âdeti üzere, içki meclislerinde iyi koşma (koşuk) söylermiş.”  (Arat 2000: 20). Meşhur bir şair olarak tanıttığı Baysungur Mirza’yı şu komik ifadelerle tasvir eder: “Şaraba çok düşkündü, şarap içmediği vakit namaz kılardı.” (Arat 2000:104).

Ömer Faruk Akün, sadece Babür’ün değil, asrın diğer şairlerinin, şiirlerinde sefihane konuları tercih ettiklerini söyler: “Çağının diğer şairleri gibi aşk-sevgili-içki zevki (veya meclisi) konuları onda da hükmünü sürdüren bir üçüzdür.” (Akün 1991a: 397). Babürname’deki bilgiler doğru ise, din ve tasavvuf, Nevayi gibi Türk-İslâm büyüklerinin eserlerinde sahte bir renk veya aldatıcı bir kılıftan ibarettir.

 

Tasvir-Telkin İlişkisi Bağlamında Babürname

Tasvirle telkin arasında ciddi bir münasebet vardır. Haddizatında her tasvir, bir telkindir. Bir kişiye ahlâksız demekle, onu ahlâksız göstermek (tasvir etmek) arasında ciddi bir fark yoktur. Gayri ahlâkî olan bir şeyi tasvir etmek, onu bir bakıma yaygınlaştırmak ve meşrulaştırmaktır. Tasvirî metinler, okuyucunun alt şuurunu hedeflerler. Tanzimat’tan itibaren Türk insanı, çoğunlukla tasvirî metinlerle, yani hikâye, roman, gazete ve filmlerle dejenere edilmeye çalışılmıştır. Tanzimat’ın kudretli yazarları, güya kültürel ve masumane sebeplerle Batı felsefe ve edebiyatını Türk okuyucusuna tanıtmışlardır. Böylece Türk aydını, Yunan mitolojisini, Batı insanının sefihane hayatını ve fikirlerini öğrenmiştir. Batı edebiyatına ait eserleri Türkçeye kazandıran kişiler, Türk okuyucusunun edebiyat bilgi ve kültürünü geliştirmek için böyle bir aktarım hizmetini yaptıklarını ima etmişlerdir. Zahiren masum gözüken bu tür faaliyetler aslında hafıza ve zihinlerin işgalidir. Bu eserlerle Tanzimat aydınının zihindeki çağrışımlar, referanslar, kriterler, hayaller, değerler, doğrular, haramlar, helaller değişmiştir. Zihinleri ve hafızaları işgal edilen insanlar hızla inanç, ahlâk ve davranışlarını da değiştirmişler, kısmen veya tamamen Frenkleşmişlerdir. Bütün bunlardan dolayı, tasvirî eserleri, masum ve objektif olarak kabul etmek doğru değildir. Zira tasviri, musavvirden ayırmak mümkün değildir.

Tezkirelerde olduğu gibi Babürname’de de “tasvirlerle” ve “ima yoluyla” tarihteki Müslüman sultanların ve şairlerin sefih ve ahlâksız oldukları mesajı verilmiştir. Zira şarabın çok içildiği, uyuşturucunun çok kullanıldığı, her türlü ahlâksızlığın yapıldığı bir toplumda yetişen bir şairin başka türlü olması çok zordur. Bir insanı dolaylı olarak kötü göstermenin yollarından birisi, onu kötü bir çevre veya arkadaş grubu içine yerleştirmektir. Ali Şir Nevayi de Babürname’de bu şekilde dolaylı olarak değersizleştirilmiştir. Her şeyden önce Nevayi, ahlâksız ve ayyaş bir sultan olarak tanıtılan Hüseyin Baykara’nın yakın bir dostudur, arkadaşıdır, emiridir: “Mirza’nın beyi değil belki musahibi idi. Çocukken bir mektepte imişler. Hususiyetleri çokmuş. Bilmiyorum, hangi kabahatinden dolayı Sultan Ebû Said Mirza onu Herat’tan ihraç etmiş.” (Arat 2000: 264). Babür’ün veya Babür adına eser yazan kişinin, Nevayi’yi dolaylı olarak değersizleştirmek için verdiği bilgileri burada şerh etmek istemiyoruz. Zira fıska karşı meyilli bir yazarın verdiği bu bilgilere inanmak, muhtemelen Nevayi’ye karşı haksızlık olur.

Her tasvirin bir mesajı, her mesajın bir telkini vardır. Bazen tasvir ve telkin, tebliğden daha tesirlidir. Babürname “telkinleri” bakımından incelenince, onun okuyucunun alt şuuruna şu bilgileri yerleştirdiği fark edilir: Hüseyin Baykara gibi Türk ve İslâm tarihinin büyük isimleri, hem namaz kılmışlar hem de şarap içmişler, kumar oynamışlar, uyuşturucu kullanmışlar ve her türlü ahlâksızlığı yapmışlardır. Bu tür alışkanlıklar güya onların Müslümanlıklarına engel olmamıştır. İnsanlar istedikleri zaman özellikle de yaşlanınca tövbe ederek bu tür günahlarını temizleyebilirler. Bütün bu tasvir ve mesajların telkini şudur: “Ey günaha girmekten korkan mutaassıp Müslüman, sen de ataların gibi gençliğini sefahat, alkol ve uyuşturucu bataklığında geçirebilirsin; yaşlanınca da tövbe edersin. Bütün bunlar Müslümanlığa engel değildir.” Görüldüğü gibi bu eser, Müslümanları yavaş yavaş kendi inanç ve ahlâklarından uzaklaştırmak isteyen yerli ve yabancı oryantalistler için oldukça fonksiyonel bir eserdir ve onlar adına her türlü övgüyü hak etmektedir.

 

Rus ve İngiliz Oryantalistlerinin Babürname’yi Övme, Yayınlama ve Yaygınlaştırmalarının Sebebi

Bir eseri doğru tahlil edebilmenin en kısa yollarından birisi, ona sahip çıkanların, onu meşhur edenlerin kimliğini araştırmaktır. Babürname’yi oryantalistler bulmuşlar ve onu bütün dünyaya tanıtmak için ciddi bir gayret sarf etmişlerdir. İngilizce, Fransızca, Almanca gibi birçok dile çevirmişlerdir. Eser üzerinde hâlâ yorucu çalışmalar yapılmaya devam edilmektedir. BatılılarınBabürname’ye değer vermelerinin, onu hatırat türünde dünya edebiyatlarının en önemli eserlerinden birisi olarak göstermelerinin, Babür’ü Jül Sezar, Saint-Simon ve Jean-Jacques Rousseau ile kıyaslamalarının, hatta onlardan daha üstün tutmalarının elbette mantıklı ve ikna edici bir izahı olmalıdır. Kimisi bu övgüleri, Batılıların objektifliği, İslâm tarih ve kültürüne hizmet aşkı ile izah edebilir. Hâlbuki bunun izahı, Babürname’de okuyucuya verilen mesaj ve telkinlerde gizlidir.

İngilizlerin Babürname’ye özel bir önem vermeleri sebepsiz değildir. Bilindiği gibi Babür’ün Hindistan’da kurduğu, Gürganiyye veya Timuroğulları adıyla bilinen devlet, 1858 yılında İngilizler tarafından yıkılmıştır. İngilizlerin Hindistan’da kendi hâkimiyetlerini kurabilmeleri için oradaki Müslüman halkı kendi tarih, inanç ve medeniyetlerinden koparmaları gerekiyordu. Zira kendi inanç ve medeniyetine bağlı olan insanlar, yönetilemezler, köleleştirilemezler. Babürname, Batılıların Müslümanları kendi medeniyet ve tarihlerinden koparma hedefine tamı tamına hizmet etmektedir. Bu eserin, İngilizlerin istediği türden bilgiler içermesi ve onların ihtiyaç duyduğu bir dönemde ortaya çıkması her hâlde tesadüf değildir. Üstelik İngilizlerin tarihi tahrif etmek, Türkleri vahşi, barbar ve ahlâksız göstermek için sahte bilgi ve belgelerle birçok eser ürettikleri de bilinmektedir. McCarthy’nin araştırmalarına göre, İngilizler 20. asrın başında Hindistan Müslümanlarının Osmanlıya olan sevgi ve saygısını azaltmak için Türkleri zalim ve ahlâksız gösteren birçok eser yazdırmışlar ve bu eserleri bütün dünyaya dağıtmışlardır (McCarthy 2003). Bu eserlerdeki iftira ve iddialar güya tarihî kaynaklara dayandırılmıştır. Babürname de hem ortaya çıkış dönemi hem de mesaj ve telkinleri bakımından Wellington House’un ürettiği sahte eserlere benzemektedir, onlara kaynaklık edebilecek durumdadır. Belki de kaynak olarak üretilmiştir.

Babürname ile Rus oryantalizminin hedefleri arasında da kuvvetli bir münasebet vardır. Bilindiği gibi Ruslar, 19. asırdan itibaren Müslüman Türk halkını, kendi inanç, tarih ve medeniyetlerinden uzaklaştırmak, hatta onlardan nefret ettirmek için siyasi, askeri, bilimsel, kültürel ciddi bir faaliyet yürütmüşlerdir. Türkleri Hıristiyanlaştırma veya dinsizleştirme projesinde görev alanlardan birisi de Ortodoks Türkolog Nicolas İlminski’dir. Babürname’yi ilk defa orijinal diliyle 1857’de Kazan’da yayımlayan kişi de odur. Zahiren bakılınca İlminski, büyük bir fedakârlık örneği göstererek Arap harfleriyle yazılmış böylesine hacimli bir metni yazma eser kütüphanelerinden bulmuş ve yayımlamıştır. Tarihinden, inancından koparmak istediği bir milletin tarihine ve kültürüne hizmet etmiştir. Görünüşte bir çelişki vardır. Ancak Rusların Türklerle ilgili hedefleri ile Babürname’nin mesaj ve telkinleri bir araya getirildiği zaman bu çelişkiler ortadan kalkar. Bilindiği gibi, İlminski ve diğer Rus Türkologlar, 19. asırdan itibaren yaptıkları “bilimsel” çalışmalarla yeni bir Türk tipi oluşturmak istemişlerdir. Bu tipin en bariz özellikleri şunlardır: Cahillik veya bilgi tüketiciliği (yani bilgiyi tenkit edebilecek kadar değil, aktarabilecek kadar öğrenme), eğlenceye düşkünlük, ayyaşlık ve iffetsizliktir. Rusların oluşturmak istediği insan tipiyle, Babürname’de sunulan insan tipinin aynı olması tesadüf değildir. Ayyaş ve ahlâksız yapılmak istenen Türk halkına, güya kendi tarihinden örnekler sunulmuştur. Eğer oryantalistlerin bulup meşhur ettikleri bu eserler sahih ise, Ruslar, her nasılsa 18. veya 19. asırda birdenbire Müslümanlaşan Türk halkını, 16. asırdaki asıllarına, köklerine döndürmüşlerdir.

Abdullah Cevdet, Türk milleti önce kendi klâsiklerini, kendi şaheserlerini iyice okumalı derken, Cemil Meriç’in zannettiği gibi, iyi niyetli değildir. Yerli oryantalist Cevdet, Batılı şarkiyatçıların Müslüman milletleri kendi sözde klâsikleriyle yavaş yavaş zehirleme projesinden büyük ihtimalle haberdardı. Burada Cemil Meriç’in Abdullah Cevdet’le ilgili şu tespitlerini hatırlatmakta fayda vardır: 

İslâmiyeti, Batılılaştırmak istiyordu, doktor. Doğu’yu Batı ile zenginleştirecektik, ama Doğu’nun büyük değerlerini tanıdıktan sonra. Bütün şaheserleri okuyacaktı halk; kalbi de kafası da genişleyecekti. İhtilâller faniydi, kanla kazanılan zaferler kanla silinirdi. Türkler İslâm âleminde “irfan” öncüsü olmalıydılar.”  “Müslümanlar terakkiyat-ı medeniyeyi [yani fıskı, sefaheti, ayyaşlığı, iffetsizliği] ancak Müslüman bir menbadan istinbat ve kabul ederler.” (Meriç 1999: 141).  “Abdullah Cevdet anladı ki: Önce Osmanlının kafasını değiştirmek lâzım, kafasını ve kalbini… Kültür davası halledilmeden siyasetle uğraşmak abesti.” (Meriç 1999:  140). “Uzun tecrübeler sonunda gördüm ki, ışık Hıristiyan dünyasından gelirse Müslüman ruhu ona bütün kapılarını kapayacaktır. Biz ki Müslüman damarlarına yeni bir kan akıtmak vazifesini alıyoruz, ileri prensipleri bizzat İslâm müesseselerinde aramalıyız.” (Meriç 1999: 141).

 

Sonuçlar

  1. Şimdiye kadar edebiyat tarihlerinde, ansiklopedilerde, makalelerde ve hemen her mahfilde methedilen Babürname, haddizatında Müslüman Türk sultanlarını ahlâksız, ayyaş, vahşi, barbar gösteren; Müslümanlığı ve Müslümanları açıkça değersizleştiren bir esedir. Babürname’de çizilen Müslüman portresiyle, oryantalist veya İslam düşmanı yazarların görmek ve göstermek istedikleri Müslüman portresi arasında hiçbir fark yoktur.
  2. Babürname Rus ve İngilizlerin, Müslüman Türkleri kendi inanç ve tarihlerinden uzaklaştırma projelerine birebir hizmet etmektedir. Türk araştırmacılar, inanç ve kültür sömürgeciliğine hizmet eden Babürname’nin sahte mi sahih mi olduğunu ciddiyetle araştırmak zorundadırlar.
  3. Batılılar, tarihî şahsiyetler adına eser uydurmanın kolaylığını, işlevselliğini ve zevkini 18. ve 19. asırda fark etmişlerdir. Batılı toplum mühendisleri 19. asırda “toplumu bir organizma olarak” kabul etmişler ve “tarihi bilimin içine” sokmuşlardır. “Bilim artık durağan (statik) ve zaman dışı bir şeyle değil değişim ve gelişim süreciyle” ilgilenmeye başlamıştır (Carr 1993: 68). Collingwood’a göre 17, 18 ve 19. asır tarihçileri, tarihi kurgulamışlardır (Carr 2012: 73, 78). Froude’e göre tarih “istediğimiz her kelimeyi yazabileceğimiz, bir çocuğun harf kutusudur.” (Carr 2012: 78). Prof. Oakeshott’a göre “Tarihi yapmanın tek yolu, onu yazmaktır.” (Carr 2012: 74).
  4. Batıda, hatırat ve seyahatname türünde dünyaca meşhur olmuş bazı eserlerin kısmen veya tamamen uydurulmuş olduğunu iddia eden çalışmalar yapılmıştır. Benzer çalışmalar Babürnameiçin de yapılmalıdır.
  5. Babür’ün atası Timur’a ait olarak gösterilen Tüzük-i Timuri adlı hatıratın aslının kayıp olduğu söylenmektedir. Aslı kayıp olan (veya yazılacak olan) bu eser, Melfuzat-ı Timurî adıyla Farsçaya çevrilmiştir. Farsça çevirinin de tahrif edildiği iddia edilmektedir (Akün 1991b: 407; Togan 1985).Babürname’nin de önce Farsça tercümesinin, sonra aslının ortaya çıkması ilginçtir.
  6. Babürname sahih bir eser olsa bile İslâmî bir eser değildir. Şarabın Müslüman bir sultan ve toplumun elinden sunulduğu bu eser, fikren reşit olmayanlar için zararlıdır.
  7. Babürname’de tasvir edilen sefih ve barbar Türk toplumu ile 1858’de İngilizlerin işgal ettikleri topraklarda yaşayan Müslüman toplum arasında, kanaatimizce ciddi farklılıklar vardır. İngilizler karşılarında dindar bir toplum bulmuşlardır. Yani “dede” ile “torun” arasında ciddi bir farklılık vardır. Sosyolojik bir tezat söz konusudur. Babürname’de tasvir edilen sefih ve fasık toplum, ne zaman ve nasıl Müslüman bir toplum haline gelmiştir?
  8. Babürname’nin içeriğini destekleyen tezkire ve tarih türünde başka eserler de vardır. İlginçtir ki bu eserlerde de yazarlar, Müslümanları olumsuzlama gayreti içindedirler. Yani aynı zihniyette insanlar tarafından kaleme alınmışlardır. Aynı zihniyetle yazılmış eserler, haddizatında “tek”e indirgenebilir. Muhakeme ve mukayesede önemli olan farklı zihniyet ve bakış açısıyla yazılmış eserlere ulaşmaktır. Meselâ II. Abdülhamid ve diğer Osmanlı sultanlarıyla ilgili 1900-1940 yılları arasında yazılan çok sayıdaki makale ve kitabın yüzde doksanı, aynı zihniyet ve bakış açısıyla üretilmişlerdir; yani Osmanlı sultanlarını kötülemeye yönelik olarak hazırlanmışlardır. Bu sözde vesikaların çok olması ve birbirini desteklemesi iki şeye işaret eder. Bir: Abdülhamit kötüdür; Osmanlı sultanları ilkel, barbar ve sefihtirler. İki: Bu eserler Osmanlıyı değersizleştirmek için kaleme alınmışlardır; belirli bir zihniyetin ürünüdürler; sayıca çok da olsalar güvenilir değildirler. Meselâ 16. asırda yazıldığı iddia edilen tezkireler, ortak bir tavırla Fatih Sultan Mehmet’i değersizleştirmişlerdir. Bu eserler, bir bakış açısına göre birbirlerini desteklerlerken, diğer bakış açısına göre birbirlerini ifşa etmektedirler. Yani birisinin sahihliği veya sahteliği, diğerleri için referans olacaktır. Hiçbir sahte eser tek başına ortaya çıkmaz.
  9. Babürname, şuara tezkireleri gibi, tasvirî eserlerdendir. Bu eserlerde bir sultan, şair veya şeyhe, doğrudan ahlâksız veya riyakâr denmez; ancak onun ahlâksız ve riyakâr olduğu, tasvir ve ima yoluyla gösterilir. “Söyleme, tasvir et” metodu kullanılır. Bir yazarın önce “faziletli” ve “dindar” sıfatlarıyla methettiği bir kişiyi daha sonra tasvir veya ima yoluyla “ahlâksız” göstermesi, “okuyucuyu aldatmaya dönük” art niyetli bir tavırdır. Muhtemelen maksadı “dindar” kavramını kirletmektir. Sıfatları ve kelimeleri kirletmek, her şeyi kirletmektir.
  10. Babürname’de Babür’ün, romancı veya “her şeyi bilen anlatıcı” tavrı dikkati çekmektedir. Eserde kahramanlarının bütün zaaflarını bilen, gizli açık bütün günahlarına vakıf olan bir romancı tavrı vardır. Babür, kendisinden aşağı mertebede olan birçok insanın sıradan ve sefihane hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sadece toplamamış, ayrıca bu bilgileri “bütüncül ve edebî bir üslûpla” kitaplaştırmıştır. Bilgi toplamak zor, toplanmış dağınık bilgileri üsluba çekmek; onları akıcı bir üslûpla adeta romanlaştırmak daha zordur. Babür, kendi toplumu tarafından yaygın bir şekilde okunmadığı anlaşılan bu eseri kim için yazmıştır?
  11. Batılılar “ayyaş din adamı” olan Babür’ü örnek alınması gereken bir insan olarak sunarlar.Babür’de modern bir insanın özellikleri vardır. Onun otobiyografi ve günlük türünde eser yazması, biyografi, folklor ve coğrafya ile ilgilenmesi, içkili eğlence meclislerinde kadınlarla sohbet etmesi, kendisini dindar olarak göstermesi, yani dini istismar etmesi, (yemek) masası, masa örtüsü, bıçak-kaşık kullanması dikkat çekicidir. Hiçbir dinî veya kültürel bir gerekçe olmadan, bireyi anlatması, bireyi ön plana çıkarması (individualizm) bakımından da Babür, çağdaş Batılı bir kişiliğe sahiptir. Oryantalistler ve onların Doğulu takipçileri, Babür’ü şöyle idealize ederler: “Eğlence meclislerinin zevkini yaşayan bir tabiat aşığı, araştırıcı ve gözlemci bir botanist, görmesini bilen bir seyyah, bir etnografya müjdecisi, bir bahçe mimarı ve şehirci, ata binme, ok atma ve kılıç kullanma sanatının efendisi, yüzücülük dahil komple sporcu, hattat, musikişinas, fakih, hararetli bir tezyini sanatlar ve kitap meraklısı, bir edebiyata damgasını basmış şair, dünyanın zevkle, takdirle okuduğu üstün bir hatıra yazarı, hayatı türlü lezzetleriyle bir yaşama sanatı haline getirmiş bir kimse olmanın bütün sıfatlarını beraberinde taşıyan bir Türk soylusudur.” (Akün 1991a: 397).
  12. Babür, kendi toplumunun bütün kusurlarını ifşa etmekten zevk alan; sefahet ve ahlâksızlığın tasvirinden rahatsız olmayan Frenk-meşrep bir yazar gibidir. Hâlbuki hakiki Müslümanlar bâtılın ve ahlâksızlığın tasvirinden rahatsız olurlar. Cemil Meriç bu hususta şunları söyler: “Batının ilk romanlarından biri “Topal Şeytan”. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşadır. Osmanlının [Müslüman bir toplumun ] ne yaraları vardır, ne yaralarını teşhir etme hastalığı. Hikâyeleri ya bir cengaveri edebîleştirir, ya “hisse alınacak bir kısa’dır… Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum...”(Meriç 1999: 19). “İnanan bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayali çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda, romanın ne işi var? Osmanlı Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı.” (Meriç 1999: 120). 
  13. Babürname’de, Asya’ya “yabancı” olan bir seyyahın bakış açısı vardır. Zira Babür’ün anlattığı şeyler, kendi toplumu için sıradan veya âdiyattan olan, ilgi çekici olmayan bilgilerdir. Bu bilgiler ya başka memleketteki insanlar için ya da farklı bir asırda yaşayan insanlar için ilgi çekici olabilir. Sanki Babür, 19. asırda İslâm memleketlerini dolaşan Batılı seyyahların bakış açısına, zihniyetine ve misyonuna sahip gibidir. Ayrıca Babür’de bir sosyal bilimci tavrı vardır. İslâm âleminde sosyal bilimlerle ilgili çalışmalar 19. asırda başlamıştır.
  14. Kimileri, Babürname gibi eserlerde tasvir edilen anormal Müslüman tiplerini normal göstermek için genelgeçer ifadelere başvurabilirler. Meselâ “İnsanların kusurları olabilir, tarihî büyüklerimizi kutsamamalıyız.” diyebilirler. Genelgeçer ifadeler, tenkide ve muhakemeye kapalı yazarların elinde tehlikelidirler. Elbette insanlar kusursuz değildir. Ancak kusur-fazilet dengesini iyi kurmak gerekir. Bir kişi bazen ahlâklı bazen ahlâksız olamaz. Böyle bir tasvirde “ahlâklı” sıfatı, anlamını kaybeder. Hiçbir İslâm toplumunda fasık bir kişiye dindar ve ahlâklı denmez. “Namaz kılmadığı zamanlarda şarap içerdi” gibi bir ifadeyi şerhe çabalamaya, bunun için genelgeçer sözleri suiistimal etmeye gerek yoktur.
  15. Bizim maksadımız Babür’ü, Fatih’i, Mevlâna’yı ve diğer İslâm büyüklerini idealize etmek, onları kusursuz göstermek değildir. Eğer öyle olsaydı biz de tarih ve tezkirelerde işimize gelen bilgileri alır, diğerlerini görmezden gelirdik. Bize göre yaşayış, inanç ve ahlâk bakımından Müslüman olmayanı Müslüman göstermek, “Müslüman” sıfat ve kavramını değersizleştirmektir. Gayri İslâmi olan bir fikir veya davranışa İslâmî bir kılıf veya bağlam bulmaya çalışmak doğru değildir.
  16. Bizim maksadımız, İlminski gibi kimlikleri ve niyetleri belli olan araştırmacıların ortaya çıkarıp meşhur ettikleri eserlerdeki bilgilere iman ederek kendi tarihimizi ve medeniyetimizi karalamanın, aceleci ve büyük ihtimalle yanlış bir karar olduğunu vurgulamaktır. Bizim maksadımız, kaynak sahih de olsa sahte de olsa, kötüye kötü, yanlışa yanlış diyebilmektir. Bizim maksadımız, ahlâk dışı tasvirat ve telkinat içeren sözde İslâmî eserlerin içeriğini teker teker ifşa etmek, böylece bu eserlerin okunmadan methedilmesine ve meşrulaştırılmasına engel olmaktır.

 

Kaynakça:

Akün, Ömer Faruk (1991a), “Babür”, DİA, 4: 395-400

Akün, Ömer Faruk (1991b), “Babürname”, DİA, 4: 404-408

Arat, Reşit Rahmeti (2000), Baburname: Babur’un Hayatı, Ankara: Kültür Bakanlığı

Bilkan, Ali Fuat (2001), Risale-i Validiyye Tercümesi, İstanbul: Kitabevi.

Carr, Edward Hallett (1993), Tarih Nedir, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, İstanbul

Collingwood, R. G. (1990), Tarih Tasarımı, çev. Kurtuluş Dinçer, Ara Yayıncılık, İstanbul

Coşkun, Menderes (2011a), "Klasik Türk Şairinin Poetikası Üzerine", Bilig, 56, 57-80

Coşkun, Menderes (2011b), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169

Konukçu, Enver (1991), “Babürlüler”, DİA, 4: 401-404

Köprülü, M. Fuad (1997), “Babur”, İA, 2: 180-187.

McCarthy, Justin (2003), “İngiliz Probogandası, Wellington Evi ve Türkler”, Türkler, 13: 469-481

Meriç, Cemil (1999), Bu Ülke, İstanbul: İletişim

Tanpınar, Ahmet Hamdi (2000), Edebiyat Üzerine Makaleler, hzl. Zeynep Kerman, İstanbul: Dergâh.

Tarlan, Ali Nihat (1990), Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’ın Makalelerinden Seçmeler, Ankara: AKM.

Togan, A. Zeki Velidî (1985), Tarihte Usûl, Enderun Kitabevi, İstanbul

Yücel, Bilal (1995), Bâbür Dîvânı, Ankara: AKM

Zahîrüddin Muhammed Bâbür, hzl. Tanju Oral Seyhan (2004), Mübeyyen der-Fıkh: Giriş-Metin-Dizin-Tıpkıbasım, İstanbul: Çağrı.



[1] Bu çalışmada, Çağatayca metin yerine, Reşit Rahmeti Arat’ın Türkiye Türkçesine yaptığı çeviri esas alınmıştır. Arat’ın çevirisi Türkiye’de bilim adamları tarafından sıkça kullanılmıştır. Elbette Arat’ın Vekâyi veya Babürname çevirisinde bazı hatalar olabilir. Ancak biz bu yazıda Babürname’de geçen birkaç tartışmalı kelime ve cümleye dayanarak hüküm vermedik. Hangi metin esas alınırsa alsın, bu yazıdaki bulgular ve mesajlar değişmeyecektir. Ayrıca bu çalışmada, Babürname’nin adları, çevirileri, yazmaları vs. hakkındaki “sıradan” bilgiler tekrarlanmayacaktır.

Saat
  
3087 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın