• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
TEZKİRELER KLASİK Mİ, NEVZUHUR MU: 20. ASIRDA TEMEL TARİHİ KAYNAK OLARAK KULLANILAN OSMANLI ŞAİR TEZKİRELERİNİN 19. ASIRDA BİLİNMEMESİ

 

TEZKİRELER KLASİK Mİ, NEVZUHUR MU: 20. ASIRDA TEMEL TARİHİ KAYNAK OLARAK KULLANILAN OSMANLI ŞAİR TEZKİRELERİNİN 19. ASIRDA BİLİNMEMESİ

(Ottoman Poet Tezkires: Well-known in the 20th Century, Unknown in the 19th Century)

Menderes COŞKUN*

 

Giriş

Türk ve İslam tarihiyle ilgili bugünkü bilgilerimizi büyük ölçüde 19. asır oryantalistlerine borçluyuz. Bugün hemen herkesin bildiği Oğuz Kağan,[1] Bilge Kağan,[2] Ergenekon Destanı, Şamanizm, Hallac-ı Mansur,[3] Ömer Hayyam,[4] Yunus Emre,[5] Dede Korkut,[6] Evliya Çelebi,[7] Kâtip Çelebi, Gelibolulu Ali,[8] Türki-i Basit,[9] Sebk-i Hindî gibi birçok tarihî şahsiyet ve kavram, 19. asrın başında Osmanlı-Türk toplumu tarafından bilinmiyordu. Bu dönemde Osmanlı aydınları yeni yeni ortaya çıkan kaynaklar vasıtasıyla Osmanlı tarihini ve edebiyatını öğrenmeye başlamışlardır.

Bugünkü neslin “klasik” veya “temel” olarak gördüğü ve asırlarca Osmanlı toplumu tarafından okunduğunu “zannettiği” birçok eser, haddizatında “nevzuhur”dur; yani bu eserler 19. asrın sonundan itibaren “ortaya çıkmaya” başlamış ve önce toplumun küçük bir kesimine sunulmuşlardır. Bu konuda Mehmet Akif’in bir müsteşrikten aktardığı şu sözler önemlidir: “Memleketinizde senelerce dolaştım. Osmanlı edebiyatını uzun uzadıya inceledim. Yarım yüzyıl öncesine gelinceye kadar sırf seçkinler için yazıldığından, okuyucuları pek sınırlı olan edebî eserlerinizin son kırk elli sene zarfında önemli bir inkılap geçirerek daha geniş bir yayılma alanına eriştiğini gördüm.[s. 53] Fakat milletin ilerlemesi için bu kadarı hiçbir zaman yeterli değildir… Sizler “avam” dediğiniz halk tabakasının idrakini yükseltmedikçe, köylülerinizi bugünkü hallerinde bıraktıkça, olur da dünyanın en büyük adamlarını yetiştirirseniz, yine boştur, yine boş! [10]

Söz konusu müsteşrik, İslam ve Osmanlı tarihine ait olarak ortaya çıkan eserlerin yalnız aydınlar tarafından değil halk tarafından da okunmasını isterken, Akif’in bilmediği bir şeyleri biliyor olmalıdır. Bize göre onun bildiği şey, söz konusu eserlerin içeriğidir. Zira 19. asırda, Osmanlıya ait olarak ortaya çıkan birçok eserde İslam inancı tahrif edilmekte, İslam büyükleri değersizleştirilmektedir. Manidardır ki bu sözde İslamî eserler, İslam düşmanlığının siyasete ve matbuata hakim olduğu dönemlerde özellikle gayrimüslim veya Jön Türk, İttihatçı matbaacılar ve yazarlar tarafından basılmış ve yaygınlaştırılmıştır.[11] Manidardır ki 19. asırda Sultan Abdülhamit gibi eski Osmanlı inanç ve ahlakını temsil eden muhafazakâr kesim, sahaflarda ve kütüphanelerde ortaya çıkan birçok dini ve tarihi (?) eseri zararlı buldukları için yok ederken veya onlara mesafeli dururken, müsteşrikler, gayrimüslimler ve Jön Türkler, bu nevzuhur İslamî kaynaklara sahip çıkmışlar, onların asırlarca elit kesim tarafından okunduğunu iddia etmişler ve onları meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

Bu yazıda, asırlardır saray ve çevresi tarafından bilindiği ve okunduğu zannedilen Osmanlı şair tezkirelerinin haddizatında “nevzuhur kaynaklar” olabileceği iddiası veya tezi ispatlanmaya çalışılacaktır. Öncelikle vurgulamak gerekir ki tezkirelerin asırlarca Osmanlı sarayı tarafından bilindiği iddiası, tezkirecilerin bizzat kendileri tarafından dile getirilmiş bir iddiadır. Yani biz 19. asrın ikinci yarısında Osmanlı toplumuna sunulmaya başlayan tezkirelerin varlıklarını, sahihliklerini, tarihiliklerini ve şöhretlerini bizzat kendilerinden öğrenmekteyiz.

1890’larda Osmanlı toplumuna sunulmaya başlayan tezkirelere “temel” veya “klasik” eser sıfatının verilip verilemeyeceği hususunu burada kısaca tartışmak gerekir.[12] Osmanlıya atfedilen bir eserin klasik olup olamayacağı konusunda kullanılabilecek en temel kriter, Osmanlının kültür, inanç ve ahlak anlayışıdır. Osmanlıyı inanç ve kültür bakımından devam ettiren kişilerin beğenmediği bir eser büyük ihtimalle klasik değildir. Bu bağlamda Cenap Şehabettin, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Haşim gibi Osmanlı edebiyatına “vakıf olan” ve Osmanlı inanç ve kültürüne de herhangi bir düşmanlığı olmayan kişilerin içerik, dil ve üslup bakımından beğenmediği bir esere “klasik” diyemeyiz. Meselâ 19. asırda Yeni Osmanlı/Jön-Türk geleneğinin önemli bir mensubu olan ve Osmanlı edebiyat tarihini ortaya çıkarma veya inşa etme sürecine önemli bir katkı sunan Ebuzziya Tevfik’in övgüyle topluma tanıtmaya çalıştığı Siham-ı Kaza; dil, içerik, üslup ve edebîlik bakımından Osmanlı divan şiiri zevkini temsil edemez. Nitekim bu eser - her ne kadar matbuat baskısıyla Osmanlı hiciv edebiyatının şaheseri olarak gösterilse de - divan şiirinden anlayan kişiler tarafından beğenilmemiştir. [13] Siham-ı Kaza’nın divan şiiri antolojilerine, edebiyat kitaplarına ve derslerine ve şiir severlerin hafızalarına istisnalar dışında güzel beyitler sunamamış olması tesadüf değildir.

Müslüman bir kişinin okuduktan sonra tövbe ettiği veya imha ettiği bir eserin klasik sayılması mümkün değildir. Mahzurlu görülen bir eser muteber olmaz. Tanzimat döneminde Yeni Osmanlıların veya Jön Türklerin överek yayınladıkları, ancak eski Osmanlıyı temsil eden II. Abdülhamit ve ekibinin yok ettiği dini ve tarihi eserlere klasik denilemez. Bu sözde dini ve tarihi eserler, Abdülhamit’ten sonra, İttihat-Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde tekrar tekrar basılmış ve “asırlardır Osmanlı toplumu tarafından okunduğu” iddiasıyla yeni nesle sunulmuştur. Bugün yeni nesil, Siham-ı Kaza, Menakıbu’l-Arifin, Tezkiretü’ş-Şu’ara gibi eserleri Osmanlı hatırına satın almakta ve kendilerine sunulan “ezberlik bilgilerle” onları tanımakta ve onları okumadan methetmektedirler. 1928’de alfabesi değiştirilen yeni neslin bu eserleri analiz ve tenkit etme gücü ve cesareti yoktur. Yukarıda bahsi geçen müsteşrikin de söylediği gibi bu eserleri halk da okumamaktadır. Osmanlı İslam tarihini değersizleştiren bu eserler, akademisyenlerin meslek ve unvan hatırına okudukları ve yeni harflere çevirdikleri eserler olarak kalmışlar; raflardan zihinlere yol bulamamışlar, dolayısıyla kendilerinden beklenen kültürel misyonu eda edememişlerdir.

Burada önemle vurgulamak gerekir ki 19. asırdan sonra Osmanlı tarihini, edebiyatını ve kültürünü ortaya çıkarma ve inşa etme sürecinde önemli görevler üstlenen, kütüphane kütüphane dolaşan müsteşrikler ve onlarla misyon birliği içinde olan Doğulu yazarlar, muhtemelen istemedikleri bazı klasik eserleri yok etmiş, ekleme-çıkarma yoluyla onları tahrif etmiş, yani öncelikle kütüphanelerin hafızalarına müdahale etmiş olabilirler. Meselâ Yunus Emre ve Fuzuli divanlarında rastladığımız birkaç şiir; içerik ve üslup bakımından bu şairlerin edebi ve kültürel kimliklerine (tipolojilerine) uymamaktadır. İsmet Zeki Eyüboğlu, bu tür şiirleri esas alarak Türk Şiirinde Tanrı’ya Kafa Tutanlar adlı bir eser kaleme almış; Yunus Emre ve Fuzuli’yi de isyancı şairlerin arasına sokmuştur.[14] Yine 20. asrın başında Ayasofya kütüphanesinde bulunan Sultan I. Ahmet divanında da muhtemelen böyle bir tahrifat söz konusudur.[15]

Osmanlı toplumunun kültürel mirasçılarının dillerinden düşürmedikleri, dolayısıyla klasik sıfatını hak etmiş bazı şiirlere, mesela Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Yavuz Selim, III. Murat, I. Ahmet, Aziz Mahmut Hüdayi, İbrahim Hakkı gibi şairlerin meşhur ve güzel şiirlerine tezkirelerde hiç yer verilmemesini, “klasik ve sahih olanı unutturma” bağlamında değerlendirebiliriz. Tezkirecilerin yanı sıra Hammer, Gibb, Ziya Paşa, Reciazade Mahmut Ekrem, Abdülhalim Memduh, Faik Reşat gibi Batılı[16] ve Batıcı yazarların hazırladıkları eserlerde, hikemi şiirlere hiç rastlanılmaması, bu yazarların zihniyet dünyalarını bilenler için hiç şaşırtıcı değildir. Adı geçen yazarların Osmanlı edebiyatını, tezkireciler gibi, “zülüf”, “dudak”, “mey”, “meyhane” ve “mahbup” üzerine ikame etmeye çalışmaları tesadüf değildir. Şarabın yasak, örtünmenin de yaygın olduğu bir toplumda şairlerin hep zülüf, şarap ve meyhaneyi öven şiirler yazmaları ve tezkirecilerin de özellikle bu şiirleri ön palana çıkarmaları düşündürücüdür. Eğer Osmanlı toplumu sefahete ve şaraba bu kadar düşkün idiyse 19. asırda Naci ve arkadaşlarının bu minvalde yazdıkları şiirlere toplumun neden tepki gösterdiğinin araştırılması icap eder. Bu tepkiyi Müslüman toplumun riyakârlığı olarak yorumlamak doğru değildir, art niyetlidir. Namık Kemal, Ziya Paşa’nın Harâbât adlı eserinde “eski şiirin gerçeğe ve ahlâka aykırı birçok örneğini bir araya getirdiğini” söylemiş ve bu eserin “gençlik için meyhane açmak kadar zararlı” olduğunu söylemiştir.[17] 19. asırda İstanbul, Beyrut, Kazan, Mısır-Bulak’ta gayri Müslim veya Osmanlı/İslam düşmanı matbaacılar, bu algıyı destekleyecek eserleri “bulup” veya “yazdırtıp”[18] yayınlamışlardır.[19] Mehmet Akif, Mahir İz gibi Müslüman yazarlar, eski İslam büyükleri adına ortaya çıkan bazı eserleri görünce hayrete düşmüşler, onları eleştirmişlerdir. Bu durum söz konusu eserlerin Osmanlı toplumunun kültürel kodlarına uymadığına işaret etmektedir.

Nevzuhur tarihî eserlerin, kısa bir sürede vazgeçilmez başvuru kaynağı haline gelmelerinin iki sebebi vardır. Birincisi Tanzimat, Jön Türk, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde siyasete ve matbuata hâkim olan sınıfların belirledikleri kültürel politikalar çerçevesinde çalışmalarını yapan araştırmacıların bu sözde İslamî eserleri bulup övgüyle yayınlamaları ve yaygınlaştırmalarıdır. Yani matbuat baskısıdır.

İkincisi, bu eserlerin birbirleriyle olan sıkı münasebetleridir. Tezkireler sanki aynı masa etrafından yazılmış eserler gibi kendi içlerinde kuvvetli bir bütünlük oluşturmakta ve birbirlerini zihniyet, içerik ve dil bakımından desteklemekte, böylece birbirlerini meşrulaştırmaktadırlar. Meselâ Latifi tezkiresi, Sehi tezkiresinin klasikliğine veya eskiliğine şahadet etmektedir. Hâlbuki iki eser de nevzuhurdur. Birisi 1896’da, diğeri 1907’de Osmanlı toplumuna sunulmuştur. Tezkireler arasındaki en dikkat çekici benzerlik, hepsinin ortak bir tavırla aynı hataları yapmalarıdır. Nitekim hemen bütün tezkireciler ele aldıkları şairlerin güzel şiirlerini bilmezler veya kaydetmezler. Hepsi ortak bir tavırla, Müslüman bir toplumun seveceği dini ve hikemi şiirlere uzak durmuşlardır. Hepsi Fuzuli gibi üstat şairleri az ve kusurlu bilgilerle ve kötü şiir örnekleriyle anlatmışlardır.[20] Hemen hepsi saray edebiyatının merkezinde olan “sultan şairler”in güzel ve hikemi şiirlerini görmezden gelmişlerdir veya onları bilmemektedirler.[21] Bütün tezkireciler, ortak bir tavırla aynı dil hatalarını yapmışlar; kötü bir Türkçeyle Osmanlı edebiyatı hakkında âlimane hükümler vermişlerdir.[22]

Marc Bloch’un söylediği gibi, bir yalan veya sahte kendi türünden başka bir yalana veya sahteye şahitlik eder.[23] Birbirine benzeyen, birbirini destekleyen eserlerden birisi sahihse, muhtemelen diğeri de sahihtir, birisi sahte ise muhtemelen diğeri de sahtedir. Meselâ, 1857’de Londra’da bir yazma eser kütüphanesinde keşfedilen ve sonra farklı milletlerden birçok oryantalistin “bilimsel” emekleriyle bütün dünyaya örnek bir İslam âlimi olarak tanıtılan Ömer Hayyam’ın bir şiiri veya onun adına yazılan bir şiir “Niyazi-i Mısri’nin Hatıraları” konulu nevzuhur bir yazma esere alınmıştır.[24] Böylece hem Ömer Hayyam’ın Osmanlılar tarafından bilindiği hem de Niyazi-i Mısri gibi velilerin Ömer Hayyam’ı takdir ettikleri mesajı verilmiştir. Hâlbuki Niyazi-i Mısri’ye atfedilen bu hatıratın uydurma olduğuna işaret eden birçok delil vardır. Eserin dilini, üslubunu ve zihniyetini tahlil edenler bu eserin Mısri’nin veya Müslüman bir kişinin kaleminden çıkmasının zor olduğunu fark edebilirler. Dolayısıyla Mısri’ye atfedilen bu eserin Ömer Hayyam’la ilgili şehadeti inandırıcı değildir. Hayyam figürünün 19. asırda Batılılar tarafından bulunduğunu (keşif veya ihdas edildiğini) ve yerli ve yabancı oryantalistler eliyle kısa bir sürede bütün dünyada meşhur edildiğini kimse inkâr edemez.[25]

Fatin Davut ve Şinasi’nin Tezkire Türüne Yaptığı Katkılar: Hizmet mi, Misyon mu?

19. asırda, Osmanlı aydınlarının - belirli kişiler hariç - tezkireleri bilmedikleri bir dönemde, tezkire türünde eserler yazılmıştır. Fatin Davut, Mehmet Tevfik, Mehmet Süreyya, Şemsettin Sami, Bursalı Mehmet Tahir, Mahmut Kemal İnal gibi, daha çok Yeni Osmanlı/Jön Türk/İttihat Terakki zihniyetine mensup yazarlar, tezkire veya biyografi türünde eserler yazmışlardır. Tezkirelerin bilinmediği bir dönemde tezkire türünde eserlerin yazılması paradoksal bir durumdur. Bu durumun mantıklı bir izahı olmalıdır. Bize göre 19. asırda yazılan tezkire türündeki eserler, sarayın ve toplumun talep ettiği eserler değildir. Onları yaşayan kültürün bir parçası olarak görmek de mümkün değildir. Faik Reşat’ın aşağıdaki beyanlarından anlaşıldığı kadarıyla, tezkireler eğer 16.-17. asırlarda yazılmışlarsa, yani sahih eserlerse, o zaman bu eserler, saray ve toplum tarafından itibar görmemiş ve kütüphanelerde unutulmuşlardır.

Nitekim 19. asır tezkireleri de Osmanlıda Batıyla kuvvetli münasebetleri olan bir çevrenin ürettiği ve övdüğü, sarayın ve halkın ise itibar etmediği eserlerdendir. Meselâ 19. asırda Fatin Davut’a son Osmanlı şairler tezkiresini yazma görevi verilmiştir. Fatin Efendi; Reşit Paşa, Şinasi ve Ziya Paşa gibi Batıyla kuvvetli münasebetleri olan şair ve devlet adamlarının dostudur. Fatin Davut’un bu tezkireyi maddi bir menfaat (yani makam) karşılığında yazdığı anlaşılmaktadır.[26] Burada önemle vurgulamak gerekir ki son tezkire yazarı olarak bilinen Fatin Davut’un Salim tezkiresini görmeden veya incelemeden ona zeyil yazdığı, tezkiresini yazarken diğer tezkirelerin daha topluma sunulmadığı söylenmektedir.[27]

Şinasi ve Reşit Paşa gibi geleneksel Osmanlı-İslam inanç ve kültürüne “düşman” olan kişilerin Osmanlı şiirine “hizmet etmek” için Fatin Davut’la işbirliği yapmalarının elbette bir anlamı ve maksadı olmalıdır. Bize göre Fatin ve Şinasi, sarayın ve toplumun bilmediği ve “talep etmediği” bir konuda misyonik bir çalışma yürütmüşlerdir. Birçoğu itibariyle ikinci sınıf diyebileceğimiz gazel şairlerinin hayatları, doğum ve ölüm tarihleri, Tanzimat dönemi aydınlarının çok itibar ettikleri bir konu değildir. Bu durumda Fatin tezkiresinin hangi maksatla yazıldığı veya hangi hedefe hizmet ettiği hususunun tespiti önemlidir. İşlevsellik bakımından bakılınca, Fatin’in bu eserinin, “daha sonra topluma sunulacak” olan tezkirelere kültürel bir “meşruiyet” kazandırdığı veya “zemin” hazırladığı söylenebilir. Osmanlı tarih ve toplumunu anekdotlarla yoluyla değersizleştiren 16. asır tezkirelerinin 1896’dan sonra topluma (belirli kişilere) sunulmaları da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Paris’te dönemin meşhur oryantalistleriyle dostluk kuran ve geleneksel Osmanlı-İslam kültürünü ve edebiyat anlayışını yok etmek veya yeniden inşa etmek isteyen Şinasi’nin Fatin tezkiresine, yani dönemin değersiz gazel şairlerine çok fazla önem atfetmesinin mantıklı bir izahı olmalıdır. Bunu Şinasi’nin fikri ve kültürel gelgitleri şeklinde yorumlamak doğru değildir. Onun medeniyet ve kültür konusundaki yönü ve tavrı nettir. Bize göre Şinasi’nin bütün eserleri ve davranışları, oryantalizmin hedefleri bağlamında incelendiği zaman daha anlaşılır ve daha anlamlı hale gelmektedir. Bedri Mermutlu, Şinasi’nin oryantalistlerle misyon ve hedef birliği içinde olduğunu fark etmiştir. Ona göre Şinasi’nin üye olduğu Societe Orientale’in “amacı özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve İslam ülkeleriyle diğer bazı Doğu memleketleriyle ilgili kitaplar ve belgeler yayımlamaktı.”[28]Kamus, Kavaid Kitabı, Durub-ı Emsâl Mecmuası, Tezkiretü’ş-şu’ara tasavvuru öyle bir silsiledir ki Şinasi’de Türkçe’yi asıl unsurlarıyla ve mazisiyle araştırmaya yönelik bir bilincin varlığını gösterir.” “1855’te Avrupa’dan dönerken kapsamlı bir programla döndüğü bellidir.”[29] Ancak Mermutlu, sözde İslam kaynaklarını yayınlayan yerli ve yabancı oryantalistlerin İslam inanç ve tarihine hizmet ettiklerini düşünmektedir.

Daha önce söylendiği gibi bu makalenin maksadı, asırlarca Osmanlı şairleri ve toplumu tarafından bilindiği ve okunduğu zannedilen tezkirelerin, 19. asırda belirli isimler dışında kimse tarafından bilinmediğini ortaya koymaktır. Asıl konuya girmeden önce, meşhur Osmanlı divan şairlerinin de eserlerinde şair tezkirelerine herhangi bir atıfta bulunmadıkları konusuna kısaca değinmek gerekir.

16. Asırda Yazılmış Meşhur Divan ve Mesnevilerde Tezkirelerin Varlığına Dair Bir Bilginin Olmaması

Şuara tezkirelerinin ana konusu şairlerdir. Bugünkü bilgilerimize göre Osmanlı sarayı ve toplumu, şairleri bu eserler vasıtasıyla tanımışlardır. Dolayısıyla bu eserlerin şairler için olağanüstü bir öneme sahip olması beklenir. Ancak Osmanlı döneminde yazılmış/tertip edilmiş divanlarda, divan dibacelerinde ve mesnevilerde tezkirelerin varlığına işaret eden anlamlı bir atıf yoktur veya şimdiye kadar rastlanmamıştır.[30] Hâlbuki tezkirelerde birçok şair doğrudan veya dolaylı olarak değersizleştirilmiş, sapkın, ayyaş ve sefih olarak gösterilmiş ve kötü şiir örnekleri üzerinden tanıtılmıştır. Hem ahlâken hem de edebî olarak aşağılanan divan şairleri, bu saldırılara sessiz kalmışlar, ne nesirle ne de nazımla kendilerini savunmamışlardır. Bu durum beşerî veya ampirik değildir. Tezkirelerde doğrudan veya dolaylı olarak tahkir edilen şairler arasında sultanlar, şeyhler, vezirler, kadılar ve müderrislerin olması bu sükutu veya tepkisizliği daha da anlamlı hale getirmektedir. Meşhur bir şairin veya sultanın kendisini kötü şiirleri üzerinden tanıtan, değersizleştiren, geçiştiren, hakkında eksik ve yanlış bilgi veren, sefihlikle,[31] hırsızlıkla[32] ve yeteneksizlikle suçlayan bir kişiye tepki göstermemesi çok zordur. Bize göre, tepkinin yokluğu, saldırının da yokluğuna işaret etmektedir.

Divan şairlerinin tezkireler konusundaki sükutu, bir araştırmacı için önemli bir veridir. Zira tarihî kaynakların sahihlik tenkidinde kullanılan bakış açılarından birisi “sükut delili”dir. Meselâ 16. asırda İstanbul’un fethi konusunda yazılan bir eserde Ulubatlı Hasan’ın adının hiç geçmemesi veya gemilerin karadan yürütülmesi hadisesinden hiç bahsedilmemesi, şüphe uyandırıcıdır. Bu durum, ya söz konusu kaynakta ya da İstanbul’un fethi ile ilgili halka sunulan bilgilerde bir sorunun olduğuna işaret eder. Bir olay, kişi veya eserin aynı dönemde hem meşhur hem de mensi (unutulmuş) olması mümkün değildir.

Sadece divanlar ve mesneviler değil, Osmanlı döneminde yazılmış edebi sanatlarla ve aruzla ilgili eserlerde de tezkirelerin adına hiç rastlanmaz. Bu konuda eser kaleme alan Amasi,[33] Bardahi,[34] Süruri,[35] Müstakimzade[36] gibi yazarların, tezkireleri bildiklerine dair hiçbir işaret yoktur.

İlk Osmanlı Edebiyat Tarihçisi Abdülhalim Memduh’un Tezkireleri Bilmemesi

İlk Osmanlı edebiyat tarihçisi olarak bilinen Abdülhalim Memduh (1866-1905)’un 1888/1889’da kaleme aldığı Tarih-i Edebiyyat-ı Osmaniyye’nin içeriği, onun tezkireleri bilmediğine açıkça işaret etmektedir. Memduh, 19. asrın sonunda Osmanlı edebiyatı konusunda ciddi araştırmalar yapan birkaç kişiden birisidir. Edmond Fazi adlı bir oryantalistle birlikte Osmanlı edebiyatı üzerinde çalışmalar yapmış ve hazırladıkları Türk aşk şiiri antolojisini (Anthologie de l’amour Turc) 1905’te Fransızca olarak yayınlamışlardır.

Tezkireleri bilmediğinden veya kullanmadığından dolayıdır ki Memduh eserinde oldukça az sayıda Osmanlı şair ve edibi hakkında bilgi toplayabilmiştir. Hakkında bilgi toplayabildiği edip ve şairler şunlardır: “Sinan Paşa, Fuzûlî, Nef’î, Koçi Beğ, Nedim, Nâbî, Râgıb Paşa, Şeyh Gâlib, Koca Sekbanbaşı ve Mütercim Asım Efendi”.[37] Bizzat listenin kendisi, Memduh’un ve döneminin Osmanlı şairleriyle ilgili bilgi birikiminin çok az ve sorunlu olduğuna işaret etmektedir. Memduh’un listesinde Koçi Bey, Koca Sekbanbaşı, Mütercim Asım gibi edebi değeri az olan kişiler yer alırken, Yunus Emre, Şeyhi, Necati, Zati, Hayali, Ahmed Paşa, Zati, Baki, Yahya, Naili, Neşati gibi meşhur şairler yoktur. Avni, Adli, Selimi, Muhibbi, Muradi, Bahti gibi sultan şairler de yoktur. Memduh eserinde Baki’den muhtemelen hiç bahsetmezken, Fuzuli’nin adının Ahmet olduğunu söylemiştir.[38]Osmanlı şi’ri Fuzuli ile ibtida eder.” “Nesirde Sinan Paşa’dan sonra Koçi Beğ gelir[39] şeklinde sözler söyleyen birisinin tezkireleri bildiğini söyleyemeyiz.[40]

Memduh’un bildiği Osmanlı mensur eserleri arasında Sinan Paşa’nın Daraatname’si (Tazarru’name’si), Fuzuli’nin Hadikatü’s-Sueda’sı ve Şikayetname’si, Naima Tarihi, Koçi Bey Risalesi, Hamse-i Nergisi, Siyer-i Veysi, Hümayunname, Şefikname, Nedim’in Müneccimbaşı Tarihi tercümesi, Koca Sekbanbaşı Layihası gibi eserler vardır.[41] Fakat sayısı otuzdan fazla olan ve edebiyatla doğrudan ilgili olan tezkirelerden hiçbirisi yoktur. Zaten Latifi, Salim, Rıza ve Sehi tezkireleri, Memduh’un edebiyat tarihinden sonra basılmışlar ve Osmanlı toplumuna sunulmuşlardır. Ancak Memduh eserinde şaşırtıcı bir şekilde Kaşıkçızade tezkiresi adlı bir eserden bahsetmektedir.[42] Bugün bütün edebiyat tarihçilerinin temel kaynak olarak kullandığı tezkireleri bilmeyen Memduh’un, bugün kimsenin bilmediği bir tezkireden bahsetmesi şaşırtıcıdır. Bu eserin neden ve nasıl var edildiği ve yok edildiği hususu da önemlidir. Soru sormasını bilmeyen bir toplumda tarih ve kültür mühendisliği yapmak çok zor değildir.

19. Asır Edebiyat Tarihçisi Ali Ekrem’in Kendi Döneminde Tezkirelerin Bilinmediğini Açıkça Beyan Etmesi

Ali Ekrem (1867-1937), Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Tarih-i Edebiyyat-ı Osmaniyye dersleri verecek ve bir edebiyat tarihi kaleme alacak kadar birikimli birisidir.[43] O hem Namık Kemal’in oğludur, yani onun kütüphanesinin ve kültürünün mirasçısıdır hem de edebiyatla yakından ilgilidir. Süleyman Nazif, yazılan edebiyat tarihleri içinde sadece Ali Ekrem’inkini beğendiğini söyler.[44]

Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye hocası olan Ali Ekrem’in şu ifadeleri, tezkirelerin 20. asrın başında, 1910’lu yıllarda bilinmediğine kuvvetli bir şekilde şehadet etmektedir: “Elde bir târîh-i edebiyatımız olsaydı, derslerimiz, birer nisyângâh-ı gaflet-penâh olan kütübhânelerden ba’zı nefâis-perest zevâtın[45] topladığı kütüb-i ‘atîkadan, şuradan buradan parça parça, satır satır, kelime kelime toplayıp [s. 24] sürükleyip çıkarmak, sonra o derslerden bir “târîh-i edebiyât” yazmak bizim için bir mecbûriyyet-i kat’iyye olmasaydı, Osman-ı evvel devrinden tutturarak bu güne kadar târîh-i edebiyâtımızı bütün teferru’ât ve cüz’iyyâtıyla tedkik ederdik. Hâlbuki bizim elimizde küçük bir esâs bile yok! Şi’r ve nesrimizde bir mevki’-i mümtâzı olan zevâtın mü’essirât-ı rûhiyye ve ‘avâmil-i fikriyyesini hayfâ ki mekâbir-i metrûke gibi mensî olan sahâ’if-i târîhiyemizden nasıl bulabileceğiz?”[46] Burada Ali Ekrem, ellerinde eski edebiyatla ilgili bir kaynağın olmadığını, eski edebiyatın büyük şair ve ediplerini Faik Reşat’ın parça parça ortaya çıkardığı bilgiler vasıtasıyla öğrenmeye çalıştığını söylemektedir. Kaynak yokluğundan dolayı Ali Ekrem, 1910 yılında yayınladığı Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye adlı eserinde Tanzimat dönemini anlatmak zorunda kalmıştır. Bu hususu şöyle ifade eder: “Biz bu sene için dâire-i tedkîkâtımızı “Devr-i Cedîd”e münhasır tutuyoruz. Bu sırada şu’arâ-yı kadîmemizin bazı âsârından da mümkün olabilirse bahsetmek kâbil idi.”[47]

Osmanlı Edebiyat Tarihçisi Faik Reşat’ın Kendi Döneminde Tezkirelerin Bilinmediğini Açıkça Beyan Etmesi

1910’lu yıllarda tezkirelerin toplum tarafından bilinmediğini açıkça beyan eden isimlerden birisi de Faik Reşat (1851-1914)’tır. Onun beyanları önemlidir, çünkü o, tezkireleri keşfeden ve onları Osmanlı toplumuna tanıtan kişidir. 1314/1896’te Latifi tezkiresi, 1325/1907’te de Sehi tezkiresi topluma sunulduğu zaman, bu yayınlara tezkirelerle ilgili tanıtım yazılarını ekleyen kişi Faik Reşat’tır. Ömer Faruk Akün, Faik Reşat’ın eski Osmanlı şairlerinin hayat hikâyelerini ortaya çıkarmak için yaptığı fedakârane çalışmaları şöyle metheder: “Edebiyatımızın geçmişteki simaları hakkında bir dizi tutturarak devam ettirdiği hal tercümesi ve değerlendirme yazıları ile tezkirelerde unutulup kalmış bilgileri geniş okuyucu kitlesine yaymak vazifesini üstlenmiş, Türk edebiyatının mazisine karşı mevcut olmayan bir ilgiyi yaratmaya çalışmıştır. Bu sahada henüz kendisi ortaya çıkmadan önce Muallim Naci’nin Osmanlı Şairleri adı altında topladığı yazılarla oldukça sathi bir şekilde denediği bu işi Faik Reşad, araştırma ve derinleştirme gayretinin ağır bastığı çalışmaları ile daha ileriye götürmüştür. Faik Reşad’ı açtığı bu yolda çok geçmeden Bursalı Mehmed Tahir’in adını daha iyi hissettiren hal tercüme çalışmaları takip edecektir.”[48]

Batılı müsteşriklerin bir asır önceden hemen hepsini bir bütün olarak bilip kullandıkları şuara tezkirelerini Osmanlı toplumuna tanıtma görevini Faik Reşat, Şehabettin Süleyman ve Fuat Köprülü gibi yazarlar üstlenmişlerdir. Faik Reşat’ın Osmanlı edebiyat tarihi 1913’te yayınlanmıştır. Reşat, Fuat Köprülü’nün kendisine yönelttiği tenkitler sonrasında Darülfünun’daki edebiyat tarihi hocalığı görevinden alınmıştır. Görevden alınma gerekçesi “yetersizlik”tir.[49] Bu durumu, aynı misyon ve bakış açısına sahip kişilerin birbiriyle olan rekabeti şeklinde yorumlamak mümkündür.

Jön Türk zihniyetine mensup olan Faik Reşat, sevmediği eski Osmanlı toplumunun edebiyat tarihini yazmak için yaklaşık sekiz yıl yoğun bir şekilde çalışmıştır. Yabancıların[50] çok önceden yaptığı bir işi, kendisinin bir Türk olarak yaptığını ima etmiş ve takdir beklemiştir.[51] Ancak bu eseri bastırmak için muteber bir destekçi bulmakta zorlanmış; yazdığı Osmanlı edebiyat tarihine sarayın ve toplumun ilgi göstermemesine üzülmüştür. Haddizatında Faik’in bu eseri, günümüzde de sadece akademisyenlerin meslek ve maaş hatırına okudukları eserlerden birisidir.

Faik Reşat, kendisinden önce Darülfünun’da edebiyat dersleri veren Ali Ekrem’in “Osmanlı şairleriyle ilgili kaynak yokluğu” konusundaki serzenişine itiraz ederken ve tezkireleri övmek isterken, tezkirelerin o dönemde toplum tarafından bilinmediğini ifşa etmiştir: “Vâkı’â elde bir “târîh-i edebiyât” kitâbımızın olmamasına ne kadar teessüfler edilse azdır. Ancak meydânda öyle bir kitâbın bulunmaması(nı) vesâ’it-i lâzimenin fikdânında değil, biz ahlâfın kusûr ve noksânınada, ihmâl ve tekâsülünde aramak iktizâ eder. Yoksa eslâfın gerek kendilerinin gerek muhîtlerini teşkîl eden halkın derece-i vüs’ u ittılâ’ u isti’dâd ve kâbiliyyetleri nisbetinde mücmel, mufassal, müte’addid “tezkire”ler, dürlü dürlü isimlerle eserler yazmışlardır ki bunlar hep târîh-i edebiyyâta dâ’ir birer kitâb, ta’bîr-i âherle târîh-i edebiyyâtdan birer fass u bâbdır. Ne fâ’ide ki bizler bunların vücûdundan haberdâr olmadığımız gibi taharrîlerine de himmet etmemiş olduğumuzdan kütübhânelerimiz birer [s. 25] “nisyângâh-ı gaflet-penâh” olup kalmış ve bi’t-tabi’ istediğimiz sûretde bir târîh-i edebiyyât vücûda getirilememişdir. Bir zamân terâcim-i ahvâl ve âsâr-ı kudemâya merak ederek vezâ’if-i me’mûriyetimden ihtilâs-ı vakt edebildikçe kütübhâne kütübhâne tolaşır ve sahhâflardan iştirâ ve ahibbâdan isti’âre eylediğim kitâblardan, mecmû’alardan mâ’adâ birçok âsâr-ı kıymetdâra dest-res olarak cümlesinden başka başka müstefîd olurdum. Eğer husûsî veya resmî bir hey’et teşkîl edip de “mekâbir-i metrûke” ta’rîfinden ziyâde “künûz-ı mutalsıma” ta’bîrine elyak olan kütübhânelerimiz açılıp tozlar, topraklar altında kalan veyâhûd güvelere gıdâ olan medfûnâtı meydâna çıkarılsa kim bilir ne kadar kıymetli, ne kadar nefîs âsâra destres olunur. Her birinden ne büyük istifâdeler edilirdi! Dirîğ ve efsûs ki ihtiyâcât-ı ‘ilmiyyemizin başlıcalarından ma’dûd olan böyle bir emr-i mühimmin hayyız-ârâ-yı husûl olmasına hiçbir tarafdan himmet edilmemiş ve bu da yapılması lâzım birçok hayırlı ve nâfi’ işler gibi terk ve ihmâl edilmiştir.”[52] Burada Faik Reşat, bilinmeyen edebiyat tarihimizi bize anlatacak tezkire adlı eserlerin bulunduğu müjdesini vermekte, kısaca şöyle demektedir: ‘Eski edebiyatın tarihi yazılamadı. Ancak bunun sebebi bizim cehaletimiz ve gayretsizliğimizdir. Zira kimsenin uğramadığı kütüphaneler tarandığı zaman atalarımızın “tezkire nâmıyla”[53] ve “diğer adlarla” eserler yazdıkları görülecektir. Ancak biz bunların varlıklarından bile haberdar değiliz. Kütüphanelerde keşfedilmeyi bekleyen çok değerli eserler olmalıdır. İlmî çalışmalara temel teşkil edecek olan bu eserlerin ortaya çıkarılması gerekmektedir.’

Kendi döneminde eski edebiyat konusunda söz sahibi olan Faik Reşat’ın tezkirelerin toplum tarafından bilinmediğine şehadet eden bu ifadeleri bugün için fevkalade önemlidir ve belge niteliği taşımaktadır. Zira tezkirelerin 19. asırda bilinmediği bilgisi, o gün herkesin bildiği, bugün ise kimsenin inanmayacağı bir bilgidir. Reşat kendi döneminin okuyucusuna hitap ettiği için bu sözleri söylemiştir. Reşat’ın misyon haleflerinden Fuat Köprülü ise uzun vadede tezkirelerin güvenirliğini sarsacak bu tür sözler söylemekten kaçınmıştır.

Reşat gibi birisinin tezkirelerden ve keşfedilmeyi bekleyen diğer İslamî kaynaklardan “övgüyle” söz etmesi sebepsiz değildir. Zira kütüphanelere bırakılmış olan bu eserler, ölçüsüz ve saldırgan bir üslûpla Osmanlı ve İslam büyüklerini sapkın, ahlâksız ve barbar olarak göstermektedirler. 19. asırda ortaya çıkmaya başlayan bu tür eserler, oryantalizmin İslam inanç ve tarihiyle ilgili yıkıcı hedeflerine hizmet eden, onların iddia ve söylemlerini kuvvetli bir şekilde destekleyen eserlerdir.[54] Hammer, Gibb, Şehabettin Süleyman, Faik Reşat gibi yazarların tezkirelere karşı yakınlıklarının sebebi, muhtemelen budur. Nitekim Faik Reşat kendi döneminde “Frenklik” ve “dinsizlikle” suçlanmıştır.[55] Abdülhalim Memduh ve Şehabettin Süleyman gibi ilk Osmanlı edebiyat tarihçileri eserlerini hazırladıktan sonra Avrupa’ya gitmişlerdir ve orada sefihane bir hayat yaşamışlardır. İstanbul’da “ahlaksızlığı yayıcı”lıkla suçlanan Şehabettin Süleyman’ın Avrupa’da uyuşturucu karışımı bir ilâç kullandığından dolayı öldüğü söylenmektedir.[56] Osmanlı-İslam tarihini yazan isimlerin çoğunun eski Osmanlı-İslam inanç ve ahlakına uzak ve düşman kişiler olması manidardır. Bizim için önemli olan Osmanlı edebiyatı tarihini yazan kişilerin yabancı, dinsiz veya ahlaksız olup olmadıkları değildir; bizim için önemli olan, bu kişilerin kendi misyon veya ideolojileri doğrultusunda hakikati gizleyip gizlemedikleri, art niyetli bir tavırla tarih mühendisliği yapıp yapmadıklarıdır.

Faik Reşat’ın tezkireleri koruma misyon ve tavrını onun eserinin girişinde Ziya Paşa’ya yönelttiği eleştirilerden öğrenebiliriz. Bilindiği gibi Osmanlı şiiri Abdülhalim Memduh’a göre Fuzuli ile başlar. Ziya Paşa’ya göre ise Necati, Ahmet Paşa ve Zati ile başlar. Ziya Paşa’ya göre bu şairler, Ali Şir Nevayi’nin yolunda ilerlemişlerdir. Faik; Ziya Paşa’nın “Evvel söze başlamış Nevâyî – Taklîd ile Fârisi-edâyı” “Gelmiş şu’arâ-yı Rûm-ı pîşîn - Kılmış o edâda vezni ta’yîn” beyitlerini Namık Kemal’den aldığı cesaretle eleştirirken şöyle der: “Gûyâ şuarâ-yı Rûm-ı pîşîn evzân-ı Fârisî’yi bilmezler imiş, Nevâyî’nin eş’ârı buralarda şâyi olduktan sonra öğrenmişler [s. 27] Nevâyî’de hangi vezinleri bulmuşlar ise o vezinleri ahz u kabûl u ta’yîn etmişler. Eğer beytin mefhûmu bizim anladığımız gibi ise cihet cihet merdûddur.[57] Yani Faik’e göre Ziya Paşa’nın Osmanlı Türk şiirinin kuruluşunu ve gelişimini 16. asır Çağatay şairi Nevayi’ye dayandırması doğru değildir. Zira Nevayi’den “önce” ve “sonra” aruzla şiir yazan Türk şairleri hemen hemen aynı vezinleri kullanmışlardır. Ahmed Paşa Nevayi’yi tanıdıktan (?) sonra yeni vezinler kullanmamıştır. Önceki şairlerden “Şeyhî, Ahmedi kaç vezinde şi’r söylemiş iseler Ahmed Paşa ve Nizâmî de o kadar vezinde söylemişler. Fazla vezinde tek bir beyitlerine dahi tesâdüf edilemez.[58] Faik, daha sonra Ziya Paşa’nın sözlerindeki kronoloji hatasına dikkat çeker. Yani Türk şiirinin kurucuları olarak tanıttığı Necati ve Ahmet Paşa’nın kendilerinden sonra yaşayan bir şairden etkilenmelerinin mümkün olmadığını ima eder. [59] Ahmet Paşa ve Zati gibi şairlerin, kendilerinden önce yaşamış divan şairlerine nazireler yazdıklarını, yani bu yolla şairlik yeteneklerini geliştirdiklerini söyler.[60]

Faik Reşat ve Namık Kemal’in Ziya Paşa’ya yönelttiği eleştiriler, oldukça mantıklı ve isabetli tenkitlerdir. Bizim için olan, adı geçen yazarların bu tenkitlerini neden tezkirecilere yöneltmedikleridir. Zira Ahmet Paşa’nın Osmanlı şiirinin kurucularından olduğu, onun da Nevayi’nin Osmanlı devletine gönderdiği otuz üç şiirden sonra şiir tarzını geliştirdiği fikrini, 16. asır tezkirecileri de dile getirmişlerdir. Faik ve eğer tezkireleri biliyorsa Namık Kemal, tezkirecilerin bu mantık dışı iddialarını görmezden gelmişlerdir. Burada önemle vurgulamak gerekir ki tezkirelerin içeriği, onların bu tür iddialarıyla çelişmektedir. Zira tezkirelerde Ahmed Paşa’dan önce yaşamış Sultan Velet, Aşık Paşa, Nesimi, Süleyman Çelebi, Şahidi, Şeyhi, Ahmedi gibi şairlere yer verilmiştir. Tezkirelerdeki bu çelişkinin sebebini şimdilik bilemiyoruz. Belki de Abdülhalim Memduh gibi bazı Osmanlı edebiyat tarihçilerinin eserlerinde yer vermediği bu şairler, tezkirelere sonradan ilâve edilmiştir. Çünkü tezkireler, Namık Kemal’in Ziya Paşa’ya yönelttiği eleştirilerden sonra Osmanlı toplumuna sunulmuşlardır. Nitekim Osmanlı toplumuna 1896’da sunulan Latifi tezkiresinde bazı ciddi dil hataları vardır ki bu hatalar 1907’de yayınlanan Sehi tezkiresinde yoktur.

Osmanlı Edebiyat Tarihçisi Ali Kemal’in Tezkireleri Bilmemesi veya Bilgisini Gizlemesi

Ruşen Eşref, 1916-18 yıllarında Tanzimat ve Cumhuriyet döneminin önemli edip ve şairleri ile divan edebiyatı ve modern edebiyat konusunda mülâkatlar yapmıştır. Bu mülâkatlar sayesinde o dönemin meşhur şair ve yazarlarının divan edebiyatı ile ilgili bilgi birikimlerini öğrenme fırsatı bulmaktayız.[61] Bu mülâkatlar içinde divan edebiyatıyla ilgili olarak en ayrıntılı değerlendirmeleri yapan kişi Ali Kemal (1867-1922)’dir.[62] Onun eski edebiyatla ilgili değerlendirmelerinde tezkirelerin adı “hiç” geçmemektedir. Hayatının uzun bir kısmını Paris ve Cenevre’de geçiren Ali Kemal, muhtemelen oralarda bohem bir hayat yaşamış ve Jön-Türk cemiyetine katılmıştır. Ali Kemal, aynı zamanda Osmanlı edebiyatını tanıtma/inşa etme görevini üstlenmiş olan Muallim Naci ve Abdülhalim Memduh’la da yakın ilişki içinde olan birisidir. Memduh’la birlikte Osmanlı devleti aleyhine gizli bir cemiyet kurmak istedikleri gerekçesiyle tutuklanmışlardır. Kemal aynı zamanda İngiliz muhipler cemiyeti üyesidir.

Ali Kemal’in şu beyanları 19. asırda şair tezkirelerinin -istisnalar dışında- kültürlü insanlar tarafından bilinmediğine işaret etmektedir: “Tâ Fuzuli’den Nedim’e, Galib’e kadar en büyük şairlerimizin hayatlarına, his dünyalarına, hususiyetlerine dair bildiklerimiz nedir? Hiç mi hiç. Çünkü bu büyük ve yüce insanların “hiçbiri” iki satırlık nesirle olsun kendilerinin ve zamanlarının o büyük denizinden bize ciddi bir damla olsun gösterdiler mi? Göstermediler. Sanki dilsizdiler.”[63] Bu cümleleri kuran birisi eğer tezkireleri bilseydi herhalde onlardan bahsederdi. Hiç olmazsa onları tenkit maksadıyla söz konusu ederdi. Meselâ bütün tezkirelerde, adı sanı bilinmeyen üçüncü sınıf şairlerle ilgili ayrıntılı bilgiler verildiği fakat Fuzuli gibi büyük şairlerin hayatlarına ve güzel şiirlerine yeterince yer verilmediğini, Osmanlı toplumunun ve edebiyatının ahlaksız ve yeteneksiz şairler üzerinden anlatıldığını söyleyebilirdi.

Ali Kemal’in tezkireleri bilmediğine veya bilgisini gizlediğine işaret eden diğer bir karine onun şu ifadelerinde gizlidir: “Gerçi eski edebiyatımız hoştu, eğlenceliydi; fakat garp edebiyatı ile karşılaştırılırsa ne kadar yavan, ne kadar ibtidaî kalıyordu. Daha belli başlı bir nesir dilimiz bile yoktu. Ne manzume, ne hikâye, ne tarih, ne felsefe... Mensur eserlerimiz Arapça ve Farsçadan bazı tercümelerle vakanüvislerimizin o basit yazılarından, bir de o basma-kalıp münşeatımızdan ibaret kalıyordu. Bu nesirlerde ise ne samimiyet, ne milliyet ne de başka bir kıymet vardı. İşte bizim eski edebiyatımızı çürüten en fazla bu kusur ve noksandır. Bu edebiyat adeta dilsizdir. Çünkü sadece nazımdan ibaret kalmıştır.”[64]

Ali Kemal’e göre Osmanlı nesri vakanüvislerin “basit yazıları”ndan ve “basma-kalıp münşeat”tan müteşekkildir. Ali Kemal Osmanlı nesrini temsilen şu isimleri sayar: Nergisi, Âli, Abdülkerim’dir.[65] Aynı isimleri ve birbirine benzeyen değerlendirmeleri Ziya Paşa, Namık Kemal, Cenap Şehabettin gibi yazarların nesir (inşa) ile ilgili yazılarında da görmekteyiz. Demek ki adı geçen eserler o dönemde topluma Osmanlı nesrini temsilen sunulmuş eserlerdir. Bu yazı için önemli olan, bu eserler arasında tezkire ve tarihlerin adının geçmemesidir. Tezkireleri ve tarihleri bilen birisinin Osmanlı nesri ve edebiyatı söz konusu olunca onlardan bahsetmemesi, onları tamamen göz ardı etmesi mümkün değildir. Özellikle 16. asır tezkirecileri, Müslüman bir okuyucuyu rahatsız edecek kadar dedikoducudurlar; şairlerin ve devlet büyüklerinin en gizli ve en kirli hallerini bilmektedirler, daha önemlisi onları cesaretle topluma ifşa etmektedirler. En gizli olanı bilme ve ifşa etme tavrını biz oryantalist seyyah ve yazarlarda da görmekteyiz.[66]

Ali Kemal 1913 yılında yazdığı “İstîzâh ve İzâh” adlı yazısında, gençlerin ikinci ve üçüncü dereceden Fransız şairlerini bildiklerini, fakat Osmanlı edebiyatının en büyük şairlerini bilmediklerini söyler.[67] Bunun anlamı şudur: 19. ve 20. asırda Osmanlı tarihi konusunda hafızası boş bir nesil vardır ve bu nesil, ortaya çıkacak sahih veya sahte her esere inanmaya mecbur ve mahkûmdurlar.

Harabat Müellifi Ziya Paşa’nın Şuara Tezkirelerini Bilmemesi veya Bilgisini Gizlemesi

19. asır Osmanlı toplumunda Osmanlı edebiyatı hakkında derli toplu ilk araştırmayı yapan kişi Ziya Paşa (1825-1880)’dır. Ziya Paşa’nın ve devrinin tezkireleri bilip bilmediğini öğrenebileceğimiz iki önemli eseri vardır. Bunlardan ilki Paşa’nın 1868’de Hürriyet gazetesinde yayımladığı “Şiir ve İnşa” makalesidir.[68] Bu makalede Ziya Paşa’nın Osmanlı nesrini eleştirirken kullandığı veya adını saydığı eserler Veysi, Nergisi ve Feridun Bey’e ait olan eserlerdir.[69] Bu eserler arasında, sayısı 30’un üzerinde olan şair tezkirelerden hiçbirinin adının geçmemesi tesadüf değildir. Bugün Osmanlı nesri söz konusu olunca en önce hatıra gelen eserler arasında tezkireler de vardır.

Ziya Paşa’nın tezkireleri bilip bilmediğini öğrenebileceğimiz en önemli eseri Harâbât’ıdır. Zira Harâbât Tanzimat döneminde Osmanlı âlim ve şairlerinin Türk, Arap ve Fars edebiyatını kısmen öğrenme fırsatı buldukları önemli bir eserdir. Recaizade Mahmut Ekrem gibi üstatlar tarafından kaynak kitap olarak kullanılmıştır.[70] Bu eserde Ziya Paşa’nın Osmanlı şair tezkirelerinden hiç bahsetmemesi, onlara hiç atıfta bulunmaması, onları tenkit veya takdir etmemesi bizim için anlamlıdır. Harâbât’ı tenkit etmek için adeta fırsat kollayan ve bu maksatla Tahrîb-i Harâbât ve Ta’kîb adlı eserleri yazan Namık Kemal’in, Ziya Paşa’yı “tezkireleri hiç kullanmadığı” için eleştirmemesi, bizim için önemli bir veridir. Hâlbuki şuara tezkireleri Osmanlı toplumuna sunulduktan sonra araştırmacılar tarafından “temel kaynak” olarak kullanılmışlardır.

Her ne kadar adlarını hiç anmasa da, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın tezkirelerden haberdar olduklarına, muhtemelen bilinçli olarak tezkire bilgisini gizlediklerine işaret eden bazı karineler vardır ki bunlar, müstakil bir makalenin konusu olabilir.

Namık Kemal’in Osmanlı Tarih ve Edebiyatıyla İlgili Bazı Yazılarında Tezkirelerden Hiç Bahsetmemesi

Namık Kemal (1840-1888), kendisine sağlanan matbuat imkânlarıyla kendi neslinin zihin dünyasını yöneten ve değiştiren isimlerdendir. Encümen-i Şuara adı verilen ve divan şiiri geleneğini “canlandırma” veya Muallim Naci ve arkadaşları gibi belirli bir yöne “kanalize etme” hedefinde olan bir grubun üyesidir. Bu grup, çoğunlukla Balkan menşeli rint-meşrep şairlerden oluşmaktadır. Şiirlerinde aşk, şarap, sevgili konularını işlemişlerdir. Şinasi’nin takipçilerinden olan Namık Kemal hayatının bir kısmını Paris ve Londra’da geçirmiştir. Hammer, Gibb ve muhtemelen Şinasi, Fatin Davut ve Ziya Paşa’nın bildiği tezkireleri Namık Kemal’in bilmemesi zordur veya gariptir. Ancak şimdiye kadarki araştırmalarımıza göre, Namık Kemal eserlerinde tezkirelerden hiç bahsetmemiştir. Onun tezkireleri bilmediğine veya bilgisini gizlediğine işaret eden bazı deliller vardır. Birincisi Namık Kemal, Tahrîb-i Harâbât ve Ta’kîb adlı eserlerinde Ziya Paşa’nın Harâbât’ını ayrıntılı bir şekilde eleştirmiştir. Bu eleştiriler içinde Ziya Paşa’nın Harabat’ta tezkirelere hiç atıf yapmadığı hususu yoktur. İkinci olarak, onun 1866 yılında Tasvîr-i Efkâr gazetesinde yayımladığı “Lisân-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şamildir” başlıklı yazısında tezkire türünde hiçbir eserin adı geçmemektedir. [71] Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi üstatların tezkireler konusundaki ısrarlı sükutları, bu eserlerin o dönemde toplum tarafından bilinmediğine veya topluma henüz sunulmadığına işaret etmektedir.

Üçüncü olarak Namık Kemal Devr-i İstilâ’da Fatih ve Yavuz Sultan Selim gibi şair sultanları tanıtırken tezkireleri hiç kullanmamıştır. Haddizatında Namık Kemal’in Fatih ve Yavuz Sultan Selim hakkındaki bilgisi, tezkireci Latifi’ninkinden daha fazladır ve kısmen daha inandırıcıdır. Tezkirecilerin aksine Namık Kemal, Yavuz’a atfedilen ve muhtemelen gerçekten de ona ait olan bazı Türkçe, Farsça ve Arapça şiirleri bilmektedir. [72] Bu durum, şifahi kültürde var olan ve Namık Kemal ve Şehabettin Süleyman gibi yazarların bildikleri bilgiler tam toplanmadan veya göz ardı edilerek tezkirelerin yazılmış olabileceğine işaret etmektedir.

Dördüncüsü Namık Kemal, 1890’da yayınlanan Osmanlı Tarihi adlı eserinde şairliği olan Osmanlı sultanları hakkında bilgi verirken tezkirelerden bahsetmemiştir. Onun İslam ve Osmanlı tarihiyle ilgili kaynak yokluğundan şikâyet ettiği şu sözler önemlidir: “Dilimizde Sehâ’ifü’l-Ahbâr tercümesinden başka, İslam devletlerinin olaylarını anlatan bir tarih yok! Sehâ’ifü’l-Ahbâr’ın içindekiler ise eksik olduktan başka, tafsilatın derecesi olayın ehemmiyeti ile mütenasip değildir. Meselâ, Ebu Abdullah el Berîdî’nin fitnecilik ve eşkıya reisliğinden ibaret olan hareketleri yedi buçuk sahife doldurulmuş, büyük mücahitlerden Şehabettin Gavrî’nin durumu için yalnız iki satır ayrılmakla iktifâ olunmuştu. Bu cihetle Sehâyifü’l-Ahbâr tarih yazanlar için güzel bir kaynak olmakla beraber, tarih okuyanlar için bir muhtasar tarih olmaktan ileri gitmez… İslam devletleri hakkında yalnız bu kaynaktan alınacak bilgi ile Türk devleti tarihine ait gerçek bilgileri bulmak ve buna güvenmek asla doğru olmaz.”.[73]

Ancak Namık Kemal, yukarıdaki sözlerinin aksine, Osmanlı Tarihi’inde Sahâ’ifü’l-Ahbâr dışında birçok kaynak kullanmıştır. Bunlar arasında Taşköprülüzade’nin Şakâyık’ı, Hoca Sa’deddin’in Tâcü’t-Tevârîh’i, Kâtip Çelebi’nin Takvîmü’t-Tevârîh’i ve Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ı gibi eserler vardır. Batılıların bildiği bu eserler Tanzimat döneminde Osmanlı toplumuna da kısmen veya tamamen sunulmuş olmalıdır. Daha sonra topluma sunulacak tarihi eserlere nispetle, bu eserlerin daha temkinli bir üslupla yazıldıklarını burada söylemeliyiz.

Her ne kadar Namık Kemal, Osmanlı Tarihi’nde tezkirelerin adını anmasa da onun tezkireleri bildiğine işaret eden bazı karineler vardır. Osmanlı Tarihi’nde verdiği bazı bilgiler onun tezkireleri bildiğine ve onlarla aynı bakış açısına sahip olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Namık Kemal de tezkireciler gibi zahiren methettiği Osmanlı büyüklerini anekdotlarla ve satır arası mesajlarla değersizleştirmektedir. Meselâ Fatih’in hırsından dolayı muhtemel rakiplerini vahşice öldürten bir sultan olduğu mesajını verirken temkinli/aldatıcı bir üslup kullanmaktadır. Ancak bu temkinli üslup, Sultan Abdülhamit yönetimini aldatamamıştır. Sultan Abdülhamit, Osmanlı Tarihi’nin yayınlanmasını yasaklamıştır, var olan nüshaların da imha edilmesini istemiştir. [74] Öyle anlaşılıyor ki günümüzde itibar edilen bu eser, Osmanlının “son ve asıl temsilcileri” tarafından zararlı bulunmuştur. Bu durumu kimisi Abdülhamit’in tarih, kitap ve bilgi düşmanlığıyla izah edebilir; kimisi de bu tavrı, eleştirel bakış açısının gelişmediği ve insanların her okuduğuna inandığı bir toplumda okuyucuyu zararlı veya yanlış bilgilerden korumak olarak yorumlayabilir.

Cenap Şahabettin’in Tezkireleri Bilmemesi

Cenap Şehabettin (1870-1934) gibi donanımlı ve kültürlü birisinin Osmanlı edebiyatı ile ilgili bildikleri ve bilmedikleri bizim için önemlidir. 1916-1918 yılları itibariyle Cenap Şahabettin tezkireleri bilmemektedir. Zira söz konusu yıllarda kendisiyle yapılan bir röportajda söylediği şu sözler onun tezkireleri bilmediğine açıkça işaret etmektedir: “Nesirden, yani edebî nesirden hiç bahsetmiyorum; çünkü eski edebiyatın nesir kısmı birkaç tarih sahifesiyle, Sinan Paşa’nın Tazarruname’si gibi iki üç parçaya inhisar etmektedir. Bunlar da üzerlerinde şöyle uzunca bir tenkitçi incelemeye tahammülleri olmayan eserlerdir.[75] Eğer Cenap Şehabettin gibi birisi tezkireleri bilmiyorsa, o zaman rahatlıkla Osmanlı aydınlarının ve toplumunun tezkireleri bilmediğini söyleyebiliriz. O dönemde müsteşriklerle kuvvetli bir münasebet içinde olan, Osmanlı ve İslam tarihini inşa etme hususunda onlarla hedef birliği yapan birkaç yazarın tezkireleri bilmesi ise istisnai bir durumdur.

Cenap Şehabettin’in Osmanlı tarihi ve şiiriyle ilgili düşünceleri de onun tezkireleri bilmediğine işaret etmektedir. Zira onun divan şiiri tanımı ile 16. asır tezkirecilerinin yaptıkları divan şiiri tanımı arasında ciddi bir çelişki vardır. Cenap Şehabettin divan şiirini gündelik hayatın bir yansıması olarak görmez. Şöyle der: “İşte bunun için diyorum ki: Eski edebiyatımız samimiyetsizdi; gönülden fazla kalemden çıktı.”[76]İnkâr etmemize imkân yoktur ki eski edebiyatımızda beşeri olayları ve manzaraları dört başı mamur olarak, tasvir edebilen tek bir nazım bile yoktur.”[77] Cenap’ın bu divan şiiri tanımını, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Nihat Tarlan, Halit Ziya gibi divan şiirinden anlayan yazarların eserlerinde de görmek mümkündür. Onlara göre de divan şiiri, çoğunlukla kelime oyunlarına, emek ve hünere dayalı bir şiir türüdür; tezkirelere ve müsteşriklere göre ise divan şiiri, şairlerin okurlara gizli ve açık mesaj verdikleri, hayatla kuvvetli münasebeti olan bir şiir türüdür.[78] Ahmet Haşim, bu bakış açısını “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı meşhur yazısında dolaylı olarak eleştirir. Bu kişilerin kendi kirli zihinleriyle eski şairleri kirlettiklerini söyler.[79]

Mehmet Akif’in Tezkireleri Bilmemesi

Mehmet Âkif (1873-1936), Darülfünun’da edebiyat dersleri vermiş,[80] divan şiiri hakkında manzum ve mensur yazılar yazmış, kendi döneminde topluma sunulan edebiyatla ilgili eserleri yakından takip etmiş bir şairdir. Dolayısıyla onun gibi kültürlü ve donanımlı birisinin Osmanlı edebiyatıyla ilgili olarak bildikleri ve bilmedikleri, bizim için önemlidir. Akif’in mensur yazıları bir araya getirilmiştir, bu yazılarda onun tezkire türünü veya tezkire türünden herhangi bir eseri bildiğine dair bir işaret yoktur. Akif “Mukallitliği de Yapamıyoruz”  başlığıyla 17 Eylül 1325’te Sırat-ı Müstakim’de yayımladığı yazısında Osmanlı edip ve şairlerini eleştirirken söylediği şu sözler, onun tezkireleri bilmediğine işaret etmektedir: “Tarih-i edebiyatında o gözleri kamaştıran ve zihinleri durduran mâzî-i mefâhirden sönük bir lem’a, nâçiz bir “hâtıra” olsun yok.”[81] Akif’in burada altı asırlık Osmanlı siyasî tarihinin bizi gururlandıracak parlak sayfaları olduğunu, ancak divan şairlerinin bunları eserlerine yansıtmadıklarını söylemektedir. Bu sözler onun, 19-20. asırda topluma sunulacak olan tezkireleri ve tarihleri bilmediğine iki bakımdan işaret etmektedir. Birincisi Akif’e göre divan şiiri ile hayat arasında bir münasebet yoktur. Hâlbuki 16. asır tezkirelerine göre şiirle hayat arasında kuvvetli bir münasebet vardır; şairler kendi sefihane hayatlarını şiirlerine yansıtmışlardır. İkincisi Akif’e göre Osmanlı tarihi gurur vericidir; hâlbuki tezkirelere göre Osmanlı büyükleri sefih, riyakâr ve barbar kişilerdir.

Akif’in Osmanlı sultanlarını ve toplumunu tahkir eden tezkireleri bilinçli olarak göz ardı ettiği düşünülebilir. Ancak bu doğru bir düşünce değildir. Zira Akif’in fikir ve hislerinin merkezinde İslamî değerler vardır. Bu değerlere sahip olmayan bir kişi veya toplumu, kendi atası da olsa, Akif’in takdir etmesi mümkün değildir. Nitekim Akif Osmanlıya ait olarak ortaya çıkan eserleri Osmanlı hatırına zorla beğenmeye çalışmamış, onlardan bazılarını şiddetle eleştirmiştir. Akif, zihnini döneminin hâkim zihniyetine, matbuat baskısına kolayca teslim etmeyen birisidir. Meselâ Firdevsi ve Hafız gibi Fars şairlerini kendi döneminde yerli ve yabancı bütün yazarlar abartılı ifadelerle methederlerken, o eleştirmiştir. Sa’di’nin hikmet dolu iki hikâyesinin Firdevsi’nin altmış bin beyitlik eserinden daha değerli olduğunu söylemiştir.[82] Ona göre “Şeyh Galib’in şairlik hüviyeti Hüsn ü Aşk’ının en parlak bir iki sayfasında görül”ür. “Fuzuli’nin ağlayan ruhunun iniltisi üç beş gazelinde duyulur.”[83]

“İslam dini, şiirin temizini makbul, murdarını ise kötü görür” diyen Âkif, bazı divan şairlerinin “bir mazmun, bir kafiye uğrunda bin hakikati, bin hikmeti kurban” ettiklerini “bir nükte hatırı için, hatıra gelmeyecek rezilliklere kucak” açtıklarını söyler. Ahlâkî ve dinî değerlere duyarsız olan, zulme ve haksızlığa karşı çıkmayan şairleri, millet için bir “belâ” ve “musibet” olarak görür. Âkif’e göre “İctimaî ruhu yüksek olan bir milletin sinesinde bu gibi sefiller türese de üreyemez.”[84]

Akif, Safahat’ın “Süleymaniye Kürsüsünde” ve “Berlin Hatıraları” başlıklı kısımlarında da divan şairlerini ve 19. asırda aruzla sefihane şiirler yazan şairleri şiddetle eleştirmiştir. Onların topluma faydalı olmadıklarını; şiirlerinde meyhane, şarap, sâkî gibi bayağı konuları işlediklerini, bunlarla insanları miskinleştirdiklerini, “köhne alıp hurda sat”tıklarını söylemiştir. Ona göre yüzlerce divan incelense “hakîkî, hamâsî, hikemî, ahlâkî, hissî şiirler”den bir mecmua veya seçki oluşturulamaz.[85] Bir yazısında şöyle der: “Avamın ağzına almaktan istihyâ edeceği üryan bir yığın rezaili havass-ı üdebâmız mazmunlarla, cinaslarla telleyip pullayıp âsâr-ı edebiye nâmı altında büyük mahfillerde inşâd etmekten hiç çekinmemiştir.”[86]

Akif, haramların tasavvuf kılıfı ile özendirildiği gazelleri o dönemin yerli ve yabancı bilim adamları methederlerken Akif şiddetle eleştirmiştir:

 

Üdebâ doğrusu pek çok, kimi görsen şâir.

Yalınız, şi’rine mevzu iki şeyden biridir

Koca millet, edebiyyâtı ya oğlan ya karı

Nefs-i emâre hizâsında henüz duyguları!

Sonra tenkîde giriş, hepsi tasavvufla dolu

Var mı sûfiyyede bilmem ki ibâhiyye kolu

İçilir, türlü şenâ’etler olur, bî-pervâ

Hâfız’ın ortada dîvânı kitâbü’l-fetvâ[87]

Bize göre bütün bu samimi eleştiriler gerçeği tam yansıtmamaktadır. Akif, Osmanlı saray ve tekke çevresinde yazıldığı ve okunduğunu düşündüğümüz şiirleri, mesela Sultan I. Ahmet ve hocası Aziz Mahmut Hüdayi’nin şiirlerini muhtemelen bilmemektedir. Akif’in divan şiirine yönelik bu sert eleştirilerinin sebebi, kendi döneminde yayınlanan eserlerdir. O da herkes gibi kendisine sunulan malzemeler üzerinden yorum yapmaktadır. Unutulmamalıdır ki Akif ve nesli, Tanzimat döneminde Batılı, Batıcı veya gayri Müslim matbaacılar ve yazarlar tarafından bulunup yayınlanan sahih veya sahte eserlerden hareketle Osmanlı edebiyatını tanımaya çalışmıştır. 19. asırda Enderunlu Fazıl, Vasıf, Âlî, Müşfik,[88] Yenişehirli Avnî, Ayntablı Aynî Efendi,[89] Ziya Paşa, Rıza Tevfik, Muallim Naci gibi hayat tarzı bakımından Batılı olan, şarap içen veya sefahete meyilli olan kişiler, Osmanlı edebiyatını temsil etme mevkiine yükselmişlerdir. Bu kişiler şarap, meyhane, din, tasavvuf, panteizm/vahdet-i vücut konularını birbirine karıştırarak şiirler yazmışlardır. Osmanlı yönetiminin ve toplumunun mesafeli durduğu, tenkit ettiği şairlerin, meselâ Enderunlu Fazıl, Muallim Naci gibi şairlerin inanç ve ahlâk bakımından Osmanlı toplumunu temsil etmesi mümkün değildir.

Bize göre eğer Akif, Osmanlı şair tezkirelerini inceleme fırsatı bulsaydı muhtemelen onları sahih zannedeceği için ya Osmanlı tarihiyle ilgili olumlu kanaatlerini değiştirecekti ya da ciddi bir çelişkiye düşecekti. Zira kendisinin bizzat tanıdığı “eski Osmanlıyı” temsil eden zatlar fevkalâde dindar, ahlâklı ve hakperest insanlardı ve şifahi kültürde Osmanlı sultanları hakkında hayranlık uyandırıcı hikâyeler anlatılmaktaydı. Hâlbuki 16. asır tezkirelerinde Osmanlı sultanları ve toplumu barbar, sapkın ve ahlaksız gösterilmektedir.

Yahya Kemal’in Tezkireleri Bilmemesi veya Kullanmaması

Yahya Kemal (1884-1958) gibi kültürlü ve hakperest bir şairin Osmanlı edebiyatıyla ilgili bildikleri ve bilmedikleri bizim için önemlidir. Paris’ten döndükten sonra Osmanlı tarih ve edebiyatıyla ciddi anlamda ilgilenmeye başlayan Yahya Kemal, yazdığı gazellerle herkesin dikkatini çekmiştir. O, kimisine göre Osmanlı edebiyatını diriltmeye çalışan bir şahsiyettir. Yahya Kemal de kendi döneminde topluma sunulan edebiyat ve tarihle ilgili eserleri yakından takip etmiştir. Bu eserler onun da Osmanlı medeniyeti algısını zamanla değiştirmiştir. Fakat Yahya Kemal fikri ve vicdanı hür bir insandır. Kendi döneminde müsteşriklerin ve onların doğulu takipçilerinin öncülüğünde bilimsel tabu haline gelen bazı bilgilere itiraz etmiştir. Mesela İran toplumunu İslam inanç ve tarihinden uzaklaştırmak, onun yerine İslam öncesi İran tarihini ikame etmek, Zerdüştlüğün İran İslam toplumunda gizli bir şekilde devam eden asıl inanç olduğu tezini topluma benimsetmek için yapılan çalışmalara tepki göstermiştir.[90] Yine Yahya Kemal, Ömer Hayyam adına sunulan şiirlerin yetenekli ve yeteneksiz kalemler tarafından yazıldığını, yani bir kısmının uydurulduğunu söyleyebilmiştir.[91] Rabia Hatun adlı bir tekke şairi adına ortaya çıkan şiirlerin uydurma olduğunu fark etmiş; Nihat Sami Banarlı’yla birlikte bu uydurma şahsiyetin Türk tekke edebiyatı tarihine yerleştirilmesine engel olmuştur.[92] Bu özelliğinden dolayı Yahya Kemal’in herhangi bir konudaki şehadeti önemlidir.

Yahya Kemal’in tezkireleri bilmediğine işaret eden birçok karine vardır. Öncelikle onun manzum ve mensur eserlerinde, tezkirelere dair herhangi bir kayda şu ana kadar bizim tarafımızdan rastlanamamıştır. Eğer rastlanırsa söz konusu yazının tarihi önemlidir. Zira Yahya Kemal’in 20. asırda tezkireler topluma kısmen sunulduktan sonra onlardan haberdar olması normaldir.

Bir yazarın tezkireleri bilip bilmediğini “içerik analizi” yaparak anlayabiliriz. “Resimsizlik ve Nesirsizlik”  adlı yazısında Yahya Kemal’in söylediği şu sözler, onun tezkire türünden habersiz olduğuna açıkça işaret etmektedir: “Mazimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerine enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst kayıt ve tescil bile edemedik.” “Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı [resimsizlik ve nesirsizlik] talih bizden esirgedi.” Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz… Eski meydan muharebelerimizi, bu muharebeleri başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz.”[93] “Nesrimiz resmimize göre vardı. Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla mâlûldur. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.” “Nesrin yani asıl manasıyla edebiyatın yüzde seksenini tarih, biyografi, hatırat, siyasi yazılar teşkil eder. Hepsi birden nihayet tarih olan bu eserlerimizin adedce az olmalarından, kötü yazılmış olmalarından fazla kısa yazılmaları vahim bir noksan teşkil eder.”[94]Evet tarihlerimiz yüzde doksan mikyasta vakaları, şahısları yaşatmazlar. Muhayyile kudretini bula bula ancak Şârihu’l-Menârzâde’den Naîmâ’nın aldığı parçalarda, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birçok sahifelerinde, Silâhdâr’ın bazı sahifelerinde bulabiliyoruz.”[95]

Osmanlıya ait olarak ortaya çıkan tezkireleri, tarihleri ve menakıpnameleri[96] bilen birisi yukarıda değerlendirmeleri yapamaz. Zira özellikle 16. asır tezkirecileri, 19. asır Batılı seyyahları gibi, Osmanlı toplumunu özellikle ahlaksız ve sapkın insanlar üzerinden tasvir etmişlerdir. Toplumun en önemli isimlerinin en mahrem ve en kirli hallerini bilen bir romancı gibi eserlerini yazmışlardır. İkinci olarak Yahya Kemal’in bildiği veya adını saydığı Osmanlı nesircileri arasında tezkireciler yoktur. Burada vurgulanması gereken husus, sadece Yahya Kemal’in değil Namık Kemal, Mehmet Akif ve Cenap Şehabettin’in de bu tür değerlendirmelerinde tezkirelerden hiç bahsetmemeleridir.

Yahya Kemal başka bir yazısında kayıtsızlığımız “yüzünden tarihimizin yadigârları zamanın rüzgârı ile savrulmuş gitmiş, kaybolmuş. O mübarek yadigârların on binde biri olsun elimizde değil, tarihimizin öksüzüyüz.”[97] der. Bu sözlerden anlaşılıyor ki Yahya Kemal’in Osmanlı algısı temizdir. Annesi Nakiye Hanım küçükken ona iki kişiyi sevmeyi öğütlemiştir. Bunlar Hz. Muhammed ve Sultan Murat’tır.[98] Yahya Kemal, yıllar sonra Büyükada’da bir bayram vaazı esnasında Hz. Muhammed’in adını duyduğu zaman gözleri yaşarmıştır.[99] Eğer Yahya Kemal, annesinden aldığı kültürün etkisindeyken tezkireleri görmüş ve okumuş olsaydı muhtemelen hayal kırıklığına uğrardı. Zira “yaşayan kültür”le 19. ve 20. asırda ortaya çıkan “yazılı kültür” arasında ciddi bir çelişki vardır. Birisi saygın, diğeri iğrençtir. Nitekim Yahya Kemal bir yazısında Naima’nın İpşir Paşa’yı “bütün bayağılığıyla tasvir” ettiğini söyleyerek tepkisini ortaya koymuştur.[100]

Edebiyat Tarihçisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Tezkireleri Yeterince Bilmemesi ve Kullanmaması

Tezkirelerle ilgili beyanı veya sükutu önemli olan modern edebiyat araştırmacılarının en önemlisi Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)’dır. Hem eski edebiyata hem de yeni edebiyata vakıf olan Tanpınar’ın 1956 yılında yayınladığı 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Türk edebiyat tarihlerinin en muteberlerindendir. Tanpınar, bu eserin “Giriş” kısmında Osmanlı edebiyatı ve nesri üzerinde önemli değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu kısım iki bakımdan gözden geçirilmelidir. Birincisi tezkirelere doğrudan “atıf” var mı, ikincisi atıf olmasa da “içerik” onun tezkireleri bildiğine ve kullandığına işaret ediyor mu? İkisinin cevabı da hayırdır. Tanpınar, eserinde Türk edebiyatına genel bir çerçeve çizerken kullandığı eser ve isimler arasında şunlar vardır: “Orhon” abideleri, İhvan-ı Safa Risaleleri, Kutadgu Bilig, Binbir Gece Masalları, Şehname, Dede Korkut Hikâyeleri, Muhayyelat, halk hikâyeleri, Yunus Emre, Nesimi, Âşık Paşa, Şeyhî, Nevayi, Necati, Sinan Paşa, İdris-i Bitlisi, Fuzuli, Baki, Yahya, Naima, Fındıklılı Mehmet Ağa, Raşid, Evliya Çelebi, Nef’i, Nabi, Naili, Neşati, Nedim, Şeyh Galib.[101]

19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Tanpınar’ın adını saydığı Osmanlı nesircileri arasında Sinan Paşa, Naima, Şarihulmenarzade, Evliya Çelebi, Fuzuli, İdris-i Bitlisi vardır, fakat sayısı otuzu geçen ve edebiyatla doğrudan ilgili olan tezkire yazarları yoktur.[102] Tanpınar’ın Osmanlı edebiyatıyla ilgili değerlendirmelerin içeriği de onun tezkireleri bilmediğine veya göz ardı ettiğine işaret etmektedir. Mesela Tanpınar, eski nesrin sosyal hayatı aksettirmediği, klişelere ve kelime oyunlarına boğulduğunu söylemiştir.[103] Benzeri değerlendirmeler, daha önce Cenap Şehabettin ve Yahya Kemal tarafından da yapılmıştır. Bunun muhtemel sebebi, hiçbirisinin tezkireleri bilmemesidir. Eğer Tanpınar ve selefleri, 16. asır tezkirelerini bilselerdi, o zaman Osmanlı nesrinin toplum hayatını yansıtmadığını söylemezlerdi. Nitekim tezkireleri bilen Haluk İpekten, Harun Tolasa gibi araştırmacılar, tezkirelerin 16. asır Osmanlı toplum hayatına ışık tuttuğunu söylemişlerdir.

Tanpınar, edebiyat tarihini yazdıktan sonra Osmanlı edebiyatıyla ilgili makaleler yazmaya devam etmiştir. Bu makalelerden hareketle onun “daha sonra” tezkireleri okuyup okumadığını öğrenebiliriz. Tanpınar, 1957 yılında “Fuzuli’ye Dair” başlığıyla yazdığı makalelerde tezkirelerden hemen hiç yardım almamıştır. Ancak bu makalelerden birisinde Latifi tezkiresinin ismi geçmektedir. Latifi’yi, Necati’nin güzel beyitlerini seçemediğinden dolayı eleştirmektedir: “Latifi gibi şiir meraklısı ve oldukça uyanık bir adam bile tezkiresinde bu söyleyişlerdeki güzelliğin farkında görünmez ve bize Necati’nin şiirinden örnek diye bugünün zevki şöyle dursun, devrinin zevkine dahi hitap etmesi şüpheli olan beyitleri ve mısraları, daha doğrusu mahallî şive tuhaflıklarını verir.”[104] Aslında bu isabetli tenkit bütün tezkireciler için yapılabilir. Tezkirecilerin hemen hepsi ortak bir tavırla kötü şiirler üzerinden Osmanlı toplumunu ve edebiyatını tanıtmışlardır.

Tanpınar’ın tezkirelere yaptığı ikinci atıf Baki’yle ilgilidir. Şöyle der: “Belki de “tezkirenin” yazdığı gibi bu yıllarda küçük bir saraç çırağıdır.”[105] Tanpınar’ın bu bilgiyi hangi tezkireden aldığını söylememektedir. Muhtemelen tali (ikincil) bir kaynaktan alınmış bilgidir. Haddizatında Baki’nin “saraç” çıraklığı yapıp yapmadığı bile tartışmalıdır.[106] Tanpınar’ın tezkirelere yaptığı diğer bir atıf, Aşık Çelebi ile ilgilidir. O da çok yüzeyseldir, bir aktarım bilgisine benzemektedir: “Hele Aşık Çelebi bize çağdaşlarının birçok hükümlerini nakletmiştir.”[107]

Tanpınar, makalelerinde 30 civarında tezkireden sadece iki tanesine birer kere atıf yapmıştır.[108] Bu atıfların “sayısı” ve “içeriği”, onun eski tezkireleri tetkik etmediğine, başkalarının gözünden tanıdığına işaret etmektedir. Diğer yandan Tanpınar makalelerinde meşhur divan şairlerine, 19. ve 20. asır tezkirecilerine birçok kez nitelikli atıflar yapmış, onları bizzat kullandığını göstermiştir. Meselâ 24 kez Nef’i’ye, 31 kez Nedim’e, 3 kez Fatin’e, 10 kez Mahmut Kemal İnal’e ve 4 kez Mehmet Süreyya’ya atıf yapmıştır. Bu durum, Tanpınar gibi birisinin 1950’lerde eski şair tezkirelerine kolaylıkla ulaşamadığına veya onlara yeteri kadar değer vermediğine işaret etmektedir.

Tanpınar’ın tezkireleri okumadığına veya onlara itibar etmediğine işaret eden en büyük delil, onun divan şiiri algısı veya tanımıdır. Tanpınar, tezkirecilerin aksine divan şiirini “psikolojik pislikler”den uzak saf bir şiir geleneği olarak görmüştür. Ona göre “Biyografi hemen her şairden bahsederken lüzumsuz bir şey olur, fakat eski şairlerimizden bahsederken büsbütün manasızlaşır. Çünkü bizim eski şiirimiz, hayatı nehyeden bir şiirdir. O en yüksek manasında bir tecrit işidir. [109]

Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Rıza Tevfik, Halit Ziya, Refik Halit, Ömer Seyfettin Gibi Şair ve Yazarların Eski Edebiyatla İlgili Değerlendirmelerinde Tezkirelerin Adının Geçmemesi

Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1916-1918 yılları arasında o dönemin en kültürlü şair ve yazarlarıyla eski ve yeni Türk edebiyatı üzerine yaptığı röportajlar, bize o dönemin şair ve ediplerinin divan edebiyatıyla ilgili bilgilerini kısmen öğrenme fırsatı vermektedir. Bugün divan edebiyatı konusunda en temel ve en vazgeçilmez eserler olarak kullanılan tezkirelere 20. asrın başında birçok şair ve edip, bir kez bile atıf yapmamıştır.

Dahi-i azam Abdülhak Hâmit’in eski edebiyatla ilgili olarak Ruşen Eşref’e söyledikleri önemlidir. O, babasının İran memuriyeti münasebetiyle Farsçayı öğrendiğini; Sa’di, Hakani ve Hafız’ı severek okuduğunu söyler. Ruşen Eşref’in “Bizimkileri (eski şairleri) ne vakit okudunuz?” şeklindeki sorusunu, “Bizimkileri daha sonra bildim.” diyerek geçiştirir.[110] Bilindiği gibi, Abdülhak Hamit, Fatih Sultan Mehmet hakkında methiye tarzında güzel bir manzume yazmıştır. Bu manzumede tasvir edilen Fatih imajı ile tezkirelerde tasvir edilen Fatih imajı arasında çok ciddi bir fark vardır. Tezkireleri bilen ve onlara inanan birisinin Fatih’i örnek bir şahsiyet olarak tasvir etmesi mümkün değildir, doğru da değildir. 19. ve 20. asırda ortaya çıkan tarih ve tezkire türündeki nevzuhur eserlerde, masum çocuklara saldıran, kendisine rakip olarak gördüğü bebekleri öldürten ilkel, sapkın, vahşi, sahtekâr bir Fatih imajı vardır.[111]

Rıza Tevfik’in Şark edebiyatıyla ilgili olarak aklına gelen eserler, Hamit’inkilerden çok farklı değildir. Rıza Tevfik de Hamit gibi özel şartlar dolayısıyla Fars edebiyatını öğrendiğini söyler: “Ben pek küçük yaşımdan beri gayet çok okumuş ve şarkın ilim ve kültürünü lâyıkı ile kavramış bir adamın, yani babam Hoca Mehmet Efendi’nin bizzat terbiyesini görmüş ve Farsçayı, Türkçeyi epeyce öğrenmiştim. Hâfız’ı, Sa’dî’yi bile pek küçükken dikkatle okumuştum.”[112] Kendi döneminde aydınlara Osmanlı tekke edebiyatını öğreten Rıza Tevfik’in makaleleri Abdullah Uçman tarafından bir araya getirilmiştir ve bu makalelerde tezkirelere atıf yoktur. Rıza Tevfik’in şu ifadeleri onun tezkireleri bilmediğine veya bilgisini gizlediğine işaret etmektedir: “Teessüf ederim ki edebiyat-ı milliyemizin tekâmülünde birinci derecede dahl ve tesiri olmuş bulunan bu adamların tercüme-i halleri mazbut, hatta malum olmadığı için hüviyetlerini tayin etmek de mümkün olamıyor.”[113] Ancak Osmanlı Şiir Tarihi’nin yazarı Gibb’in kendisine halef olarak gördüğü Rıza Tevfik’in tezkireleri bilmemesi çok zordur. Selefleri Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Rıza Tevfik de muhtemelen geçerli bir sebepten dolayı tezkirelere doğrudan atıf yapmamıştır. Bu kişilerin yazdıkları yazılar, içerik ve zihniyet bakımından tezkireleri desteklemektedir.[114]

Türkçeyi Fransız mektebinde öğrendiğini ve on iki yaşında mersiye ile şiire başladığını söyleyen Nigar Hanım da eski edebiyatla ilgili soruya verdiği cevapta tezkirelerden hiç bahsetmemiştir. Eski edebiyatla ilgili olarak Fuzuli, Nedim, Leyla ve Şeref gibi şairlerin şiirlerini okuduğunu söylemiştir.[115]

Osmanlı edebiyatına ait eserleri ciddiyetle okuduğunu ve araştırdığını söyleyen Halit Ziya da muhtemelen tezkireleri görmemiştir. Hâlbuki şu ifadeler, onun divan edebiyatıyla ciddi bir şekilde meşgul olduğuna işaret etmektedir: “Ben pek genç yaşımda iken, İzmir’de arkadaşım Tevfik Nevzat’la bütün bir kış eski şairlerin divanlarını beraber okuyup içinde sanatı değil, doğrudan doğruya şiire ait olabilen şeyleri toplamak istemiştik. Neticede bilir misiniz ki, elimizde birkaç küçük yapraktan başka bir şey kalmadı. Bu samimiyet mevzuu ve havası içinde bizi en çok kendine çeken kimse, şüphesiz Fuzûlî olmuştu. O şairler arasında en yenisi olmak üzere de Nedim’i bulmuştuk. Fakat bunlarda bile, hiçbir zamana ve mekâna bağlı ve ait olmayan, sadece gerçek sanat zevkini tatmin edebilecek kadar bir şey bulmak için, ellerimizde adeta birer cımbızla uğraşmak lâzım gelmişti”.[116] Bu eleştiriler, “zihniyet” ve “bakış açısı” bakımından Gelibolulu Âlî’nin divan şairlerine yönelttiği “anakronik veya zaman üstü eleştiriler”e benzemektedir.[117]

Gençken gazeller yazacak kadar aruza aşina olduğunu söyleyen Ömer Seyfettin’in eski edebiyatla ilgili olarak bildiği/hatırladığı eserler arasında divan ve mesneviler vardır fakat tezkireler yoktur: “Daha ben çocukken, evimizde birçok divanlar vardı. Onları okuya okuya edebiyata heves ettim. Fakat eski edebiyatın çeşnisini, zevkini tattığımı iddia edemem. Çünkü bunun için başka bir ilim, başka bir tahsil ister. Pek gençken gazeller falan da yazdım; fakat tabii bunlar saçma şeylerdi. O vakitten bu yana aklımda sadece Leylâ-Mecnunlar kaldı. Demek ki aslında yalnız onları anlayabiliyormuşum. Bugün artık ‘Eski edebiyat’ımıza hiç taraftar kalmadığı için bu mevzu bahse bile değmez sanırım. Divan edebiyatı olsa olsa edebiyat tarihi için lüzumlu bir saha! Daha fazlasına aklım ermez.[118]

Refik Halit Karay’ın eski edebiyatla ilgili olarak bildiğini veya duyduğunu söylediği eserler Nedim, Fuzuli, Nef’i ve Şeyh Galib’e ait divanlardır. Onun ifadelerinde de tezkireleri bildiğine ve duyduğuna dair bir işaret yoktur. Şöyle der: “Ben eski edebiyatla pek uğraşmış filan bir adam değilim. Ne Nedim’in ne Fuzûlî’nin, ne Nef’î ne de Şeyh Gâlib’in divanlarını baştan aşağı büyük bir sabır ve metanetle okumak bana kısmet olmadı. Ruhumun bazan eski şeylerle meşgul olmaya ihtiyacı vardır. O zaman nadiren, bu divanlardan birini açar ve beş on satır okurum. Bunların bana verdikleri zevk, hiçbir zaman, Fransızların klasik eserlerinin verdiği zevkler ölçüsünde olmamıştır. Bundan dolayı, eski edebiyatımız hakkında büyük bir ihtisas ve anlayışla, bunlardan çok yüksek zevkler duymuş bir adam heyecanı ile bahsedemeyeceğim; salahiyetli değilim, değil mi ya? Bir ilim ve araştırma adamı olmadığım için bu eserlerin Edebiyat-ı Cedide’ye ve sonraki, yani şimdiki edebiyata iyi veya kötü ne gibi tesirler yaptığını fark edemem... Âlimlerimiz, üniversite profesörlerimiz ... bu gibi mevzularla meşgul olsunlar ve istekli olanlara öğretsinler. [119]

Servet-i Fünun edebiyatının öncü isimlerinden Tevfik Fikret’in de tezkireleri bildiğine dair bir bilgiye şimdiye kadar rastlanmamıştır. Hâlbuki Fikret, Kudemadan Birkaç Şair adlı eserin yazarı Recaizade Mahmut Ekrem’in öğrencisidir ve 1890’lı yıllarda Fuzuli, Nedim ve Nef’i gibi divan şairlerini tasvir eden manzumeler kaleme almıştır.[120] Ayrıca Tevfik Fikret’in edebiyatla ilgili olarak yazdığı makaleler bir araya getirilmiştir. Nergisi, Veysi, Fuzuli, Nabi, Nef’i, Nedim gibi Osmanlı şair ve yazarlarına atıfların yapıldığı bu makalelerde tezkirelerin adı geçmemektedir.[121]

Tanzimat döneminde edebi sanatlarla ilgili olarak yazılan eserlerde, meselâ Ahmet Hamdi ve Ahmet Cevdet Paşa’nın Belâgat-i Osmâniyye’lerinde, Mehmet Celal’in 1894’te yayınlanan Osmanlı Edebiyatı Numuneleri’nde, görebildiğimiz kadarıyla, tezkirelere bir atıf yapılmamıştır.[122] Hâlbuki 16. asır tezkirecileri edebî sanatları, şairlerle ilgili değerlendirmelerinde kriter olarak kullanmaya çalışmışlardır.[123] Elbette bu yazarlar bir şekilde tezkirelerden haberdar olmuş olabilirler. Mesela Mehmet Celal’in Osmanlı şairleri hakkında eserinin başında verdiği bilgilerle, daha sonra verdiği/güncellediği bilgiler arasında ciddi farklar vardır. Muhtemelen yeni kaynaklara ulaşmıştır.

Tezkireleri bilen bir edebiyat araştırmacısı, çoğunlukla bu bilgisini kullanmıştır. Meselâ Osmanlı edebiyat terimleriyle ilgili olarak Tanzimat döneminde ve Cumhuriyet döneminde yazılmış iki eseri tezkire bağlamında burada mukayese etmekte fayda vardır. Tanzimat yazarı Muallim Naci,[124] Istılahat-ı Edebiyesi’nde tezkire kavram veya türünden hiç bahsetmezken,[125] Cumhuriyet döneminde Tahir-ül Mevlevi Edebiyat Lügatı’nda “tezkiret-üş-şü’arâ” kavramına bir buçuk sayfalık yer ayırmıştır.[126] Faik Reşat’ın 1910’lu yıllarda kaleme aldığı Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye’de “tezkire” kavramını tanımlama ihtiyacı hissetmesi de bu bağlamda anlamlıdır.[127]

Sonuç olarak Abdülhak Hamit, Samipaşazade Sezai, Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Süleyman Nazif, Nigar Hanım, Ali Kemal, Refik Halit, Ahmet Haşim, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit gibi meşhur şair ve yazarların eski ve yeni edebiyatla ilgili olarak Ruşen Eşref’in sorularını cevaplandırırlarken tezkirelerden hiç bahsetmemeleri tesadüf değildir, elbette bu sükutun işaret ettiği bir mana vardır. O da bugün Osmanlı edebiyat tarihi için vazgeçilmez kaynaklar olarak kullanılan ve asırlardır bilindiği ve okunduğu farz edilen Osmanlı şair tezkirelerinin 19. asır Osmanlı toplumu tarafından - müsteşriklerle kuvvetli bağlantıları olan belirli isimler dışında - bilinmediğidir. Abdülhalim Memduh, Cenap Şehabettin, Mehmet Akif, Yahya Kemal gibi şair ve yazarların Osmanlı edebiyatıyla ilgili değerlendirmeleri, tezkirelerin 19. asırda Osmanlı toplumu tarafından bilinmediğine kuvvetle işaret etmektedir. Tezkireleri Osmanlı toplumuna tanıtan kişilerden birisi olan Faik Reşat, bu eserlerin toplum ve aydınlar tarafından bilinmediğini “açıkça” söylemiştir.

Batılıların çok önceden bilip kullandıkları tezkireler, 19. asrın ikinci yarısından sonra Fatin Davut, Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Tevfik, Abdülhalim Memduh, Şehabettin Süleyman, Faik Reşat, Şemsettin Sami, Bursalı Mehmet Tahir, Fuat Köprülü gibi belirli kişilere sunulmuştur. Tezkireler 19. asrın sonunda Arap harfleriyle basılmaya da başlamıştır. Fatin’inkini saymazsak, eski tezkireler içinde ilk yayınlanan tezkire herhalde Latifi tezkiresidir. 1314/1896’da İkdam Matbaası sahibi Ahmet Cevdet tarafından yayınlanmıştır. Ondan sonra Salim tezkiresi 1315’de, Rıza Tezkiresi 1316’da, Sehi tezkiresi 1325/1907’de yayınlanmıştır. Ancak bu yayınlara herkesin ulaşamadığı anlaşılmaktadır. Zira yukarıda ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi birçok yazar ve şairimiz, 20. asırda yazdıkları eserlerde tezkireleri bildiklerine dair bir ifade kullanmamışlardır. Türk toplumunda tezkireler 1970’lere kadar, yazma eser kütüphanelerinde sadece konunun uzmanı birkaç araştırmacının sınırlı imkânlar içinde kullanabildiği eserler olarak kalmıştır. 1970’lerden sonra tezkireler üzerinde akademik çalışmalar yapılmaya başlamıştır. Bu çalışmalarda araştırmacılar, tezkireleri yeni harflere çevirme mücadelesi vermişlerdir.



* E. Prof. Dr.; mencoskun@yahoo.com

[1]Oğuz Kağan Destanı 1932’de W. Bang ve Reşit Rahmeti Arat tarafından Almanca olarak yayınlanmıştır. Türk aydını bu destanı 1936’da W. Bang ve G. R. Rahmeti’nin Oğuz Kağan Destanı adlı eseriyle öğrenmiştir. Hüseyin Namık da 1935’te Oğuzlar hakkında bir eser kaleme almıştır. Oğuz Kağan destanının bilinen tek yazma nüshası, Paris’te Milli Kütüphanededir. Muharrem Ergin’e göre bu metinde kullanılan dil oldukça yenidir. 19. ve 20. asırlarda Oğuz Kağan Destanı’nın eskiden beri bilindiğine şahitlik eden başka eserlerin de ortaya çıkması, yani “nevzuhur eserlerin birbirlerini desteklemeleri” olağan bir durumdur (Bkz. Muharrem Ergin (1970), Oğuz Kağan Destanı, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi; Mehmet Emin Bars (2008), “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Yapılan Çalışmalar”, Turkish Studies, 3/4: 224-240; Hüseyin Namık Orkun (1935), Oğuzlara Dair, Ankara: Ulus Matbaası).

[2] Köktürk anıtları 1889’da Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde bulunmuş ve 1893’te Danimarkalı Vilhem Thomsen ve Vasili Radloff tarafından çözümlenmiştir. Böylece Türkler, İslam öncesi Türk tarihinin en önemli kaynaklarını öğrenme fırsatı bulmuşlardır. Rus Türkolog Radloff ve Danimarkalı Thomsen, “İslam öncesi Türk tarihini yücelten” bu metinleri ortaya çıkararak Türklerin hafızasına yeni bilgiler, yeni referanslar kazandırmışlardır. Diğer yandan Batılıların Osmanlı Türk tarihine ait olarak buldukları veya uydurdukları eserlerde Türk ve İslam büyükleri “aşağılanmaktadır”. Yerli ve yabancı oryantalistlerin “bulup” meşhur ettikleri eserlerin İslam öncesi Türk tarihini “yüceltmesi”, İslam sonrası Türk tarihini ise “aşağılaması” tesadüf olmayabilir. Yani değersizleştirilmek istenen şey, Türklük değil Müslümanlık olabilir. Burada 18. ve 19. asrın Batılılar için sahte kitabe, alfabe, para, eser üretme dönemi olduğunu hatırlamak gerekir (Bkz. Zeki Velidi Togan (1985), Tarihte Usul, İstanbul: Enderun; Marc Bloch, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (1994), Tarihin Savunusu Ya Da Tarihçilik Mesleği, Ankara: Gece; Edward Carr Hallett, çev. Misket Gizem Gürtürk (1993), Tarih Nedir, İstanbul: İletişim Yayınları; R. G. Collingwood, çev. Kurtuluş Dinçer (1990) Tarih Tasarımı, İstanbul: Ara Yayıncılık).

[3] Hasan Aktaş İslam tarihinin önemli şahsiyetlerinin oryantalistler tarafından keşfi ve tanıtımı konusunda şunları söyler: “Oryantalizm, Hallâc-ı Mansûr’dan Pir Sultan Abdal’a kadar bizim kültürümüzde üzerinde kalem oynatmadık hiçbir alan bırakmadı. Bizler, Hallâc-ı Mansûr gibi ‘aşk şehidi’ olarak anılan büyük bir sûfîyi Fransız arkeologu Louis Massignon’dan öğrendik. Bir dünya tarihi içerisinde Hallâc-ı Mansûr üzerine en özgün/yetkin/doygun ve oylumlu ilk çalışmayı yapan odur. Mevlâna ile ilgili ihatalı/kuşatıcı ve kapsamlı [s. 10] çalışmalar yapan ve Mevlânâ’yı dünyaya tanıtan Annemarie Schimmel adında bir Alman teolog, ilahiyatçıdır. Yunus Emre’yi dünyaya tanıtan da Anna Masala adında bir İtalyan Türkologdur. Şeyh Bedreddin’i bir Bizans tarihçisi olan Dukas ile Michel Balivet ve Radi Fiş gibi Batılı bilim adamlarından öğrenmek kim bilir ne kadar da acıdır.”  (Hasan Aktaş (2009), “Mistik Kanaldan Sufizm Doktrinini ve Klasik Şiir Poetikasını Tüket/emey/en Modern Şiir”, Turkish Studies, 4/2: 10-11).

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle der: “Pek az şair Yunus kadar isimsizin biraz ötesinde yaşamıştır... Dün, hakkında adından, şeyhinin adından, doğduğu söylenilen yerlerden, birkaç muasırından başka bir şey bilmiyorduk. Bugün ise elimizde Fuat Köprülü’nün çalışmalarından başlayarak bize bir yığın çok sarih bilgi veren çeşitli metotlarla yazılmış bir kütüphane dolusu araştırma ve tahlil var.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Yunus Emre”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s. 135).

[6]Dede Korkut Hikâyeleri, Almanya Dresden’de H. O. Fleischer tarafından bulunmuş; 1815’te Heinrich Friedrich von Diez tarafından Berlin’de yayınlanmıştır.

[7] 19. asırda Hammer tarafından bulunan Evliya Çelebi Seyahatnamesi, II. Abdülhamit döneminde zararlı bulunmuştur. Eserde tarih ve coğrafyaya ait birçok faydalı bilgi verilirken, İslam ve Osmanlı büyükleri dolaylı olarak aşağılanmaktadır.

[8]Bkz. Bursalı Tahir (1322/1906), Müverrrihîn-i ‘Osmâniyeden Âlî ve Kâtip Çelebi’nin Tercüme-i Hâlleri, Selanik.

[9]Bkz. Hatice Aynur (2009) “Türkî-i Basît Hareketini Yeniden Düşünmek”, Turkish Studies, 4/5: 34-59.

[10] Mehmed Akif Ersoy, hzl. Vahap Akbaş (2011), “Köy Hocası”, Düzyazılar: Makaleler, Tefsirleri Vaazlar, İstanbul: Beyan, s. 53-54.

[11] Bkz. Günil Özlem Ayaydın Cebe (2009), “19. Yüzyılda Osmanlı Toplumu ve Basılı Türkçe Edebiyat: Etkileşimler, Değişimler, Çeşitlilik”, Doktora Tezi, Ankara: Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü.

[12] Burada “nevzuhur” kavramının tanımını yapmakta fayda vardır. Bu makalede “nevzuhur” tabiri “eskilik iddiasında olan yeni eserler” için kullanılmaktadır.

[13] Nurettin Çalışkan (2015), “Tarihi Metinlerin Sahihlik ve Güvenirlik Bakımından Tenkidi: Nef’i’nin Sihâm-ı Kazâ Örneği”, Doktora Tezi,  Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, SBE.

[14] İslam inanç ve ahlakına açıkça ters olan söz ve şiirleri “şathiye” kavramıyla aklamaya çalışmak doğru değildir.

[15] Bkz. www.menderescoskun.com

[16] “Batılı” derken bütün Batı kastedilmemektedir. Batıda ve bütün dünyada operasyonel güçler vardır bir de bu güçlerin faaliyetlerine göre fikren ve hissen şekillenen insanlar ve yönetimler vardır. Biz “Batı” derken, menşe itibariyle Batılı olan ve bütün dünyada semavi dinleri, özellikle de İslam’ı ve ahlakı hedef alan şerli operasyonel güçleri kastetmekteyiz.

[17] Ömer Faruk Akün (2006), “Namık Kemal”, DİA, 32: 374 (361-378). Namık Kemal’in bu değerlendirmesi, Ziya Paşa’nın eski şiiri diriltmeye çalıştığı şeklindeki yorumları anlamsız hale getirmektedir. Ziya Paşa, divan edebiyatının, sahih veya sahte, kötü taraflarını ön plana çıkartarak değersizleştirmektedir. Namık Kemal de Tahrib-i Harabat ve Ta’kib adlı eserleriyle arkadaşının sunduğu kötü malzeme üzerinden Osmanlı edebiyatına saldırmaktadır.

[18] Bkz. Menderes Coşkun (2009), “Türk Tarih ve Edebiyat Kaynaklarının İç ve Dış Tenkidi Meselesi”, Turkish Studies, 4/2: 188-197.

[19] Tanzimat döneminde basılan eserler için bkz. Günil Özlem Ayaydın Cebe (2009), “19. Yüzyılda Osmanlı Toplumu ve Basılı Türkçe Edebiyat: Etkileşimler, Değişimler, Çeşitlilik”, Doktora Tezi, Ankara: Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü.

[20][20] Şehabettin Süleyman, bir tezkirede Fuzuli’nin geçiştirilmesini şöyle eleştirir: “Bir tezkire-i şuarâ birçok kimselerden satırlarla bahsettiği halde Fuzûlî’ye ancak şu birkaç satırı fedâ edebilmiştir.” (Şehabettin Süleyman (1328), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Sancakyan Matbaası, s. 28-29)

[21] Bkz. www.menderescoskun.com

[22] Bkz. Menderes Coşkun (2016), “Osmanlı Toplumunu Ahlaksız Gösteren Tezkireci Latifi’nin Eşdizim ve Gramer Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 2: 1-40;  Adem Gök (2016), “Sehî Bey’in Heşt Behişt Adlı Tezkiresinde Meram ve İletişim Sorunları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 23-44.

[23] Marc Bloch, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (1994), Tarihin Savunusu ya da Tarihçilik Mesleği, Ankara: Gece, s. 72.

[24] Bkz. Halil Çeçen (2006), Niyazî-i Mısrî’nin Hatıraları, İstanbul: Dergah

[25] Bkz. Menderes Coşkun (2013), Oryantalizmin 19. asırda İslam Tarihine Kazandırdığı Bir Şahsiyet: Ömer Hayyam”, SDÜ, FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 28: 1-15.

[26] Ömer Faruk Akün, “Fatin Efendi”, DİA, 12: 257.

[27] Bkz. Ömer Faruk Akün, “Fatin Efendi”, DİA, 12: 256-260

[28]Bedri Mermutlu (2003), Sosyal Düşünce Tarihimizde Şinasi, İstanbul: Kaknüs, s. 547.

[29] Bedri Mermutlu (2003), Sosyal Düşünce Tarihimizde Şinasi, İstanbul: Kaknüs, s. 17.

[30] Msl. bkz. Menderes Coşkun (2007), Klasik Türk Şiirinde Edebi Tenkit: Şairin Şaire Bakışı, Ankara: Akçağ; Mustafa İsen, Filiz Kılıç, İ. Hakkı Aksoyak, Aysun Erduran, Mustafa Durmuş (2009), Şair Tezkireleri, Ankara: Grafiker; Mustafa İsen (2010), Tezkireden Biyografiye, İstanbul: Kapı.

[31] Mehmet Ünal, Mehmet Pektaş (2015), “Latîfî Tezkiresinde Osmanlı Saray Hayatının Ve Sultanların Tasviri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 41: 336 (332-339).

[32] Tezkireciler nazireciliği intihalcilik olarak algılamışlardır. Bu anakronik bir bakış açısıdır.

[33]Menderes Coşkun (2003), “Edebi Terimler ve Aruzla İlgili Bir Eser: Ali b. Hüseyin Hüsameddin Amasi’nin Risaletün Mine'l-Aruz ve Istılahı'ş-Şi'r'i”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 8: 97-130.

[34]Kâzım Yetiş (2000), “XVI. Yüzyıl Başında Yazılmış Bir Kavâid-i Şiiriyye Risalesi”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, XXIX: 285-343.

[35] Yakup Şafak (1991), “Sürûrî’nin Bahrü’l-Maârif’i ve Enîsü’l-Uşşâk ile Mukayesesi”, basılmamış doktora tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

[36]Harun Tolasa (1986), “18. yy.’da Yazılmış Bir Divan Edebiyatı Terimleri Sözlüğü – Müstakimzâde’nin Istılâhâtü’ş-Şi’riyye’si-II, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, XXIV-XXV: 363-379.

[37] Abdülhalim Memduh (2012), Târîh-i Edebiyât-ı Osmâniye, hzl. Özcan Aygün, İstanbul: Kriter, s. 267

[38] Abdülhalim Memduh (1889), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Ohannes Ferid, s. 26.

[39] Osmanlı Edebiyatı Numuneleri adlı eserin yazarı Mehmet Celal de aynı dönemsel hükmü tekrar eder: “Sinân Paşa’dan sonra sâha-i edebiyyâtta rû-nümâ olan Koçi Beğdir.” “Sinân Paşa, Fuzûlî’den sonra edebiyyât-ı Osmâniyye için müceddid-i sânî addolunabilir.” (Mehmet Celal (1312/1894), Osmanlı Edebiyatı Numuneleri, İstanbul: Şems Kütüphanesi, s. 14.

[40] Abdülhalim Memduh (1889), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Ohannes Ferid, s. 12, 37.

[41] Bkz. Abdülhalim Memduh (1889), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Ohannes Ferid.

[42] Abdülhalim Memduh (1889), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Ohannes Ferid, s. 13.

[43] Nurullah Çetin (2010), “Ali Ekrem (Bolayır)’ın “Târîh-i Edebiyyât-ı Osmâniyye” Adlı Eserinin Yöntemi Bakımından Değerlendirilişi”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi, 17/1: s. 40 (39-44). Bkz. İsmail Parlatır, “Bolayır Ali Ekrem”, DİA, 6: 275-276

[44]Süleyman Nazif, edebiyatı emsileden (şiir/nesir örneklerinden) ibaret görür. Ali Ekrem dışındaki edebiyat tarihçilerinin, meselâ Süruri-i Kadim’in, Cevdet Paşa’nın, Köprülü’nün ve kendi babasının “boşuna nefes tüketerek kalemler aşındır”dıklarını söyler (Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s.  105).

[45] Burada Faik Reşat’ın Ali Ekrem’in sözlerine eklediği anlamlı bir dipnot vardır. Dipnotta şöyle denilmektedir: “Bu âcizden ve yanan kitâblarımdan kinâyedir.” Bu dipnota göre kütüphanelerden eski eserleri bulan kişi Faik Reşat’tır. Faik Reşat’ın söz konusu eski eserlerin kendisine ait olduğunu söylemesi, onların da yandığını iddia etmesi manidardır. 18. asırdan sonra bilinmeye başlayan ve içerik bakımından şüphe uyandırıcı olan birçok meşhur eserin orijinal nüshaları yoktur, yanmıştır veya kaybolmuştur.

[46] Faik Reşad (2013?) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 24-25.

[47] Nurullah Çetin (2010), “Ali Ekrem (Bolayır)’ın “Târîh-i Edebiyyât-ı Osmâniyye” Adlı Eserinin Yöntemi Bakımından Değerlendirilişi”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi, 17/1: 40 (39-44).

[48] Ömer Faruk Akün, “Fâik Reşad”, DİA, 12: 105

[49] Ömer Faruk Akün, “Fâik Reşad”, DİA, 12: 105

[50] Faik Reşat 20. asrın başında sahaflarda Abbe Toderi’nin 1789 yılında yayımladığı De la Litterature des Turcs adlı bir Türk edebiyatı tarihine rastlamıştır. Bu eser elbette sahih veya sahte Osmanlı kaynaklarına dayanılarak yazılmış olmalıdır. Aksi takdirde bir inandırıcılığı olmaz. Eğer 1789 tarihi, kitabın üzerine doğru yazıldıysa, o zaman Oryantalizmin Doğu kültürünü inşa etme sürecinin 19. asırdan önce başladığını kabul etmemiz gerekir.

[51]Ömer Faruk Akün, “Fâik Reşad”, DİA, 12: 106

[52] Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 25-26.

[53]Reşat, muhtemelen “tezkire” kavramının okuyucuyu tarafından bilmediğini düşünerek onu “dipnotta” tanımlama ihtiyacı duyar: “Tezkire: Terâcim-i ahvâl ve âsâra müteallik kitâb. Tahsîsan şu’arânın ahvâliyle müntehebât-ı âsârını hâvî olanlarına “tezkire-i şu’arâ” denir.” (Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye,  naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 25).

[54]Bkz. Ali Kavaklı (2016), “İngiliz Oryantalist Nicholson’un Ortaya Çıkarıp Tanıttığı Tezkiretü’l-Evliyâ’daki Tuhaflıklar”,  Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 8-22;  Mehmet Pektaş (2016), “Batı’nın Oluşturmak İstediği Doğu İmgesini Destekleyen Bir Eser Olarak Menâkıbu’l-Ârifîn”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 73-98. Filiz Duman (2016), “İslam İnancını Şeyhlerle Tahrif Etmek: Şeyh Bedreddin Örneği”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 45-72.

[55] Ömer Faruk Akün, “Fâik Reşad”, DİA, 12: 104.

[56]Bkz. Nazım Hikmet Polat (2010), “Şehabeddin Süleyman”, DİA, 38: 421-422

[57] Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 27-28

[58]Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 28.

[59]Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 28.

[60] Faik Reşad (trhsiz) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 29.

[61] Elbette 1918’den sonra ortaya çıkan bilgilerle bu yazarlar tezkireleri öğrenmişlerdir.

[62] Bkz. Mustafa Uzun (1989), “Ali Kemal”, DİA, 2: 405-408.

[63] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s.  286-287.

[64] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 286-287.

[65] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 277

[66] Msl bkz. Lady Montagu, çev. Aysel Kurutluoğlu (trhsiz), Türkiye Mektupları 1717-1718, İstanbul: Tercüman, s. 41, 53-55.

[67] Mehmet Kalpaklı (1999), Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, İstanbul: YKY, s. 32.

[68]Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil (1993), Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, II, 1865-1876,  İstanbul: Marmara Üniversitesi,  s. 45.

[69]Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil (1993), Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, II, 1865-1876,  İstanbul: Marmara Üniversitesi, s. 45

[70]Recaizade Mahmud Ekrem (1305/1888), Kudemadan Birkaç Şair, Kostantıniyye : Matbaa-i Ebuzziya, s. 14

[71] Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil (1993), Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, II, 1865-1876,  İstanbul: Marmara Üniversitesi, s. 183.

[72] Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil (1993), Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, II, 1865-1876,  İstanbul: Marmara Üniversitesi, s. 295-301.

[73] Namık Kemal (2005), Osmanlı Tarihi 2, İstanbul: Bilge Kültür Sanat, s. 33

[74] Namık Kemal (2005), Osmanlı Tarihi 2, İstanbul: Bilge Kültür Sanat, s. 24.

[75] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 74.

[76] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 73-74.

[77] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 74.

[78] Bkz. Walter G. Andrews, Mehmet Kalpaklı (2005), The Age of the Beloveds: Love and the Beloved in Early Modern Ottoman and European Culture and Society, Duke University Press; Talat S. Halman (2005), Nightingales and Pleasure Gardens: Turkish Love Poems, Newyork: Syracuse University Press.

[79]Bkz. Menderes Coşkun (2012), Uygulamalı Osmanlı Türkçesi, İstanbul: Dergah, s. 271. 

[80] Hasibe Mazıoğlu, “Mehmet Akif Ersoy”, (1986), Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy’u Anma Kitabı, Ankara, s. 10.

[81] Abdulkerim Abdulkadiroğlu, Nuran Abdulkadiroğlu (1990), Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri (Sırat-ı Mustakim ve Sebilü’r-Reşat Mecmualarında Çıkan), Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 4.

[82] Mehmed Akif Ersoy, hzl. A. Vahap Aktaş (2011), Düzyazılar: Makaleler, Tefsirler, Vaazlar, İstanbul: Beyan, s. 224: “Avrupalılarca dünyaya gelen şairlerin Homer’den sonra en büyüğü tanınan Firdevsî’ye ne yapayım? Altmış bin beyitlik Şehnâme’si Bostan’ın yedi sekiz beyite varan iki hikâyesi kadar insanlığa hizmet edebilmiş midir?”

[83] Mehmed Akif Ersoy, hzl. A. Vahap Aktaş (2011), Düzyazılar: Makaleler, Tefsirler, Vaazlar, İstanbul: Beyan, s. 222.

[84] Ahmet Kabaklı (1987), Mehmet Akif, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı, s. 171.

[85] Abdulkerim Abdulkadiroğlu, Nuran Abdulkadiroğlu (1990), Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri (Sırat-ı Mustakim ve Sebilü’r-Reşat Mecmualarında Çıkan), Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 5

[86] Kâzım Yetiş (1992), Mehmet Âkif’in Sanat - Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara: AKM, s. 6

[87] Mehmet Akif Ersoy, hzl. Ömer Rıza Doğrul (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 169.

[88] Mahmut Kemal İnal (1999), Son Asır Türk Şairleri: Kemâlü’ş-Şu’arâ, Ankara: AKM, s. 146: Ziya Paşa, “Şiir ve İnşa” makalesinde Ali ve Müşfik gibi “büyük” şairlerin toplum nezdinde muteber olmadıklarını, bir kısmının kendisini işretle telef ettiğini söyler. Toplumun itibar etmediği, tasavvufu istismar eden bu şairler elbette Osmanlının şiirini ve inancını temsil edemezler.

[89]Aynî’nin oldukça büyük bir yekun tutan eserleri arasında bir “Sâkînâme”si vardır. Ecnebî içkilerinin neviler,n, sayan uzunca bir manzumesi ile bizde garp sazlarından ilk defa bahseden bir manzumeyi, bu mevzuların şiirimizde ilk defa görünüşleri itibariyle kaydedelim.”  (Ahmet Hamdi Tanpınar (1985), 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan, s. 93).

[90] Yahya Kemal, 20. asrın başında Zerdüşt, Firdevsi, Ömer Hayyam gibi gayri İslami inanç ve ahlaka sahip olan tarihî şahsiyetleri İslam toplumuna tanıtma ve meşhur etmeye çalışan yerli oryantalist Hüseyin Daniş’e şöyle der: “Eski İran’ın Müslüman İran’da yalnız yüzlerini bulabilirsiniz, fakat ruhunu değil. Müslüman İran bambaşka bir âlemdir.” “Milletlerin tekevvününde başlıca âmil dindir. Şu son on üç asırlık İran, medeniyeti ile, irfanı ile, sanatı ile, lisanı ile, Müslüman bir cemiyettir. Bu yeni kütlede eski İran’ın ancak tesirleri vardır. Fakat tesirlere mikroskop ile bakılmalı! İranlılar, Araplarla, Türklerle ve bütün Müslüman (s. 125) milletlerle bir mayadandır. Çünkü milletlerin mayası kan değildir, dindir. İran’ın Avrupa cemiyeti ile münasebeti ancak müzelerde ve kütüphanelerde keşfolunabilir. Hayatta zerre kadar yoktur. Aryanilik müstehasedir Türk milleti de böyle tekevvün etmiştir. Ben de bu itikatta olduğum için Arab’ı ve İran’ı milliyetimin başlıca iki unsuru gibi severim. Yazımda ve sözümde şimdiye kadar bu itikatta bir şey hissedilmemiştir.” (Yahya Kemal (1990), Mektuplar, Makaleler, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 125-6).

[92] Enis Batur (2000), Rabia Hatun: Tuhaf Bir Kıyamet, Kırkbir Şiir, İstanbul: YKY.

[93] Yahya Kemal (1984), Edebiyata Dair,  İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 69

[94]Yahya Kemal (1984), Edebiyata Dair,  İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 71

[95]Yahya Kemal (1984), Edebiyata Dair,  İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 72

[96] Bkz. Mehmet Ünal (2016), “Batıl Bir Tasavvuf Algısı Oluşturma Çabaları ve Evhadü’d-din Kirmanî’nin Menkabeleri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 43: 478-486; Mehmet Pektaş (2016), “Batı’nın Oluşturmak İstediği Doğu İmgesini Destekleyen Bir Eser Olarak Menâkıbu’l- Ârifîn”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 73-98.

[97]Yahya Kemal (1990), Mektuplar, Makaleler, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 276

[98] Dilek Çetindaş (2010), “Yahya Kemal’in Duygu Ve Düşünce Dünyasına Annesinin Tesirleri”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 42: 138 (133-145).

[99] Yahya Kemal (1995), Aziz İstanbul, İstanbul: MEB.

[100]Yahya Kemal (1984), Edebiyata Dair,  İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s.  53

[101] Ahmet Hamdi Tanpınar (1985), 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan, s. 1-33

[102] Ahmet Hamdi Tanpınar (1985), 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan, 32-33

[103] Ahmet Hamdi Tanpınar (1985), 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan, 32

[104] Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Fuzuli’ye Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s. 147.

[105] Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Fuzuli’ye Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s.  158.

[106] Orhan Şaik Gökyay (1975), “Bâkî Gençliğinde Saraç Çıraklığı Yaptı mı?”, Journal of Tukish Studies/ Türklük Bilgisi Araştırmaları, 3: 125-133.

[107] Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Fuzuli’ye Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s. 76.

[108]Bkz. “Dizin”: Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Fuzuli’ye Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergâh.  

[109] Ahmet Hamdi Tanpınar, hzl. Zeynep Kerman (2000), “Eski Şiir”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergah, s. 183

[110] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 6

[111] Bkz. Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2001), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM; Gelibolulu Mustafa Ali, hzl. Mustafa İsen (1994), Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı, Ankara: AKM, Walter G. Andrews, Mehmet Kalpaklı (2005), The Age of the Beloveds: Love and the Beloved in Early Modern Ottoman and European Culture and Society, Duke University Press; Namık Kemal (2005), Osmanlı Tarihi 2, İstanbul: Bilge Kültür Sanat; Namık Kemal, hzl. Kemal Erkan (2008) Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul: Çamlıca.

[112] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s.  136.

[113] Abdullah Uçman (2001), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri, İstanbul: MEB, s. 291.

[114]Bkz. Abdullah Uçman (2001), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri, İstanbul: MEB.

[115] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 20-21.

[116]Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 47.

[117] Gelibolulu Âlî, Sadef-i  Sad-Güher, Millet Ktp. Manzum, No: 978, y. 235; Bkz. Menderes Coşkun (2007), Klasik Türk Şiirinde Edebi Tenkit, Ankara: Akçağ; Mustafa İsen (1997), “Şairlerce meslekdaşlarına yazılan mersiyeler”, Ötelerden Bir Ses, Ankara: Akçağ, s. 481; İ. Hakkı Aksoyak (1997), “Gelibolulu Âlî’nin ‘Sadef-i Sad Güher’ adlı antolojisinin ön sözü”, Türklük Bilimi Araştırmaları, 5: 293.

[118] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 219.

[119] Ruşen Eşref Ünaydın, hzl. Şemseddin Kutlu (2000), Diyorlar Ki, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 227.

[120] Mehmet Kaplan (1987), Tevfik Fikret: Devir-Şahsiyet-Eser, İstanbul: Dergah, s. 136-137.

[121] Bkz. İsmail Parlatır (2000), Tevfik Fikret: Dil ve Edebiyat Yazıları, Ankara: TDK, s. 430.

[122]Ahmed Cevdet (1299), Belâgat-i Osmâniyye, İstanbul: Matbaa-i Osmaniye;  Ahmed Hamdî (2007), Belâgat-i Lisân-ı Osmânî: İnceleme-Metin-Dizin, hzl. Atabey Kılıç, Kayseri: Laçin; Kadriye Yılmaz Orak (2013), Belâgat Geleneğimiz ve Belâgat-i Lisân-ı Osmânî, İstanbul: Kitabevi; Mehmet Celal (1312/1894), “Medhal”, Osmanlı Edebiyatı Numuneleri, İstanbul: Şems Kütüphanesi.

[123]Ancak onların edebi sanatlarla ilgili bilgileri kusurlu ve eksiktir. Meselâ en yetkin ve saygın tezkirecilerden birisi olarak tarif edilen Latifi şöyle der: “Bu  beytte [“şu beyitte” demek istiyor] vâki‘ olan teşbîhde cüz’den küll murâd idinmişdür; ıtlâkı cüz’den götürüp cüz’e [külle] virmişdür. Beyt: Ol gözler ile sana ‘acep geyik disem - Bu oynun ile bana n’ola ogeyik disem” [Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2001), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM s. 170]. Burada Latifi, tam öğrenemediği Türkçe ile edebi sanatlar konusunda üstadane izahatta bulunmaktadır. Beyit kötü, sanat kötü, izah kötüdür. Zira Latifi, hiç karıştırılmayacak iki sanatı, teşbihle mecaz-ı mürseli birbirine karıştırmıştır. “Teşbih” demiş, fakat “mecaz-ı mürsel”e ait bir açıklama ile cümlesine devam etmiştir. Üstadane bir tavırla vahim bir hata yapmıştır. Bu durum, herkesin saygı duyduğu bir avcının, geyik diyerek kargayı tarif etmesine benzer. Latifi’nin bu tavrı bize Mehmet Akif’in Berlin’de tanıştığı bir oryantalistle ilgili izlenimlerini akla getirmektedir. Akif, Türk edebiyatı hakkında üstadane hükümler veren o Alman oryantalistin eski bir metni tam anlayamadığını, Türkçeyi (Osmanlı Türkçesini) yeterince bilmediğini söyler.

[124] Muallim Naci’nin Osmanlı şairleri hakkında bilgi toplarken Salim tezkiresi gibi bazı tezkireleri gördüğü bilinmektedir.

[125] Muallim Naci, hzl. Yekta Saraç (2004), Edebiyat Terimleri: Istılâhât-ı Edebiyye, İstanbul: Gökkubbe, s. 171-175.

[126] Tahir-ül Melevi (1973), Edebiyat Lügatı, İstanbul: Enderun, s. 174-175.

[127] Faik Reşad (1913?) Târîh-i Edebiyyât-ı ‘Osmâniyye, naşiri Der-Sa’âdet Kütübhanesi sahibi Arsin, İstanbul: Zarafet Matbaası, s. 25.



ÖZET

Osmanlı edebiyatıyla ilgili bugünkü bilgilerimizi 19. asrın sonundan itibaren ortaya çıkmaya başlayan Osmanlı şair tezkirelerine borçluyuz. 20. asırda bu eserlerin Osmanlı sarayı ve toplumu tarafından asırlarca bilindiği bilgisi yaygınlaş(tırıl)mıştır. Hâlbuki bu eserlerin 19. asırda Batıyla veya Oryantalizmle irtibatlı belirli kişiler dışında kimse tarafından bilinmediğine işaret eden birçok karine vardır. Bu yazıda, günümüzde temel ve klasik kaynaklar olarak görülen tezkirelerin haddizatında nevzuhur kaynaklar olma ihtimali üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda şu konular ele alınacaktır: Tezkirelerin divan şairleri ve Osmanlı belagatçileri tarafından bilinmemesi veya göz ardı edilmesi, tezkirelerin Ziya Paşa, Namık Kemal, Cenap Şehabettin, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Faik Reşat, Ali Ekrem, Ali Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi meşhur şair, yazar ve edebiyat tarihçileri tarafından hiç veya yeterince bilinmemesi veya göz ardı edilmesi.

Anahtar Kelimeler: tezkire, tenkit, 19. Asır, Osmanlı edebiyatı, tarih mühendisliği, nevzuhur eser, klasik eser

 

ABSTRACT

We owe our present knowledge about Ottoman literature to the Ottoman poetry tezkires which started to emerge from the end of the 19th century. In the 20th century, the knowledge that these works had been known for centuries by the Ottoman palace and the society was widespread. However, there are many proofs indicating that the tezkires were not known by the Ottoman sultans, society and famous poets and writers in the 19th century and in early 20th century, except a few writers connected to the West or Orientalizm. In this article, contrary to general assumption we will focus on if these sources may not be classical. The article contains the following points: The ignorance of tezkires by the famous Ottoman poets and literary men; the ignorance of tezkires by 19th century famous poets and literary historians such as Ziya Pasha, Namık Kemal, Cenap Şehabettin, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Faik Reşat, Ali Ekrem, Ali Kemal and Ahmet Hamdi Tanpınar.

Key Words: tezkire, tazkira, criticism, 19th century, Ottoman literature, history engineering, newly emerged source, classical work

 

 

 

  
1370 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın