• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
İfşa Edene İftira Atmak: Banarlı’nın Selçukî Rabia Hatun’u Uyduranlarla Olan Mücadelesi - Menderes Coşkun

 

 

İfşa Edene İftira Atmak: Banarlı’nın Selçukî Rabia Hatun’u Uyduranlarla Olan Mücadelesi

 

Menderes Coşkun

 

 

 

 

13. asır Türk tasavvuf edebiyatı tarihine panteist veya vahdet-i vücutçu bir tekke şairi ilâve etme faaliyeti olarak tarif edebileceğimiz Rabia Hatun projesinin en talihsiz yanı, Nihat Sami Banarlı’nın 1940’lı yıllarda bir edebiyat tarihi yazmaya başlaması olmuştur. Eğer Banarlı edebiyat tarihini daha sonraki yıllarda yazmaya başlasa idi, Rabia Hatun tartışmaları belki de hiç yaşanmayacaktı. Edebiyat tarihimiz Rabia Hatun adlı mutasavvıf bir şaire sahip olacaktı. Erzurum’da ve farklı şehirlerde türbesi ve mezarı olan (!) bu tekke şairinin şahsiyeti ve şiirleri, muhtemelen şu tarih tezini destekleyecekti: “12. ve 13. asırda Anadolu’da felsefe-din-töre karşımı bir İslam tasavvufu vücuda getirilmiştir. Bu, ister putperest ister Mecusi olsun insanoğlunu kutsayan, bütün mahlûkatı Allah’la bütünleştiren, aşkı yücelten, amelî Müslümanlığı da değersizleştiren bir inançtır.” Oryantalistlerin bin bir eserle ve zahmetle Müslümanlar için oluşturdukları bu tarih tezinin Tanzimat ve Cumhuriyet döneminde bazı aydınlar tarafından kuvvetle sahiplenilmesi şaşırtıcı değildir. Bundan dolayıdır ki 12. ve 13. asır İslâm büyüklerine “atfedilen” eserler, Batılılar ve onların Doğulu takipçileri tarafından mübalâğalı bir şekilde methedilmiş ve özenle yayınlanmıştır. 18. asırdan itibaren yerli ve yabancı oryantalistlerin öncülüğünde peyderpey ortaya çıkan bu külliyata 1930’lu yıllarda Rabia Hatun da eklenmek istenmiştir. Yani Rabia Hatun tiplemesinin ait olduğu tarihî çerçeve hazırdır. Banarlı gibi araştırmacılara biçilen rol, Rabia Hatun’u, ait olduğu tarihî çerçevenin içine yerleştirmektir. Banarlı ise önce “yazma”ların peşine düşmüştür. Zira Müslüman araştırmacılarda yazma eser tabusu vardır; onlar için elde yazma bir eser olduktan sonra, izah edilemeyecek bir şey yoktur.

Burada üzüntüyle belirtmek gerekir ki Banarlı’nın Rabia Hatun sahtekârlığını keşfetmesinin sebebi, onun kaynak tenkidi formasyonuna sahip olması değildir. Zira Banarlı, 13. asır Türk edebiyatına Selçukî Rabia Hatun’u da büyük bir istekle yerleştirmek istemiş ve bu konuda daha fazla bilgi edinmek için Nihal Adsız vasıtasıyla üstat İsmail Hami Danişmend’e başvurmuştur.[1] Çünkü Danişmend, Rabia Hatun’a ait şiirleri içeren el yazması mecmuayı (!) kendisinin bulduğunu iddia etmiştir. Ancak, bilgi üreticisi Danişmend, üretilen bilgiyi tüketmek ve yaygınlaştırmak isteyen Banarlı’ya yardımcı olmaz. Zira kendisinin, Rabia Hatun etrafında 13. asra ait tasavvufî bir aşk hikâyesi uydurma çalışması devam etmektedir. Üstelik bulduğunu iddia ettiği mecmuada, sadece Rabia Hatun’un şiirleri değil, Osmanlı şair ve ediplerine ait güzel edebî metinlerin de olduğu/olacağı hususunu ağzından kaçırmıştır.[2] Tarihî şahsiyetler adına “güzel” şiirler ve nesirler yazma süreci devam ederken, Banarlı’nın hemen “vesika” istemesinden rahatsız olan Danişmend, ona elindeki belgeleri vermediği gibi, onu oyalayacak bir yalan söylemeye de tenezzül etmez. Banarlı, konuyla ilgili şöyle der: “Aldığım cevap o kadar müphem ve perişandı ki şüphelerimi takviye etti.”[3] Bu olayı Danişmend de doğrular: “[Banarlı’nın] o zaman o kadar alâkadar olduğu ve Türk edebiyat tarihine sokmağa karar verdiği Râbia Hâtun’a karşı sonradan birdenbire cephe alışı, belki de hiç tanımadığım bu zatın arzusunu yerine getiremeyişimden ileri gelmiştir.”[4]

Bu gelişmeler üzerine Banarlı, Rabia Hatun’u, istemesine rağmen, Resimli Türk Edebiyat Tarihi’ne almaz, alamaz. Ancak almadığı için ciddî eleştirilere muhatap olur. İsmail Hami gibi meşhur bir Osmanlı tarihçisinin bulduğu, Rıza Tevfik, Yahya Kemal, Doç. Dr. Abdülkadir Karahan, Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç, İsmail Habib, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı gibi dönemin önemli yazar ve şairlerinin beğendiği Selçuki Rabia Hatun’un harikulâde şiirlerinin, “bir edebiyat öğretmeni” olan Nihat Sami Banarlı tarafından Türk edebiyatı tarihine alınmaması garipsenir. Banarlı, içine düştüğü durumu şöyle anlatır: “Nihayet benim ‘Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’ isimli eserim intişara başlayıp da sıra, 13 üncü asrı ihtiva eden fasiküle gelince birçok okuyucularımdan, bu kitapta niçin bir Rabia Hatun bulunmadığını soran mektuplar almaya başladım. Aynı tarihte, kitabımı neşreden Yedigün müessesi sahibi Sedat Simavi’ye, bizzat müellifi tarafından ‘Erzurumlu Bilginler’ isimli bir kitap ve mektup gönderildi. Baktım ki bu kitapta Râbia Hatun hakiki bir on üçüncü asır şairi (!) sıfatiyle kat’i bir yer almış… Hayatı, türbesi, müşaareleri hakkında malûmat veriliyor. Hatta kitapta Rabia Hatun’a izafe edilen bir de resim var… Mektupta da bu hâtunun edebiyat tarihine alınmayışından teessürle bahsolunuyor. O zaman, hâdisenin kesbettiği ehemmiyet, beni bir defa daha utandırdı. Görmüştüm ki edebiyat tarihimiz ve bazı iyi niyetli münevverlerimiz ellerine verilen şiirlerin hiç bir ilmî delil göstermeden neşredilmeleri yüzünden şaşırtılmıştır.” [5]

 

Banarlı’nın Erzurumlu Bilginler’in Müellifi Hasan Basri Erk’e Yönelik Eleştirileri

Zor duruma düşürülen Banarlı, kendisine baskı yapılmak maksadıyla, patronu (naşiri) Sedat Simavi’ye gönderilen Erzurumlu Bilginler adlı eseri tenkidî bir bakış açısıyla mütalaa etmeye başlar. Tenkidî bakış açısı, Banarlı’nın gözünü açacak, ona ihtiyaç duyduğu belgeleri sağlayacaktır. Ayrıca kişisel onurunun rencide edilmiş olması, Banarlı’nın gözünü keskinleştirmiştir. Zira o zamana kadar Rabia Hatun şiirlerinde kimsenin göremediği hatalar, Banarlı’nın gözüne tek tek çarpmaya başlar. Hürriyet gazetesinde yayınladığı “Hâdisenin İçyüzü” başlıklı yazısında tenkidi bakış açısının sihirli gücünü şöyle ifade eder: “Şiirlere gönül gözüyle değil de ilim gözüyle bakmaya yöneldiğim… zaman iş değişti. Kıtaların hem zayıf taraflarını görmeğe hem de bunların eski çağlarda yazılmayacağını sezmeye başladım…[6]

Banarlı, hiç olmazsa Rabia Hatun meselesinde, aktarımcı tarihçilikten tenkitçi tarihçiliğe yükselmiştir. Tenkidî bakış açısı öyle bir turnusol kâğıdıdır ki onun sayesinde tarih mühendislerinin sahteyi savunmak üzere söyledikleri her söz, Banarlı’nın sahteyi ortaya çıkarmak için kullanacağı bir malzeme haline dönüşür. Burada Banarlı’nın bazı tenkidî tespitlerini sıralamakta fayda vardır:

1. Hasan Basri Erk Erzurumlu Bilginler adlı eserinde Şeyh Hasan Basri ile Rabia Sultan’ın birbirine yazdıkları tasavvufî aşk şiirlerinin (müşaarelerin) halk arasında söylenip durduğundan bahsetmektedir. Fakat bu muşaareler örneklendirilmemiştir. Eğer halk arasında dolaşan bu mısralar esere alınsaydı “Erzurum halkının yedi asırdan beri dillerde sakladığı iddia olunan bu söyleyişler, asırların uğrattığı çeşitli değişiklikleriyle ilim âlemine tanıtılmış olurdu.[7]

2. Erzurumlu Bilginler adlı eserin müellifi eserinde Rabia Hatun’a ait olarak yeni veya farklı hiçbir mısra veya şiir sunmamıştır. Onun örnek olarak sunduğu bütün şiirler 1930’larda halka sunulan şiirlerdir.

3.Erzurumlu Bilginler adlı eserin müellifinin, bu kadar bilgisizliğine rağmen, Rabia Hatun için “bir divan teşkil edecek kadar da [şiir] yazdığı muhakkaktır” demesi, “okuyanları hayretten hayrete düşürecek kadar cesaretli bir iddiadır.[8]

4.Hasan Basri Erk, Rabia Hatun şiirlerini yanlış terim ve bilgilerle tanıtmıştır. Edebiyat bilgisi yeterli değildir, edebiyat terminolojisine hâkim değildir.

 

Banarlı’nın Selçukî Rabia Hatun Adına Ortaya Çıkan Şiirlere Yönelik Eleştirileri

1.Türk şiirinde ilk defa Abdülhak Hamid tarafından kullanılan sarma kafiyenin, asırlar önce Selçukî Rabia Hatun tarafından kullanılmış olması ilginçtir.[9]

2. Rabia Hatun’a atfedilen kıtalardan birinde “mefûlü fâilün mefûlü fâilün” vezni kullanılmıştır. “Türk şiiri tarihinde böyle bir vezin bulunmadığını düşünemeyen kimselerce uydurulduğu âşikâr olan bu kıt’a, lisan bakımından tamamıyla archaique süsü verilmiş, uydurma bir söyleyiştir.”[10] “Olsandı”, “olsamdı” ; “aşsam zamanı” gibi ifadeler yenidir.

 

3. “Son bir ihtiyat kaydıyla söyleyeyim ki Türk edebiyatı tarihinde bir Rabia Hatun varsa ve bu kıtaların asıllarını eğer o söylemişse bu şair, ancak on sekizinci asır sonunda veya on dokuzuncu asırda tekke söyleyişinin klâsik kaideleri bir hayli bozduğu çağlarda yetişmiş, romantik ruhlu, yarı ümmî ve mutlaka Tekke çevresine mensup bir kadın şair olabilir. Ve onun aslında da bozuk bir söyleyişle terennüm ettiği bu kıt’alar sonradan bir başka cahilin elinde – belki de düzeltiyorum zannıyle – bu hale konulmuş olabilir.[11] Banarlı, yazılı bir metin olmak kaydıyla her türlü şerhe hazırdır.

4.Rabia Hatun şiirlerini yayımlayanlar, ellerindeki “yazma”yı veya “fotoğraf”ını halka sunmalıdırlar. Aksi takdirde “şüphelerimizi bir hakikat saymak ve bu hadiseyi uydurulmuş bir hadise gibi karşılamak yolunda kendimizi haklı bulmakta mazuruz.”[12]

 

Banarlı’nın Sahte Şiirleri Sunan İsmail Hami’ye Yönelik Eleştirileri

1.“Esasen bu şiirlerin bir zamanlar Sultan Osman’ın Rumluğu efsanesini de münakaşa eden bir yazısı dolayısıyle o tarihte henüz bir lise talebesi olan Adnan Erzi’nin karşısında ilmî bir hezimete uğrayan İsmail Hami Danişmend tarafından ortaya çıkarıldığı artık duyulmuş olduğundan, şiirler hakkındaki şüphem büsbütün arttı.[13] Necip Fazıl, Bâbıâli adlı eserinde İsmail Hami’yi şöyle tasvir eder: Kendini “gelmiş ve gelecek en büyük tarihçi, mütefekkir bilirdi. Hatta tarihin sabit zaman ölçülerini bile alt üst etmeye kalkar, Osmanlı Hanedanının kökü Rumlardan gelme diye iddia ettiği bile olur; kendi soyu olarak Danişmendlerin en büyük ve en su katılmamış Anadolu prensleri olduğuna inanırdı.[14]

2. “Öteden beridir gazete ve mecmua sütunlarında Türkoloji’ye ait bir takım makaleler neşreden eski bir yazar (İsmail Hami Danişmend), edebiyatımıza ‘Bunlar yüzyıllarca evvel yaşamış, Rabia Hatun isimli bir kadın şairimize aittir.” iddiası[y]le birkaç yeni ve uydurma şiir tanıtıyor. Muharrir bu şiirlerde kullanılan dilin, vezin ve kafiyelerin bizim eski edebiyatımızda mevcut olmadığını düşünemeyecek kadar eski şiirimizin yabancısıdır.[15]

3. “Bu muharrir, bundan 36 sene evvel “Resimli Kitap”da aynı vezinle, aynı kafiye bilgisizlikleri, aynı üslup ve hata, aynı çapraşık ifade ile neşredilen İsmail Hami imzalı şiirlerle bu kıtalar arasındaki benzerliğin bir gün gelip de fark edilebileceğini bir an için olsun düşünmemiş midir?[16]

4. Danişmend’in sahteyi savunurken yaptığı ifade ve mantık hataları da Banarlı’nın gözünden kaçmaz: “İsmail Hami, bu şiirlerin ‘eskilerin manzum, mensur hoşlarına giden eserleri yazıp ciltlettirdikleri bir mecmuanın ‘boş sayfalarından birine’ yazılı olduğunu söylerken, “Madem ki mecmuanın o sayfasında bu kadar şiir yazılıydı, o hâlde bu sayfaya nasıl olur da hâlâ boş sayfa denilebilir?’ diye bir sualle karşılaşacağını aklına bile getirmedi ve bir zamanlar boş olan bu sayfanın nasıl sonradan doldurulduğunu fakat eski boşluğunun da hâlâ nasıl unutulamadığını bir çırpıda söylemiş oldu?[17]Bu âlim zat” bize “Rabia Hatun efsanesine ait kendi elindeki defterin şu meşhur boş sayfasını göstermek cesaretinde bulunsa çok daha iyi ederdi[18]

5.“Hârikulâdelikle vasfedilen bu şiirler, nasıl olmuş da yüzyıllarca bir sır gibi kalabilmiş ve sonra İsmail Hami’nin elindeki defterin boş sayfasına yazılıvermiş?[19]

 

Tenkitler Üzerine Uydurmacıların Rabia Hatun’un Yaşadığı Yüzyılı Değiştirmek Zorunda Kalmaları

Uydurmacılık, dinamik bir süreç gerektirir. Bazen ihtiyaca ve eleştirilere göre yeni bilgi ve eserlerin ortaya çıkarılması gerekir. Nitekim Nihat Sami’nin Rabia Hatun şiirlerine yönelik eleştirileri, aydınları ikna etmeye başlayınca, tarih sahtekârları Rabia Hatun’un yaşadığı yüzyılı değiştirmek zorunda kalırlar. Bu sefer, ucu açık yalanlar söylemeye başlarlar: “Şiir dünyamızda bir yıldız gibi yükselen Rabia hatun’un şimdiye kadar hiçbir yerde çıkmamış 16 şiirini bu sayıdan [Yaz 1948] itibaren yayınlamaya başlıyoruz. Aile Dergisi, yüz yıllardır bir sır gibi saklı duran bu harikulâde şiirleri Türk okuyucusuna sunmakla iftihar eder… Rabia Hatun’un hayatiyle hüviyeti, hatta hangi devirde yaşadığı dahi malûm değildir. Şimdiye kadar yürütülen tahminler birer yakıştırmadan ibarettir. Lisan [itibariyle] on altıncı asırdan daha eski olmaması ve şive itibariyle de Şarkî Anadolu’ya mensup olması lâzımgelir. Transkripsiyonda tesbit ettiğimiz telâffuz, eski yazıdaki harekelerle sesli harflere göredir.[20]

Aile dergisi, Rabia Hatun’un hayatının bilinmediğini söyleyince (yani plânda bir değişiklik yapınca), ona yeni bir biyografi bulma (yakıştırma) çalışmaları tekrar başlar. O dönemde Maarif Vekâleti’nin hazırlattığı ders kitaplarında Rabia Hatun’a ait bir mısraın 15. asır divan şairi Zeynep Hatun’a atfedilmesi, bu bağlamda dikkat çekicidir. Yahya Kemal, Rabia Hatun adına ortaya çıkan mısralardan birisinin 15. asır şairi Sa’dî-i Cem’in divanında bulunduğunu tespit etmiştir.[21]

Banarlı ise Rabia Hatun şiirlerinin 15. asır değil de 18. asırdan sonra yaşamış bir tekke şairinin kaleminden çıkmış olma ihtimali üzerinde durur. Bunun üzerine birileri Rabia Hatun’un “18 inci asır Osmanlı padişahlarından birinin karısı olduğu”nu iddia eder.[22] Rabia Hatun uydurmacılığına destek veren şair Haşim Nezihi Okay, 2 Ağustos 1948’de Işık dergisinde yayınladığı bir makalede Rabia Hatun’u “18. yüzyıl sonuna doğru Anadolu’ya hicret etmiş ve Amasya’ya kadar gelemeyip Erzurum’da kalmış Şirvanlı bir ailenin çok şair ruhlu, iyi yetişmiş [bir] kızı” olarak tarif eder. Haşim Nezihi, Rabia Hatun’u 1948’lerde “Amasya’nın yarı nüfusunu oluşturan Şirvan-Azerbaycan Türklerinden” gösterir.[23]

Rabia Hatun’u uyduran, Jön Türk artığı Cumhuriyet entelijansiyasının muhtemelen en önemli hatalarından birisi, eleştiriler üzerine Rabia Hatun’un yaşadığı asrı değiştirmek olmuştur. Onun 13. asırda değil de 16. asırdan sonra yaşamış olabileceğini söylemişlerdir. Sahteye can vermek üzere yapılan bu değişiklik, haddizatında sahtenin sonunu hazırlamıştır. Zira bu değişiklikle, Hasan Basri Erk’in Erzurumlu Bilginler adlı eserinde bin bir zahmetle inşa ettiği sahte Rabia Hatun biyografisi, tarihî türbeyle birlikte yok olmuştur. Bütün bunlar Banarlı’ya cesaret vermiş olmalıdır.

 

İfşa Edene İftira Atma: Banarlı’nın Cehaletle ve Şöhret Düşkünlüğüyle Suçlanması

Yerli oryantalistler, Rabia hatun projesini akamete uğratan Banarlı’ya çok kızarlar. Onun şöhret düşkünü bir cahil olduğunu, bilimsel ve demagojik yazılarla ispat etmeye çalışırlar. Aile Dergisi’nden Şevket Rado, Akşam gazetesinde yayınladığı bir yazıda, aldatıldığını düşünen okuyucuları, yeni yalanlarla teskin etmeye çalışır. Banarlı’nın aşağılandığı bu yazıda, İsmail Hami’nin Rabia Hatun şiirlerini bulduğunu, kendilerinin de bu şiirleri iftiharla millete sunduklarını, bunun eleştirilecek bir yanının olmadığını söyler: “‘Rabia Hatun Efsanesi’ni bir ‘Rabia Hatun Vakası’ haline getirmek istediği sezilen B. Banarlı’nın yazısını okuyunca ‘Eyvah! Başımıza bir kadın yüzünden neler gelmiş’ diyerek Rabia Hatun’un şiirlerini bulmak gibi vahîm bir suçu işleyen ve onları “Aile” dergisine verip bizi de suçuna iştirak ettiren değerli dostum İsmail Hâmi Danişmend’in evine gittim [baskı ve şantaj ihtimali]. Aramızda geçen konuşmayı ve Nihad Sami Banarlı’nın kendisine atfettiği suçlara verdiği cevapları yarınki nüshamızda okuyacaksınız. Yalnız müteselli olmanız için şimdiden çıtlatayım! Nihad Sami Banarlı’nın birkaç zühulünden başka ortada korkulacak bir şey yoktur.”[24]

Şevket Rado, söz verdiği gibi, bir gün sonra yani 18 Temmuz 1948’de Akşam gazetesinde Hami’yle yaptığı söyleşiyi yayınlar. “Ortada bir uyduran varsa, o da bu zatın [Banarlı’nın] kendisidir.” diye söze başlayan Hami, yavuz hırsız rolündedir. Hâlâ milletin ve bilim adamlarının safdilliğine güvenmektedir. Banarlı’nın iddialarını geniş edebiyat bilgisiyle tek tek çürütür! Hami’nin muhtemelen edebiyatçı dostlarından yardım alarak kaleme aldığı bu yazıda, bilim ve bilginin nasıl suiistimal edildiğini görmekteyiz. Meselâ Banarlı’nın iddialarından birisi şudur: Rabia Hatun kıt’alarından birisi “mefûlü fâilün mefûlü fâilün” vezniyle yazılmıştır, bu vezin Türk ve Arap edebiyatlarında hiç kullanılmamıştır. Fransa’da eğitim aldığı için Fransızcası iyi olan Hami, Garcin de Tassy’nin La Rethorique des Nations Muselmanes adlı eserine atıfta bulunarak söz konusunu kıt’aının vezninin “mefûlü fâilâtün mefûlü fâilâtün” olduğunu, “fâilâtün” cüzünün “fâilât” şeklinde kasredilebileceğini söyler.[25] Hami, Banarlı’nın “aşka-başka” kafiye olmaz şeklindeki iddiasını çürütürken, Fuzuli’nin bir beytini örnek gösterir ve ekler: “Acaba Fuzuli bu işleri o zat kadar bilmiyor mu imiş dersiniz?[26] Banarlı’nın diğer bir iddiası, edebiyatımızda ikinci mısraı serbest olan bir kıtanın bulunmadığıdır. Hami’nin cevabı ilginçtir: “Bütün Türk, Acem, Arap şairlerinin kıt’alarını tetkik ederek kafiye sırasını bozmuş olan var mı, yok mu diye araştırmalar yapmak ömrümde aklıma gelmedi…. Bütün İslami edebiyatı bu bakımdan tetkik etmeye o zatın da ömrü müsait değildir.”[27]

İsmail Hami, Rabia Hatun projesini ifşa eden Banarlı’ya teşekkür etmediği gibi, sahteyi keşfetme şerefinin ona verilmesine de razı olmaz. Ona göre Banarlı’nın edebiyat bilgisi böyle bir keşif yapmaya müsait değildir: “Banarlı aruz ve kafiye ilimlerinden tamam[ı]ile bihaber olduktan başka, eski metinleri doğru dürüst okuyabilecek vaziyette bile değildir.”[28]Kendisi “Resimli” edebiyat tarihini yazdığı sırada eskiliğine kâni olduğu Râbia-Hâtun şiirlerini işte o eserine geçirmek üzere Nihal Adsız vasıtasıyla bana müracaat edip istemiş ve hattâ Râbia-Hâtun’un hangi asırda yaşadığı ve şahsiyeti hakkında malûmat rica etmiştir: Eğer Banarlı o zaman bu şiirlerin yeniliği hakkında zerre kadar bir şey sezebilmiş olsaydı, tabiî edebiyat tarihine geçirmek istemez ve öyle bir müracaatta bulunmazdı.[29]

İsmail Hami ve dostları, dönemin edebiyat araştırmacıları ile Banarlı’nın arasını açmak isterler. Zira Banarlı, Türk edebiyat tarihine Rabia Hatun adlı sahte bir şahsiyetin ilâve edilmesinin ve bu sahtekârlığın fark edilmemesinin Türkiye Türkolojisi adına ciddi bir kusur olduğunu söylemiştir ki bu samimi tespit ve itiraf hâlâ doğruluğunu muhafaza etmektedir. Sahtekârlar bu samimi itirafı dönemin edebiyat araştırmacılarına bir hakaret olarak sunmaya çalışırlar.

 

Sahtekârlığın İtirafı veya Son Yalan

Banarlı’nın tenkitleri, Fuat Köprülü, Faruk Nafiz, Yahya Kemal gibi dönemin meşhur şair ve yazarlarını ikna etmeye başlar. Yahya Kemal, Ağustos 1948’de Karaçi’den gönderdiği bir mektupta, son yayınlanan şiirlerde bir “sahtekârlık” kokusunu sezdiğini söyler: “Bu sefer neşredilen kıtalardan bilhassa biri bu aralık imal edilmiş kalıp bir esere benziyor. Bâ-husus, Şark kafasının yoğurmayı düşünemeyeceği kafiyelerdendir. Bazı mısralarda üslup var ancak Türkçede alafranga şiirin tecellisinden sonra görülebilen harçtandır. Bu iş biraz sahtekârlık kokuyor. Kaldı ki Rabia Hatun’a isnat edilen ve bundan on on beş sene evvel neşredilen “Men tâ senün yanunda dahi hasretem sana” mısraını muhtevi kıta Sultan Cem’in arkadaşı Sadi-i Cem diye tanınmış ve 1490’larda katledilmiş, şehid bir şairimizin divanından çıkmıştı.”[30]

Bu gelişmeler üzerine tarih tahrifatçıları Rabia Hatun projesini bir itirafla sonlandırmak zorunda kalırlar. Bu, kendileri adına isabetli bir karardır. Aksi takdirde oryantalizmin iki asırlık tarih mühendisliği faaliyetleri, küçük bir ihtimal de olsa, sorgulanmaya başlayabilirdi ve bütün kazanımlar yok olabilirdi. 27 Ağustos 1948’de Tasvir gazetesinde yayınlanan “Rabia Hatun’u Bulduk” başlıklı röportajda Rabia Hatun’un İsmail Hami’nin birkaç ay önce ölen eşi Nazan Hanım olduğu iddia edilir. Aynı gazetenin 1 Eylül 1948 tarihli baskısında İsmail Hami, bu iddiayı doğrular. Güya Nazan Hanım tevazusundan dolayı isminin saklanmasını istemiştir.[31]

Danişmend’in bu zorunlu itirafı, başta Banarlı olmak üzere, Nazan Danişmend’in Robert Kolej’deki edebiyat öğretmeni Refik Ahmet Sevengil’i ve “Danişmend ailesinin yakın dostu” Peyami Safa’yı ikna etmez.[32] Robert Kolej’de bazı öğrencilere ciddi bir divan edebiyatı eğitimi verildiği, onların aruzla şiir yazabilecek kadar divan şiiriyle haşir neşir oldukları, bu bağlamda Nazan Danişmend’in Fuzulî Divanını adeta ezberlediği söylenmektedir. Ancak Nazan Danişmend’i tanıyanlar, onun bu şiirleri yazamayacağını iddia ederler. Üstelik Banarlı’ya Necdet Sander tarafından gönderilen bir mektuba göre, İsmail Hami, evinde Şükufe Nihal’e Rabia Hatun şiirlerini okurken, eşi Nazan Hanım bu şiirlerin sahteliğini ima edince, Hâmî onu azarlamıştır.[33] Bedii Faik’in söylediği gibi, eğer Nazan Danişmend, bu şiirleri Rabia mahlâsıyla yazmışsa bile onun bu şiirlerinin milleti aldatmak, tasavvuf tarihini de tahrif etmek için suiistimal edilmesi doğru ve ahlâkî değildir.[34] Bedii Faik, Danişmend’in bu son iddia veya yalanını da belgelendirebileceğini tariz yoluyla ifade eder.[35]

 

 

Sahtekârların Sahteciliği Meşru Gösterme Çabaları

Rabia Hatun’u uyduran grup, sahtekârlığı meşru göstermek, Banarlı’yı da değersizleştirmek için ortak bir dil geliştirirler. Onların ortaklaşa dillendirdikleri hususlardan birisi, biyografinin değil de şiirlerin önemli olduğudur. Bu hususu, Sadun G. Savcı, İsmail Habib Sevük, Şevket Rado, Danişmend gibi yazarlar değişik ifadelerle vurgularlar. Meselâ Aile dergisinin sahibi Vedat Nedim Tör şöyle der: “Rabia Hatun da artık Türk dilinin güzellik sarayında tahtını kurmuştur. Bırakın edebiyat öğretmenleri, bu büyük sanatkârın hangi tarihte doğduğunu, hangi tarihte öldüğünü arayadursunlar.[36]Şevket Rado Akşam gazetesindeki yazısında, Rabia Hatun şiirlerini herkesin beğendiğini, ezberlediğini, defterine yazdığını ileri sürüyordu. Herkes [bilgiyle aldatılmaktan] memnundu, yalnız edebiyat tarihçisi sinirliydi. Evet, Rabia Hatun’un hayatı hakkında bilgi yoktu. Ama bundan ne çıkardı? Nasıl olsa günün birinde ona bir hayat hikâyesi uydurulurdu. Şekspir için, Yunus Emre için, Karacaoğlan için böyle olmamış mıydı? Önemli olan, ortaya çıkmış eserleriydi ve bunlar mükemmel şiirlerdi.[37]

İsmail Hami ve avenesi, Bedii Faik’in ifadesiyle “bu memleketin edebiyat tarihçilerinden” özür dileyecekleri yerde[38] “mahlâs”, “nâm-ı müsteâr”, “uydurma”, “isnat”, “maskeleme” gibi kavramlarla, kelime oyunlarıyla sahteciliği meşru göstermeye çalışmışlardır. Kimisi de bu tür sahtekârlıkların dünya edebiyatı tarihinde yaygın olduğunu söyleyerek, tarih tahrifatçılarına adeta edebî bir paye vermek istemiştir.

Bize göre Rabia Hatun efsanesi, “Müslümanları kendi tarihî büyükleriyle dejenere etme projesi”nin son küçük halkalarından birisidir. 18. asırda başlayan bu menhus projenin en talihsiz yanlarından birisi, Müslümanların kitap okuma alışkanlıklarının azlığıdır; ikincisi de İslâm büyüklerini tuhaflaştırma maksadıyla yazılmış “eski” bir eserdeki her şiir veya hikâyenin Müslümanların zihninde hemen bir hikmet ve nasihate dönüşüvermesidir.

 

 



[1]Şevket Rado, “Rabia Hatun Münakaşası: B. İsmâil Hâmi Dânişmend İddialara Cevap Veriyor”, hzl. Enis Batur Râbia Hâtun: Tuhaf Bir Kıyamet + Kırkbir Şiir, İstanbul: YKY, 2000, s. 57.

[2] Burada Hasan Basri Erk’in Erzurumlu Bilginler adlı eserinde Rabia Hatun’dan önce İbrahim Hakkı’yı tanıtırken, Hakkı’nın gerçek şiirleriyle, muhtemelen ona atfen uydurulan ve onu panteist gösteren mısraları beraber vermesi bir tavır olarak hatırlanmalıdır.

[3] Nihat Sami Banarlı, “Hadisenin İçyüzü”, hzl. Enis Batur, age, s. 36.

[4]Şevket Rado, a.g.m. s. 57.

[5] Nihat Sami Banarlı, agm, s. 35.

[6] Nihat Sami Banarlı, agm, s. 34-36.

[7] Nihat Sami Banarlı “Râbia Hatun Efsanesi”, s. 21.

[8] Nihat Sami Banarlı, agm, s. 21.

[9]Nihat Sami Banarlı, agm, s. 22.

[10]Nihat Sami Banarlı, agm, s. 23.

[11] Nihat Sami Banarlı, agm, s. 25.

[12] Nihat Sami Banarlı, agm, s. 26.

[13] Nihat Sami Banarlı, “Hadisenin İçyüzü”, s. 35.

[14] Necip Fazıl (1994), Babıali, Büyük Doğu, İstanbul, s. 171

[15] Nihat Sami Banarlı, “Acaip Bir Sanat Hâdisesi”, s. 28

[16] Nihat Sami Banarlı, agm, s. 30.

[17] İsa Kocakaplan, “Edebiyatımızmda Rabia Hatun Skandalı”, Edebiyat  Burcu, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı, 2011, s. 225 (217-235). Nihat Sami Banarlı, “Hadisenin İçyüzü” s. 37-38;

[18] Nihat Sami Banarlı, “Bir Mektup ve Zarurî Bir Cevap”, hzl. Enis Batur, a.g.e., s. 46.

[19] Nihat Sami Banarlı, “Hadisenin İçyüzü”, s. 37-38

[20] Enis Batur, age, s. 15-16

[21] Nermin Suner Pekin, “Nihad Sami Banarlı: Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. s. 103.

[22] Şevket Rado, “Râbia Hâtun Efsanesi”, hzl. Enis Batur, age, s. 49.

[23] Mehmet Kasım, “Edebiyatımızda Râbia Hâtun Muamması”, hzl. Enis Batur, age, s. 126.

[24] Şevket Rado, “Râbia Hâtun Efsanesi”, s. 49-51

[25]Şevket Rado, “Râbia Hatun Münakaşası: B. İsmail Hâmi Dânişmend İddialara Cevap Veriyor”, hzl. Enis Batur, age, s. 53.

[26]Şevket Rado, “Râbia Hatun Münakaşası…”, s. 54.

[27]Şevket Rado, “Râbia Hatun Münakaşası…”, s. 55.

[28]İsmail Hâmi Danişmend, “Râbia Hâtun Dedikodusu”, hzl. Enis Batur, age, s. 70.

[29]Danişmend, “Râbia Hâtun Dedikodusu”, s. 69.

[30]Nermin Suner Pekin, age, s. 103.

[31]Süleyman Kale, “Râbia Hâtun Meselesi”, hzl Enis Batur, age, s. 119-120.

[32]Süleyman Kale, “Râbia Hâtun Meselesi”, s. 120

[33]İsa Kocakaplan, “Edebiyatımızmda Rabia Hatun Skandalı”, s. 234

[34] İsa Kocakaplan, “Edebiyatımızmda Rabia Hatun Skandalı”, s. 228

[35] İsa Kocakaplan, “Edebiyatımızmda Rabia Hatun Skandalı”, s.229

[36]Mehmet Kasım, “Edebiyatımızda Râbia Hatun Muamması”, hzl. Enis Batur, age, s. 129.

[37]Altan Deliorman, Işıklı Hayatlar: Nihad Sami Banarlı, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sâmiha Ayverdi, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat 2004, s. 37

[38] İsa Kocakaplan, “Edebiyatımızmda Rabia Hatun Skandalı”, s. 229

  
3155 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın