• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
OSMANLI TOPLUMUNU AHLAKSIZ GÖSTEREN TEZKİRECİ LATİFİ’NİN EŞDİZİM VE GRAMER HATALARI

OSMANLI TOPLUMUNU AHLAKSIZ GÖSTEREN TEZKİRECİ LATİFİ’NİN EŞDİZİM VE GRAMER HATALARI

(Collocation and Grammar Errors of Ottoman Biographer Latifi Who Insults Ottoman Society)

Menderes COŞKUN*





Osmanlı toplumunda tarih, edebiyat, dil gibi sosyal bilimlerle ilgili çalışmalar 19. asrın ikinci yarısında müsteşriklerin rehberliğinde başlamış ve 1890’lardan sonra da hızlanmıştır. Bu yıllarda müsteşrikler İslâm ve Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalarını genel hatlarıyla bitirmişler, ansiklopedi ve genel tarih kitapları hazırlamaya başlamışlardır. Birçok oryantalist Paris’te, Leiden’de, Londra’da çok ayrıntılı din, siyaset ve edebiyat tarihleri yazmışlardır. İslam büyüklerinin her halini, özellikle de en mahrem ve en yüz kızartıcı anlarını bilen bir romancı tavrıyla eserlerini yazan bu oryantalistlerin kaynak olarak buldukları ve kullandıkları eserlerin kendi zihniyetlerine uygun bilgiler içermesini tesadüf olarak değerlendirmek bize göre doğru değildir.

19. asırda Osmanlı tarih ve edebiyatıyla ilgili olarak ortaya çıkarılan tarihî eserler arasında tezkireler önemli bir yer işgal eder. Günümüzde Osmanlı edebiyatı araştırmacıları için vazgeçilmez kaynaklar olarak görülen şuara tezkireleri haddizatında 19. asrın sonunda Batılı veya Batıcı yazarların öncülüğünde Osmanlı toplumuna sunulmuşlardır. Bu durum tezkirelerin temel ve klasik kaynaklar mı, yoksa nevzuhur kaynaklar mı olduğu tartışmasını başlatacak kadar önemlidir.[1] Cenap Şehabettin, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Abdülhalim Memduh, Ali Ekrem, Faik Reşat gibi son dönem Osmanlı edebiyatının en bilgili şair, edip ve yazarlarının eserleri ve sözleri kuvvetle şahadet ediyor ki tezkireler 19. ve 20. asırda Osmanlı toplumu tarafından bilinmemekteydi. Kendi döneminde Osmanlı edebiyat tarihi konusunda söz sahibi olan, bu konuda Darülfünun’da dersler veren Faik Reşat’ın mealen verdiğimiz şu ifadeleri tezkirelerin 19. asırda aydınlar ve toplum tarafından bilinmediğine kuvvetle şehadet etmektedir: ‘Eski edebiyatla ilgili elimizde hiçbir kaynak yok. Eski şairlerimizin hayatlarını da bilmiyoruz. Ancak bunun sebebi bizim cehaletimiz ve gayretsizliğimizdir.[2] Zira kimsenin uğramadığı kütüphaneler tarandığı zaman atalarımızın “tezkire”[3] namıyla ve diğer adlarla eserler yazdıkları görülecektir. Ancak biz bunların varlıklarından bile haberdar değiliz. Kütüphanelerde keşfedilmeyi bekleyen çok değerli eserler olmalıdır. Bilim adamlarının ihtiyaçlarını karşılayacak olan ve ilmî çalışmalara temel teşkil edecek olan bu eserler ortaya çıkarılmalıdır. Bu hayırlı ve faydalı işler için heyetler oluşturulmalıdır.’[4] Osmanlı-İslam ahlak ve kültürüne uzak olan, kendi döneminde Frenklikle ve dinsizlikle[5] suçlanan Faik Reşat’ın yıkmak istediği bir medeniyetin tarihini inşa etmek istemesi, bu bağlamda tezkireleri bulma ve tanıtma misyonunu üstlenmesi, bu eserlerin içeriğini bilen birisi için şaşırtıcı değildir. Zira kütüphanelere bırakılmış olan bu eserler, aldatıcı bir üslûpla Osmanlı din ve devlet büyüklerini sapkın, ahlâksız ve barbar kişiler olarak tasvir etmektedirler.[6] Unutulmamalıdır ki yerli ve yabancı oryantalistler Osmanlı-İslâm medeniyetini “överek ortaya çıkardıkları tarihî eserler vasıtasıyla” karalamışlardır. Manidardır ki bu eserler aşağıda görüleceği gibi bozuk bir Türkçe (Arapça ve Farsça) ile kaleme alınmışlardır.[7]

Tanzimat’tan sonra bir buçuk asırlık süreç içinde ortaya çıkan tarihî eserleri bütüncül bir bakış açısıyla tetkik eden bir araştırmacı, Osmanlının “yaşayan” kültürüyle “yazılı” kültürü arasında ciddi bir münasebetsizliğin olduğunu kolaylıkla fark edebilir. Halkın yaşayan kültüründe saygın ve dindar bir Osmanlı imajı varken, kütüphanelerde ortaya çıkan birçok eserde terk edilmesi, hatta nefret edilmesi gereken bir Osmanlı medeniyeti tasviri bulunmaktadır. Bu kaynaklara göre Osmanlı toplumu, bugünün en dejenere toplumlarından bile daha kötüdür ve adeta insanlığın yüz karasıdır. 19. asırdan sonra Osmanlı adına ortaya çıkan hemen her yeni kaynak, ilkel, ahlâksız, panteist, ayyaş, sapkın din ve devlet adamı tiplemeleriyle doludur. Sapkın, zalim veya ayyaş bir kişiye âdillik, velilik, ariflik ve din adamlığı sıfatlarının yüklenmesi bu eserlerin en aldatıcı ve aynı zamanda en zayıf yanlarını oluşturmaktadır. Zira sapkın veli, ayyaş kadı, barbar sultan tiplemeleri Osmanlının kültürel ve ahlakî mirasını devam ettiren Müslümanların asla benimsemeyeceği, hatta şiddetle reddedeceği tiplemelerdir.[8] Kısacası “yaşayan Osmanlı imajı” ile “nevzuhur kaynaklardaki Osmanlı imajı” arasında ciddi bir uyumsuzluk vardır.

Aynı durum, tarihî olarak ortaya çıkan nevzuhur kaynakların dili için de geçerlidir. “Yaşayan Türkçe” ile bu kaynaklarda kullanılan “yazılı Türkçe” arasında ciddi bir münasebetsizlik vardır. Bu makalenin maksadı, 1896’da Osmanlı toplumuna sunulan ve bu tarihten sonra vazgeçilmez bir kaynak haline gelen Latifi tezkiresinde kullanılan dilin sorunlu olduğuna, dolayısıyla Latifî mahlasıyla veya onun namına bu eseri yazan kişinin “yabancı” olabileceğine dikkat çekmektir. Çünkü Latifi özenle seçtiği veya uydurduğu hikâyelerle Osmanlı toplumunu değersizleştirmeye çalışırken Türkçeyi bir yabancı gibi yanlış kullanmıştır.

Latifi’nin Kelimeleri Eşdizimli Olarak Kullanamaması

Bülent Özkan, dilin eşdizimlilik özelliğinin Türkçe dil bilgisi kitaplarında ihmal edilen bir konu olduğunu söyler.[9] Zaten eşdizim (collocation) kavramının kendisi de çok eski değildir. İlk olarak 1957’de J. R. Firth tarafından kullanılmıştır. Bu kavram “dizmek, sıralamak” anlamına gelen Latince “collocare” kelimesine dayanır.[10] Bir araya geldiğinde dilin doğal kullanıcılarına geleneksel olarak aynı anlamı ifade eden kelimeleri bir arada kullanmaya “eşdizim” (collocation) denir.[11] “Göz kırpmak”, “yola çıkmak”, “uykuya dalmak”, “ağır bir koku”, “açık hava”, “konuşma tarzı”, “şiir üslûbu”, “hece vezni”, “hece ölçüsü (hece tartısı denmez)” gibi söz öbeklerindeki kelimeler eşdizimlidirler. Dilin bu özelliğine “eşdizimlilik” denir. “Collocation” terimi Türkçeye Berker Vardar tarafından “eşdizimlilik”, Doğan Aksan tarafından “birliktelik” olarak çevrilmiştir.[12] “Eşdizim”, “eşdizimli”, “eşdizimlilik” kavramlarının her birisinin ifade ettiği mana farklıdır. “Eşdizim” belli kelimeleri geleneksel olarak birlikte kullanma fiilinin ismidir; “eşdizimli” geleneksel olarak birlikte kullanılan kelimelere verilen sıfattır; “eşdizimlilik” dilin bu özelliğinin ismidir.

Eşdizimli kelimeler ikiye ayrılır. Birincisi kısmen veya tamamen kalıplaşmış eşdizimli kelimelerdir (restricted collocations). Nefes almak, vefat etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, rıza göstermek, müdahalede bulunmak, karnı ağrımak gibi. Bu kelimelerdeki almak, etmek, kılmak, tutmak gibi fiillerin yerine başka bir fiil getirilemez. Deyimleri de kalıplaşmış eşdizim örnekleri olarak kabul edebiliriz: Yüzü kızarmak, rahat yüzü görmemek, aklı başından gitmek, dilinden düşmemek, yola gelmek gibi.

Eşdizimli kelimelerin ikinci türü geniş kullanımlı yani kalıplaşmamış olanlarıdır (free collocations). Güzel hava, güzel kitap, güzel film, güzel şiir tamlamalarındaki “güzel” kelimesi gibi.[13] Dilin doğal kullanıcısı, herhangi bir tamlama, söz öbeği veya cümle oluştururken eş ve yakın anlamlı kelimeler arasından meramına uygun olanını ezbere, itiyadi (otomatik) veya doğaçlama olarak seçip kullanır. Meselâ Türkiye Türkçesinde kullanılan “hûb”, “cemîl”, “güzel”, “iyi”, “hoş”, “âlâ”, “ahsen”, “çekici”, “göz alıcı”, “yakışıklı”, “sevimli”, “alımlı”, “cazibeli” gibi kelimeler yakın anlamlı kelimelerdir; bu kelimelerden ancak bazıları “şiir” kelimesiyle birlikte kullanılır. Türkçede “güzel şiir” yerine “hub şiir” veya “cemil şiir” denmez. Diğer bir ifadeyle Türkiye Türkçesinde “şiir” kavramını nitelemek için maksada göre “güzel, kötü, hoş, sade, kısa, basit, dinî, hikemî, rindane, tasavvufî” gibi sıfatlar kullanılırken, “hub, cemil, ahsen, bed, kabih, çirkin, göz alıcı, güçlü, rûşen, rind, dindar, mutasavvıf” gibi sıfatlar kullanılmaz.[14] Yabancılar bir isimi nitelerken bu gibi sıfatlar arasından doğrusunu seçmekte zorlanırlar. Aşağıdaki deyim, tamlama ve ibarelerdeki garabetin sebebi seçilen kelimelerin eşdizimli olmamalarıdır: “Yahya Kemal’in şiir semti (tarzı, üslûbu yerine)”, “dindar (dinî yerine) bir şiir”,[15] “gözü baktı (gördü yerine)”, “gitmek kasdını etmek”, “kitabı bağlamak (kapatmak yerine)”, “uykuya batmak (dalmak yerine)”, “Farsça metni Türkçeye döndürmek (çevirmek yerine”; “hûb dikkatler” (L. 382),[16] “garra beyitler” (L. 382), “hâssa tasarruflar” (L. 183), “kul cinsi” (L. 206) “cins-i vüzerâ” (L. 276), “bu matla’ı bed degil hûb vâki olmışdur” (L. 331), “ahvâl-i rûzgâra tecrübesi geçmek” (L. 332).

Eşdizimlilik şiirsel tamlama ve ibareler için de söz konusudur. Ana dili Türkçe olan birisinin kurduğu edebî bir cümle veya tamlama, ana dili Türkçe olan başka birisine garip gelmez. Meselâ “ay yüzlü”, “gönül kuşu”, “başarı merdiveni”, “zeytin gözlü”, “gurbet kuşları”, “barış güvercini” gibi tamlamalar herkesin bediî hislerine hitap etmektedir. Ancak Latifi’nin oluşturduğu bazı sözde edebî tamlamalar ana dili Türkçe olan herkese garip gelir: “Tama ve hırs eteğine teşebbüs edenler” (L. 86); “Marifet esiri (idi).” (L. 196), “Mizmâr-ı nazma at salmışlardur.” (L. 409), “Nefsi semtine gitmiştir” (L. 130) gibi.

Eşdizimlilik sadece tamlama veya söz öbeklerinin değil cümlelerin de “anlamlı” olabilmesi için gerekli bir özelliktir. Nesselhauf “eşdizimi sözcüklerin belirli bir aralık içerisindeki birliktelikleri şeklinde” tanımlamıştır.[17] Her kelime eşdizimli olduğu kelimelerle birlikte doğar ve tamlama, ibare veya cümlede o kelimelerle birlikte kullanılır.[18] Meselâ “Etkileyici bir sunum” veya “sunumun etkileyiciliği” tamlamasındaki eşdizimlilik cümle içinde şöyle tezahür edebilir: “Ahmet’in sunumu herkesi etkiledi” veya “Sunum oldukça etkileyiciydi.” Latifi’nin birçok cümlesi gramer ve eşdizimlilik bakımından sorunludur. Meselâ “Bu keyfiyyet ile eblağu’l-enâm ve belîğu’l-kelâm anılurdı” (L. 249) cümlesindeki “zarf” ve “fiil” eşdizimli değildir. Türkçede “Yahya Kemal belagatli anılırdı” denmez. “Hâlât-ı ‘aşk ve hâssa-i mahabbet hakkında bu ebyât hûb vâki’ olmışdur” (L. 297) cümlesinde “ebyât”, “hûb” ve “vâki olmak” kelimeleri eşdizimli değildir. “Kimseye hâlin ağlamazdı” (L. 258) ifadesindeki “halini ağlamak” kelimeleri eşdizimli değildir. “Ammâ şi’rinde çendân reng ü çâşnı … oldukçadur.” (L. 296) cümlesinde hem eşdizimlilik hem de kurgu sorunu vardır. “Galebe-i fakr u fenâdan mikdâr-ı zerre kendüye kadr-i vücûd virmezdi ve âyîne-i enâniyyetde hod-bînlük idüp kendüyi görmezdi.” (L. 333) cümlesinde hem eşdizimlilik hem de başka gramer sorunları vardır.

Eşdizim, anlam ve görev bakımından birbirine yakın olan ek ve edatlar için de geçerlidir. Buna dilbilimsel eşdizim (grammatical collocation) denir.[19] Belirli eklerle belirli kelimeler arasında bir eşdizimlilik söz konusudur. Bu durum daha çok aynı veya yakın anlamlı ekler için geçerlidir. Yabancılar bu edat ve eklerin kullanımında sorun yaşarlar. Latifi, birçok eki eşdizimli olarak kullanamamıştır. Meselâ “-layın” eki kelimeye “gibi” anlamı katar. Ancak bu gelişigüzel her kelimeye getirilemez. “Oklayın”, “gülleyin”, “Yusuflayın” denmez. “Kavlince”, “yanınca”, “önünce”, “halince” ifadelerindeki -ca eki de ilgili kelimelerle eşdizimli değildir: “Eskiler sözünce (kudemâ kavlince)” (L. 231); “Ol şîr-i esed-heybetün yanınca yürürdi” (L. 277). “Ol şîr-i garîne karîn ü karîb olup misâl-i siyâh-gûş önünce varurdı.” (277). “En begenmedügin şâ’ir-i dânâ hâlince dânâ, zu’mınca Mevlânâ geçinüp” (L. 97).

Latifi’nin hal ekleriyle ilgili hataları müstakil bir çalışma konusu olacak kadar çoktur. Hal ekleri ana dili Türkçe olanlar tarafından da dilin eşdizimlilik kuralına ters olarak kullanılabilmektedir. Bunun sehiv, dikkatsizlik, bilimsel veya şiirsel tasarruf gibi sebepleri vardır. Bu sebeplerden birisi de yazarın veya mütercimin yabancı dilden aldığı bir kelimeye yüklediği anlamın farklı olmasıdır. Yabancı bir kelimeye “uymak” anlamını yüklemişse onu “-a” hal ekiyle, “taklit etmek” anlamını yüklemişse -i ekiyle kullanır. Bazen yazarlar kelimenin Türkçede kullanılan şeklini değil de kelimenin orijinal dildeki anlamını esas alabilirler. 20. asırda yazılmış olan Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde bunun çok örnekleri vardır.[20] Elmalılı’nın dilindeki farklılıkların veya garipliklerin her birisinin bir izahı vardır ve bu izahlar söz konusu kelimeleri eşdizimli yapmaz. Bu sapmalar ve farklılıklar 20. asır Türkiye Türkçenin eşdizim sözlüğü için bir veri olarak kullanılamazlar.

Yabancı bir dildeki metinlere dayanılarak yazılan bilimsel bazı makalelerdeki gariplik ve anlamsızlığın sebeplerinden birisi, cümlelerdeki kelimelerin eşdizimli olmamasıdır. Yabancı dilden çevrilen bir kelimenin eşdizimli olacağı diğer kelimeleri belirlemek ve buna okuyucuyu alıştırmak zaman alır. Bazen bu çevirileri dilin mantığı veya bünyesi kabul etmez. “Collocation” kavramını karşılamak için kullanılan “birliktelik kullanımı” ifadesi gibi.

Latifi’nin yanlışları ise herhangi bir mazeretten veya bilimsel veya şiirsel bir tasarruftan değil, doğrudan dili tam öğrenememesinden kaynaklanmaktadır. Onun hâl eklerini doğru bir şekilde kullanamadığı bazı cümlelerin sadeleştirilmiş şekilleri şöyledir: “Şiirlerine teslim ederdi.”, “Nazirelerde benzeri gelmemiştir.”, “Yıllar ile yemek yemezdi”, “Remzî[yi] tahallüs etmiştir”, “Fani[yi] mahlas dediler”, “Rüstem Paşa[nın] hocası”, “İpekçilik kârına meşgûl idi”, “Bir güzele taalluk etmişti”, “Kara kaşdan kara gözden söylerler”, “Hayâlî mahlasında şi’r demedi.”, “Kadın[ın] pişirdiği yiyeceği yemezdi”, “Nesimi’nin önünde bir ustura koyup”, “Bu kıtayı mezarında yazdırmış”, “Ahirette intikal etti”, “O şairler başka bir diyardan vücuda gelip”, “mansıbından bedel”, “Edirne’ye dediği Şehrengîzlerdendür.” (L. 266).[21]

Bir dilin eşdizim sözlüğü ve eşdizimlilik özelliği kişiden kişiye, bölgeden bölgeye asırdan asıra değişmez. Türkiye Türkçesinde nesiller boyu insanlar “kitabı kapattım” demişlerdir ve asırlarca böyle diyeceklerdir. Azerbaycan Türkçesinde de insanlar asırlarca “kitabı bağladım” demişlerdir ve asırlarca böyle diyeceklerdir. Bir dil veya lehçenin eşdizim sözlüğünün değişmesi “zenginleşme” şeklinde olur. Dilin kelime hazinesi ile eşdizim sözlüğü arasında kuvvetli bir münasebet vardır. Bir dilde hemen her kelime eşdizimli olarak doğar. Meselâ “televizyon” kelimesi “açmak” ve “kapatmak” fiilleriyle eşdizimli olarak dilimize girmiştir. Türkiye Türkçesinde “televizyonu aç” denir; “televizyonu feth et veya küşad et” denmez. “Sofra açmak” yerine “sofra fethetmek” denilemez. Osman Gazi’ye atfedilen bir manzumede geçen “İslâmbol’u aç” ibaresi eşdizimli değildir. “Fethmek” yerine “açmak” kullanılmıştır. Eğer birisi “açmak” yerine “feth etmek” kelimesini kullanıyorsa bunun iki izahı vardır. Birincisi bunu söyleyen kişi yabancıdır, iki kelime arasındaki eşdizimliliği öğrenememiştir. İkincisi, yazar şiirsellik, arkaiklik gibi gerekçelerle bilinçli olarak eşdizim kuralına aykırı düşmektedir. Osman Gazi’ye atfedilen şiir muhtemelen onun adına uydurulmuştur. Manzumede geçen “İstanbul” kelimesi bunun en yakın şahitlerinden birisidir.

Bir Metnin Yazarının Yabancı Olup Olmadığını Belirleme Kriteri Olarak Dilin Eşdizimlilik Özelliği

Dil, dimağımıza kurulan bir işletim sistemi gibidir. Bu işletim sisteminin kullandığı programlardan birisi de dilin eşdizim sözlüğüdür. Dilin eşdizimlilik kuralına aykırı olan bir ibare, o dilin doğal kullanıcısına tuhaf gelir. Eşdizimlilik, bir metnin yazarının yabancı olup olmadığının tespiti konusunda kullanılabilecek en önemli kriterlerden birisidir. Zira bir dili sonradan öğrenenlerin cümle kurarken en çok zorlandıkları şey, doğru kelime seçimidir yani dilin eşdizim sözlüğüdür.[22] Yabancılar eşdizim konusunda, yani bir ibare veya tamlamada eş veya yakın anlamlı kelimelerden hangisinin tercih edileceği konusunda yanlışa düşerler. Meselâ bir yabancı “arasında” ve “esnasında” kelimelerini kullanırken hata yapabilir. “Şairler arasında” yerine “şairler esnasında” diyen bir kişinin yabancı olduğu açıktır. Bu yanlışı yapan birisinin yabancı olduğu konusunda başka bir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü ana dili Türkçe olan birisi, konuşma dilinde bile “şairler esnasında” diyemez. Dimağlara yerleşmiş olan dilin işletim sistemi buna müsaade etmez. Latifi veya onun adını kullanan bir yabancı, tezkiresinde bu hatayı doğru zannederek ısrarla yapmıştır. Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimeler kullanma çabası, Latifi’nin bu tür ciddi yanlışlar yapmasına sebep olmuştur. Latifi’nin bu gibi izahı imkânsız yanlışları, onun diğer dil sorunlarını anlamlı hale getirmektedir.

Yabancı dil öğretimiyle ilgili modern çalışmalara göre, yabancı kelimeler tek başlarına değil, eşdizimli olduğu kelimelerle birlikte öğrenmelidir. Bu eğitimi almayanlar, Latifi gibi kurallı ve tumturaklı cümleler kurabilirler fakat bu cümlelerin bazıları dilin doğal kullanıcılarına garip gelir. Eser Ördem, “Yabancılara Türkçe Öğretiminde Leksikal Yaklaşım: Bir Eşdizimlilik Çalışması Modeli” başlıklı makalesinde yabancı dil öğretiminde kelimelerin eşdizimli olduğu kelimelerle birlikte öğretilmesi gerektiği tezini dillendirirken şöyle der: “Leksikal yaklaşım dil bilgisi ve sözcük arasındaki ayrıma karşı olarak ortaya çıkmış ve aslında iki kategori arasında bir süreklilik olduğunu savunmuştur”.[23]

LATİFİ’NİN KELİMELERİ DOĞRU ANLAM VE YERDE KULLANAMAMASI

Aşağıdaki örneklerde ayrıntılı bir şekilde görüleceği üzere, Latifi’nin dil ve anlatım sorunları, zuhul, sehiv, arkaiklik, sapma, sanat gibi kavramlarla izah edilemeyecek kadar ciddidir. Latifi birçok cümlesinde meramını ifade edememektedir. Ta’kid, za’f-ı telif, garabet, kıyasa muhalefet adı verilen dil hatalarını bazen aynı cümlede ardı ardına yapmaktadır. Bu dil hataları Farsça ve Arapça kelime ve tamlamaların arasında kaybolmaktadır. Uzun Farsça tamlamalar muhatabın dikkatini dağıtmakta; onun cümledeki dil yanlışını görmesini engellemekte, muhakemesini perdelemektedir. Muhtemelen birçok araştırmacı, tamlamalarla dolu olan bir cümleyi okuyabilmeyi kendisi için yeterli kabul etmekte, dil tenkidine cüret edememektedir. Bu çalışmada Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların okuyucunun zihni üzerine yaptığı baskıyı ortadan kaldırmak ve Latifi’nin dil hatalarını herkese gösterebilmek için bazı cümlelerde kısaltmalar ve sadeleştirmeler yaptık. Meselâ “Hazret-i pîr-i mezbûrun” yerine “hazretin” veya “pirin” dedik, ancak orijinal metni de yazmayı ihmal etmedik. Bazı Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları günümüz Türkçesine çevirdik. Meselâ  “ehâlî-i şehr” yerine “şehir ahalisi” dedik.

LATİFİ’NİN “ESNA” KELİMESİNİ DOĞRU VEYA EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Her zamanda ki bir nev-peyda zuhur ede, insanlar esnasında mergûb olup köhneler rağbetten düşer:Her zamânda ki bir nev-peydâ zuhûr ide esnâ-i nâsda mer‘î ve mergûb olup köhneler kadr u rağbetden düşer.” (L. 341). Cümlede geçen “her zamanda ki bir nev-peydâ zuhur ede”, “esnâ-i nâsda”, “köhneler kadr u rağbetten düşer” gibi söz öbeklerinin her birisinde dil ve anlatım sorunları vardır. “Nev-peyda”, “köhneler” ve “zuhur etmek” yerine daha uygun kelimeler seçilmeliydi. Türkçenin eşdizim sözlüğüne göre “zuhur etmek” fiili, daha çok hastalık gibi olumsuz şeyleri anlatmak için kullanılır.

Latifi bu cümlede de “esnâ” kelimesini “arasında” kelimesiyle karıştırmış ve bu ciddi hatayı doğru zannederek ısrarla yapmıştır. “Sultanlar arasında” yerine “esna-i selâtînde”, “insanlar arasında” yerine “esnâ-i nâsda”; “şairler arasında” yerine “esnâ-i şu’ârâ”; “manzumeleri arasında” yerine “esnâ-i manzûmât(da)” demiştir: “A‘nî Hazret-i Sultân Suleymân Hân ki İskender-i zamân ve Kahramân-ı devrândur esnâ-i selâtînde Süleymân-ı sânî ve İskender-i düvüm ve hâkân-ı havâkîn-i evreng-i heftümdür (L. 151).  “Ammâ ba’zı sühandân-ı nazm-fehmân didiler ki Şütur u Hücresinden ma’ada esnâ-i nazmda Şütur u Gurbesi vardur.” (L. 351). “Esnâ-i ebnâ-i ‘irfânda bu kâ‘ide mukarrerdür ki her şi‘r ki ma’nîdâr u hemvâr olup bî-mahlas ola, bî-şâyibe ve şübhe müşârun-ileyhe isnâd iderler ve tavr u tarzı şahâdetiyle Hazret-i Monlânundur dirler.” (L. 160). “Esnâ-i şu‘arâ-i zamânda şâ‘ir-i sâhir-i mâhir-i bârik-edâ ve hûb müverrih u mu’ammâ-güşâdur.” (L. 179). “Esnâ-i manzûmât-ı lisân-ı Türkîde ‘aceb nazm-ı pâkdur ve kadh u ta’yîb nazariyle nazar iden merd-i bî-idrâkdur.” (L. 210). “Ol ecilden esnâ-i nâsda eş’ârınun şöhreti ve dîvânınun beyne’l-enâm bi’t-tamâm i’tibâr u rağbeti vardur.” (L. 241). “A‘nî esnâ-i nâsda ve meyân-ı ‘avâm u havâsda” (L. 419).

Tumturaklı gibi görünen bu cümlelerin içinde yer alan “esnâ-i nâsda” (insanlar esnasında) gibi tamlamalar, Latifi’nin Türkçe dışında Farsça ve Arapça dillerine de yabancı olduğuna, onları tam öğrenemediğine açıkça işaret etmektedir. Böyle bir kişinin aruzla şiirler yazması, onun Türkçeyi tam öğrenemediği veya bir yabancı gibi yanlış kullandığı gerçeğini değiştirmez. Tezkirede Latifi’nin bizzat kendisinin yazdığı veya başkalarına atfen eserine aldığı (seçtiği) beyitlerde de dil hataları vardır. Bu durum söz konusu beyitlerle Latifi arasındaki yakınlığa işaret etmektedir.

Bazı araştırmacılar eski harflerle yazılmış bir metindeki “fahiş hatalar”ı “bilimsel bilgi” haline dönüştürebilirler. Bu konuda bol dipnotlu bilimsel sözlükler, makaleler hazırlayabilirler. “Esnâ” kelimesinin eskiden “arasında” anlamında kullanıldığını ve bugün hata gibi görünen bu gibi ifadelerin 16. asır Türkçesine göre doğru olduğu iddia edebilirler. Bize göre bu tür yorumlar, belgesi olsa da mantığı olmayan yorumlardır. Unutulmamalıdır ki böylesine bariz hataları doğru göstermek için yapılacak her bir izah, bünyesinde daha vahim mantık hataları barındırır. Bu araştırmacılar “esnâ” kelimesinin dağda, kırda, kentte yaşayan bütün halk kesimleri tarafından ne zaman doğru kullanılmaya başladığını da izah etmek zorundadırlar.

Tezkirede Latifi’nin “esnâ” kelimesini bugünkü gibi doğru kullandığı yerler de vardır: “Esna-i musâhabetde” (L. 452) “esnâ-i ‘işretde” (L. 137). Bu durum onun bu kelimeyi tam öğrenemediğine işaret etmekte, “dönemsel kullanım” şeklideki muhtemel iddiaları anlamsız hâle getirmektedir.

LATİFİ’NİN “NAKL ETMEK” FİİLİNİ “ÖLMEK” ANLAMINDA KULLANMASI

*Sultan Selim döneminin sonlarında meyhane köşesinde kadeh elinde iken nakl etti: “Evâhır-ı ‘ahd-i Selîm Hânda kûşe-i meyhânede câm elinde iken nakl itdi ve bezm-gâh-ı fenâdan ‘işret-hâne-i bekâya ayağı götürüp gitdi.” (L. 187). Bu cümlede, sarhoş bir insanın meyhanede, elinde kadehle ölmesi, anlatılmaktadır. Eski harfli bir metni okumayı ve ondan yalan-yanlış bir anlam çıkarmayı kendisi için başarı zanneden bir araştırmacının bu cümledeki dil yanlışını görmesi mümkün değildir. Hâlbuki cümlenin dil kurallarına göre taşıdığı anlam ile Latifi’nin bu cümleye yüklediği anlam birbirinden farklıdır. Yani cümlede iletişim sorunu vardır. Latifi “vefât etti”, “irtihâl-i dâr-ı bekâ etti” veya “öldü” yerine “nakl etti” fiilini kullanmıştır. Bu tür hataları mürsel mecaz, müstensih hatası, arkaizm, dönemsel kullanım, eksiltili cümle gibi terimlerle izaha kalkışmak skolastik veya art niyetli (misyonik) bir tavır olur. Türkiye Türkçesinin konuşulduğu hiçbir bölgede ve hiçbir dönemde “nakl etmek” fiilinin “ölmek” anlamında kullanılması bize göre mümkün değildir. Günümüzde en eğitimsiz kişiler bile “nakl” kelimesinin kullanımıyla ilgili böylesine ciddi bir hatayı konuşma dilinde dahi yapmazlar. Eğer 16. asırda “nakl etmek” fiili “ölmek” anlamıyla Türkçeye girmişse, o zaman “nakl etmek” kelimesinin günümüzdeki şeklini, farklı şehir, köy ve dağlarda yaşayan Türklerin hangi asırda, hangi resmî ve kültürel faaliyetler sonrasında öğrendikleri sorusuna “mantıklı” ve “tutarlı” bir cevap verilmesi gerekir. Böyle bir kullanımdan Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Nabi gibi şairlerin neden haberlerinin olmadığı üzerinde de düşünülmelidir. Latifi tezkiresinin son bir asır içinde kazandığı şöhret hatırına bu tür vahim dil hatalarını görmezden gelmek bilimsel bir tavır değildir.

Yukarıdaki hatayı, aynı dönemde yazıldığı iddia edilen diğer eserlerden seçilen örneklerle doğru göstermeye çalışmak, okuyucuyu emekle ve sözde bilimsel yollarla aldatmak olur. Bize göre bu tür bariz hataların geçtiği “her eski (!) metin”, iç ve dış tenkide tabi tutulmalıdır. Sadece bu hata bile Latifi’nin Türkçeyi tam öğrenemediğinin ispatı için yeterlidir. “Mehmet öldü/vefat etti.” yerine “Mehmet nakl etti.” diyen birisinin Türkçeyi bildiğini söyleyemeyiz. Bu kişinin birçok eserinin olması bu tür dil yanlışlarını yok etmez, onları daha manidar hale getirir. Latifi tezkiresinin Osmanlı toplumuna sunulan ilk 16. asır tezkiresi olduğunu (1314/1896), ondan yaklaşık on bir sene sonra sunulan Sehi tezkiresinde bu hatanın düzeltildiğini de burada hatırlatmak gerekir.

Bazıları “nakl etmek” fiiliyle ilgili Latifi’nin yaptığı yanlışı örtmek için istinsah hatası, zuhul gibi kavramları istismar edebilirler. Bu istismarı engellemek için Latifi tezkiresinde “nakl etti” fiilinin “ısrarla” yanlış yer ve anlamda kullanıldığı cümleleri bir araya getirdik: “Bu dâr-ı ‘ınâdan o suffe-i safâya nakl itdi.” (L. 229). “Sultân Selîm Hân tâbe-serâhu devrinde nakl itdi” (L. 185). “Sultân Selîm devrinde nakl itdi.” (L. 214)” “Sultân Selîm Hân devrinde nakl itdi. (L. 227). “Sultân Bâyezîd-i mağfiret-mezîd devrinde bu külhan-ı ‘ınâdan gülşen-i bekâya nakl itdi.” (L. 227). “Sultân Selim Han zamanında nakl itdi.” (L 218). “Sultân Selîm tâbe serâh devrinde gitdi ve sürh-ser-i bed-siyer üzre vâki‘ olan sefer-i zafer-eserde nakl itdi” (L. 221). “Pâdişâhumuz Sultân Süleymân Hân sa’âdet u bahtla tahta geçdükleri târîhde fenâdan bekâya nakl itdiler.” (L. 180). “Padişahumuz zamanında nakl itdi.” (L. 208). “Bu devrde nakl itdi.” (L. 256).  “… pâdişâhumuz Sultân Süleymân-ı Süleymân-nişân devrânınun evâ’ilinde evc-i hayâtdan hazîz-i memâta nakl itdi.” (L. 278). “Kal’a-i Rodos feth olınduğı târîhlerde nakl itdi” (L. 281).

LATİFİ’NİN “VERMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Bu hususta şehir ahalisi vaize nispet edip Araba vücut vermeyince:Bu husûsda ehâlî-i şehr vâ’ize nisbet idüp ‘Araba vücûd virmeyicek” (L. 134). Bu cümlede, herkesin bildiği kelimeler kullanılmıştır; ancak buna rağmen cümle anlaşılmamaktadır. Böyle bir cümleyi yabancı birisinden duyduğumuz zaman onun Türkçeyi tam öğrenemediğine hükmederiz ve meramını tahminlerle anlamaya çalışırız. Yukarıdaki cümlede Latifi’nin meramını Türkçe bilgimizle değil tahmin yeteneğimizle anlayabilmekteyiz. Latifi “muhtemelen” şunu söylemeye çalışmaktadır: “Bu hususta şehir ahalisi vaize uyup Arap’ın fikirlerine itibar etmeyince”. Eğer cümleye “tahminen” verdiğimiz bu anlam doğru ise, o zaman Latifi’nin cümleyi kuramadığını, meramını ifade edemediğini, Türkçeyi tam öğrenemediğini söylemek zorundayız. Latifi, bir yabancı gibi, doğru kelime seçmekte zorlanmaktadır. Bu hataları zuhul, sehiv, sapma, dönemsel farklılık gibi sebeplerle izaha kalkışmak muhatabı aldatmak olur. Ana dili Türkçe olan birisi konuşma dilinde bile böyle anlamsız bir cümle kuramaz.

Cümlede geçen “şehir ahalisi Araba vücut vermeyince” ibaresi Türkiye Türkçesine veya Osmanlı Türkçesine göre anlamsızdır. Cümleyi oluşturan diğer söz öbeği (Bu husûsda ehâlî-i şehr vâ’ize nisbet idüp) de sorunludur. Latifi, “nisbet etmek” kelimesini muhtemelen “uymak” anlamında kullanmıştır. Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsa kelimeler kullanma meyli Latifi’ye bu tür hatalar yaptırmıştır. Bu tür yanlışları eserin her tarafında görmek mümkündür. Muhtemelen Latifi “uymak” yerine, onun Arapça karşılığı olarak düşündüğü veya sözlükte gördüğü “nispet” kelimesini tercih etmiştir. Ancak bu tercih ifadeyi tamamen anlamsızlaştırmıştır. Böyle bir hatayı çoğunlukla sözlüğe bağlı olarak cümle kuran yabancılar yapar. Uymak, tabi olmak, intisap etmek, nispet etmek gibi kavramlar birbirlerinin yerine gelişigüzel kullanılamaz.

Latifi “vâ’ize nisbet idüp” ifadesini aynı sayfada tekrar kullanmıştır: “Şehr halkı vâ’ize nisbet idüp” (L. 134). Yani yanlışın doğru zannedilerek bilinçli bir şekilde kullanımı söz konusudur. Latifi, “nisbet” kelimesini başka bir cümlesinde de yanlış olarak kullanmıştır: “Bu fenne dahi nisbet u mümâreseti ve nazm-ı kelâma kudreti vardı.” (L. 296). Latifi, Türkçedeki “bir şeyi birisine nisbet etmek” yapısını tam kavrayamamıştır. Türkçede “Bu söz ona nispet edilir” denilir. Fakat “Onun bu ilme nispeti vardı” denmez. Böyle bir anlamsız cümleyi bugün ancak yabancılar kurabilir.

Latifî “nisbet” kelimesini aşağıdaki cümlede doğru anlamda, fakat yanlış şekilde kullanmaktadır: “Fezâyil-i selef ve me‘ârif-i halef meziyyet-i fazîletine nisbet mihr önünde Süha gül katında giyâdur.” (L. 159). “Nisbeten” demesi gerekirdi. Konuşma dilindeki kullanımı esas almıştır. Ayrıca cümle, gramer ve eşdizimlilik bakımından baştan sona sorunludur.

Latifi’nin her hatasına bir izah getirebiliriz. Ancak bu izahlar söz konusu hataları doğru yapmaz. Latifi’nin eserine bir derviş gibi yaklaşanlar, onun yanlışlarını göremezler. Hatta onda gördükleri bir yanlışı bilmedikleri bir doğru zannederler. Kusuru kendilerinde ararlar. Hâlbuki bir beşerin kaleminden çıkmış her eser, hata içerebilir. “Bu hususta şehir ahalisi vaize nispet edip Araba vücut vermeyince” ifadesindeki vahim dil hatasını görmezden gelmek veya doğru göstermeye çalışmak ya art niyetli (misyonik) ya da skolastik (kutsayıcı, dervişane, cahilane) bir tavırdır. Yunus’un, Hacı Bayram’ın, Fuzuli’nin, Karacaoğlan’ın, Pir Sultan Abdal’ın, İbrahim Hakkı’nın, Yahya Kemal’in ve diğer şairlerin aruzun dar kalıpları içinde söyledikleri Türkçeden “zevk alıp”, yukarıdaki cümleyi anlayamamızın sebebi Latifi’nin farklı bir şive kullanması değildir; aynı dili yanlış kullanmasıdır.

*Mana güzeline (şâhid-i ma‘nâya) bir yüzden dahi sûret virür:Veyâhûd tab‘-ı pâk ve lutf-ı idrâkle ol ma‘nâdan bir ma‘nâ dahi hayâl ve ol san‘atdan bir san‘ata dahi intikâl idüp ilbâs-ı libâsda şâhid-i ma‘nâya bir yüzden dahi sûret virür.” (L. 103). Ana dili Türkçe olan hiç kimse “Mana güzeline bir yüzden dahi suret verir” şeklinde anlamsız bir cümle kuramaz. Bir edebiyat araştırmacısı gibi divan şairleri hakkında ciddi hükümler veren Latifi, meramını Türkçe olarak ifade etmekte zorlanmaktadır. Tam öğrenemediği Türkçe ile âlimane ve sanatkarâne ifadeler üretmeye çabalamaktadır.

LATİFİ’NİN “DEMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Şiirden inşayı (nesri) iyi derdi: “Egerçi fünûnun aksâmına kâdir idi ammâ şi’rden inşâyı eyü dirdi.” (L. 224). Cümlede Farsça ve Arapça tamlama yoktur ve Türkiye Türkçesinde yaygın olarak kullanılan kelimeler tercih edilmiştir. Ancak yazar, doğru bir cümle kurmaya muvaffak olamamıştır. Cümlede birçok dil hatası vardır. İlk olarak “demek” fiili “inşâ” kelimesiyle eşdizimli değildir. İkinci olarak “fünûnun aksâmına kâdir olmak (fenlerin kısımlarına kadir olmak)” ifadesi sorunludur. Meram anlaşılmamaktadır. Latifi’nin “fünûn” kelimesiyle kastettiği muhtemelen “şiir bilgisi”dir. Divan şiirinin, nazım şekillerinin, aruz kaideleri ve terimlerinin ve edebi sanatların teorik olarak bir ilim dalı hâline gelmesi 19. asırda sosyal bilimlerin ihdasıyla başlamıştır. Daha önce hem divan şiiri hem de halk şiiri, medresede ilmi çalışmalarla değil, medrese dışında heves üzerine nazire yoluyla öğrenilmekteydi ve ilim olarak görülmemekteydi.[24] Dolayısıyla 16. asırda yaşamış birisinin şiir için sanat kastı olmadan “ilim” veya “fen” demesi bize göre şüphe uyandırıcıdır. “Divan Şairinin Poetikası” adlı yazımızda belirttiğimiz üzere divan şairleri bazen “aşk” ve “şiir” gibi kavramlar için “fen” kelimesini kullanmışlardır. Ancak bunların sanat maksatlı kullanımlar olduğu çok açıktır.[25]

Yukarıdaki cümlede “kadir olmak” fiili de “fünûnun aksâmı” tamlamasıyla anlamlı bir birliktelik oluşturamamıştır. Ana dili Türkçe olan birisi “Ben bu fenne kadirim” demez. Ayrıca “Şiirden inşayı iyi derdi” ibaresinde dizim sorunu vardır. Latifi bu tür dizim hatalarını başka cümlelerinde de yapmıştır. Eğer Latifi’nin cümleleri doğru ise, o zaman günümüzde Türkçeyi sonradan öğrenen bir yabancının yaptığı birçok dil hatasının 16. Osmanlı Türkçesine göre doğru olduğunu söylemek zorunda kalırız.

*Şiire meyilli olmağın Avnî tahallüs edip vakitler esnasıda gâh müfred gâh gazel derler imiş: “Tab’-ı şerîfleri mevzûn olup şi’re mâyil olmağın ‘Avnî tahallus idüp esnâ-i evkâtda gâh müfred ve gâh gazel dirler imiş.” (L. 141). Skolastik bakış açısına sahip bir araştırmacı için tumturaklı görünen bu cümle ciddi dil hatalarıyla doludur. Bir metnin yazarının kimliğini bizzat eserinden hareketle ortaya çıkarmak gerekir. Yukarıdaki cümlenin arkasında Türkçeyi tam öğrenememiş fakat Arapça, Farsça ve Türkçe kelime bilgisi geniş, muhtemelen Meninski, Steingass, Redhouse gibi hacimli sözlüklere sahip bir kişi vardır. “Esnâ-i evkât” ve “gazel demek” ifadeleri eşdizimlilik bakımından sorunludurlar. “Avni tahallüs edip” ifadesi de gramer bakımından sorunludur. Zira “Avnî” özne değil nesnedir. Cümledeki hemen her kelime yazarın Türkçeyi tam öğrenemediğine işaret etmektedir. 20. asra kadar yazılan birçok tezkirede de aynı tür yanlışlar vardır. Bir dilin en temel özelliklerinden birisi olan eşdizimliliği anlayamayanlar “gazel demek”, “kitap demek”, “mesnevi demek” ifadelerindeki dil sorununu fark edemeyebilirler. Hâlbuki eşdizimlilik dilin temel özelliğidir ve bir dilin eşdizim sözlüğü asırdan asıra, türden türe değişmez.

*Hayali’ye hırsızlık töhmetiyle acep dahiller iderdi, eza ve istihza yüzünden kıtalar derdi:Hayâlîye sirka töhmetiyle aceb dahller iderdi ve ezâ ve istihzâ yüzinden kıt’alar dirdi. (L. 501). Görüldüğü gibi yazar meramını doğru bir şekilde ifade edememiştir. İlk olarak cümlede geçen “eza ve istihza yüzünden” ibaresi anlamsızdır. Yazar “yüzünden” kelimesini doğru yer ve anlamda kullanamamıştır. “Kıtalar derdi” ibaresi eşdizimli değildir. “Hayali’ye hırsızlık töhmetiyle aceb dahller iderdi” cümlesi de meramı tam ifade etmemektedir. Günümüzde “Yahya Kemal’e hırsızlık töhmetiyle acep dahiller ettim, eza yüzünden kıtalar dedim.” şeklinde cümle kuran birisinin Türkçeyi öğrenemediğine ve yabancı olduğuna hükmedilir.

*Ondan akdem bir ferd mevlid dememiştir:  “Andan akdem ü evvel bir ferd Türkî terkîb ile mevlid-i Nebî dimemişdür.” (L. 134). “Süleyman Çelebi zebân-ı Türkîde kitâb-ı Mevlidi ol hâdise esnâsında evvel o dimişdür.” (L. 134). Türkiye Türkçesinde “demek” fiilinin eşdizimli olarak kullanıldığı kelimelerin sayısı çoktur. Ancak bunlar arasında “mevlit demek”, “kaside demek”, “mesnevi demek”, “kitap demek” yoktur. Yukarıdaki cümlede başka sorunlar da vardır. “Bir ferd” yerine “hiçbir ferd” denilmeliydi. Latifi, konuşma dilindeki bazı vurgulu kullanımları yazı diline aktarmıştır ki bu onun Türkçeyi tam öğrenemediğine, konuşma dilindeki tasarrufları, sapmaları standart dilden ayıramadığına işaret etmektedir. Türkçeyi bilen bir kişi “Ondan akdem mevlid kitabını bir fert dememişti.” şeklinde bir cümle kuramaz.

LATİFÎ’NİN “GİTMEK” KELİMESİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*“Türkî ibârât nâzımları semtine gitmişdür.” (L. 104). Cümledeki hiçbir kelime veya ek arkaik değildir. Cümle, Türkçenin eşdizim sözlüğünü bilmeyen bir yabancıya mantıklı, doğru, hatta sanatlı gelebilir. Ancak bir Türk için bu cümle baştan sona gariptir. “Gitmek” fiili cümle için uygun değildir. Hiçbir Türk “Türkî ibârât nâzımları semti” şeklinde bir tamlama kuramaz.

*Nefsi semtine gitmiş: Birkaç ehl-i hevâ muktezâ-yı nefsi semtine gitmiş” (L. 130). Türkçede “gitmek” fiilinin eşdizimli olarak kullanıldığı kelimeler bellidir. Bunlar arasında “nefsi semtine gitmek” yoktur. “Muktezâ-yı nefsi semti” tamlamasının eşdizimlilik bakımından sorunlu olduğu açıktır. Latifi “semt” kelimesini belki de sanat yapmak için ısrarla kullanmaktadır. Ancak bir dili tam öğrenemeyen birisinin o dille sanat yapmaya kalkışması doğru değildir. Bu durumda “nefsi semti” gibi ucube ifadeler ortaya çıkar.

*“Necâtî tarzına gitmişdür” (L. 295). “Tarza gitmek” ibaresindeki kelimeler eşdizimli değildir.

*Yıldızlar fenni tarikine gitti: “Fenn-i usturlâb u nücûm tarîkına gitdi.” (L. 263). Yazar, meramını çok kötü bir şekilde ifade etmiştir. Dilimizde “tarîkate gitmek” ifadesi eşdizimli olarak kullanılır; ancak “yıldızlar fenni tarikine gitti” gibi bir ifade kullanılmaz.

*Kelimeler dilinden gitmezdi. Risaleler elinden gitmezdi: “Bir dem elinden cerâyid ü resâyil ve bir an dilinden kelimât-ı efâzıl gitmezdi.” (L. 88). Latifi “Risaleler, cerideler elinden düşmezdi.”  ve  “Faziletli insanların sözleri dilinden düşmezdi.” demek istiyor. Ancak “düşmek” fiili yerine “gitmek” fiilini tercih etmiştir. Daha sonra görüleceği üzere, Latifi “düşmek” fiilini de doğru bir şekilde kullanamamaktadır.

*Züht ve gösteriş tarikine gitmek vaki olmamıştır: “Tarîk-i zühd ü tâmâta gitmek vâki’ olmamışdur” (L. 337, L. 295). “Züht tarikine gitmek” ibaresi eşdizimlilik bakımından sorunludur.

*Hilâf-ı semte gitmezdi: “Tarîk-ı mu‘âhededen ‘udûl idup hilâf-ı semte gidemezdi” (L. 506). “Hilâf-ı semte gitmek”  ifadesi anlamsızdır. Latifi’nin “semt” kelimesiyle oluşturduğu tamlamalar çoğunlukla eşdizimlilik bakımından sorunludur: “Tâmât semti” (L. 164), “Türkî ibârât nâzımları semti” (L. 104), “muktezâ-yı nefsi semti” (L. 130), “semt-i müsâhabet” (L. 309), “semt-i fuhş u hezl” (L. 197); “üstâd nazmın semt-i rûşen görmek” (L. 103).

LATİFÎ’NİN “GELMEK” VE “GETİRMEK” FİİLLERİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Zihin ve ferasetle dava fasletmek, söz fehmetmek, vüzera cinsinde onun şanına gelmişti: “Zihn ü zekâvet ve fehm ü ferâset ile da’vâ fasl itmek ve söz fehm itmek cins-i vüzerâda anun şânına ve şân-ı ferâset-nişânına gelmişdi.” (L. 276). Latifi, meramını doğru bir şekilde ifade edememiştir. Cümleyi oluşturan “zihinle dava fasletmek”, “söz fehmetmek”, “cins-i vüzerâ (vezirler cinsi)” ve “onun şanına gelmek” gibi söz öbeklerinin her birisi eşdizimlilik bakımından sorunludur. “Söz fehmetmek onun şanına gelmiştir.” şeklinde bir cümlenin Türkçede yeri yoktur. Latifi “cins” kelimesini de eşdizimli olarak kullanamamıştır. “Bu kişi, kadı veya vezir cinsindendir.” şeklinde bir cümle herkese garip gelir. Latifi “sözden, şiirden anlamak” yerine “söz fehmetmek” demiştir. Latifi’nin birleşik kelimelerde ve deyimlerdeki Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimeler kullanarak bir çeşit arkaizm oluşturma gayreti, bu tür hatalara sebep olmuştur.

*Bu özellik bunların şanında ve letafetli şanına gelmiştir: “Hâssâ ki bu hâssa bunlaruñ şânında ve şân-ı letâfet-nişânına gelmişdür” (L. 157). Bu cümle Türkçeyi tam öğrenememiş bir kişinin kaleminden çıkmıştır. Cümledeki kelimeler ve ögeler anlamlı bir birliktelik oluşturamamıştır. Latifi tezkire boyunca “şan” kelimesini doğru yerde ve anlamda kullanamamaktadır.

*İnsanlar arasından kıyama geldi: Bî-ihtiyâr miyân-ı nâsdan kıyâma gelüp” (L. 134). Yazar, meramını ifade ederken doğru kelimeleri “seçme” ve “birleştirme” işlemini başarıyla yapamamıştır.

*O üslup, amele gelmez: “Ol üslûb meslûb olup ‘amele gelmez.” (L. 165). Bu ifadedeki “üslup” ve “amele gelmek” kelimeleri eşdizimli değildir.

*Şarkıcılar renkli nağmeler (şarkılar) ve ter teranelerle amele getirirler: “Mugannîler, rengîn nağmeler ve ter terânelerle ‘amele getürürler.” (L. 330). Türkçede  “terane ile amele getirmek” şeklinde bir ifade yoktur.

*Güzel savtlar (sesler) ve avazeler amele getirmiş: Çok savt-ı dil-âvîzler ve âvâze-i tarab-engîzler ‘amele getürmiş” ( L. 331). “Nağme/savt amele getirmek” fiili muhtemelen son dönemlerde eşdizimli olarak kullanılmaya başlayan “şarkı yapmak” veya “beste yapmak” fiillerindeki “yapma” kelimesinin yerine getirilmiş olabilir. Bilindiği gibi Latifi, Türkçe kelime yerine Arapça kelime kullanma gayreti içindedir.

*“İkisinüñ ictimâ’ını latîfeye getürüp” (L. 334). Latifi’nin meramı muhtemelen şudur: İkisinin bir araya gelmesinden bir nükte, bir latife çıkardı. Dilimizde “şakaya getirmek” diye bir deyim vardır. Fakat bu birleşik fiildeki “şaka” kelimesi yerine “latife”  kelimesi getirilemez. Ancak yabancılar bu tür eşdizim hataları yapabilirler.

*“Bu kıt’ayı nazma getürür.” (L. 334). Türkçede “şiiri nazma getirmek” şeklinde bir ifade yoktur. “Nazma çekmek” fiili vardır. Hiçbir Türk “Şair, şu gazeli veya hikâyeyi nazma getirdi.” şeklinde bir cümle kuramaz. Ancak tezkireyi yazan kişi bu yapıyı doğru zannederek ısrarla kullanmaktadır: “Ol kıssa-i ahsen ü müstahseni nazma getürmişler.” (L. 235). “… zebân-ı Türkîye tercüme idüp … buhûr-ı mütenevvi’a üzere nazma getürmişlerdür” (L. 132).

*Sultan Murad devrinde gelmişler: “Sultân Murâd Hân Gâzî devrinde gelmişler ve Seyyid Nesîmî ile Burûsada cem olmışlardur” (L. 337). Cümlede ilgili şahsın “nereye geldiği” söylenmemiştir. İlgili kişinin dünyaya mı geldiği, Bursa’ya mı geldiği, bir göreve mi geldiği belli değildir. Latifi “gelmek” fiilini herhalde “doğmak” anlamında kullanmaktadır. Belki de Latifi, “dünyaya gelmek” fiilinin bu şekilde kullanılabileceğini düşünmüştür. Latifi bu hatayı bilinçli olarak ısrarla yapmaktadır: “Sultân Mehmed devrinüñ evâyilinde gelmişdür.” (L. 199); “Bâyezîd Hân devrinde gelmişdür.” (L. 243); “Mehmed Hân devrinde gelmiş” (L. 259). “Sultân Orhan devrinde gelmişler” (L. 118, 120).

LATİFÎ’NİN “DÜŞMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Şiirlerinde bu şiiri hayli makbul düşmüştür: “Eş’ârında bu şi’ri, haylî matbû’ u makbûl düşmişdür.” (L. 398). Latifi, “düşmek” fiilini doğru bir şekilde kullanamamıştır. Ana dili Türkçe olan birisi “Bu şiir makbul düşmüştür” şeklinde bir cümle kuramaz. Ayrıca “şiirlerinde bu şiiri” ifadesinde de ciddi bir hal eki kullanımı yanlışı vardır. “-da” hâl ekine “arasında” anlamı yüklemiştir. Latifi bu yanlışı doğru zannederek eserinde ısrarla yapmaktadır.

*Menkuldür ki hazret-i Pir için kırk yıl idi ki cezbe makamına düşmüş: A’yân-ı meşâyıhdan mervî ve menkûldür ki Hazret-i pîr-i rûşen-zamîr içün kırk yıl idi ki makâm-ı cezbeye düşmüş.” (L. 130). Latifi’nin meramı şudur: “Hazret-i Pirin kırk yıldır cezbe makamında olduğu rivayet edilir.” Ancak meramını ifade edememiştir. “Cezbe makamına düşmek” veya “makama düşmek” ifadesindeki kelimeler eşdizimli değildir. Türkçede makama çıkılır, makama sahip olunur, makamdan düşülür fakat makama düşülmez. Türkçede “Vezaret makamı ona düştü” gibi ifadeler vardır. Latifi muhtemelen bu tür doğru kullanımları duymuş fakat kullanacak kadar öğrenememiştir. Yukarıdaki cümlede ayrıca yapı hatası da vardır.

*Nazmın terkibi esnasında Oğuzane ve kûhiyane bazı âdetler ve ibareler düşmüştür ki her birisi garip lafızlardan ve vahşî ibarelerden sayılır: “Ammâ nazm-ı Husrevi zamân-ı sâbıkda vârid u vâki’ olmağın esnâ-i terkîb-i nazmında kavm-i kadîmün Oğuzâne ve kûhiyâne ba’zı ‘âdât u ‘ibârâtı düşmişdür ki her biri elfâz-ı garîbeden ve ‘ibârât-ı vahşiyyeden ‘addolunur.” (L. 339). Latifi, “düşmek” kelimesini doğru yer ve anlamda kullanamamaktadır. Cümle içinde geçen “nazım terkibi”, “eski kavmin Oğuzane ve kuhiyâne âdetler ve ibareleri düşmek”, “vahşî ibareler” gibi kelime öbeklerinin herbirisinde eşdizim sorunları vardır. Yukarıdaki cümle sadece dil bakımından değil kültür ve zihniyet bakımından da Osmanlıya yabancı birisinin kaleminden çıkmış gibidir. Bir ırkı, meselâ Türkleri aşağılamak Osmanlı-İslâm medeniyetinin kabul etmeyeceği bir tavırdır. Bu durum, mektep-medrese görmemiş dağlı veya köylü kişilerle ilgili tabiî bir tavrın art niyetli bir yorumu olabilir. Bize göre Osmanlıların Türkçeyi ve Türkleri aşağıladığı fikri Tanzimattan sonra ideolojik sebeplerle öne sürülmüş ve yaygınlaştırılmıştır. Tezkirede Osmanlı döneminde Oğuzane (Türk) adetlerin ve Oğuzane (Türkçe) kelimelerin tahkir edildiği mesajı verilmiştir. Haddizatında Latifi’nin bu iddiaları Türkî-i basit kavramını desteklemektedir. Ancak son zamanlarda yapılan bazı çalışmalar Türkî-i basit kavramının ve tavrının Osmanlı toplumunda fikrî ve zihnî bir zemininin olup olmadığını tartışmaya açmıştır.[26]

*Yaşlandıktan sonra vâki olan eş’ârın bazısı muhayyel u mu’akkad düşmişdür: “Ammâ evâsıt-ı ‘ömrinden sene-i sinni tecâvüz itdükden sonra vâki’ olan eş’ârınuñ ba’zı üslûb-ı Şebistân-ı Hayâl ve ma’ânî-i ta’biye ve ta’miyede lugaz u mu’ammâ-misâl gâyet-i tasannu’ından muhayyel u mu’akkad düşmişdür.” (L. 266-267). Ana dili Türkçe olan birisi “Bu şiir muhayyel düşmüştür.” şeklide bir cümle kuramaz. Ayrıca “evâsıt-ı ‘ömrinden sene-i sinni tecâvüz itmek”, “vâki olan eş’âr”, “gâyet-i tasannu’”, “mu’akkad düşmek” ibarelerinin her birisi dilin eşdizimlilik özelliği ile çelişmektedir.

*Padişahın ihsanına mazhar düşmüştür: Pâdişâh-ı sa’âdet-destgâhuñ ihsânına mazhar düşmişdür.” (L. 379). “Mazhar olmak” yerine “mazhar düşmek” diyor. Başka bir cümlesinde de aynı yanlışı yapıyor: “Nazar-ı âlîlerine mazhar düşmişlerdür.” (L. 155).

*Cümleden adı geçenin cevabı, kabul mahalline karîn (yakın) düştü: “Amma cümleden mûmâ-ileyhüñ cevâbı, mahall-i kabûle karîn ve mûcib-i tahsîn ü âferîn düşdi.” (L. 294). “Onun cevabı mûcib-i âferîn düştü” gibi bir ifadenin Türkçenin doğal söyleyişine uymadığı açıktır. Ayrıca “cümleden adı geçen” ibaresi gariptir. Ana dili Türkçe olan birisi “cümleden adı geçenin cevabı” gibi bir cümle kuramaz. Latifi “kabule karîn olmak” ifadesini duymuş olmalıdır, ancak kullanmayı öğrenememiştir.

*Üstat nazmında bir manayı görünce onu bir mazmuna mülâhaza aleti düşürür. Tabirde ve edada, lafızlarını ve edasını ahsen düşürür: “Üstâd nazmında bir ma‘nâyı gördükde anı bir mazmûna dahi âlet-i mülâhaza düşürür ve ta‘bîr u edâda elfâz u edâsın evvelkiden evceh u ahsen düşürür. (L. 103). Latifi’nin bu cümleyle demek istediği muhtemelen şudur: Bu şair, üstat şairlerin şiirlerinde güzel bir mana görünce hemen onu alır ve kendi şiirinde ustaca kullanırdı.” Ancak Latifi meramını ifade edememiştir. Cümlenin anlaşılmasını engelleyen birçok hata vardır. İlk olarak “üstad nazmı” tamlaması yanlıştır. Bir yabancı için eşdizimli kelimelerden oluşan bir tamlama oluşturmak zordur. Bu zorlanmayı Latifi’nin tamlamalarının birçoğunda görmek mümkündür. 

İkinci olarak aynı cümlede geçen “anı bir mazmûna dahi âlet-i mülâhaza düşürür” ifadesi anlamsızdır. Ana dili Türkçe olan birisi böyle bir cümle kuramaz. Üçüncü olarak yine aynı cümle içinde geçen “ta‘bîr u edâda elfâz u edâsın evvelkiden evceh u ahsen düşürür” ibaresi de gramer ve eşdizimlilik bakımından sorunludur. İçinde bu kadar yanlış olan bir cümleyi anlayabilmek için Türkiye Türkçesini bilmek yeterli değildir, tahmin yeteneği de gereklidir.

*Nazirelerde naziri (benzeri) düşmemiştir: “Nezâyirde nazîri düşmemişdür.” (L. 398). Yazar herhalde “nazireler arasında eşi ve benzeri yoktur” demek istiyor. Üç kelimelik cümlenin iki kelimesinde hata vardır. Bulunma ekine “arasında” anlamı yüklemiştir. “Düşmek” fiili doğru bir seçim değildir. Türkçede “Şimdiye kadar elimize böyle bir eşya, mal, kitap vs. düşmemişti.” şeklinde ifadeler vardır. Yazar bunları duymuş olmalıdır, ancak “düşmek” fiilini doğru zaman ve yerde kullanamamaktadır.

*Bu kafiyede vaki olan gazellerin nazirelerinde bundan matbu (güzel) matla düşmemiştir: “Ve bu kâfiyede vâki’ olan gazeliyyatun nezâyirinde bundan matbû’ matla’ düşmemişdür.” (L. 257). Latifi, bütün nazire mecmualarını gözden geçirmiş modern bir edebiyat araştırmacısı tavrıyla ciddi bir değerlendirmede bulunmaktadır. Ancak meramını ifade edecek kadar Türkçeye hâkim değildir. “Bu kafiyede vâki olan gazeller” ifadesi eşdizimlilik bakımından sorunludur. “Nazirelerde” kelimesindeki hal eki de hatalıdır. “Bundan matbu matla düşmemiştir” ibaresi de eşdizimlilik bakımından hatalıdır.

LATİFİ’NİN “YETİŞMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Bu rübai Sultan Mehmed’in kulağına yetişti: “Bu rübâ’î Sultân Mehmedüñ sem’-i şerîfine yetişüp…” (L. 157). Türkçeyi bilen birisi “Bu şiir onun kulağına yetişti” şeklinde bir cümle kuramaz. Yazarın bu hatayı yaparken dayandığı bir doğru olmalıdır. Türkçede “Lâfı, hemen ona yetiştirmişler.” “Bu söz onun kulağına kadar geldi.” şeklinde ifadeler vardır. Muhtemelen Latifi bu iki doğru ifade biçiminden yanlış bir söz üretmiştir: Bu rübai Sultan Mehmed’in kulağına yetişti.

*Meclisinde nicelere feyiz yetişti: “Meclis-i feyz-bahşında nicelere feyz ü fütûh yetişüp”  (L. 130). “Nicelere feyz yetişti”, “Nicelere fütuh yetişti” ifadeleri Türkçede kullanılmaz. Bunları “sözlük Türkçesi” veya “yabancı Türkçesi” olarak kabul edebiliriz. Dilimizde “feyz vermek”, “feyz almak”, “feyz-yâb olmak” gibi fiiller vardır ancak “feyz/fütûh yetişmek” yoktur.

LATİFİ’NİN “DÖNDÜRMEK” FİİLİNİ CÜMLE İÇİNDE KULLANAMAMASI

*Necati gazellerinin ekserin tahrif ve tezyif edip hicve döndürmüştür: “Necâtî gazellerinüñ ekserin tahrîf u tezyîf idüp hicve döndürmişdür” (L. 293). “Şiiri hicve döndürmek” ibaresi eşdizimlilik bakımından sorunludur. Bu kısa cümlede başka gariplikler de vardır. İlk olarak “tezyif etmek” fiili “gazel” kelimesiyle eşdizimli değildir. İkinci olarak “Necati gazelleri” tamlaması hatalıdır. Türkçede hiç kimse “Haşim şiirlerini beğendim” şeklinde bir cümle kurmaz. Üçüncü olarak Latifi “tehzil” kavramını kullanmamakta, onun yerine tanım yapmaktadır: “Gazelleri tahrif ü tezyif edip hicve döndürmek”. Latifi’nin tehzil kavramını kullanmayıp onun yerine kötü bir tanım yapmasının bir izahı olmalıdır. “Tehzil” kelimesi “hezel” kökünden türetilmiştir. Bu terim Tanzimat döneminde belâgatla ilgili çalışmalar yapılırken Batı retoriğindeki “parodi” kelimesinin karşılığı olarak dilimizde kullanılmaya başlamıştır.[27] Latifi tezkiresinin ortaya çıktığı Tanzimat döneminde parodi türünde şiirler yazılmıştır. Latifi’ye göre, söz konusu şair, Necati’nin gazellerine birçok tehzil yazmıştır. Ancak bu tehziller daha gün yüzüne çıkmamıştır. Eğer bu tehziller ortaya çıkarsa söz konusu “yazma” eser, her bakımdan (zihniyet, mürekkep, hat, dil vs. bakımından) iyi bir tenkide tabi tutulmalıdır.

*“İllâ ki Rûmîler didüği Farisî şi’re döndürdi” (L. 378). “Farsça şiire döndürmek” anlamsız bir söz öbeğidir. Cümlede sadece “döndürmek” fiili yanlış kullanılmamıştır, cümlenin tamamı hatalıdır ve anlamsızdır. Latifi, meramını ifade etmeye, cümle kurmaya muvaffak olamamıştır. Meramını cümlenin önündeki ve sonundaki (siyak ve sibak) ifadelerden hareketle tahminen anlamak da zordur. Zaten siyak ve sibak da dâhil Zuhuri’yi anlattığı hemen bütün cümleler dil bakımından sorunludur: “Çakatay tatarındandur. Vilâyet-i Rûma gelüp nice müddet Rûmda mutemekkin oldukda şu‘arâ-yı Rûm ile nezâyirde hayli munâzarası vaki’ olmışdur. Ammâ hîç bir nazîrede tavr-ı Rûma tarzı muttariz olup sûret virmedi ve şi‘r-i Türkîyi Rûm şâ’irleri gibi dimedi. İllâ ki Rûmîler didügi Fârisî şi‘re döndürdi. Lâkin kendü zebânında ve tarz-ı Nevâyîde hûb dirdi. Türkîsi bir tarz-ı ‘aceb ve mısdak-ı müzebzebdür. Bu matla‘dan ma‘lûmdur, ol matla’ budur.” (L. 378).

 

*Biri budur ki tarihçiler Süryaniceden Arapçaya döndürmüş ola: “Biri budur ki… fuzalâ-yı erbâb-ı tevârîh lisân-ı Süryanîden zebân-ı Tâzîye döndürmiş ola.” (L. 79). Latifi “çevirmek”, “tercüme etmek” yerine “döndürmek” fiilini kullanmıştır. İfadede kip yanlışı da vardır.

*Herbiri Peşen ve Giv’le hempençe olsa, savaş vaktinde bininden yüz döndürmez idi; mızrak kirpik gibi gözüne girse göze göstermezdi:  “… ve her biri hem-pençe-i Peşen u Giv olsa vakt-i saff-ı mesaffda binünden yüz döndürmez ve nîze müje-vâr gözine girse göze göstermezdi.” (L. 148). “Yüz döndürmez” ifadesi eşdizimli değildir. Latifi “yüz döndürmek” yerine “yüz çevirmek” deseydi de ifade doğru olmazdı. Çünkü “yüz çevirmek” deyimi Türkçede “küsmek” veya “kırılmak” anlamında kullanılır. Latifi’nin “Bininden yüz döndürmez” ibaresi ile kastettiği anlam şudur: “Bin kişi de üstüne gelse onlardan kaçmazdı”. İfadede başka dil hataları da vardır. Meselâ “göze göstermemek” deyimi de yanlış kullanılmıştır. Latifi “gözünü budaktan esirgemezdi”, “gözünü kırpmazdı” gibi deyimleri duymuş olmalıdır. Yabancı bir dili kullanmak onu anlamaktan daha zordur.

*O zaman ki zamane merhumdan yüz döndürmüştü: “Ol zamân ki zamâne merhûm-ı merkûmdan yüz döndürmiş idi.” (L. 146). “Yüz döndürmek” eşdizimli değildir.

*“Felek yüz döndüricek bir gedâdan”: Latifi, kötü Türkçesiyle şiirler de yazmıştır. Bu şiirlerde de “döndürmek” fiilini “çevirmek” anlamında kullanmıştır: “Li-mü‘ellifihi'l-hakîr: Felek yüz döndüricek bir gedâdan - Bin ok urursa geçmez bûriyâdan” (L. 262).“Başlar keser egerçi o fettân-ı dil-firîb - Kesse Latîfî başını döndürme cân u baş” (L. 193). Ana dili Türkçe olanlar, “Felek benden yüz döndürdü” veya “Sevgili başını kesse, can ve baş döndürme” şeklinde bir cümle kurmazlar, kuramazlar.

LATİFİ’NİN “GEÇMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Elhan (şarkılarda) ve avazede eşsiz geçerdi: “elhân u âvâzede bî-nazîr geçerdi.” (L. 559). Hiçbir Türk “O, şarkılarda ve avazede eşsiz geçerdi” şeklinde anlamsız bir cümle kuramaz.

*Bunların her birisi ferîd-i asr (asrın eşsiz kişisi) geçerler:  “Nitekim zebân-ı Fârisîde Hâtifî’nün Leylî vu Mecnûnı gibi farazâ Nizâmînün ve Hazret-i Câmînüñ ve Hüsrevüñ ve Mîr ‘Alî Şîrüñ ki bunlaruñ her birisi ferîd-i ‘asr ve vahîd-i dehr geçerler hamselerinde Leylî vü Mecnûn ki yazmışlardur öyle meşhûr olmamışdur zikr olan Hâtıfîniñ olmışdur.” (L. 135). “Bunlaruñ her birisi ferîd-i ‘asr ve vahîd-i dehr geçerler” ifadesindeki “geçmek” fiili yanlış bir tercihtir, diğer kelimelerle anlamlı bir birliktelik oluşturamamıştır. Osmanlı Türkçesine hâkim olmayan birisine tumturaklı görünen bu cümlede başka hatalar da vardır. Meselâ cümle içinde yer alan “Hamselerinde Leylî vü Mecnûn ki yazmışlardur öyle meşhûr olmamışdur zikr olan Hâtıfîniñ olmışdur.” ifadesi, yazarın Türkçeyi tam öğrenemediğine açıkça işaret etmektedir. Latifi, oldukça kötü bir Türkçeyle Leyla vü Mecnun mesnevileri üzerinde bilimsel değerlendirmelerde bulunmaktadır. Latifi bu tavrıyla Hammer ve Gibb’e benzemektedir.

*Halince münşî geçerdi: “Ve hâlince münşî ve zu’mınca muhaşşî geçerdi.” (L. 296). Latifî herhalde “geçinmek” fiilini “geçmek” ile karıştırmıştır. Bu, onun Türkçeyi tam öğrenemeden bir Osmanlı şairler tezkiresi yazmaya giriştiğine işaret etmektedir. Diğer eserlerdeki bu tür kullanımlara bakarak, 16. asırda “geçinmek” yerine “geçmek” fiili kullanılırmış demek skolâstik bir tavır olur. Buna “belge skolastizmi” denir. İlk olarak böyle bir değişimin dilbilimsel olarak mantıklı bir izahı yoktur, yapılamaz. İkinci olarak Latifi’nin bu fiilin doğru şeklini hatırladığı cümleler vardır: “En begenmedügin şâ’ir-i dânâ hâlince dânâ, zu’mınca Mevlânâ geçinüp” (L. 97). Üçüncü olarak bu hata, Latifi’nin Türkçeyi öğrenemediğin şehadet eden yüzlerce hatanın yanı başında durmaktadır. Meselâ “halince dânâ (âlim) geçinmek” ve “hâlince münşî geçmek” ibarelerindeki “hâlince” kelimesi, diğer kelimelerle eşdizimli veya uyumlu değildir. Türkçede “O, zannınca şair geçerdi”  şeklinde bir cümle kurulamaz.

LATİFİ’NİN “VAKİ OLMAK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Döneminde bu itikat veya inanç, eski büyük şeyhlere çok vaki olmuştur: “Ahdinde bu i’tikâd meşâyıh-ı kibâr-ı selefe çok vâki’ olmışdur.” (L. 129). Bu satırın arkasında Türkçeyi tam öğrenememiş bir insan vardır. Latifi’nin meramı ile kurduğu cümle arasında münasebet kurmak zordur. Meramı muhtemelen şudur: “O dönemde insanlar eski büyük şeyhler hakkında da böyle suizan etmişlerdir.” Bu gibi hatalı cümleleri sürçü lisan olarak görmek doğru değildir; çünkü sürçü lisan konuşma dilinde olur. O da bu kadar olmaz. “İtikat” ile “vaki olmak” kelimeleri eşdizimli değildir: “Bu itikat şeyhlere çok vaki olmuştur.”

*Bu beyitte vaki olan teşbihte cüzden kül murad edinmiştir:“Bu beytte vâki‘ olan teşbîhde cüz’den küll murâd idinmişdür; ıtlâkı cüz’den götürüp cüz’e virmişdür. Beyt: Ol gözler ile sana ‘acep geyik disem - Bu oynun ile bana n’ola ogeyik disem” (L. 170). “Beyitte vaki olan teşbih” ifadesi eşdizimlilik bakımından sorunludur. “Teşbih” ve “vaki olmak” kelimeleri eşdizimli değildir. İfadedeki diğer bir hata, edebi sanatlarla ilgilidir. Latifi, iki temel sanatı birbiriyle karıştırmıştır ki bu hayret verici bir cehalettir. “Cüz’ü söyleyip küllü kastetmek” teşbih değil, mecaz-ı mürseldir. “Göz” kelimesi mürsel mecazlı olarak kullanılabilir. “Evinde kim bilir kaç göz onu bekliyordu.” cümlesinde olduğu gibi. Ancak yukarıdaki beyitte geçen “gözler” kelimesi mecazi anlamıyla değil, hakiki anlamıyla kullanılmıştır.

*Türkçe terkip ile mevlid-i nebi bunlardan vaki olmuş: “Türkî terkîb ile Mevlid-i nebî bunlardan vâki‘ vü sâdır olmış” (L. 133). “Mevlid” ve “vaki olmak” kelimeleri eşdizimli değildir. Ana dili Türkçe olan bir kimse “Bunlardan mevlid, gazel ve şiir vaki oldu” gibi bir cümle kurmaz.

*Bu beyit onun halinin şahidi vaki olmuştur: “Bu beyt gûyâ ki şâhid-i hâli ve mübeyyin-i ahvâli vâki’ olmışdur”   (L. 444). “Beyit” ve “vaki olmak” kelimeleri eşdizimli değildir.

*Yaşlandıktan sonra vaki olan şiirler: “Amma evâsıt-ı ‘ömrinden sene-i sinni tecâvüz itdükden sonra vâki’ olan eş’ârınuñ ba’zısı üslûb-ı Şebistân-ı Hayâl ve ma’ânî-i ta’biye ve ta’miyede lugaz u mu’ammâ-misâl gâyet-i tasannu’ından muhayyel u mu’akkad düşmişdür.” (L. 266-267). “Şiir” ve “vaki olmak” kelimeleri eşdizimli değildir.

*Aşağıdaki cümlelerde de “vaki olmak” fiili beraber kullanıldığı diğer kelimelerle eşdizimli değildir: “(Şiir) hayli hûb vâki’ olmışdur” (L. 164); “Ahmed Paşa’nunki ana nazîre vâkı’ olmışdur.” (L. 396); “Bu kâfiyede vâkı’ olan eş’âr-ı kesîre bu nazm-ı bî-nazîre nazîre vâki’ olmışdur.” (L. 335); “Fakîrün bu matla’ı bed degül hûb vâkı’ olmışdur.” (L. 330). “Bu matla’ı lisân-ı makâlinde hasb-i hâli ve mısdâkı vâki olmışdur.” (L. 315).

LATİFİ’NİN “TESLİM ETMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Üç şairi müsellem tutup teslim ettiğinden: “Şu‘arâ-yı Rûmdan üç nefer-i kâmili müsellem tutup teslîm itdüginden her birinün birer gazelin tahmîs itmişdür.” (L. 272). Yazar bu cümleyle şunu söylemek istiyor: “Söz konusu şair, Anadolu şairlerinden üçünü üstat kabul ettiği, onların şiirlerini beğendiği için her birisinin birer gazelini tahmis etmiştir.” Burada yazarın “meramı” ile “ifadesi” arasında münasebet kurmak zordur. “Müsellem tutmak”, “üç nefer-i kâmili teslim etmek” gibi ibareler sorunludur.

*Şiirlerine teslim ederdi: “Samîmen eş’ârına teslîm iderdi.” (L. 397). Yazarın meramı ancak tahminlerle anlaşılabilmektedir. Meramı şudur: “Onun şairliğini, şairlik hakkını teslim ederdi.” Ana dili Türkçe olan birisi konuşma dilinde bile “şiirlerine teslim ederdi” şeklinde bir cümle kuramaz. Yazar “hakkını teslim etmek” gibi eski kültürde sıkça kullanılan ifade biçimini biliyor fakat kullanamıyor. “Teslim etmek” fiili merama göre yönelme veya belirtme eki alabilir. Yazar bunu da tam öğrenememiştir.

Latifi aşağıdaki ifadelerinde de “teslim etmek” fiilini doğru kullanamamaktadır: Beyitlerinin esasının metanetine teslim ederdi: “Metânet-i esâs-ı ebyâtına teslîm iderdi.” (L. 372). Kelamının metanetine teslim ederdi: “Lâkin kelâmınun rüsûh u metânetine tahsîn ü teslîm itmişlerdür.” (L. 157). Nakil ashabı külliyetine teslim etmesinler mi ki: “Ashâb-ı nakl külliyetine teslîm itmesünler mi ki” (L. 160).

LATİFİ’NİN “KAST ETMEK” FİİLİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Beş beyte malik olanlar beş mesnevi (hamse) cevabına kasdedip, hamse sahibi ile hem-pençe dirilirler: “Beş beyte mâlik olanlar cevâb-ı Penc-gence kasd idüp sâhib-i hamse ile hem-pençe dirilürler.” (L. 95). Yazarın meramı şudur: “Şimdiye kadar beş beyit bile yazamamış olanlar, hamse yazmaya teşebbüs ediyorlar.” Ancak meramını ifade etmekte zorlanmaktadır. İfadede “beş beyte mâlik olanlar”, “cevâb-ı Penc-gence kasd idüp”, “hamse sâhibi ile hem-pençe dirilmek” gibi kelime öbeklerinin hemen her birisi eşdizimlilik bakımından sorunludur. Meselâ “beş beyte mâlik olanlar” yerine “beş beyte bile sahip olmayanlar” veya “hayatında beş beyit bile yazmaya muktedir olamayanlar” gibi bir ifade kullanması gerekirdi.

Aynı cümle içinde geçen “cevâb-ı Penc-gence kasd idüp” ve “hamse sahibi ile hem-pençe dirilmek” ibareleri ise daha ciddi hatalar içermektedir. Ana dili Türkçe olan birisi “cevâb-ı Penc-gence kasd idüp” (Hamse cevabına kasdedip) ifadesini hem kullanmaz hem anlamaz. Bu ifadeyi anlayabilmek için Latifi’nin dil hatlarına aşina olmak gerekir.

Aşağıdaki cümlelerde de “kast etmek” fiili diğer kelimelerle eşdizimli (anlamlı bir birliktelik içinde) değildir: “Bunun gibi lafz-ı bâridi ta’rîf kasd idüp” (L. 296); “Ana nazîre ve cevâb kasdın ide[n] cehlin izhâr eyler.” (L. 235).

LATİFİ’NİN “EDA” KELİMESİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Lafızlardan manayı göstermede hak edasını verse: “Elfâzdan ma‘nâyı nümâyişde hakk edâsın virse bî-meslûb idi.” (L. 156-157). Anlamsız bir cümledir. Cümleyi anlayabilmek için Osmanlı Türkçesini veya Türkiye Türkçesini bilmek yeterli değildir. “Hak edası” tamlaması eşdizimlilik bakımından sorunludur. Türkçede “hakkıyla eda etmek” gibi bir ifade biçimi vardır.  “Hak edasını vermek” Latifi’nin ürettiği anlamsız bir ifade biçimidir.

*Edâda elfâz ve edâsını evvelkiden ahsen düşürür: “Üstâd nazmında bir ma‘nâyı gördükde anı bir mazmûna dahi âlet-i mülâhaza düşürür ve ta‘bîr u edâda elfâz u edâsın evvelkiden evceh u ahsen düşürür. (L. 103). Hiçbir Türk “Edada edasını evvelkiden ahsen düşürür.” gibi garip bir cümle kuramaz.

*“Edâsında hatâsın bulup”: “dehr-i pür-kahra hicv u hezelle sebb ve zemîn u zamânda olan cinn ü inse kemâl-i hayretinden şetm itdükde ve erbâb-ı tasavvuf ıstılâhınca dekâyıkdan dem urup vücûdu’l-mutlak ve hakîkatü’l-hakâyıka mute”allık bir beyt dimişdi ve edâsında hatâsın bulup e’imme-i ‘ulemâ tekfîr ve kelâmınuñ muhassalın ve me’âlin küfre iledüp recm u ihrâk içün fetvâ viricek bu husûs çok hâdiseye ve ‘azîm mübâhaseye mutesaddî olup” (L. 358). Cümlede sadece “eda” kelimesi değil birçok kelime eşdizimlilik bakımından sorunludur. Meselâ “beytin mealini küfre iletmek” ifadesi gariptir.

LATİFİ’NİN “BİR” KELİMESİNİ DOĞRU KULLANAMAMASI

*Sultan Bayezit devrinde Ahmed Paşa ile bir tarihte idiler. O devrin sonlarında bir günde naklettiler: “Sultân Bâyezîd Hân devrinde Ahmed Paşa ile bir târîhde idiler. Ol ahdün evâhirinde bir günde nakl itdiler.” (L. 376). “Yazarın “bir tarihte idiler” ibaresiyle kastetiği anlam muhtemelen şudur: “Aynı tarihte yaşadılar”. Türkçede “Ahmet Paşa ile aynı yıllarda veya aynı tarihler arasında yaşadı.” anlamını ifade etmek için “O, Ahmet Paşa ile bir tarihte idi” denmez. Latifi veya Latifi adına tezkireyi yazan kişi muhtemelen “İkisi de bir yaşta” gibi konuşma dilinde kullanılan ifadeleri esas alarak bu yanlışı yapmış olamalıdır. “Bir günde nakl ettiler” ibaresi de anlamsızdır. Bu ibareyle kastı “aynı günde öldüler”dir. Meram ile ifade arasındaki münasebetsizliği Türkçeyi bilen herkes fark edebilir.

*“Necâtî ile bir ayda ve bir senede nakl itdi.” (L. 234-235). Herkesin bilip kullandığı kelimelerle kurulmuş olan bu cümleyi anlayabilmek için Türkçenin yaşayan bütün şivelerini bilmek yeterli değildir. Yukarıdaki cümlenin anlamı şudur: “Necati ile aynı ayda ve aynı senede vefat etti.” Türkçede “bir” kelimesi özellikle konuşma dilinde vurgu sayesinde “aynı” anlamında kullanılabilir. Ancak “bir” kelimesi yukarıdaki cümlenin yapısı içinde “aynı” anlamını kazanamamıştır. Dilin ana fonksiyonu iletişimdir. Ana dili Türkçe olanlar, Türkçe bir cümledeki bütün kelimeleri bilmelerine rağmen onu anlayamıyorlarsa veya yanlış anlıyorlarsa, o zaman söz konusu ifade hatalıdır.

*Nice müminin Hz. Pire itikatı bir türlü dahi olmuştur:Ammâ ehl-i hevâdan vâdî-i ilhâd u ibâhata düşmiş zümre-i merededen niçeler mürîd geçinmegin, niçe mü’min ü mu’tekidüñ Hazret-i pîre i’tikâdı bir dürlü dahi olmışdur.” (L. 129). Anlamsız bir cümledir. Latifi’nin demek istediği muhtemelen şudur: “Müritleri dinsiz ve sapkın oldukları için müminler şeyhin de aynı olduğunu düşünmüşlerdir.” İfadede gramer ve eşdizim hataları vardır. “Ammâ ehl-i hevâdan vâdî-i ilhâd u ibâhata düşmiş zümre-i merededen niçeler mürîd geçinmegin” ibaresinde cümle kurma sorunu vardır. Şöyle kurabilirdi: “Ammâ ehl-i hevâdan ve zümre-i merededen (vâdî-i ilhâd u ibâhata düşmiş) niçeler[i] [ânun] mürîdi [olarak] geçin[diklerinden dolayı]”. Bu cümlede Latîfî tam öğrenemediği Türkçe ile seci, tevriye ve iştikak sanatlarını yapmaya çalışmaktadır.

*Zamanımızda iyi ve kötünün temyizi ve kabul ve red izanı bir mesabededir ki hata ve sevabın farkında noksana tahsin, kemale itap ederler: “Zamânumuzda hod temyîz-i nîk ü bed ve iz’ân-ı kabûl ü redd bir mesâbededür ki fark-ı hatâ ve savâbda naksa tahsîn ve kemâle ‘itâb iderler.” (L. 93). Bu cümleyi anlamak için Osmanlı Türkçesini bilgisi yeterli değildir. Latifi’nin söz öbeklerine hangi anlamları yüklemiş olabileceğini tahmin etme yeteneği ve tecrübesi de gereklidir. “İz’ân-ı kabûl u redd bir mesâbededir ki”, “fark-ı hatâ ve savâbda”, “naksa tahsîn, kemâle ‘itâb iderler” gibi ibareler dil bakımından hatalıdır. Yazarın meramı ile ifadesi arasındaki münasebetsizliği göremeyenler, bu cümlenin oldukça tumturaklı olduğunu zannedip Latifi’nin nesrini methedebilirler.

*O devirdeki ülema cemiyeti bir padişahın asrında dahi vaki olmuş değildir: “Ma’lûmdur ki ol ‘ahd ü ‘asrda olan cem’iyyet-i ‘ulemâ kesret-i fukaha ve fuzala bir padişahın ‘asrında dahi vaki’ olmış degüldür.” (L. 140). Latifi, “bir” kelimesini “hiçbir” anlamında kullanmıştır. Konuşma dilinde vurgu yoluyla “bir” kelimesi “hiçbir” anlamında kullanılabilir. Latifi, konuşma dilindeki bu kullanımı doğru zannederek yazı diline aktarmıştır ki bu, onun Türkçeyi, Hammer ve Vambery gibi, halk arasında dolaşarak öğrendiğine işaret eder. Konuşma diline has tasarruf ve sapmaları fark edemeyen Latifi, şu cümlelerinde de “bir” kelimesini “hiçbir” anlamında kullanmaktadır: “Andan akdem ü evvel bir ferd Türkî terkîb ile mevlid-i Nebî dimemişdür.” (L. 134). “Ehâlî vü efâzıl ki ol zamânda gelmişlerdür bir devrde dahi gelmiş degüldür” (L. 140). Bu kullanımlar her ne kadar belgeli, kayıtlı ve tanıklı da olsa yanlıştır.

 

LATİFİ’NİN “İSNAT” VE “İFTİRA”  KELİMELERİNİ EŞDİZİMLİ OLARAK KULLANAMAMASI

*Bu şiirler halkın isnat ve iftirasıdır. Onların nâmına insanlar esnasında okunan Türkçe şiirlerin ekseri halkın iftirası ve isnadıdır: Anlarun nâmına esnâ-i nâsda okınan Türkî eş’ârun ekseri ‘avâmü’n-nâsuñ iftirâsı ve isnâdıdur.” (L. 151). Ana dili Türkçe olan birisinin böyle bir cümle kurması mümkün değildir. Türkçede “şiir” ile “iftira” veya “müftera” kelimeleri eşdizimli olarak kullanılmaz. “Bu şiir ona iftiradır”, “iftira şiirler”, “müftera şiirler” vs. denmez. Yukarıdaki cümlede Latifi’nin meramı muhtemelen şudur: “Halk arasında Sultan Selim’e ait olarak bilinen ve ona atfen okunan birçok Türkçe şiir vardır. Bu şiirlerin çoğu başka şairlere aittir. Cahiller bu (güzel) şiirleri ona atfetmişlerdir.” Latifi bu meramını şu şekilde ifade etmiştir: “Anlarun nâmına esnâ-i nâsda okınan Türkî eş’ârun ekseri ‘avâmü’n-nâsuñ iftirâsı ve isnâdıdur.” Bu cümle Osmanlı Türkçesine hâkim olmayanlar için sanatlı ve tumturaklı görünebilir. Hâlbuki cümlede birçok dil hatasını ardı ardına yapılmıştır ve bu hatalar iletişime engel olmaktadır. Bunlardan birisi “namına” kelimesine yüklenen anlamdır. “Halk bu şiirleri sultan namına okurdu” cümlesinin manası şudur: “Halk bu şiirleri sultan için, onun ruhunu şad etmek için okurdu”. Ancak Latifi’nin bu cümleye yüklediği anlam farklıdır. Latifi, “namına” kelimesini başka cümlelerinde de yanlış anlamda kullanmaktadır: “Her kande bir hoşca civân görse beher-hâl ta’alluk iderdi. Ve ismin istifsâr idüp nâmına gazeller dirdi.” (L. 514).

*Her ne kelâm ki onların hilâf-ı medh ola, bîhaberlerden isnat ve iftiradır:Her ne kelâm ki anlaruñ hilâf-ı medh ola, ya’nî ki kadh ola bî-haberlerden isnâd ve iftirâdur ve kelâm-ı nâ-sezâdur.” (L. 130). Cümleyi anlamak zordur. Yazarın meramını anlayabilmek için onun hata tiplerine aşina olmak icap eder. “Her ne kelâm ki anlaruñ hilâf-ı medh ola” ibaresinin bir anlamı yoktur. Yazarın bu ibareye yüklediği anlam muhtemelen şudur: “Onun methini içermeyen her bir kelâm”. Latifi,  “Onu methetmeyen her söz, bî-haberlerden isnat ve iftiradır.” diyor. Ana dili Türkçe olan birisinin böyle bir cümle kurması mümkün değildir. Ancak Osmanlı Türkçesine tam hâkim olmayan araştırmacılar bu tür cümlelerin oldukça tumturaklı ve müsecca olduğunu iddia edebilirler.

*Müftera şiirlerin her biri mahallinde yazılmıştır; inşeallah mevkiinde zikr ola: “Ol müfterâ ve müsned olan Turkî eş’ârun her biri mahallinde tahrîr ve her makâlüñ kâ’ili kimler idügi sıhhat üzre takrîr olınmışdur. İnşa'allah mevki’inde zikr ola.” (L. 151). “Müfterâ” ve “müsned” sıfatları “şiir” kavramı için uygun düşmemiştir. Bunlar eşdizimli kelimeler değildir. Latifi, ilk cümlede Yavuz Sultan Selim’e ait olarak bilinen güzel şiirlerin asıl şairlerinin kimler olduğunu yazdığını söylemektedir. İkinci cümlede ise bu şiirleri yeri (“mevkii”) gelince yazacağını ifade etmektedir. Ancak ne bu güzel şiirleri ne de onların şairlerini yazmıştır. Latifi’nin Sultan Selim ve Sultan Süleyman’ın güzel şiirlerini niçin tezkiresine almadığı hususunu anlayabilmek için 17. asır tezkirecilerinin Sultan I. Ahmed’i değersizleştirme gayretlerinin konu edildiği makalelerin okunması gerekir.

LATİFİ’NİN DİL HATALARIYLA İLGİLİ KARIŞIK ÖRNEKLER

Sâkî tahallüs itmişdür.” (L. 295). “Saki’yi tahallüs etmiştir” demek istiyor. Meramını belirtme ekini düşürerek ifade etmiştir. Bu hata konuşma dilinde ve şiir dilinde affedilebilir. Ancak yazı dilinde bu ekin kullanılması mecburidir. Eğer bir metin temel doğrularla çelişirse, o zaman ya temel doğrularda ya da metinde bir sorun var demektir. Türkçenin temel doğrularına göre “Sâkî tahallüs etmiştir” cümlesi yanlıştır, yazarın meramını ifade etmemektedir. Ve bu yanlış, her sayfası dil hatalarıyla dolu olan bir metinde geçmektedir.

Yukarıdaki hatayı, sehiv, zühul, nüsha farkı, müstensih hatası gibi kavramlarla izaha kalkışmak doğru değildir. Zira bu cümle yapısı Latifi’nin doğru kabul ederek eserinde ısrarla kullandığı bir yapıdır: “Remzî tahallus iderdi” (L. 277); “Nasrî tahallüs ider bir şâ’ir” (L. 294) gibi. Bu kullanımı 16. asra ait dönemsel veya arkaik bir kullanım olarak görmek, bu iddiayı diğer eserlerle ispata kalkışmak doğru değildir. Bu, Türkçenin temel iletişim mantığını inkâr etmek olur. Üstelik sadece 16. asır tezkirecileri değil, bütün tezkireciler bu yanlış cümle yapısını ısrarla kullanmışlardır. Bu dil yanlışını, tezkire üslubunun bir gereği olarak izaha kalkışmak da doğru değildir. Zira böyle bir izah durumunda tezkirecilerin ortak bir tavırla şöyle düşündüklerini kabul etmemiz gerekir: “Benden öncekiler nasıl meramlarını doğru bir şekilde ifade edemediler ise benim de etmemem gerekir. Seleflerimizin yanlışlarını saygıyla devam ettirmek bizim için anlaşılır olmaktan önemlidir.” Bize göre bütün tezkirecilerin asırlar boyunca ortak bir tavırla bu cümle yapısını kullanmaları, bu yapıyı doğru yapmaz. Bu durum, söz konusu eserlerle ilgili daha ciddi tenkidî çalışmaların yapılması gerektiğine, tezkirelerin 19. asırda Hammer gibi Türkçeyi tam bilmeyen ve Osmanlıyı değersizleştirmek isteyen kişilerce uydurulmuş olabileceğine işaret eder.

*Kin tohumunu gazab mezrasında ekti: “Tohm-ı hışm-ı kîneyi mezra’a-i kahr u gazabda ekmiş idi.” (L. 157). “-Da” hal ekini yanlış kullanmıştır.

*Bu şiiri mezar taşında yazdırmış ve meşhedi mermerinde hub bir hat ile kazdırmış: “Bu kıt’ayı seng-i mezârında yazdırmış ve meşhedi mermerinde hûb u rûşen (bir) hatt ile kazdırmış.” (L. 295). Cümlede hem bulunma hali eki (lokatif) hem de ilgi (genitif) ekiyle ilgili bir yanlış kullanım vardır. “Seng-i mezârına” demesi gerekirken “seng-i mezarında” demiştir. “Meşhedinin mermerine” yerine “meşhedi mermerinde” demiştir. Türkçede “mezar taşı” kelimesine yerine göre –da veya –a eki getirilebilir. Yabancılar bunu ayırt etmekte zorlanabilirler.

*“Rûmîlerde Üskübî(dür).” (L. 171). “Rûmîlerde” kelimesiyle kastettiği “Rumelili olanlar arasında”dır.

*Şiirlerinde bu şiiri hayli makbul düşmüştür: “Eş’ârında bu şi’ri, haylî matbû’ u makbûl düşmişdür.” (L. 398). Latifî, “şiirleri arasında” yerine “şiirlerinde” demiştir.

*“Mevlüdlerde buna nazîre mevlid Şeyhzâde merhûm Hamdî Çelebi mevlidi ola” (L. 135). Bütün kelimeler bilinmesine rağmen cümle zor anlaşılmaktadır. Çünkü Latifi, cümleyi kuramamıştır. Tamlama, dizim, kip ve hal eki yanlışları yapmıştır.

*“Bu kıt’a dahı anun … cümle-i ilâhiyâtındadur.” (L. 398).  Latifi, “-da” ekine “arasında” anlamını yüklemiş olmalıdır. Cümlede hal eki yanlışı dışında iki yanlış daha vardır. Birincisi “bu” sıfatı, “şu” anlamında kullanılmıştır. İkincisi “cümle” kelimesinin gereksizliğidir.

*Nazirelerde naziri (benzeri) düşmemiştir: “Nezâyirde nazîri düşmemişdür.” (L. 398). Yazar “nazireler arasında eşi ve benzeri yoktur” demek istiyor.

*Hâlde gizli bir hazine idi: “Hâlde genc-i nihân, kâlde pehlevân-ı cihân idi.” (L. 129). “Hâlde” derken “hal bakımından” demek istiyor. Bulunma eki “bakımından” anlamında kullanılabilir. Ancak bunun için Türkçeyi tam öğrenemek gerekir.

*Son dönem şeyhlerinde Mevlana’dan sonra eşi gelmemiştir: “Meşâyıh-ı müteahhirînde Hazret-i Mevlânâ’dan sonra hemtâsı gelmemişdir.” (L. 129). Hal eki hatası vardır. Ayrıca yazarın meramının ne olduğu da tartışmalıdır.

*Yaşının senesi seksene yetmiş, naklettiği tarihlerde adı geçen adetten tecavüz etmiş:Sene-i sinni heştâde yetmiş nakl itdüği târîhlerde ‘aded-i mezbûrdan tecâvüz itmiş” (L. 314). Cümlede birçok dil hatası vardır. Bunlardan birisi “-dan” ekinin kullanımıyla ilgilidir. “-dan tecâvüz etmek” yapısı sorunludur. Bu cümleyi anlayabilmek için Türkçeyi bilmek yetmez, Latifi’nin hata tiplerine aşina olmak da icap eder. “Naklettiği” kelimesiyle kastettiği “öldüğü”dür. “Aded-i mezbûr (söz geçen aded)” ile kastettiği “yetmiş”tir. Öldüğü zaman yaşı seksenin üzerindeydi, demek istiyor. “Nakl itdüği târîhlerde ‘aded-i mezbûrdan tecâvüz itmiş” gibi bir ifade ancak Türkçeyi tam öğrenememiş birisi tarafından kurulabilir.

*İlim tahsiline meşgul iken, bir güzele taalluk etti: “Tahsîl-i ‘ilme meşgûl iken bir mahbûba ta‘alluk u ta‘aşşuk idüp” (L. 250) “Bir güzele, bir mahbuba taalluk ve taaşşuk etmek” ifadesi hem hal eki hem de eşdizimlilik bakımından sorunludur.

*İpekçilik kârına meşgûl idi: “Kazzâzlık kârına meşgûl idi” (L: 293). Ana dili Türkçe olan birisi “Öğretmenliğe meşguldü.” şeklinde bir cümle kurmaz ve “kâr” kelimesini “meslek, iş veya meşguliyet” kelimeleriyle karıştırmaz; “öğretmenlik mesleği” veya “kazzazlık işi” yerine “öğretmenlik kârı” veya “kazzazlık kârı” demez.

*Eski âdete âlim olmış: Adet-i kadîmesine âlim ü vâkıf olmış” (L. 276). “İlm” fiili ve bu fiilin geçişli anlam içeren türevleri (müştakları) belirtme eki alır. Hal ekleri bazen veya nadiren birbirlerinin yerlerine kullanılabilir. Meselâ “Namaza müteâkiben cenazeyi kaldırırız”, “ona taklîden” gibi ifadelerde belirtme eki yerine yönelme eki kullanılabilmektedir. Bu tür istisnai kullanımların izahları vardır. Ancak bu izahlar ve istisnai kullanımlar dilin temel mantığını değiştirmez.

*Şi’rden şi’ri bilmeyen” : “‘Aceb budur ki şi’rden şi’ri bilmeyen ve sanâyi’-i şi'riyyeye aslâ şu’ûrı olmayan belki kendü şânına mülâyim ü münâsip mahzâ bir mahlas bulamayanlar suhandân olmadın suhandânlık kasdın idüp fi’l-cümle kelâm-ı mevzûna kâdir olmağla kendüleri zamânun Hâssânı ve devrânun Selmânı tasavvur iderler.” (L. 95). Latifi “(Şiir)i (şiir)den ayıramayan” şeklinde Türkçede var olan yapıyı tam öğrenemediği için onun yerine “şiirden şiiri bilmeyen” diyor. Cümlede başka hatalar da dikkati çekmektedir. “Şiir sanatlarına şuuru olmayan”, “mevzûn kelâma kadir olmak”, “kendi şanına mülayim mahlas bulamayan”, “sühandanlık kasdın etmek”, “kendüleri zamanın Hassanı tasavvur ederler” gibi ibareler eşdizimlilik bakımından sorunludurlar. Bu ibarelerdeki kelimeler anlamlı bir birliktelik oluşturmamışlardır.

 *“Şi’rden şi’ri fark u temyîz itmeyen” (L. 105). Latifi, “(şiir)i şiir(den) ayıramayan” demek istiyor. Türkçede “(şiir)den (şiir)i fark etmeyen” şeklinde bir ifade kullanılamaz. Ancak “şiirden şiire fark vardır”, “iyi şiiri fark etmek” gibi ifadeler kurulabilir. Latifi bunları duymuş olmalıdır, fakat cümle içinde kullanamamaktadır. Latifi başka bir cümlesinde de “etekten tozu silkmek” yerine “tozdan eteği silkmek” ibaresini kullanıyor: “Gerd-i ta’allukdan dâmen-i ‘alâkayı silkmiş idi.” (L. 129). Bu tür yanlışlar, Latifi’nin Türkçeyi doğru bir şekilde kullanabilecek kadar öğrenemediğine işaret etmektedir.

*Vaizi Arab cami önünde kasap koyun keser gibi basıp boğazladı: “Âhiru’l-emr vâ’iz-i mezbûrı ‘Arab-ı mezkûr bir yevm-i cum’a câmi’-i kebîr öninde cem’-i kesîr içre kassâb ganem zebh ider gibi basup boğazladı.” (L. 134). Latifi’nin “kassâb ganem zebh ider gibi” ifadesiyle kasttetiği “kasabın koyunu boğazladığı gibi”dir. Ek getirilmediği zaman cümle anlamsızlaşır. Latifi’nin hata tiplerine bakılınca, bir kısmının konuşma dilinden geldiği anlaşılır. Zira konuşma dilindeki bazı hatalı kullanımları (standart dilden sapmaları) yazı diline aktarmıştır. Tezkirede bunun müstakil bir makale konusu olacak çok örneği vardır. Bu durum, Latifi’nin yabancılığına, Türkçeyi Hammer, Vambery ve Radloff gibi halk arasında dolaşarak öğrendiğine işaret etmektedir.

*Muamma fenninin ilmisinde mahirdir: “Fenn-i mu’ammânun dahi ilmîsinde mâhirdür ammâ amelinde tasarruf u îcâdı gâyetde nâdirdür ” (L. 501). “Muamma fenninin ilmisinde”, “muamma fenninin amelinde icadı nadirdir” gibi ibareler sorunludur. Bir yabancı “ilmî” kelimesine -si getirip “ilmîsinde” diyebilir. Ancak böyle bir kelime bir Türkün dimağından çıkmaz. Latifi bu yapıyı doğru zannederek ısrarla kullanmaktadır: “Ve fenn-i şi’rün ‘ilmîsin hûb bilürdi” (L. 507). “Bu matla’ şi’r-i ‘âdîsindendür ” (L. 793). “Bu matla‘-ı matbû’ ol hazret-i ‘izzet-me’âbun kelimât-ı kirâmîsinden vârid olan eş’ârındandur.” (L. 143). “Ancak terkîb-i Türkîsine nazar idüp zâhirde kalmaya.” (L. 163). “Amma ‘aceb budur ki bu kadar fazl u ma’rifetle sözlerinün ma’nâ-yı îhâmîsinden ğâfıl olup ebyâtında olan lafzun ne kadar ma’nâya şâmil idügin fikr idüp fehm itmezler imiş.” (L. 166).

*Mektup kısımları, risaleler aksamı (aksâm-ı resâyil) rağbet dairesinden “ol hadde” uzaktır ki yol esnasında bulsalar almayalar; rağbet yokluğundan gözün köşesiyle nazar salmayalar: “A’nî aksâm-ı resâyil u tesânîf ve resâyil-i efâzıl dâ’ire-i rağbetden ol hadde dûr ve şol mertebe ba’îd u mehcûrdur ki esnâ-i râhda bulsalar almayalar ve ‘adem-i rağbetden kûşe-i çeşm ile nazar salmayalar.” (L. 580-1). Yazarın demek istediği şudur: “Risale ve mektup türü eserler o kadar değersizdi ki insanlar bu tür eserleri yolda bulsalar bile almazlardı.” Latifi, meramını doğru bir şekilde ifade edememiştir. Hem cümlenin yapısında hem de cümleyi oluşturan kelime ve söz öbeklerinde kelime hataları ve eşdizim sorunları vardır.

Birinci olarak “aksâm-ı resâyil u tesânîf” (risaleler ve tasnifler aksamı) eşdizim bakımından sorunludur. Bu tamlama şekil bakından değil meram bakımından sorunludur. Yazarın bu tamlamayla kastettiği anlam “risaleler ve tasnifler aksâmı” veya “risale kısımları” değildir. Kastettiği anlam “risale nevinden eserler”dir. İkinci olarak “rağbet dairesinden ol hadde dûr (uzak) olmak” ifadesi anlamsızlık derecesinde sorunludur.

Esnâ-i râhda bulsalar” ibaresinde bir meram sorunu vardır. Zira Latifi, bu ibareyi “yolda bulsalar” anlamında kullanmıştır. “Esnâ” kelimesi “zaman” veya “süreç” anlamı içerir. Hâlbuki Latifi’ni maksadı “yolculuk” değildir, “yol”dur; zaman değildir, mekândır. “Yol esnasında risale aksamı bulsalar almayalar” ifadesinin anlamı ve vurgusuyla “risale türü eserleri yolda bulsalar almazlardı” ifadesinin anlamı farklıdır.

Nazar salmayalar” fiili de eşdizimli değildir. Türkçede “nazar etmeyeler” denir. “Nazar salmak” bir “sapma” veya “alışılmamış bağdaşıtırma” olarak şiir dilinde kullanılabilir. Ancak bu kullanım yaşayan Türkçenin eşdizim sözlüğünde yoktur. Ya yanlış ya da metruk (arkaik) bir kullanımdır. Eğer Latifi’nin tezkiresi sahih ise o zaman yukarıdaki dil hataları için iki yorum yapılabilir: Birincisi bunlar Latifi’nin bireysel hatalarıdır ve bu hatalar onun yabancılığına işaret etmektedir. İkincisi bugünün dil hataları dünün doğrularıdır ve 16. asırdan sonra bilinmeyen bir tarihte şehir ve köylerde yaşayan halk tabakaları ortak bir tavırla Türkçenin eşdizim sözlüğünü değiştirmişlerdir.

*Ne an ki Hazret-i Pirin mezhebinde genişlik olaydı:Ne ân ki Hazret-i pîr-i mezbûrun mezhebinde vüs’at ve şürbinde ibâhat ve tarîk-i tarîkatden bîrûn bir emre rızâ ve ruhsatı olaydı!” (L. 130). Osmanlı Türkçesine vakıf olan birisi için bu cümle anlamsızdır. “Ne an ki ders çalışaydı”, “Ne an ki bu konuyu anlayaydı”, “Ne an ki düşünmesini bileydi”, “Ne an ki her hataya bir hikmet bulmayaydı” gibi anlamsız cümleler ancak yabancılar tarafından kurulabilir. Bu cümle, Türkçenin iletişim kurallarına göre anlamsız bir cümledir. Kimisi bu tür yanlış cümleleri anlayıp doğru bir şekilde günümüz Türkçesine çevirdiği zaman, hatanın kaybolduğunu zannedebilir. Hâlbuki bir cümleyi tahminlerle anlayabilmek o cümledeki ifade hatasını yok etmez. “Ne ân ki pîrin şürbinde ibâhat olaydı.” ifadesine yazarın yüklediği anlam şudur: “Pir, hiçbir zaman haramları mübah görmemiştir.” Dil bakımından sorunlu olan bu ifadenin mana ve mesajı da sorunludur. İfadeye göre Osmanlı toplumunda haramları mübah gören şeyhler vardır; bu pir ise onlardan değildir. Hâlbuki Müslüman bir toplumda, haramları mübah gören bir kişiye şeyh veya pir denilmez.

“Ne ân ki … şürbinde ibâhat olaydı” ibaresini anlamak için “şürb” kelimesinin “meşrep” yerine kullanıldığını tahmin etmek gerekir. Kimi araştırmacılar, bu ifadede seci sanatının olduğunu söyleyerek Latifi’nin dilini övebilirler. Hâlbuki fesahatı olmayan bir cümlede bediiyet aranmaz. Bir dili tam öğrenmeden onunla sanat yapmaya kalkışanlar, yürümeyi öğrenmeden dans etmeye çalışanlara benzer. Yukarıdaki cümlede geçen “tarikat yolundan birun bir emir” ibaresi de sorunludur.

*Tabibler kavminin o kısmından değildi ki muâlecesi hastayı canından bezdireydi, faydası kefen satıcılara ve ölü götürene ola”: “Kavm-i etıbbânun ol kısmından degül idi ki me’âcîni merg-i mefâcân ve şerbeti âfet-i cân olup mu‘âlecesi merzâyı cânından bezdüreyidi. Ve melekü’l-mevti omuzında gezdüreyidi ve fâyidesi mürde-şûy u gûrkene ve ‘âyidesi kefen-furûşa ve ölü götürene ola.” (L. 338). Bu cümlenin ana dili Türkçe olan birisi tarafından kurulması mümkün değildir. Hiçbir Türk, “Latifi, tezkireciler kavminin o kısmından değildi ki Türkçesi okuyucuyu canından bezdireydi” şeklinde bir cümle kuramaz. Yukarıdaki cümlede Latifi ısrarla, yani doğruluğuna inanarak yanlış bir kip kullanılmaktadır. “Tabibler kavminin o kısmı” tamlamasındaki kelimeler eşdizimli değildir. Latifi’nin en büyük hatalarından birisi uzun veya girift cümle kurmaya kalkışmasıdır. Bir dili tam öğrenemeyen birisinin uzun cümleler kurmaya çalışması kendi adına isabetli bir tavır değildir.

*Eğer bu kabiliyet genişliğinde iltifat ve itibara yakın olaydı, bir nam ve şöhretli bir nişan zuhura getüre idi ki Rum şairlerinin selefi ve halefi, nişanına varamayup devranın yeganesi olmak mukarrer idi: “Eger bu vüs’at-i kabiliyyet ve bu zihn ü zekâvede fi‘l-cümle iltifât u i’tibâra mukârin olaydı ve yâhûd kuvvet-i sâmi’ası ısgâ-yı kelâma müsâ’ade kılup kayd-ı ma’âşdan ibdâ‘ u îcâda fursat u ruhsat bulaydı veyâhûd Câmî ve Nevâyî zamânında geleydi bu rûzgâr-ı zûr-kârda … ızhâr-ı iktidâr idüp bir nâm ve nişân-ı pür-iştihâr zuhûra getüre idi ki şu‘arâ-i vilâyet-i Rûmun selefi ve halefi nişânına varamayup devrânun yektâ ve yegânesi ve cihânın ferîd u ferzânesi olmak mukarrer idi. (L. 262-263). Latifi, “eğer iltifat görse ve şairlik yeteneğini gösterme imkânı bulsaydı çok büyük şair olurdu” gibi üstadane bir bilgiyi oldukça kötü ve mübtediyane bir dille ifade etmeye çalışmıştır.

*Şiir sanatlarından ne sanat ve şive ola ki onu etmemiş ola:  “Sanâyi‘-i şi’riyyeden ne san’at u şîve ol[a] ki anı itmemiş ola ve hayâlât u me’ânîden ne bikr-i fikr ola ki anun tab’-ı pâk-i derrâki ana yetmemiş ola.” (L. 266). Ana dili Türkçe olan birisi “Dil hatalarından ne hata ola ki Latifi onu yapmamış ola” şeklinde bir cümle kurmaz.

*“Mevlüdlerde buna nazîre mevlid Şeyhzâde merhûm Hamdî Çelebi mevlidi ola” (L. 135). “Mevlididir” yerine “mevlidi ola” demiştir. Cümledeki tek hata fiil ve kip hatası değildir. Yazar meramını ifade edememiştir.

*Muteber lisanlarda bir lafız kalmamıştır ki tekrar tekrar mahlas olmuştur: “Elsine-i mu’teberede bir lafz kalmamışdur ki tekrâr-ber-tekrâr mahlâs olmışdur” (L. 95). Bu cümle Türkçenin temel iletişim kaidelerine uymamaktadır. Her şeyden önce Latifi, doğru kipi kullanamamıştır. Kip hatası ciddi bir hata türüdür. “Kütüphanede bir kitap kalmamıştır ki tekrar tekrar okunmuştur” gibi bir cümleyi ancak Türkçeyi yeni öğrenmeye başlayan bir kişi kurabilir. Bu tür hataların farklı eserlerde var olması, onları doğru yapmaz.

*Bu Türkçe şiir terkibi esnasında Arapça ve Farsça bir lâfız yoktur: “Bu şi’r-i Türkî esnâ-i terkîbinde bir lafz-ı Tâzî vü Derî yokdur.” (L. 268). Bu cümlede iletişimi engelleyen hatalardan birisi Türkçe tamlamayla ilgilidir. “Bu şi’r-i Türkî esnâ-i terkîbi” tamlaması Türkçenin mantığına göre hatalıdır. Yazar “esnâ-i terkîb-i şi’r-i Türkî” veya “Bu şi’r-i Türkînin esnâ-i terkîbi” deseydi daha anlaşılır olurdu. Ancak “şiir” ve “terkip etme” kelimeleri eşdizimlilik bakımından sorunludur. Türkçede “Şair birçok şiir terkip etti” denmez.

*Olmaya ki pişmanlık dişiyle hayret ve hasret parmaklarını dişleye: “Olmaya ki dendân-ı nedâmetle hayret u hasret benânın dişleye (L. 372). Muhtemelen Latifi “pişmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırmadığı bir an yoktur” demek istemiştir. Ancak cümleyi kuramamıştır. Üstelik bu kötü Türkçeyle sanat yapmaya çalışmıştır.

*O mektubu görmezden gelme yolundan ve açmaktan utanıp, açmazdan nazar etti: “Ol nâme-i mermûzı tarîk-i iğmâzdan ve açmağa şerm idüp açmazdan nazar itdi.” (L. 290). Bu cümleyi çözmek için dil bilgisi yeterli değildir, iyi bir tahmin yeteneği gereklidir. Ana dili Türkçe olan birisinin böyle bir cümle kurması ve bunu “yazması” herhalde mümkün değildir. “Mektubu görmezden gelme yolundan ve açmazdan nazar etti” gibi ifadeler, yazarın Türkçeyi öğrenemediğine işaret etmektedir. Eskiden Türkçe böyleymiş, insanlar “Mektubu açmazdan nazar etti” derlermiş demek ve bu hükmü aynı türden diğer eserlerle[28] isbatlamaya kalkışmak bir bilim adamına yakışmaz.

*Ona medih ve tarif bu husûs kâfidir: “Ana medh u ta’rîf bu husûs kâfî ve vâfîdür ki” (L. 232). Bu, ana dili Türkçe olan birisinin kurmayacağı bir cümledir. Latifi’nin böyle bir hata yapmasının bir sebebi olmalıdır. Yani bir şeyleri karıştırmış veya yanlış anlamış olabilir. Herhalde Latifi “ona bu kadar medih yeter”, “ona yapılan medihler”, “medh ü senalarımız O’nadır”, “Bu hususta bu kadar medih yeter” gibi doğru ifadelerden hareketle yukarıdaki hatayı yapmıştır. Yukarıdaki cümle Latifi’nin Türkçeyi tam öğrenemediğine açıkça işaret etmektedir.

*Necâtî’nin ölümüne bu tarih anundur: “Necâtî Begün mevtine bu târîh anundur” (L. 360). Latifi, “yazı dilinde” kısa bir cümle kurmakta bile zorlanmaktadır. Herhalde Latifi “Necati’nin ölümüne şu ifadeyi tarih olarak düşürmüştür.” demek istiyor. Eksiltili bir cümle kurmaya çalışıyor ancak başaramıyor: “Necâtî Begün mevtine [söylediği] bu [şu] târîh anundur”. Bir dili sonradan öğrenen insanlar, uzun, girift, devrik veya eksiltili cümle kurarken hata yaparlar. Latifi aynı tür yanlışları ısrarla yapmıştır: “Nesr: Derd-i ‘aşk-ı İlâhîye müştâk u müte’attışâne anlarundur” (L. 133). Latifi “bu” sıfat ve zamirini çoğunlukla “şu” yerine kullanmaktadır ki bu yanlış türüne alışmayan birisi ilgili cümleleri anlamakta zorluk çeker. Manidardır ki diğer tezkirelerde de “bu” sıfat ve zamiri “şu” yerine kullanılmıştır. Mehmet Süreyya’nın Sicill-i Osmânî’sinde ve Şemseddin Sami’nin Kâmûsu’l-A’lâm’ında bu yanlış türü terk edilmiştir. Mehmet Süreyya aşağıda açıklanacağı gibi Türkçeyi doğru kullanamakla birlikte “bu”yu doğru kullanmıştır fakat bir yerde “şu”yu “bu” yerine kullanmıştır (MS. 1/189).[29]

*Faziletli bir şan murat edindiler ki mukârenete (yakınlaşmaya) müstehak ola: “Bir şân-ı fazîlet-nişân murâd idindiler ki musâhabete ehakk ve mukârenete müstehakk ola.” (L. 231). Latifi’nin demek istediği şudur: “Sultana müsahib ve mukarin olabilmek için fazilet ve nam sahibi birisi olmak istedi.” Latifi cümleyi doğru bir şekilde kuramamıştır. “Müstehak ola” fiilinin öznesi “şan” gibi görünmektedir. Özneyi yenilemesi gerekirdi. “Murâd idindiler” fiilindeki yapım eki de yanlıştır. “Murat etti” demeliydi. Ana dili Türkçe olan birisi “faziletli bir şan murat edindiler ki musâhabete ehakk ola.” şeklinde bir cümle kuramaz.

*Zira eskiler kavlince (sözünce), yüce mertebelere lâyık olmağa kişi fazilet çeşitleri ile üstün gerek: “Zîrâ kudemâ kavlince merâtib-i ‘âliyeye lâyık olmağa kişi envâ‘-ı fezâyil ile fâyık gerek.” (L. 231). Yazar, “Bir kişinin yüce mertebelere lâyık olması için faziletli olması gerekir” veya “Kişinin yüce mertebelere lâyık olabilmesi için fazilet bakımından akranlarından üstün olması gerekir” demek istiyor. Ancak bu meramını oldukça perişan bir cümleyle ifade etmiştir. “Yüksek mertebelere layık olmağa kişi çeşitli faziletlerle üstün gerek” cümlesi dilin doğal kullanıcılarına garip gelir.

Latifi bir cümlede birçok dil hatası yapmıştır. İlk olarak cümlenin dizimi sorunludur. “Kişi” kelimesi “doğru yerde” kullanılmamıştır. İkinci olarak “kişi” kelimesine ilgi eki (-in); “üstün” kelimesine de “olması” yardımcı fiili getirilmelidir. Üçüncü olarak “envâ‘-ı fezâ’il” tamlaması gariptir. Dördüncüsü, “olmağa” kelimesindeki yönelme hal eki, doğru bir şekilde kullanılmamıştır. Bu ek, “için” anlamında kullanılabilir. Ancak bunun ne zaman ve nasıl kullanılacağını ancak ana dili Türkçe olanlar bilir. Beşinci olarak “atalar kavlince”, “Mehmet kavlince”, “atalar sözünce” gibi ifadeler tabiî Türkçe bakımından kulak tırmalayıcıdır. Ayrıca “kudemâ kavlince” ifadesine gerek yoktur. Zira cümlenin anlamı veya mesajı çok sıradandır. Böyle bir söz için ataları referans göstermeye gerek yoktur.

*Akliyat meseleleri izan edinmişti ki kitap ve deftersiz güya ki müftü ve müderris olmuştu: “Mesâ’il-i ‘akliyyât u nakliyyât hâtır-nişân u iz‘ân idinmişdi ki kitâb ve deftersüz gûyâ ki müftî ve müderris olmış idi.” (L. 249). Latifi’nin meramını ancak tahminlerle anlayabilmekteyiz. Meramını şöyle ifade edebiliriz: “Akli ve naklî meselelere öylesine vakıftı, onları öylesine ezberlemişti ki sanki deftersiz ve kitapsız yani medreseye gitmeden müftü veya müderris olmuş birisi gibiydi.” Latifi’nin yukarıdaki cümlesinde birkaç tane dil hatası göze çarpmaktadır. Birincisi, “mesâ’il-i ‘akliyyât u nakliyyât” ibaresine belirtme eki getirmeliydi. Çünkü nesne görevindedir. İkincisi, “hâtır-nişân ve iz‘ân edinmişti” fiili cümle içindeki diğer kelimelerle uyumlu veya eşdizimli değildir. Üçüncüsü, Latifi -n- dönüşlülük ekini tezkire boyunca ısrarla yanlış kullanmaktadır. Bu ısrarcılık, onun bu yanlışı doğru zannederek yaptığına işaret etmektedir. Dördüncüsü, cümle dizimi sorunludur. Latifi “ki” bağlacını kullanmayı becerememektedir. “Güya ki” sözünü cümle ortasında kullanarak dilin doğal kullanıcısı olduğunu ispat etmek istiyor. Ancak bu kullanım onun yabancı olduğuna işaret ediyor: “Kitâb ve deftersüz gûyâ ki müftî ve müderris olmış idi.”

*“Bir iki cevâbına olumlu hasta gibi cân virürdi”:  “Bir mertebede ‘âşık-pîşe ve mahabbet-endîşe idi ki gördügi ceşm-i bîmâruñ ‘illetsüz hastası ve sebebsüz şikestesi olup bir iki cevâbına olumlu hasta gibi cân virürdi âyende ‘âşıklardı ve hakkında bir kaç gazel dirdi.” (L. 173). Bu cümlede yazarın ne demek istediği tam anlaşılamıyor. “Gördügi çeşm-i bîmâr” yerine “gördügi her çeşm-i bîmâr” demesi gerekir. “Bir iki cevâbına olumlu hasta gibi cân virürdi” cümlesinde yazarın meramı ile ifadesi arasında irtibat kurmak bir hayli zordur. Bunun için yazarın dil yanlışlarına aşina almak icap etmektedir. Ayrıca yazar sıralı cümleler arasında bağlantıyı doğru bir şekilde kuramamıştır.

*Hazret-i Yusuflayın güzellikte nihayet bulmuştur: “Hazret-i Yûsuflayın hüsn ü ânda nihâyet bulmışdur” (L. 216). “-Layın” eki Türkçede her kelimeye getirilmez. Ekleri doğru kullanabilmek için Türkçeyi tam öğrenmek gerekir. “O, güzellikte son bulmuştur” ifadesi Türkçe değildir. Ancak “Güzellik sende, âşıklık da bende nihayete ermiştir.” şeklinde şairane bir cümle kurulabilir.

*“Gülleyin kat kat renkli libaslar ilbas (telebbüs) ederken eski elbiseler giyerdi: “Gül-i “Kesret-i mâl u menâl ile gül-i mutabbaklayın kat kat mülevven libâslar ilbâs iderken kesr-i nefsinden kabâ-i köhne ve câme-i peşmîne giyerdi” (L. 409). Latifi, -layın eki dışında Arapça kelimeleri de yanlış kullanmıştır. “Libaslar telebbüs ederken” yerine “libâslar ilbâs ederken” demiştir. Hâlbuki “ilbâs” “if’âl” kalıbıyla türetilmiştir, geçişlidir, “giydirmek” anlamındadır. “Mülevven libâslar ilbâs itmek”, “renkli libaslar giydirmek” demektir. “Kesr-i nefsinden” ifadesi sorunludur. Bunun yerine “kesr-i nefs için”  diyebilirdi. “Kesr-i nefsinden” demesinin sebebi muhtemelen bu ibareye “tevazusundan” anlamını yüklemek istemesidir. Latifi “Tevazusundan şöyle yapardı” gibi cümleleri duymuş olmalıdır. “-Den” ekinin “-den dolayı” anlamı vardır. Ancak bunu kullanmak için ya dilin doğal kullanıcısı olamak ya da Türkçeyi iyi seviyede öğrenmek gerekir. Ayrıca yukarıdaki cümlenin yapısı da sorunludur: Renkli elbiseler giyerken eski elbiseler giyerdi.

*Reddiñ eli her nâ-kesi oklayın attı: “Her nâ-kesi ki reddüñ eli atdı oklayın -  ‘Uryân u ağzı kan yeri toprak yolı hevâ” (L. 341). Bu beyit, Latifi’nin bir şair için seçtiği beyitlerden birisidir. Ana dili Türkçe olan herkes “Her nâ-kesi ki reddüñ eli atdı oklayın” ifadesinin sorunlu olduğunu kabul eder. Birinci olarak “reddüñ eli” tamlaması sorunludur. Böyle bir tamlamayı ancak dili tam öğrenememiş yabancılar kurabilir.[30] İkinci olarak “-layın” eki “ok” kelimesine bu şekilde getirilemez. Üçüncü olarak, cümledeki teşbih sorunludur. Latifi iyi öğrenemediği Türkçeyle sanat yapmaya kalkışmıştır. Ana dili Türkçe olan birisi, “Padişah şairleri saraydan ok gibi attı.” şeklinde “edebî” bir cümle kuramaz.

Bir şair şiir yazarken dil üzerinde birtakım tasarruflar yapabilir. Ancak bunu okuyucunun dil zevkini sarsmadan yapmalıdır. Latifi’nin dil ve üslup bakımından kötü olan bu tür beyitleri neden tezkiresine özenle seçtiği konusu bilinmemektedir. Bu konuda iki ihtimal akla gelmektedir. Birincisi Latifi, hezel türündeki kötü beyitlerle Osmanlı şairlerini ve edebiyatını dolaylı olarak değersizleştirmek istemektedir. İkincisi Latifi bu beyitlerden bazılarını şairler adına kendisi yazmıştır. Çünkü bu beyitler hem dil hem de içerik bakımından Latifî’nin cümlelerine çok benzemektedir.

*Üçü de hadden ziyade güzeldiler:Edirne’de üç nefer kimesne var idi. Üçi bile hadden ziyâde nahsend-i cihân … idiler” (L. 293). Türkçede “haddinden fazla” ifadesi eşdizimlidir. Bu ifade “sınırından ziyade”, “hadden mütecâviz” veya “hadden ziyade” şeklinde kullanılamaz. “Haddinden” kelimesindeki iyelik ekinin önemli bir fonksiyonu vardır; anlam o ekin üzerine bina edilmiştir. Latîfî, yukarıdaki hatasını ısrarla ve bilinçli olarak (doğru zannederek) yapmaktadır. Meselâ başka bir yerde “haddinden fazla kasidesi vardı” yerine “Hadden mütecâviz kasâid ü terâci’i ile eş’âr-ı bî-pâyânı vardur” diyebilmektedir (L. 164). “Hadden mütecâviz kasâ’idi var.” ibaresi Türkçe bakımından anlamsızdır.

*Sultan Mehmed bu şiire hadden ziyade pesend etmiştir: “Sultân Mehmed bu matla’a hadden ziyâde pesend itdükde” (L. 158). “Şiire pesent etmek” ifadesinde dilbilimsel eşdizim sorunu vardır. “Hadden fazla (sınırdan fazla)” yerine “haddinden fazla”, “haddinden ziyade” demesi gerekirdi. Bu yapıda iyelik ekinin önemli bir görevi vardır. Ancak bütün tezkireciler ortak bir tavırla dilin bu ihtiyacını görmezden gelmişlerdir. Okuyucuyu da bu yanlışa alıştırmışlardır.

*Şiirleri medih mahallidir: “Eş‘ârı dahi mahall-i medhdür ne sezâ-yı selb u kadhdür” (L. 341). Bu gibi bozuk ve anlamsız cümlelerden yüksek manalar çıkarmak doğru değildir.  Bu cümledeki secili kelimeler, onun Türkiye Türkçesini bilmeyen bir kişinin kaleminden çıktığı gerçeğini değiştirmez. Bu cümle Türkiye Türkçesini konuşanların “garip” bulduğu ve “yabancı” olduğu bir cümledir.

*O, methiye mahallinde övülmüş değildir: “Mahall-i medhde memdûh degüldür.” (L. 166-167).

*Bu husus, cahillere dedikodu mahalli değildir: “‘Avâmu’n-nâsdan her nâ-ehl u nâ-şinâsa kâl u kîl degüldür” (L. 136).

*Bu şiir, tahsin (övme) mahallinde vaki olunca: “Vaktâ kim bu tazmîn mahall-i tahsîn ve mevki’-i âferînde vâki’  oldukda” (L. 159).

*Mahlas mahallinde bazen Ahmed bazen Ahmedî derlerdi: “Mahall-i mahlasda ve mevki‘-i tahallusda gâh Ahmed ve gâh Ahmedî dirler idi.” (L. 168).

*Bu renkli beyit tahsin mahallinde vaki olmuştur: “Ve bu beyt-i rengîn dahi ber-vech-i tazmîn anun ebyâtından mahall-i tahsînde vâki’ olmışdur.” (L. 181).

*Bu talim ve terbiye padişaha aferin mahalli geldi: “Bu ta‘lîm u terbiye Hazret-i Pâdişâha sezâ-yı tahsîn ve mahall-i âferîn gelüp müşârun-ileyhe Germiyan kulesinde bir ze'âmet virüp teşrîf u tekrîm ile ri'ayet buyurur.” (L. 240).

*Her ne suret ki tasvir etse suret verir aynına döndürürdü: “Her ne sûret ki tasvîr itse sûret virür ‘aynına döndürürdi.” (L. 357). “Aynısına” yerine “aynına” demektedir. “Ekserîsine” yerine de “ekserine” kelimesini kullanmaktadır.

*Asla meclis erbabını aynına (gözüne) alıp kirpiğine asmazdı: “Asla erbâb-ı meclisi ‘aynına alup kirpügine asmaz” (L. 479).

*Bunca zahmeti yar yolunda aynına (gözüne) almazdı: “Bunca zahmet u cefâyı yâr yolında ‘aynına almazdı” (L. 514). “Aynına almazdı” fiilini herhalde “göze almak” deyimini tahrif ederek oluşturmuştur. Hâlbuki deyimler kalıplaşmış yapılardır, müdahaleyi kabul etmezler.

*Rintler, meyyiti (ölüsü) yasına yetişmeyince …: “Rindler meyyiti yasına yetişmeyicek pîr-i meygede üstine kadeh du’âsın okudu” (L. 187).

*Fenlerden ne fen olaydı ki onu bilmeyeydi: “Fünûndan ne fen olaydı ki ol anı bilmeyeydi” (L. 232). “Fünûn-ı mutedâvileden ne fenn olaydı ki ol anı istihrâc kılmayaydı” (L. 232).

*Eğer böyle bilmeyeler, birisini tutmayalardı: “Her kişi toğrı diyu besler evinde karısın - Böyle ger bilmeyeler tutmayalardı birisin” (L. 365).

*Benim terrennümünden tınmadığı musiki yerine geçer: “Belki benüm gibi mûsıkî-gûyuñ terennüm u teğannîsinden tınmaduğı mûsikî yerine geçer. Çünkü zamân-ı insâf u i‘tirâf degül.” (L. 90).

*Çiftin olayın: “Akçam hep senün olsun çiftüñ olayın tek beni al” (L. 565). Türkçede “Karın olayım”, “Kocan olayım”, “Eşin olayım” denir ancak “Çiftin olayım” denmez. “Çift” kelimesinin kullanım şekli farklıdır. Meselâ “Seninle iyi bir çift oluruz.” denir.

*Beni kurbanın edin: “Beni kurbanuñ idin çalma bıçağun ganeme - Ne bilür yoluna can virmege ol bir meleme” (L. 20).

*Kemalâtın ekserinde kâmil idi: “Ve kemâlâtuñ ekserinde kâmil u râsih ve hûb münşî ve müverrih idi.” (L. 174).

*Adı geçen, şiir ilmine mümareset edip, şiirle iştihar murat edinip, iftihar etmemişlerdir: “Merkûm fenn-i şi‘re mümâreset idüp tedvîn-i eş‘âr ve şi‘r ile iştihâr murâd idinüp iftihâr itmemişlerdür.” (L. 238).

*Abdallar meşrebini kullanırdı: “Abdâllar meşrebin ve dedeleri mezhebin ve Fazlu’llâh Hurûfî âyînin kullanurdı.” (L. 228).

*Sözünün incisine herkes sadef gibi kulak idi: “Dürr-i kelâmına herkes sadef-vâr gûş idi.” (L. 409).

*Halkı celp için nasihati suret edinmişti: “Halk-ı cihânı cezb ü celb içün nush u pendi vesîle vü sûret idinmişdi.” (L. 290).

*Bu şehvet artıran şiirler şehvet sıfatında o kitaptandır: “Ve bu nazm-ı zevk-âmîz u eş‘âr-ı şehvet-engîz dahi sıfât-ı şehvetde ve evsâf-ı irdâf-ı sîm-gûnda ol kitâb-ı şîrîn-hitâbdandur.” (L. 210).

*Kişide fazilet ve marifet devlet ve rütbeye göre olmaz: “Merd-i hüner ‘âlemde ârâyiş-i şekl ü sûrete ve kişide fazl u ma’rifet devlet ü rütbete göre olmaz” (L. 99).

*“Kâbil-i şân kimesne idi.” (L. 287).

*Çok devirler geçirmek gerekir ki onun gibi bir şan zuhura gele: “Hengâm-ı tîz-kâm devirler geçürmek gerekdür ki anun gibi bir şân zuhûra gele.” (L. 159). Bu cümlede “gele” fiili kulak tırmalamamktadır. Ancak “şan” ve “zuhura gele” kelimeleri tabii Türkçe bakımından sorunludur.

*Haylice mübarek zat ve şirin kelimeler (şîrîn-kelimât) idi: “Haylice mübârek zât ve şûh-tab u şîrîn-kelimât idi… Gün yüzlülerin sâye-sıfat gâh ardunca yürür.” (L. 315).

*Şuğlu (meşgaleyi) şarap sohbetine hasretmekle tahsili tatil olup, ifade ve istifâdeden kalmıştır:Ammâ şuğli sohbet-i sahbâya hasr itmekle tahsîli ta’tîl olup ifâde ve istifâdeden kalmış ve hevâ-yı duhter-i rez aklın almışdur ve kendüyi ‘ilm ü ‘irfândan berî idüp bir ‘âleme dahi salmışdur” (L. 286).

*Şu adam aldatan hekimlerden değildi ki övülürse hekim ola”: “A‘nî zamâne hekîmlerinden şol tabîb-i merdüm-firîb degül idi ki ögülürse hekîm ola ve şerbetin içenler âb-ı hayâtdan el yuya ve sehv-i secde lâzım gelmedin yüz yire koya.” (L. 338).

*Safa şarabı evsafı iktibas edip bu beyti şevkle okurdu:Evsâf-ı şarâb-ı safâ iktibâs idüp bu beyti şevkle okurdı: “Beyt: âferînler şarâb-ı gül-renge - La‘net olsun bozaya vü benge” (L. 506).

*İnsaf budur ki … : “El-hakk u insâf budur ki ol zamânda tarîk-ı terceme medhûk u ma’yûb degül idi” (L. 156).

*Mürg-ı tîz-per emr-i zî-bâl olsa: “Emr-i zî-bâl olsa mürg-ı tîz-per – Olmasa perine ismullah ferr” (L. 135). Latifi’nin şairler için seçtiği bunun gibi birçok beyitte ciddi dil hataları vardır.

*Lale yanaklılar vasfında söylenen vezinli kelâmı ve büyüleyici kelimeleri murat edindim: “Lâle-hadler vasfında vârid olan kelâm-ı mevzûnı ve kelimât-ı pür-füsûnı kable hulûli’l-ecel murâd idinüp…”  (L. 85).

*İnsanlar bu sırdan agâh olurlar: “Âhirü’l-emr a’yân-ı erkân bu sırdan âgâh olurlar.” (L. 305).

*Faziletli insanlar bu beyti onun şanında okurlar: “Efâzıl-ı fuzelâ bu beyti anun şânında ve şân-ı adâlet-nişânında okurlar.” (L. 149).

*Üç bin tane gazeli üç divandır: “Üç bin dâne gazeli üç dîvândur ammâ bin dâne gazeli ve kırk ‘aded müntehâb kasîdesi bu cümleden ifrâz u intihâb olınmış makbûl u muhtâr-ı ehl-i ‘irfandur.” (L. 264)

*Dünya işlerinde ahiretini sanırdı: “Umûr-ı dünyâda âhıretin sanurdı.” (L. 386).

*Uğursuz şekline nazar edenin midesi yıllar ile yemek iktiza etmeyip cüzam hastalığına mübtelâ olmak mukarer idi: “Şekl-i şûmına nazar idenün mi’desi yıllar ile iktizâ-i ta‘am itmeyüp mübtelâ-i dâ’-i cüzâm olmak mukarrer idi.” (L. 324).

*Bıyığınla çok fahr edinme: “Kıt‘a-i diger: Bıyığunla inende fahr idinme” (L. 226). “Övü-n-me” yerine “fahr edi-n-me” demiştir. Hâlbuki “fahr etme” veya “fahirlenme” demeliydi.

*Padişah yolunda baş oynadığını:Râh-ı pâdişâhda ser ü cân oynaduğını” (L. 361). Türkçede “canıyla ve başıyla oynamak” deyimi kullanılır.

*Fenler ve faziletler ile o kadar şöhresi yoktur: “Fünûn u fezâyil ile ol kadar şöhresi yokdur.” (L. 263). “İlimlerle şöhreti yoktur” ifadesi gariptir.

            *Atasözlerine müteallik çok manalar bulmuş: “Ve fahru’ş-şu’arâ Necâtîden sonra durûb-ı emsâle mute'allik çok ma’nâlar bulmış ve mûmâ-ileyhe lâyıh olmadık hayli hayâlâta mâlik olmışdur.” (L. 265).

*Tabiatının meyli hicve ve hezle olmuştur: “Ekseriyâ meyl-i tab’ı hicve ve hezle olmağın hezeliyyâtı vâfir ve hüsniyyâtı nâdir vâki’ olmışdur” (L. 292).

*Başında devlet ve yıldızında saadet olmamağın, Allah onarmadığını kimse onarmaz: “Başında devlet ve sitâresinde sa’âdet olmamagın Allah oñarmaduğını kimse oñarmaz.” (L. 291).

*Kendülere tahallüs tayin etmemişlerdir: “Ammâ bu fenden mustağnî olmağın ‘âdet-i şu’arâ üzre kendülere tahallus ta’yîn itmemişlerdür.” (L. 160).

*Siyah dilli bir kalem gibi olur olmaz harif bir harf atmak ve kemaline inkâr edip kendisini halka faziletli satmak kesindir: “Hâme-i siyeh-zebân ve nâme-i ta‘ne-zenân gibi olur olmaz harif bir harf atmak ve kemâl-i fazluna inkâr idüp kendüsini halka fâzıl satmak mukarrerdür” (L. 97).

*Nefs-i Kastomonu’dan, kâtipler kısmındandır: “Nefs-i Kastamonıdan kuttâb kısmından ve bu devir şu'arâsındandur.” (L. 197). “Nefs-i Kastomonudandır” ifadesi gariptir.

            *Şiir fennine başlayan kişinin birkaç fenne vukuf ve şuuru gerektir, ta ki şiir demeğe ve şiir okumağa kabiliyet gele. Şiirin birkaç fenne tenavül ve şümulü vardır: “Fenn-i şi're şurû‘ iden kimsenun bir kaç fenne vukûf u şu’ûrı gerekdür ta kim şi‘r dimege ve şi‘r okumağa kabiliyyet gele. Zîrâ şi‘rün bir kaç fenne tenâvüli ve şümûli vardur.” (L. 417)

*Makamlarının menzillerini bilmeyen galat ederler: “Menâzil-i makâmâtın bilmeyen galat ederler.” (L. 129).

*İkisi dahi manzumlardır: “Hacnâme nâm risâlesi vardur. İkisi dahı manzûmlardur.” (L. 408).

*Manzum kelimeler Arapça olmak neden geldi?: “Manzûm kelimât Arabî olmak neden geldi” (L. 79).

*Ortaya çıkan budur ki şikâyet ve aczi kendi hanımından ola: “Ammâ tebâdür iden budur ki şikâyet u ‘aczi kendü ‘acûzesinden ola.” (L. 365).

*Bu şiir hezeliyat sıfatından tahrif olunmuştur: “Ve bu şi‘r-i hezel-âmîz hezeliyyât sıfâtından tahrîf olınmışdur” (L. 365).

*Meyhanelerde adı geçeni aramadıkları yer meğer Tahtakale kalmıştı: “Meygedelerde merkûmı aramadıkları yer meğer Tahte’l-kal’a kalmışdı.” (L. 506).

*Ahali ve efazıl ki ol zamanda gelmişlerdir, bir devirde dahi gelmiş değildir: “Ehâlî ve efâzıl ki ol zamanda gelmişlerdür, bir devrde dahi gelmiş degüldür” (L. 140).

*Murad Han döneminde gazelleri istimal ve itibarda idi: “Murâd Hân ve Mehmed Hân devirlerinde gazeliyâtı bi’t-temâm isti‘mâl u i‘tibârda idi.” (L. 249).

*Kur’an’ı malûm edinmiş, marifet esiridir: “Kelâm-ı kadîmi lafzen ve ma‘nen ma‘lûm idinmiş ma‘rifet esîri ve ‘ilm âşüftesidür.” (L. 196).

*Bütün mümin, Hıristiyan, Kâfir ve Yahudi, Allah’ın mazharıdır deyip bu cümleye bir nazarla nazar iderdi: “Cemî’-i mü’min ü tersâ vü gebr ü yehûdâ Hazret-i Hudânuñ mazharıdur diyüp bu cümleye bir nazarla nazar iderdi” (L. 199).

*O, iyiler ve hayırlılar menzillerinde gayet uludur: “Menâzil-i ahyâr u ebrârda gâyet ulıdur.” (L. 131).

*Cemali müşahede makamında mahv idi: “Makâm-ı müşâhede-i cemâlde mahv-ı mutlak(idi)” (L. 130).

*“Kara kaşdan kara gözden söylerler.” (L. 417).

*“Bir niceler şehadet ettiler” (L. 379).

*Şeyhler nazarına erişmiş: “Meşâyıh nazarına irişmiş” (L. 407).

*Şiir ilminde vukuf ve şuuru olanlar bu şiirinden bilirler: “Fenn-i şi’rde vukûf (u) şu’ûrı olanlar bu şi’rinden bilürler.” (L. 409).

*Nazım üslubu Nevayi tarzını okşar vadidir: “Üslûb-ı nazmı Nevâyî tarzını ohşar vâdî-i mu’teberdür.” (L. 322).

*“Zamâne hâlinde hikâye dimişlerdür” (L. 163).

*Necati şiirinde söylenen nakışlar onun tasnifidir: “Necâtî şi’rinde ırlanan nakş-ı dilkeşler anun tasnîfi ve tasarrufıdur.” (L. 330).

*Şiirinin sanatları üsluptan hariç değildir: “Sanâyi’-i şi’riyyesi üslûbdan hâric ve hayâlden hâlî degüldür.” (L. 354-5).

*“Zamânında iştihârın bulmış” (L. 243).

*Terakki (yükselme) ümidini etti: “Terakkî ve tereffu’ ümîdin idüp” (L. 359).

*Vasat makulesidir: “Eş’ârı vasat makûlesidür.” (L. 206); “Tabaka-i şu’arâda vasat makûlesiydi.” (L. 359).

*Bu şiir felaketinden nişan verir: “Bu matla’ … fakr u felâketinden nişân virür.” (291).

*Günahtan perhizini görürlerdi: “Zulm ü günâhdan perhîz ve takvâsın dahi görürlerdi.” (L. 310).

Nazm-ı kitâb mertebesin söyler” (L. 236).

*Muammadan ne denlü müşkül olaydı ki o, onu hal kılmayaydı.” “Fârisî ve ‘Arabî ebyât-ı muşkileden ve mu’ammâdan ne denlü müşkil olaydı ki ol anı hall kılmayaydı.” (L. 232).

*Hadise okları, felek oku misalinde felekten üstüme yağmaya: “Sihâm-ı havâdis-i eyyâm çarh okı misâlinde felekden üstüme yağmaya.” (L. 94)

Bir meyyit olsa gâyip erenleri gibi anda hazır olur, anun hakkındadur.” (L. 363).

Bu husûsı hâl idinmemişdi.” (L. 361).

*Sohbet anında mizacı alışırdı: “Hîn-i muhâverede mizâcı alışur, latîfesi barışurdı” (L. 239).

Edirne’de üç nefer kimesne var idi.” (293)

*Hezel türü şiirlere iştigal gösterdiler: “Hezliyyâta iştigâl gösterdiler” (L. 355).

*O kadar şöhreti vardı ki hemen bir şehir, bir o idi: Şol kadar şöhreti var idi ki hemîn bir şehr bir o idi.” (L. 216).

*Kendisine güç göstermeyip cihanın kolayını bulmuş: “Kendüye güç göstermeyüp cihânın kolayın bulmış.” (L. 363).

*“Deyyûs-mizâc bir efendi isterdi ki ol hânede bir er dahi kendü olaydı.(L. 174). Bu cümlede Latifi, Osmanlı-İslâm toplumunda bazı erkeklerin kendi hanımlarının köleleriyle fuhuş yapmalarına rıza gösterdiklerini söylemektedir. Latifi, günümüzde bile hiçbir milletin genel ahlâk anlayışına uymayan bir davranışı, bir şair biyografisi vesilesiyle Osmanlılara atfetmekte ve bu tespitini bozuk bir yabancı Türkçesiyle ifade etmektedir. Latifi, Lady Montagu gibi, Müslümanların en mahrem odalarına giren, onların en gizli günahlarını bilen ve onları “kayda geçirerek ifşa etmek isteyen” bir kişiliğe sahiptir. Böyle bir kişinin söyledikleri doğru olsa bile, onlara itibar edilmez. Çünkü bir toplumu özellikle kirli insanlar ve olaylar üzerinden anlatma gayreti içinde olanların beyanları yanıltıcıdır. Bu, bir insanı, bağırsaklarından veya ona atılan çamurlardan hareketle tarif etmek gibidir.

*Hâşâ onların dinlerinden ki şeriata muhalif ola: “Hâşâ anlaruñ şerî’at-me’âblarından ki şer’-i şer’a muhâlif ola.” (L. 130). Latifi’nin demek istediği muhtemelen şudur: “Haşa, onun din dışı bir fiili olmaz.” Latifi’nin “ola” fiilini kullanmasının sebebi, muhtemelen onu şiir dilinde görmüş olmasıdır. Zira istek kipi şiir dilinde veznin de zorlamasıyla bu şekilde kullanılmaktadır: “Cürm ü hatâlar gide - Bayram o bayram ola”. Bu mısralar, aruz ölçüsüyle yazılmış olmasına rağmen onlardaki tabiilik ve anlaşılırlık, Latifi’nin “nesrinde” yoktur. Ana dili Türkçe olan birisinin “Hâşâ onların dinlerinden ki şeriata muhalif ola” şeklinde bir cümle kurması imkânsızdır. Bu cümlenin arkasında Arapça kelime hazinesi geniş fakat Türkçe cümle kurmayı tam öğrenememiş bir kişi vardır.

Latifi Tezkiresinde Karşılaşılan Dil Hataları Dönemsel Doğrular mıdır?

Türkçenin Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca gibi şive veya lehçeleri vardır. Bu lehçelerden birisi de Osmanlı/Türkiye Türkçesidir. Latifi’nin dili, Türkiye Türkçesi veya onun dönemsel adı olan Osmanlı Türkçesidir. 1923’ten önce Osmanlı halkının dilinin adı Osmanlı Türkçesidir, o halkın çocuklarının ve torunlarının kullandığı dilin adı ise (günümüz) Türkiye Türkçesidir. Değişen sadece isimlerdir; halk ve dil aynıdır.

Osmanlı Türkçesi Hacı Bayram Veli, Âşık Yunus, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Ahmed Paşa, Fuzuli, Nabi, Koca Ragıb Paşa, Namık Kemal ve Yahya Kemal’in kullandığı Türkçedir. 16. veya 17. asır şairleri Karacaoğlan veya Pir Sultan Abdal’ın diliyle 20. asır şairi Neşet Ertaş’ın dili arasında eşdizimlilik bakımından bir fark yoktur. 16. asır şairi Fuzuli’nin diliyle 19. asır şairi Ziya Paşa’nın ve 20. asır şairi Hamamizade İhsan’ın dili arasında çok fark yoktur. İlk Osmanlı edebiyat tarihçileri de edebiyat tarihini bir bütün olarak ele almışlardır. Yukarıda adını saydığımız şairlerin şiirlerinden zevk almamızın sebebi, bizim onlarla aynı lehçeyi, aynı grameri, özellikle de aynı “eşdizim sözlüğü”nü kullanmamızdır. Eğer biz dil bilgimiz sayesinde herhangi bir yazarın dilini anlayıp, ona “doğru” ve “güzel” diyebiliyorsak, yine aynı dil bilgimizle onun bazı cümlelerine “yanlış” ve “kötü” diyebilmeliyiz.

Tanzimattan sonra Osmanlı/Türkiye Türkçesine ciddi ve sistematik müdahaleler yapılmıştır. Ancak bu müdahaleler dile değil, Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalara yapılmıştır. Türkçedeki Arapça ve Farsça unsurların belirli ölçüde tasfiyesinden sonra, Osmanlı Türkçesinin Türkiye Türkçesinden farklı bir dil olduğu zannı halk arasında yaygınlaşmıştır. Özellikle 1928’de Türkçe metinlerin yazımında Arap alfabesi yerine Latin alfabesi kullanılmaya başlanınca, halkın eski metinlerle irtibatı tamamen kopmuştur. Alfabe değişimi dil değişimi gibi algılanmıştır. Bugün Türk halkının önemli bir kısmı Osmanlı Türkçesinin farklı bir dil veya lehçe olduğunu düşünmektedir. Hem alfabe değişimi hem de Arapça ve Farsça tamlamaların dilden tasfiyesi, 20. asır neslini Osmanlı metinlerine karşı yabancılaştırmıştır. Bu yabancılık eski ve eski olarak ortaya çıkan metinlerin doğru bir şekilde değerlendirilmesini ve tenkidini büyük ölçüde engellemiştir ve engellemektedir. Arap harfli Türkçe bir metni okumayı ve ondan bir mana çıkarmayı kendisi için bir başarı zanneden bir araştırmacının söz konusu metni dil ve zihniyet bakımından tenkit etmesi çok zordur. Bundan dolayı 20. asırda yaşayan birçok araştırmacı 16. veya 19. asırda yazılmış bir metinde karşılaştığı dil hatalarını arkaik bir kullanım olarak değerlendirmektedir. Hâlbuki bir lehçenin grameri ve eşdizim sözlüğü, iletişim kaideleri kolay kolay değişmez. Araştırmacılar eski harfli metinlere karşı olan öğrenci konumundan kurtulamadıkları için onlarda karşılaştıkları çelişki ve hataları dile getirmekten korkmaktadırlar. Bu eserlerde tasvir edilen “ayyaş imam”, “panteist veli”, “sapkın müderris”, “sarhoş kadı” tiplemelerindeki garabeti görmekten çekindikleri gibi, söz konusu eserlerde karşılaştıkları “Türkî ibârât nâzımları semtine gitmişdür.” gibi cümlelerdeki gayri tabiiliği fark edememektedirler. Hâlbuki bir dilin birkaç asırda bu kadar başkalaşması mümkün değildir. Böyle bir değişimin aşamaları ve sebepleriyle ilgili mantıklı bir izah da yoktur. Üstelik Latifi’nin birçok cümlesinde “anlamsızlık” seviyesinde dil hataları vardır. Unutulmamalıdır ki Latifi, eserinde başka bir lehçeyi değil Türkiye Türkçesini kullanmaktadır.

Latifi Tezkiresi’ndeki Yanlışlarla 20. Asır Tezkiresi Sicill-i Osmani’deki Dil Yanlışları Arasındaki Benzerlikler

Latifi’nin dil hatalarını kendisinden sonra “kurgusal ve zihinsel bir bütünlük” halinde yazılmış olan diğer tezkirelerde de görmek mümkündür. Tezkireciler sadece dili kötü kullanma bakımından değil, bilgisizlik, toplumu karalama gayreti (artniyetlilik) ve şairlerin güzel şiirlerini seçmeme tavrı bakımından da birbirine benzemektedir. Bu yazıda Latifi’nin dil yanlışlarının dönemlik kullanım şeklinde yanlış yorumlanmasını engellemek için 20. asır tezkirecisi Mehmet Süreyya (ö. 1909)’nın 1308/1890-1’de yayınladığı tezkiredeki dil yanlışlarına kısaca değinmek istiyoruz. Mehmet Süreyya tarafından (veya onun adına) yazılan ve farklı asırlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamış binlerce şahsiyetin biyografisini içeren Sicill-i Osmani’deki dil hataları kısmen Latifi’ninkilere benzemektedir. Ancak Latifi’de gördüğümüz “esna”, “nakl etmek” gibi kelimelerle ilgili ciddi hatalar diğer tezkirelerde görebildiğimiz kadarıyla yoktur.[31] Hammer ve Latifi gibi Osmanlı edebiyatı hakkında üstadane hükümler veren kişilerin Türkçeyi tam öğrenememiş olması oryantalizmi hakkıyla bilenler için şaşırtıcı değildir.[32]

Latifi gibi Mehmet Süreyya da belirli kelimeleri, belirli cümle yapılarını ve kalıp ifadeleri sıkça kullanarak bu oldukça hacimli tezkiresini kaleme almıştır. Onun dil yanlışlarını sehiv, şive, konuşma dili, istinsah hatası gibi ıstılahlarla izah etmek mümkün değildir. Çünkü Mehmet Süreyya da Latifi gibi yanlışlarını sehven değil doğru zannederek “ısrarla” yapmıştır: “Hüseyin[nin] oğludur” (MS. c. 1/ s. 88).[33] “Mehmed Paşa zevcesi idi” (MS. 1/59). Hemşireleri yanında defn edildi” (MS. 1/18). “Pederi türbesine defn edildi” (MS. 1/52, 60, 79). “Pederi türbesi civârında türbe-i mahsûsaya defn olundu” (MS. 1/55). “Vefâtında pederi yanına defn olundu” (MS. 1/67). “İrtihal ile pederi türbesine defn olunmuştur.” (MS. 1/55, 79). “Pederi yanına defnedildi” (MS. 1/58, 74). “Zevci türbesi ardına defn edildi” (MS. 1/58). “Fâtih [camiinin] bahçesinde hemşiresi yanına defnedilmiştir” (MS. 1/61). İrtihâl-i pederde umûr-ı saltanatından istiğnâ buyurarak” (MS. 1/55). “Sancakbeyi olup pederi irtihâlinde 918’de vefât ile Burusa’da defn edildi.” (MS. 1/54).  “Terk-i hayat edince[ye kadar] tâ’at ve ibâdâta vakf-ı vücûd buyurup ekser-i evkâtını musâhabet-i ulemâ ve sulehâ ile imrâr eyledi. İrtihâlinde cânib-i saltanattan evlâd ve ahfâdına ri’âyet olundu.” (MS. 1/55). “Veliahd sancaktan gelince sabr etmeyip…” (MS. 1/66).  “1003’te mevt-i kazâ ile Ayasofya’ya defn edildi” (MS. 1/57). “Gençlikte irtihâl eyledi” (MS. 1/59, ). “Gençliğinde fevt olmuştur” (MS. 1/64). “Gençliğinde vefât edip pederi türbesine defn edildi” (MS. 1/79) “Zeyrek Câmi’ini ta’mîr etmekle oraya defn edilmiştir.” (MS. 1/60). “Pederi hakkında ri’âyeti olup” (MS. 1/67). “Vefâtı füc’eten ya birkaç gün ayakta hastalıkladır.” (1/67). “Ecdâdı libâsını terk ile ulemâ kisvesini telebbüs buyurmak bunlarda vaki olmuştur.” (MS. 1/66). “Fâzıl ve sâhib-i dîvân [bir] şair idi” (MS. 1/75). “Şu beyti ile [Gülşeni’nin] zuhûruna işaret buyurmuşlardır” (MS. 1/89). “İbrahim ağa çayırı buna mensûbdur” (MS. 1/91). “Bir arakıyyeci olup nâmına mensûb bir mescid vardır” (MS. 1/92).“Ulûm ve me’ârife müntesiblerinden olup” (MS. 1/92). “Asâleti yardımıyla beylerbeyi oldu” (MS. 1/93). “Isyânla Ravh nâm mahalde bunu katl eylemişlerdir” (MS. 1/94). “Cevheriyyü’s-savt olmakla Derbend davulu denir.” (MS. 1/95). “Yarasından fevt olur” (MS. 1/96). “Otuz seneden mütecâviz devr-i memâlik eylemiştir” (MS. 1/97). “Evâilinde şöhret-i kizb idi” (MS. 1/96). “Tefsîr ve hadîsten dahi tasnîfâtı vardır” (MS. 1/96). “Sâdece ilâhiyyâtı vardır” (MS. 1/100). “Ahaliye cevr ve eza etmesinden katl olundu” (MS. 1/106). “Musul beylerbeyisi ve buradan Erzurum valisi oldu” (MS. 1/102). “Adana/Cidde/Sivas beylerbeyisi oldu” (MS. 1/113, 115). “Edirne bostancıbaşısı olup” (MS. 1/229). “Hîle ve hud’asına akıl erişmez idi.” (MS. 1/105). “Kudüs mevleviyeti pâyesi oldu” (MS. 1/104). “1247’de Mekke payesi oldu” (MS. 1/150). “O zaman düşman Bosna’ya sarkıntılık etmekle…” (MS. 1/233). Bu cümlelerde gördüğümüz birçok hata tipine Latifi’de de rastlamaktayız. Meselâ Latifi’nin Sa’di Çelebi’ye atfen tezkiresine aldığı bir beyitte “dağ âdemisi” (L. 303) kelimesi geçerken Sicill-i Osmânî’de ısrarla “(Sivas/Cidde) beylerbeyisi” kelimesi kullanılmaktadır (MS. 1/115).

Mehmet Süreyya veya onun adını kullanan kişi tezkiresinde kısa ve klişe ibareler dışında uzun (birleşik veya sıralı) bir cümle kurma ihtiyacı hissettiği zaman daha fazla hata yapmakta, böylece Türkçeyi tam öğrenmeden tezkireyi yazmaya başladığına bizi inandırmaktadır: “İbtidâ namâz kılındığı günün ikindisinde cemâ’atten her kim ikindi sünnetini terk etmemişse imâmet etsin.” (MS. 1/22). “Hıfz-ı şerî’atte misilsiz olarak bir gece yattığı yerde Kur’ân-ı Kerîm bulunduğu için sabâha kadar ayakta durmuştur.” (MS. 1/53). “Müşârun-ileyhâ defîn-i hâk-i gufrân oldukça Cenâb-ı Hakk […] ‘ömür ve şevket-i hazret-i şâhânelerini mütezâyid buyursun du’âsıyla demsâz olmakla tesliyyet edebiliriz.” (MS. 1/56). “Tütünü yasak edip bu sebeble haylice siyâset icrâ buyurdu. Nef’î[nin] Dîvân-ı Hezl’ini okurken tahtına sâ’ika inerek aslâ telâş göstermemiştir.” (MS. 1/74). “Zulümde haddi geçmekle 1074 evâilinde Bosna ordusuna me’mur iken…” (MS. 1/101). “Hazîne-i Mısriyyeyi tekmîl getirmediğinden tazyîke başlanılıp vehmine tâbi’ olmakla ihtifâ eyledi” (MS. 1/96). “Ahz-ı rüşvet ile mesâlih-i ibâdın rü’yetini gayet müstekreh görüp manzûrları Bıyıklı Ali Paşa’ya bu sebebden gazab buyurdular.” (MS. 1/54-55). Son cümlede ciddi bir cümle kurma hatasının yanında gülünç bir eşdizim hatası da bulunmaktadır. “Rüşvet alarak insanların işlerini görmek” yerine “rüşvet alma ile insanların mesalihini rü’yet etmek” demiştir. Türkçede “Vatandaşın işini gör” yerine “Vatandaşın işini rü’yet et.” denilmez. Deyimlerde ve kalıplaşmış eşdizimli ibarelerde Türkçe kelime yerine Arapça kelime kullanma meyli Latifi’de olduğu gibi Mehmet Süreyya’da da vardır. Bu hataları dilin dönemsel kullanımları olarak yorumlamak ve bu iddiayı o dönemde “benzeri kalemler” tarafından yazılmış diğer eserlerle desteklemek doğru değildir. Bize göre birçok eser kaleme almış ve önemli bürokratik görevlere getirilmiş olan birisinin bu kadar kötü cümleler kurması mümkün değildir. Zira okuma yazma bilmeyen insanlar, konuşma dilinde bile böyle cümleler kurmazlar. Ana dili Türkçe olanlar hal eklerinin nerede kullanılıp nerede kullanılmayacağını düşünerek değil itiyadi veya otomatik olarak bilirler. Dolayısıyla bu eser Türkçeyi tam öğrenememiş bir oryantalist tarafından Mehmet Süreyya adına yazılmış olabilir.

Değerlendirme ve Sonuç

Latifi gibi kendi döneminin şairlerini değerlendirme mevkiine çıkmış kişilerin Türkçeyi bu kadar kötü kullandıkları hususu daha önce bazı üstatlar tarafından fark edilmiş ancak bunun sebebi ile ilgili ikna edici bir yorum yapılmamıştır. Bu konuda farklı bakış açılarına göre farklı yorumlar yapılabilir. Şimdiye kadar araştırmacılar eski metinlerle ilgili hep tasviri tenkit veya değerlendirmeler yapmışlardır. Andreas Tietze gibi oryantalistler ve onların takipçileri bu mensur eserleri ve onların dilini methederlerken, Namık Kemal, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlar kendi dönemlerinde Osmanlıya ait olarak ortaya çıkan mensur eserleri içerik, dil ve üslûp bakımından tenkit etmişlerdir. Namık Kemal “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” adlı yazısında kendisinden bir buçuk asır önce yaşamış olan Nergisi’nin dilini eleştirirken, ben 13. asır Fars şairi Sadi’nin dilini anlayabilirim, fakat Nergisi’ninkini anlayamıyorum, der.[34] Burada bizim için önemli olan husus, Namık Kemal gibi aruza ve Osmanlı şiir geleneğine vakıf birisinin kendisinden bir buçuk asır önce yaşamış olan Nergisi’nin dilini zor anlamasıdır. Yani dilin anlaşılmazlığıdır. Bunun sebebi Nergisi’nin dili çok iyi kullanması değildir. Bunun sebebi iki asır içinde Türkçenin değişmesi veya söz konusu eserlerde Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların çokluğu da değildir. Zira Nergisi Türkçe bir eserde Fars şairi Sadi kadar Farsça unsur kullanamaz. Bunun sebebi Nergisi’nin Türkçeyi çok kötü kullanmasıdır. Burada ifade etmek gerekir ki Namık Kemal’in maksadı okuyucuyu bilgilendirmek değil, onu yönlendirmektir; yani Nergisi’yi bahane ederek Osmanlı edebiyatını değersizleştirmektir. Namık Kemal’in Osmanlıya olan bu ölçüsüz saldırılarından rahatsız olup “Osmanlı hatırına” Nergisi’yi sahiplenmek, onu methetmek de doğru değildir. Çünkü Nergisi’nin kötü bir Türkçeyle anlattığı kirli hikâyeler Osmanlının aleyhinedirler ve onu kirletmektedirler. Bir bakıma Nergisi, Namık Kemal’in Osmanlıyı değersizleştirme misyonuna malzeme sunan, ona yardım eden bir arkadaş gibidir. Namık Kemal, Nergisi’nin eserinin içerik bakımından Osmanlının kültürünü, dil bakımından da Osmanlının dilini temsil etmediğini söylemez. Osmanlının yaşayan dili ve yaşayan kültürüyle Nergisi’nin eserleri arasında ciddi bir münasebetsizliğin olduğuna dikkat çekmez. Aksine onu Osmanlıyı temsil eden bir örnek olarak görür.

Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi hakperest yazarlar ise Nergisi gibi nesircilerin dillerinin kötü olduğunu söylerler. Bu eserlere dil bakımından bir paye vermezler. Yahya Kemal, kendi döneminde Osmanlıya ait olarak ortaya çıkan mensur eserleri “yapmacıklı ve kof yazılar” olarak değerlendirir. Osmanlı döneminde nesir türünde çok az ve çok kötü eserlerin yazıldığını söyler: “Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı [resim ve nesir] talih bizden esirgedi.” “Nesrimiz resmimize göre vardı. Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla mâlûldur. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.[35]

 Meşhur edebiyat tarihçisi Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal’in değerlendirmelerini biraz genişletir. Osmanlı nesrinin “lüzumsuz ve donmuş süsler”le malül olduğunu ve eldeki eserlerin çoğunlukla dağınık ve çözük bir konuşma diliyle kaleme alındıklarını iddia eder: “Hakikatte asıl eski nesir bir çeşit rahat ve dağınık konuşmada kalmıştır. Yukarıda anlattığımız gibi ilim dili olmamış ve ilmin dile getirdiği sarahatin [açıklığın, anlaşılırlığın] tecrübesini tatmamış bu çözük konuşma asırdan asıra ve muharrirden muharrire gelen asıl tarzdır.”[36] Tanpınar, Evliya Çelebi’yi de temkinli bir üslupla eleştirir: “Bununla beraber onun hakkında ne dereceye kadar büyük bir muharrir sıfatını kullanabiliriz? Bizim anladığımız manada o kadar az yazmış ki. Daha iyisi onun için güzel konuşan, gördüklerini anlatan adam’ demek olacak. Bizim eskilerin arasında bile bundan derbeder üslûplu bir muharrir bulmak güçtür.[37] Tanpınar’ın Latifi’yle ilgili eleştirileri de dil tenkidi bağlamında önemlidir: “Latifi gibi şiir meraklısı ve oldukça uyanık bir adam bile tezkiresinde bu söyleyişlerdeki güzelliğin [Necati’nin şiirlerindeki söyleyiş güzelliğinin] farkında görünmez ve bize Necati’nin şiirinden örnek diye bugünün zevki şöyle dursun, devrinin zevkine dahi hitap etmesi şüpheli olan beyitleri ve mısraları, daha doğrusu mahallî şive tuhaflıklarını verir.”[38] Tanpınar, tezkireyi sahih kabul ettiğinden dolayı, diğer bir ifadeyle herkes gibi tarihî eserlerin sahihlik tenkidi konusuna aşina olmadığı için “seçme” beyitlerdeki dil sorunlarını “mahallî şive tuhaflıkları” şeklinde yorumlamıştır.

Kendi döneminin en kültürlü şair ve yazarlarından olan Cenap Şehabettin de Yahya Kemal’le aynı fikirdedir. Ona göre de Osmanlı edebiyatında, üzerinde konuşmaya değecek kadar mensur eser yoktur. Şöyle der: “Nesirden, yani edebî nesirden hiç bahsetmiyorum; çünkü eski edebiyatın nesir kısmı birkaç tarih sahifesiyle, Sinan Paşa’nın Tazarruname’si gibi iki üç parçaya inhisar etmektedir. Bunlar da üzerlerinde şöyle uzunca bir tenkitçi incelemeye tahammülleri olmayan eserlerdir.[39]  Osmanlı edebiyatı konusunda eser yazan Osmanlı edebiyat tarihçilerinin eserlerinde nesre fazla yer ayırmamalarını Cenap, Yahya Kemal ve Tanpınar’ın yukarıdaki değerlendirmeleri bağlamında incelemek gerekir.

Görüldüğü gibi Namık Kemal, Yahya Kemal, Tanpınar gibi yazarlar değerlendirmelerinde “tasvirî tenkit” metodunu kullanmışlardır. Var olan malzemeyi sahih, güvenilir ve doğru kabul ederek değerlendirmelerini yapmışlardır. Tarihî eserleri değerlendirirken kullanılabilecek diğer bir bakış açısı “tahkikî tenkit”tir, yani eserlerin sahihlik ve güvenirlik tenkididir. Tanpınar gibi yazarların söz konusu eserleri sahihlik tenkidi bağlamında değerlendirmemeleri normaldir. Zira kaynakların sahihlik tenkidi bizim hâlâ bilmediğimiz ve çalışmalarımızda kullanmadığımız bir çalışma alanıdır.

Sonuç olarak Osmanlı ve İslam tarihi hakkında kesin hükümler verilmeden önce onlarla ilgili bilgi kaynakları güvenirlik ve sahihlik bakımından tenkit edilmelidir. Dil tenkidi, kaynak tenkidinin en önemli cüzlerinden birisidir. Bize göre her yazarın gerçek kimliği biyografi kitaplarında değil bizzat eserlerinde gizlidir. Hem “içerik”[40] hem de “dil” bakımından incelendiği zaman Latifi tezkiresinin Osmanlı toplumuna yabancı bir kişinin kalemden çıkmış olduğu anlaşılır. Bu tezkire sahte ise de sahih ise de onun yazarı “Türkçeyi tam öğrenememiş birisi”dir, yani “yabancı”dır. Zira tezkirede karşılaştığımız dil hataları, Ziya Paşa,[41] Muallim Naci,[42] Rıza Tevfik,[43] İsmail Hami Danişment,[44] Muallim Feyzi, Hüseyin Daniş, Abdülbaki Gölpınarlı gibi eski şairler adına bir eser yazabilecek kadar yetenekli bir Türk tarafından yapılamaz. Çünkü hiçbir Türk hiçbir dönemde şöyle cümleler kuramaz: “Şiirler esnasında bu şiiri beğendim”, “Şiirlerde bu şiiri hub düşmüştür”, “Ali nakl etti (öldü anlamında)”, “O kadar şöhreti vardı ki hemen bir şehir bir o idi”, “Avazede eşsiz geçerdi”, “Hâşâ onların dinlerinden ki şeriata muhalif ola”, “Kendisine güç göstermeyip cihanın kolayını bulmuş”, “Şiirinde renk ve çeşni oldukçadır” “İkisi de bir senede nakl etti”, “Mektuba açmazdan nazar etti”, “Olmaya ki pişmanlık dişiyle hayret ve hasret parmaklarını dişleye”, Ne an ki ders çalışaydı”, “Halini kimseye ağlamazdı”, “Ahali ona nispet etti [tabi oldu anlamında] ve Araba vücut vermedi”.[45] Saray çevresine sunulduğu iddia edilen bir eserde bu kadar “kötü” ve “anlamsız” cümleler kurabilen birisinin Türk olduğunu ve Türkçeyi bildiğini söyleyemeyiz. Günümüzde ancak yabancıların yaptığı bu gibi hataların 16. asırda herkes tarafından yapıldığını iddia edemeyiz. Bize göre maksadı Osmanlı-İslâm toplumunu değersizleştirmek olan birisinin Türkçeyi bir yabancı gibi yanlış kullanması tesadüf değildir. Bu yanlışlar Latifi’nin Türkçeyi konuşma dilinden ve şiir dilinden öğrendiğine, daha doğrusu öğrenmeye çalıştığına işaret etmektedir. Yabancılar konuşma dilindeki ve şiir dilindeki tasarrufları (sapmaları) ayırt edemezler, onları standart dile ait bir kullanım zannederler.



* Prof. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, menderescoskun@yahoo.com.

[1] Bu konuyu başka bir yazımızda ayrıntılı olarak ele almayı plânlamaktayız.

[2]Faik Reşad, muhtemelen “tezkire” kavramının okuyucuyu tarafından bilmediğini düşünerek onu “dipnotta” tanımlama ihtiyacı duyar: “Tezkire: Terâcim-i ahvâl ve âsâra müteallik kitâb. Tahsîsan şu’arânın ahvâliyle müntehebât-ı âsârını hâvî olanlarına “tezkire-i şu’arâ” denir.” (Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 25).

[3] Faik Reşad’ın o dönemin edebiyat okuru için “tezkire” kavramını dipnotta “tanımlama ihtiyacı hissetmesi” dikkat çekicidir.

[4] Faik Reşad (trhsiz, 1913?) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye,  naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 25

[5] Ömer Faruk Akün, “Faik Reşad”, DİA, 12: 104 (103-109).

[6] Bkz. Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirmesi”, SDÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23: 145-169.

[7] Tezkirelerin dili konusunda yapılan bazı çalışmalar: Rıdvan Canım (2013), “Latifi Tezkiresinde Dil ve Üslup”, Turkish Studies, 8/13: 1779-1784; Adnan İnce (2009), “Salim Tezkiresi’nden Söz Dizimi”, Uluslar arası Türk Dili ve Edebiyatı Kongresi, 27-28 Ağustos 2007 (UTEK 2007), Kültür Üniversitesi, İstanbul, 157-172; Adem Gök (2016), “Sehî Bey’in Heşt Behişt Adlı Tezkiresinde Meram ve İletişim Sorunları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 23-44; Murat Kılıç (1998), “Sehî Tezkiresi Üzerinde Bir Sentaks Çalışması”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş: Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; Mustafa Durmuş (2008), “Osmanlı Sahası Türkçe Şair Tezkirelerinin Üslup Özellikleri”, Doktora Tezi, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; Andreas Tietze (1973) “Mustafâ ‘Âlî of Gallipoli’s Prose Style”, Archium Ottomanicum, 5: 297-319; Cengiz Alyılmaz (1988), “Latifi Tezkiresinin Sentaks Yönünden İncelenmesi”, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; Filiz Kılıç, Ayşe Yıldız (2004), “Sehî, Latîfî ve Âşık Çelebi Tezkirelerinden Hareketle XVI. yy. Tezkirelerinde Bazı Üslûp Özellikleri”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri II, Ankara: TDK.

[8] Vedat Korkmaz (2013), “Latifi ve Âşık Çelebi Tezkirelerinin Anekdotlar Yönünden İncelenmesi”, Yüksek Lisans Tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniv. SBE; Ahmet Akgül (2016), “Osmanlı Şuara Tezkirelerindeki Anekdotların İçerik Bakımından Tasnif ve Tenkidi (16-17. Yüzyıllar)”, Doktora Tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı; Vedat Korkmaz (2014), “Anekdotlarındaki Mesajlar Bakımından Latîfî Ve Âşık Çelebi Tezkirelerinin Tenkidi”, Turkish Studies, 9/6: 745-760.

[9]Birliktelik kullanımı [co-occurence] ve eşdizimlilik [collocation] kavramı Türkçe dil bilgisinde üzerinde durulmayan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Bülent Özkan (2011), Türkiye Türkçesinde Belirteçler ile Fiillerin Birlikte Kullanılması ve Eş Dizimlilikleri, Ankara: TDK, s. 26).

[10]Małgorzata Martyńska (2004), “Do English language learners know collocations?”, Investigationes Linguisticae, XI: 2

[11] Berke Vardar “eşdizimlilik” terimini şöyle tarif eder: “İki ya da daha çok sayıda dil biriminin genellikle aynı dizimlerde yer alması. Eşdizimlilik kavramı sözlükbilime dağılımsal ölçütlerin uygulanmasından kaynaklanır ve birimlerin anlam yönünün dizim içi kullanımlarıyla yakından ilişkili olduğu görüşüne bağlanır.” (Berke Vardar (2002), Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Multilingual, s. 94-95). Özkan, Türkiye Türkçesinde Belirteçler ile Fiillerin Birlikte Kullanılması ve Eş Dizimlilikleri adlı çalışmasında şu bilgileri verir: “Dil doğası gereği türlü iletişim bağlamları içinde kullanılır… Saussure’nin ortaya koyduğu dil göstergelerinin çizgisel olma özelliği ve insan dilinin göstergeleri düzenlemedeki birleştirme ve seçme ilkeleri, dilsel üst yapıların kurulabilmesinde, bağlamı ortaya koyan yapı taşları olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Bülent Özkan (2011), Türkiye Türkçesinde Belirteçler ile Fiillerin Birlikte Kullanılması ve Eş Dizimlilikleri, Ankara: TDK, s. 1). Özkan, Sterkenburg’a dayanarak eşdizimliliği şu şekilde tanımlar: “Sözcük birimlerin anlamsal ya da dil bilimsel birlikteliklerinden kaynaklanan ve kullanım sıklığına bağlı olarak sözlük birimsel özellik taşıyabilen söz birlikleri.” (Bülent Özkan (2011), Türkiye Türkçesinde Belirteçler ile Fiillerin Birlikte Kullanılması ve Eş Dizimlilikleri, Ankara: TDK, s. 26).

[12] Bayram Çetinkaya (2009) “Eşdizimli Sözlükler”, Turkish Studies, 4/4: 197.

[13] Ümit Deniz Turan (2012), “Collocation with mind in corpus and implications for language teaching”, Eurasian Journal of Educational Research, 49/A: 333.

[14] Elbette şiir dilindeki alışılmamış bağdaştırmaları veya sapmaları hata olarak değil şairane bir tasarruf olarak görmek gerekir.

[15] Tanpınar gibi şair ve ediplerin böyle tamlamalar kullanması bu tür tamlamaların eşdizimli olduğunu göstermez. Şiirsel tasarruflar istisnai kullanımlardır. Hiçbir hususta istisnalar şahit olarak kullanılamaz (Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergâh, s. 152).

[16] “L” Latifi tezkiresinin Rıdvan Canım yayınını sembolize etmektedir: Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2001), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM.

[17] Bayram Çetinkaya (2009), “Eşdizimli Sözlükler”, Turkish Studies, 4/4: 198.

[18] Małgorzata Martyńska (2004), “Do English Language Learners Know Collocations?”, Investigationes Linguisticae, XI: 2

[19] Małgorzata Martyńska (2004), “Do English Language Learners Know Collocations?”, Investigationes Linguisticae, XI: 3.

[20] Mesela “iktiham etmek” kelimesi için bkz. Elmalı’lı Hamdi Yazır (1979), Hak Dini Kuran Dili, İstanbul: Eser Neşriyat, C. 8, s. 5842: “Bu iktiham kelimesi lisanımızda pek şayi olmuş bir tabirdir. Zorlayıp atılmak manasiyle müşkilâtı iktiham diye mef’ulubih ile sılalanır. Arabcadaki aslına göre ise müşkilâta iktiham diye mef’uli ileyh dediğimiz surette sılalanlanmış oluyor.

[21] Bkz. Adem Gök (2015), “Tezkireci Latifi’nin Türkçeyi Kullanım Sorunları: Hal Ekleri”, Uluslar arası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 38: 188-197.

[22] Ümit Deniz Turan (2012), “Collocation with mind in corpus and implications for language teaching”, Eurasian Journal of Educational Research, 49/A: 331-348;  Rafael Forteza Fernández, Sandal Ranga Rao Prahlad, Elena Rubtsova, Oabekr Sabitov (2009) “Collocations in the vocabulary English teaching as a foreign language”, Acimed 19(6): 1-6; Małgorzata Martyńska (2004), “Do English language learners know collocations?”, Investigationes Linguisticae, XI: 4, 5.

[23]Bkz. Eser Ördem (2013) “Yabancılara Türkçe Öğretiminde Leksikal Yaklaşım: Bir Eşdizimlilik Çalışması Modeli”, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Türkçenin Eğitimi Öğretimi Özel Sayısı, 11, s. 907-908.

[24] Bkz. Cemâl Kurnaz (2007) Osmanlı Şair Okulu, Ankara: Birleşik.

[25] Menderes Coşkun (2011), "Klasik Türk Şairinin Poetikası Üzerine", Bilig, 56: 57-80.

[26] Bkz. Kemal Sılay (1993), “The Türki-i Basit Movement and its Significance for Turkish Language Reform”, Turkish Studies Association Bulletin 17, s. 124; Ziya Avşar (2001), “Türkî-i Basîti Yeniden Tartışmak”, Bilig, 18: 127-43; Hatice Aynur (2009), “Türki-i Basit Hareketini Yeniden Düşünmek”, Turkish Studies, 4/5: 34-59.

[27] Bkz. Yakup Şafak (1997), “Sürûrî’nin Bahrü’l-Ma’ârif’i ve Bu Eserdeki Teşbih ve Mecaz Unsurları”, Selçuk Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 4: 217-235); Harun Tolasa (1986), “18. yy.’da Yazılmış Bir Divan Edebiyatı Terimleri Sözlüğü – Müstakimzâde’nin Istılâhâtü’ş-Şi’riyye’si-II”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, XXIV-XXV: 363-379; M. A. Yekta Saraç (2000), “Türk Edebiyatında Belâgat ile İlgili Yazılan İlk Türkçe Eserlerin Değerlendirilmesi”, I. Kayseri ve Töresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni, Erciyes Üniversitesi, Kayseri, s. 641-650; Menderes Coşkun (2003), “Edebî Terimler ve Aruzla İlgili Bir Eser: Alî b. Hüseyin Hüsâmeddîn Amâsî’nin Risâletün Mine’l-Arûz ve Istılâhı’ş-Şi’r’i, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi 8, 97-130. 

[28]Açmazdan nigehbân u evza’-ı nâ-dîdeleri sırrına dîdebân olduğı” (Gelibolulu Mustafa Âli, hzl. Mustafa İsen (1994), Künhü’l-Ahbar’ın Tezkire Kısmı, Ankara: AKM, s. 192).

[29] MS: Mehmed Süreyyâ, hzl. Ali Aktan, Abdülkadir Yuvalı, Mustafa Keskin (1995), Sicill-i Osmanî yahud Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, İstanbul: Sebil

[30] Âşık Çelebi tezkiresindeki şu mısrada geçen “lebünsüz” (dudağınsız) kelimesi de şeklen sorunsuz fakat tabii söyleyiş bakımından gariptir: “Lebinsüz her ne mey içdüm ise – Urup bir sille burnumdan getürdi” (Bkz. Âşık Çelebi, hzl. Filiz Kılıç (2010), Meşâ’irü’ş-şu’arâ, İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, s. 830).

[31] Burada ilk yayınlanan tezkirenin Latifi tezkiresi olduğu hatırlanmalıdır (1314/1896). Sehi tezkiresi daha sonra 1325/1907’de yayınlanmıştır.

[32] Şemsettin Sami, Hammer hakkında şunları söyler: “Târîh-i ‘Osmânîsinde Türkçe ve Arabî esmâ ü ta’bîrâta verdiği me’ânî pek yanlış olduğundan elsine-i şarkıyyedeki ma’lûmâtı pek nâkıs olduğu anlaşılıyor.” (Şemsettin Sâmi (1996), Kâmûsu’l-A’lâm, Ankara: Kaşgar, s. 6/4725).

[33] Mehmed Süreyyâ, hzl. Ali Aktan, Abdülkadir Yuvalı, Mustafa Keskin (1995), Sicill-i Osmanî yahud Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, İstanbul: Sebil.

[34] Mehmet Kalpaklı (hzl. 1999), Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler,  İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 21

[35] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 71

[36] Ahmet Hamdi Tanpınar (1985), 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan, s. 33

[37] Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Evliya Çelebi”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s. 166.

[38] Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Fuzuli’ye Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s. 147.

[39] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 74.

[40] Bkz. Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169; Vedat Korkmaz (2014), “Anekdotlarındaki Mesajlar Bakımından Latîfî Ve Âşık Çelebi Tezkirelerinin Tenkidi”, Turkish Studies, 9/6: 745-760.

[41] Bkz. Menderes Coşkun (2009), "Türk Tarih ve Edebiyat Kaynaklarının İç ve Dış Tenkidi Meselesi", Turkish Studies, 4/2, 188-197.

[42] Rıza Tevfik, Naci’nin ve birkaç kişinin Sultan Selim ve başka tarihi şahsiyetler adına şiir uydurduklarına söyler (Bkz. Abdullah Uçman (2001), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Maklaleleri, İstanbul: MEB, s.  285). Muhtemelen bu şiirlerde Türkçe dil sorunu, eşdizim hataları yoktur. Rıza Tevfik 1919’da yazdığı bu yazıda Şah İsmal adına da şiir uyduranların olduğunu tahmin eder ve bunu birkaç şiir üzerinden isbat eder. Kıstası dildir. Şöyle der: “Bu canlı, bu kıvrak tarz-ı hitap o kadar İstanbulluya benziyor ki, ihtimali yok ben ben bu edayı bundan dört yüz sene evvelki Azeri Türkçesine benzetemem… Zannederim ki bu sözleri söyleyen Hatayi’yi Türkistanlı yahut Azerbaycanlı addetmek hatadır. Bu adam bize ve zamanımıza pek yabancı olmasa gerektir. Teessüf ederim ki edebiyat-ı milliyemizin tekâmülünde birinci derecede dahl ve tesiri olmuş bulunan bu adamların tercüme-i halleri mazbut, hatta malum olmadığı için hüviyetlerini tayin etmek de mümkün olamıyor.” (Abdullah Uçman (2001), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Maklaleleri, İstanbul: MEB, s. 291).

[43]Ben Sinan Paşa gibi yazabilirim; hem de pek zahmetsizce yazabilirim.” (Bkz. Abdullah Uçman (2001), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Maklaleleri, İstanbul: MEB, s. 346).

[44] Bkz. Menderes Coşkun (2014), "Yerli Oryantalizmin 13. asra Ait Bir Şair Üretme Faaliyeti: Rabia Hatun Vakası", Yağmur Dergisi, 73: 14-19; Menderes Coşkun (2015), “İfşa Edene İftira Atmak: Banarlı’nın Selçukî Rabia Hatun'u Uyduranlarla Olan Mücadelesi”, Yağmur Dergisi, 2015, 77: 26-31.

[45] Bu cümleler Latifi’nin kendi lehçesi veya dil bilgisi esas alınarak üretilmiştir.




ÖZET

Tarihî olarak ortaya çıkan kaynaklar, sahihlik ve güvenirlik bakımından tenkit edilmeden kullanılmamalıdır. Bu makalede 1896 yılında Türk toplumuna sunulan ve Osmanlı tarihini dolaylı olarak karalayan tezkireci Latifi’nin Türkçeyi bir yabancı gibi kötü kullandığı hususu veya tezi ispat edilmeye çalışılacaktır. Latifi’nin dil hataları hiçbir dönemde hiçbir Türkün yapamayacağı kadar ciddidir. Bu makalede dil eleştirisi yapılırken kullanılan en önemli kriter, dilin eşdizimlilik özelliğidir. Eşdizim, bir meramı doğru ifade edebilmek için belirli kelime ve ekleri bir araya getirme eylemidir. Meselâ “güzel şiirler” tamlamasındaki kelimeler eşdizimlidir; ancak “hub veya cemil şiirler” tamlamasındaki kelimeler eşdizimli değildir. Bir dili doğru kullanabilmek için kelime ve gramer bilgisi yetmez, o dilin eşdizim sözlüğünü veya eşdizimli kelimeleri de öğrenmek gerekir. Bir dili sonradan öğrenenler, en çok hatayı eşdizim konusunda yaparlar. Çünkü her bir kelimenin eşdizimli olduğu kelimeleri öğrenmek zordur. Latifi’nin eşdizimden daha ciddi dil hataları da vardır. Meselâ “esna(sında)” kelimesini tam öğrenememiştir, onu “ara(sında)” anlamında kullanmıştır. “İnsanlar arasında” yerine “esnâ-i nasda” demiştir. Bu kullanım onun şeksiz şüphesiz yabancı olduğuna işaret eder. Bu hususta başka bir delile ihtiyaç yoktur. Çünkü ana dili Türkçe olan birisi, sekir halinde bile “şairler arasında” yerine “şairler esnasında” demez. Tezkirede Latifi’nin Türkçeyi tam öğrenemediğine işaret eden başka yüzlerce hata daha vardır ve bu hataların bazıları bu makalede ele alınacaktır. 16. asır tezkirecisi Latifi’nin dil hatalarını diğer tezkirelerde de görmek mümkündür. Meselâ 20. asırda biyografi türünde yazılmış en hacimli eserlerden birisi olan Sicill-i Osmânî’de de ciddi dil sorunları vardır.

Anahtar Kelimeler: Eşdizim, kaynak tenkidi, tezkire, Latifi, Osmanlı, Osmanlı Türkçesi, eleştiri

ABSTRACT

The sources revealed historically should not be used before criticised in terms of authenticity and reliability. In this article we will articulate that the tezkire of Latifi which was presented to Ottoman Turks in 1896, and which discredits Ottoman history was composed in a very bad Turkish. Latifi’s misuse of language is as serious as any Turks can not do in any of the periods. When criticizing Latifi’s language we mainly used the criteria of collocation which is the main feature of a language. Collocation is to use certain words and suffix in order to make a meaningful speech or group of word. For example, in Turkish the words “güzel şiirler” are collocated. But the words in the compound of “cemil or hub şiirler” are not collocated. In order to use a language correctly, knowledge of vocabulary and grammar is not enough. It is also necesseray to learn collocations of each word. In second languge learning collocations is the most difficult part. Because each word has its own collocations. For example, a foreigner like Latifi uses the word “esna(sında)” (while) instead of “ara(sında)” (between), which certainly implicates that he is not native speaker. There is no need another proof for his being foreigner. A native speaker could not use the word “esnasında” instead of “arasında”; or does not use the word “dağ ademisi” instead of “dağ adamı”. In tezkire there are a lof of misuses of words like these, which is the subject of this article. 16th century biographer Latifi’s language errors could be seen in other tezkires. For example 20th century biographer Mehmed Süreyya’s Sicill-i Osmani has many language problems.

Key Words: Collocation, source criticism, tezkire, Latifi, Ottoman, Ottoman Turkish, criticism

 

 

 

  
2118 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın