• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Dejenerasyonun Son Noktası: Utanma Hissinin Kaybı

Dejenerasyonun Son Noktası: Utanma Hissinin Kaybı

Menderes Coşkun

 

Akif’le ilgili bir yazımdan:

 

Bir fert veya toplumdaki hastalık veya huzursuzlukların sebebi ikiye ayrılır. Birincisi maneviyat, inanç ve ahlâk eksikliğinden kaynaklanan sorunlar; ikincisi, dünyevî konulardaki cehaletin ve tembelliğin sebep olduğu sorunlar. Çok yönlü bir varlık olan insanoğlunun mutlu olabilmesi için sadece maddî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. Bundan dolayı Akif, yeni nesle hem “marifet” hem de “fazilet” kazandırılması gerektiğini söyler. Ona göre insandaki güzel ahlâkın temeli; ilim, kültür ve vicdan değildir; Allah korkusudur. Bilgi ve vicdan dedikleri şey, insana ahlâk ve fazilet kazandıramaz.

Batı’nın son iki asırda yaşadıkları, maneviyatı olmayan fertlerin kendi anne ve babalarına, kendi çocuklarına, hatta kendi nefislerine bile güven ve huzur veremeyeceklerine işaret etmektedir. Akif’e göre vücudu sağlam fakat insanî değerleri ölmüş bir millet korkunç bir hüsran içindedir. Yalnız 19. ve 20. asırda değil, tarihte de dinî ahlâkını kaybetmiş milletler maddî varlıklarını da koruyamamışlardır.

Hem manen hem de maddeten güçlü olan toplumlarda, meselâ eski Osmanlı toplumunda, ruhî bunalım ve intihar gibi hadiseler, istisnalar dışında, olmamıştır. Osmanlı devleti ve toplumu, maddî ve manevî dinamikleri sayesinde oldukça geniş bir coğrafyada asırlarca ayakta kalabilmiştir. Tarihî olarak ortaya çıkan bazı eserlerdeki olumsuzlayıcı tasvirlerin aksine, Osmanlı devleti, nispeten mutlu ve medenî bir toplum oluşturmayı başarmıştır. Bunu Batılı seyyahlar da tasdik etmektedirler. Farklı ırktan ve farklı dinden insanların Osmanlıya asırlarca isyan etmemelerinin, hatta dinen veya hissen Osmanlılaşmalarının sebebi sadece Osmanlının siyasî ve askerî gücü değildir. Bunun asıl sebebi Osmanlı toplumunun İslâm sayesinde temellük ettiği ahlâkî ve insanî değerlerdir.

Manevî gerilme, güvensizlik ve intihar Osmanlı toplumuna 19. asırda batı felsefesi ve kültürü ile birlikte gelmiştir. Beşir Fuat, Tevfik Fikret, Şehabettin Süleyman, Abdülhalim Memduh, Faik Reşad, Mehmet Fuat, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp gibi şair ve yazarlar, Batı kültürüne yaklaştıkları, inanç ve ahlâklarından uzaklaştıkları ölçüde bunalıma girmişlerdir. İntihar vakalarının zengin ve inançsız toplumlarda daha sık yaşanması tesadüf değildir. 20. asırda Yahya Kemal ve Mehmet Akif gibi hem Batı hem de doğu medeniyetini iyi bilen insanlar, eski Osmanlı toplumunun sahip olduğu insanî ve ahlâkî değerlerden hayranlıkla bahsetmişlerdir.

Akif’e göre Osmanlı toplumunda 19. asırdan itibaren zuhur eden ferdî ve sosyal sorunların en önemli sebebi, ahlâkî yozlaşmadır. Müslümanlar, inançlarındaki zayıflama ile birlikte İslamî ve insanî hassasiyetlerini yitirmişlerdir. İki yüzlülük, yalancılık, korkaklık, tembellik, ümitsizlik, vurdumduymazlık, ırkçılık, ayrımcılık, bencillik gibi kötü sıfat ve alışkanlıklara sahip olmuşlardır.

Akif, kültürel ve ahlâkî dejenerasyonun başladığı bir dönemde yaşamıştır. İslamî değerlerin yüceltildiği bir aile ve toplum içinde dünyaya gelmiş, İslamî değerlerin aşağılandığı bir ortamda vefat etmiştir. Birbirine ahlâk bakımından benzemeyen iki nesil arasında yaşamıştır. Ara nesle mensuptur. Bir yanda yüksek dinî ve ahlâkî değerlere sahip babası ve annesi; diğer yanda küresel ahlâkî yozlaşmadan etkilenen kendi çocukları vardır. Birçok manzumesinde, eski Osmanlılarda şahit olduğu ve var olduğuna inandığı yüksek ahlâkî değerler ile yeni nesildeki ahlâkî çöküntüyü bir araya getirir ve yeni nesli, ataları gibi ahlâklı, faziletli, çalışkan ve dindar olmaya davet eder. Meselâ 1913’te yazdığı bir manzumesinde mealen şunları söyler: ‘Bir zamanlar biz ne büyük bir milletmişiz, gelmişiz, insanlığa insanlık nedir öğretmişiz. İnsanlığın ufku kapkaranlık iken bir nur gibi ortaya çıkmış, insanlığı aydınlatmışız. İslam ve onun peygamberi, insanlığa yirmi beş yılda sanki yirmi beş bin yıllık bir ilerleme kat ettirmiş. Bir taraftan dinimiz, ahlâkımız, irfanımız diğer taraftan da kılıçla tahkim edilmiş adalet anlayışımız, bütün insanlığı kucağına almış; uyumlu bir bütünlük oluşturmuş. Eskiden Müslümanlar birbirlerine hep iyiliği, hayrı, adaleti, hakkı tavsiye ederlermiş. Bir fenalık görünce herkes ona engel olmaya çalışır, kardeş kardeşi ikaz edermiş.  Kimse haksızlığa karşı duyarsız değilmiş. Bir kişiye bile haksızlık yapılıca herkes ondan rahatsız olurmuş. Eskiden böyleymişiz. Simdi ise her şey tam tersine dönmüş. Her tarafta kötülük, haksızlık ve zulüm var, ancak kimse bunları görmemekte veya görmek istememektedir. “Görüp de aldırmamak” en temel ahlâkımız haline gelmiş. Yazarlar insanların namusuna, dinine ve mukaddesata saldırmakta, fakat kimsenin sesi çıkmamaktadır. İnsanlar kötülüklere karşı gelmek şöyle dursun, “nefret” hislerini bile dile getirmekten aciz hâle gelmişler. Nitekim milyonlarca Müslüman öldürülmekte fakat kimsenin bu zulmü gördüğü yok. Görenler de zulmün Allah’tan geldiğini söyleyerek onu meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Ahlâk, hak ve hukuk ihlâlleri karşısında bu kadar duyarsız olan insanlar kendi şahsî menfaatlerine küçük bir zarar dokunduğu zaman, işte o zaman, yeri yerinden oynatırlar. Hemen bir araya gelip ortalığı altüst ederler. Allah’ım bu millete hazinenden “bir utanmak hissi” ver, belki o zaman kurtulur.” (Doğrul 1986: 221-222).


Akif, 1913’te kaleme aldığı ve “Müslümanlık nerede” diye başlayan manzumesinde toplumdaki ahlâkî dejenerasyona şöyle dikkat çeker: “Bizde Müslümanlık değil, insanlık bile kalmamış. Benim gördüğüm hakiki Müslümanların hepsi öldüler. Müslümanlık herhalde semaya yükseldi. Tarihimiz, atalarımız tertemiz, ancak onları methedip durmanın bir anlamı yok. Zira aramızda onlara benzeyen insan kaldı mı? Atalarımız bu kadar kansız mıydı? Eskiden kardeş kardeşi yer miydi? Eğer biraz hissimiz, biraz atalarımızdan nasibimiz olsaydı, bu kepazelikler olur muydu?” (Doğrul 1986: 311).

Başka bir manzumesinde de aynı ıstırabı dile getirir: “Bu mübarek ülkede bugün ahlâksızlık kol gezmekte fakat kimsenin kılı kıpırdamamakta. Artık insanlarda “emr-i bi’l-marûf” yani “iyiliği, doğruyu, hakkı, adaleti emretme ve yaygınlaştırma” gayreti yok.Artık insanlarda haya, vefa, emanet, sözünde durma, hakka riayet gibi güzel hasletler yok. Onların yerine yalancılık, hainlik, acımasızlık, kötülük, kibirlilik, imansızlık, dinsizlik, vicdansızlık var. Aman Allah’ım ne korkunç bir değişim olmuş. Bütün güzel değerlerimiz yok olmuş.”

Akif, “Fatih Kürsüsünde” adlı manzumesinde halka şöyle seslenir: “Ey koca millet, geçmişte nasıldın, şimdi nasıl oldun! “Mukaddesatı ısırdın, Hudâya saldırdın.  Adeta damarlarındaki kan, irinleşti. Müslümanların mazisi gurur verici olaylarla dolu, şimdiki hali ise içler acısıdır. Artık maziyi tekrar geri getirmenin imkânı da yok ve şimdiki Müslümanlar bu rezil halleriyle yaşamayı bile hak etmemektedirler." (Doğrul 1986: 265).

1914’te yazdığı bir manzumede mealen şöyle der: “Hakiki Müslümanlık en büyük kahramanlıktır. Korkaklık, tembellik İslâm’ın ruhuna terstir. İnancımız güzel ahlakı emretmesine rağmen, bizim bugün fazilet namına neyimiz var ve rezalet namına neyimiz eksik (Doğrul 1986: 323). Demek ki İslâm’ın sadece adı kalmış Müslümanlarda, demek ki son zamanlarda başımıza gelen felâketlerin sebebi buymuş” (Doğrul 1986: 324). Eğer Müslümanlar yabancıların ayakları altında ezilmek istemiyorlarsa, o zaman İslam’a geri dönmek zorundadırlar. Tarih bunun şahididir. Atalarımız bir yandan kudretiyle dünyayı titretmiş, diğer yandan “insanlık nedir dünyaya öğretmiş.” “Tevekkül” denilen şey onların yaptığı gibi olur. Onlar hiçbir şeyden korkmadan doğru bildikleri yolda yürümüşlerdir.” (Doğrul 1986: 323-324). “Müslümanlar bugün oldukça geri; ancak bunun suçlusu İslam değil; çünkü bugünkü Müslümanlar İslâm’ı temsil edemezler (Doğrul 1986: 186).

  
1308 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın