• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Toplum, Tarih ve İnanç Mühendisliği Faaliyetleri Üzerine

Toplum, Tarih ve İnanç Mühendisliği Faaliyetleri Üzerine

Menderes COŞKUN

  

19. asırda Amerika’da, Avrupa’da ve Rusya’da insanlar günümüzle mukayese edilemeyecek ölçüde dindar idiler. Bunu Mehmet Akif ve Yahya Kemal’in yazıları da teyit etmektedir. 19. ve 20. asırda hemen bütün dünyada iman, ahlak ve fazilet yerini inançsızlık, pozitivizm ve istismarcılığa terk etmeye başladı. Bu dönemde Batıda ve Doğuda iyi bir Hıristiyan veya iyi bir Müslüman olarak doğan birçok kişi, iyi bir din düşmanı olarak öldüler. Bu değişim, bilinçli ve uzun süreli bir projenin sonucuydu. İnançsızlık insanlara dikte edilmiyordu, telkin ediliyordu. Zira zorlamak ve dikte etmek, farenin sıcak suya düşünce hemen dışarı çıkması örneğinde olduğu gibi ters tepki doğurur. Toplum mühendisleri bunu iyi biliyorlardı. İnsanların yavaş yavaş haşlanması gerekiyordu. Bundan dolayı ateizm insanlara edebiyat, sanat, basın, felsefe, moda, sosyal statü, eğlence gibi argümanlarla telkin edildi. Zaten siyaset, bilim ve edebiyat hemen bütün dünyada Masonik veya Siyonist gücün emrine girmişti. Meselâ İngiltere’de Darvinizmi insanlara kabul ettirmek için toprağa suni maymun-insan kafatasları gömüldü, bir süre sonra bunlar fedakâr bilim adamları tarafından keşfedildi; böylece insanlara dinsizleşme imkânı sunuldu. Ateizmin bu çok ince fırça darbelerine maruz olan kalpler bir süre sonra kararıyordu. İnsanlar önce his ve ahlak sonra da inanç bakımından değişiyorlardı. Fakat bu değişimi kendileri dahi fark etmiyorlardı. Hatta bir kısmı değiştiklerine inanmıyordu.

19. asır, Dünya tarihinin sadece geleceğinin değil, geçmişinin de belirlendiği bir dönemdir. Bu dönemde Batılılar, akıl ve bilgiyle sadece eşyaya değil, insanlara ve toplumlara da şekil verebileceklerini anlamışlardı. İnsanların, kendilerine sunulan bilgilerle düşündüğünü, sevdiğini, nefret ettiğini fark etmişlerdi. Sosyal bilimciler, “toplumu bir organizma olarak düşünmeye” başlamışlardı ve “tarihi, bilimin içine” sokmuşlardı. Tarih felsefecisi Carr’ın tespit ettiği gibi “Bilim artık durağan (statik) ve zaman dışı bir şeyle değil değişim ve gelişim süreciyle” ilgilenmeye başlamıştı (Carr 1993: 68).

Bu dönemde dindarlar kendilerine temiz bir mazi ararlarken, deist ve ateistler kendilerine tarihi bir damar bulmaya veya ihdas etmeye çalıştılar. Ateistler, kendi felsefelerine tarihten kök arıyorlardı. Zira “köksüzlük”, Yahya Kemal’in ifadesiyle “derin bir öksüzlük” idi. Tarihi eser uydurmacığının ayyuka çıktığı bir dönemde, bu arayış fazla uzun sürmedi. Tarihin karanlık sayfaları hızla, hem de en ayrıntılı noktalarına kadar aydınlanmaya başladı. Sosyal bilimciler, dini ve dindarı karalayan, buna mukabil dinlerüstülüğü, Hümanizmi öven, aklı ve insanı kutsayan kaynakları hızla ortaya çıkarmaya başladılar.

Pozitivimin ve ateizmin dünyaya hakim olduğu bu dönemde ortaya çıkan her tarihî eser, dindarların aleyhine, ateistlerin de lehine bilgiler içermekteydi. Araştırmacılar, oryantalizmin ve siyonizmin oluşturmak istediği dinlerüstülüğe yani sonuç itibariyle dinsizliğe 12. ve 13. asır İslam dünyasından referans isimler ve eserler buluyorlardı. Böylece sosyal bilimler, milletleri kendi inanç ve medeniyetinden koparma hedefinin saygın bir aracı haline geldi. Hıristiyanlıktan ve İslamdan nefret eden aydınlar her tarafta hızla çoğaldı.

17. asırdan itibaren Batıda kütüphanelerde ve evlerde Yunan mitolojisine ait bilgiler ortaya çıkıyor ve bu eserlerde mitolojik kahramanlar, tanrılar ve tanrıçalar, adi ve ahlaksız kişiler olarak tanıtılıyordu. Ortaya çıkan ve hemen yayınlanan İncillerde de peygamberler fevkalâde ahlâksız ve karaketersiz kişiler olarak tasvir ediliyordu. Hasılı her ortaya çıkan eser dinsizliği ve ahlaksızlığı telkin ediyor, dinleri karalıyordu. Her ortaya çıkan eser, Siyonistlerin ve ateistlerin istediği bilgileri içeriyordu. Mehmet Akif’in de gözlemlediği gibi, insanlar, tarihin büyük isimlerini referans alarak kolayca ahlaksızlaşıyorlardı.

19. asırda Rus oryantalistler, Altay dağlarında yaşayan ilkel bir topluluktan önce Şamanizmi, sonra Burhanizmi ortaya çıkardılar. Adı bile Türkçe olmayan Şamanizmi bütün dünyaya Türklerin eski dini olarak takdim ettiler. Batının desteği ile Osmanlının siyasetini ve kültürünü işgal eden Jön Türkler ve takipçileri de bunların üretme olduğunu bile bile onlara iman ettiler. Bu bilgileri bulan ve üreten kişiler onu hızlıca, kitap ve makalelerle yaygınlaştırdılar. Okur-yazar Türkler kendilerini “bilgilenmiş” ve “aydınlanmış” hissettiler. Bilgilendikçe Mankurtlaştılar, mankurtlaştıkça Müslümanlıktan uzaklaştılar. İslam âlemindeki bu dejenarasyon, Batılıların tam istedikleri ve haddizatında plânladıkları bir şeydi.

19. asırda tarihin keşfi sırasında, Dukas adlı Bizanslı bir yazarın Historia adlı eseri ortaya çıkıyor ve bu eserle birlikte Osmanlılar, Şeyh Bedreddin adlı bir Osmanlı şeyhinin varlığından, daha doğrusu komünistliğinden haberdar oluyorlardı. Böylece sosyalizmin ve komünizmin İslam tarihindeki bir kökü veya damarı keşfedilmiş oluyordu. Bu bilgiler, Osmanlıda, İran’da, Arap dünyasında Nazım Hikmet gibi sanatçılar, Gölpınarlı gibi âlimler tarafından benimsenip yaygınlaştırılıyordu. İslamdan ve Osmanlıdan hoşlanmayan aydınların, Bedreddin gibi “şeyhleri”, Ömer Hayyam gibi “ârifleri” (!) bu kadar sahiplenmeleri, onların destanını, tiyatrosunu ve romanını yazmaları, onları bayraklaştırmaları sebepsiz değildir.

19. asırda, Şeyh Bedereddin dışında İslam ve Türk tarihinin “örnek” şahsiyetleri ortaya çıkıyordu. Oryantalistler bu eserleri hem de kendi kütüphanelerinde buluyor/üretiyor, Selanik ve İstanbul’daki Frenkmeşrep Türk aydınlar da bu bilgi ve eserleri meşhurlaştırıyorlardı. Güya İslam tarihine ait bu eserler, İslam düşmanalrı tarafından hiçbir fedakârlıktan kaçınılmadan acilen basılıyor ve Müslüman âlimlere ve milletlere sunuluyordu. Tarihteki Selçuklu ve Osmanlı gibi özellikle Müslüman toplumları aşağılayan, ancak her nedense İslam öncesi Türk ve Fars toplumlarını metheden bu eserlerdeki bilgiler, kısa bir süre sonra sanki binlerce yıldır herkesin bildiği bilgiler haline geliyordu.

Oryantalistler İslam tarihinden de belli âlim, şair ve edipleri methederler. Fakat methedilen İslam büyüklerinin hemen hepsi İslamı tahrif etmiş kişilerdir. Daha doğrusu onlara İslam tahrif ettirilmiştir. Bu bağlamda Renan, Browne, Christensen, Erskine, Kazvini, Şinasi, İngiliz Kerim, Gölpınarlı, Abdullah Cevdet gibi binlerce yerli ve yabancı Oryantalist, eski İslam büyüklerini keşfediyor, onlara atfettikleri eser ve fikirler vasıtasıyla İslamı tahrif ediyorlardı. Bu eserlerin, çoğunlukla, İslam büyüklerini ve İslam tarihini oryanatlistçe bir zihniyet ve oryantalistce bir dil ve üslûpla karaladığı hususunu kimse inkâr edemez. Bu hususta hiçbir tereddüt yoktur. İnsanların eski metinleri anlama ve muhakeme etme zaaflarını istismar etmeyi düşünenler, boşuna heveslenmesinler.
  
1325 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın