• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Yerli ve Yabancı Oryantalizmin “Vahdet-i Vücut” Sevgisi: Lucy M. J. Garnett’in Türkiye’de Mistisizm ve Sihir Adlı Eserinin Eleştirisi

Yerli ve Yabancı Oryantalizmin “Vahdet-i Vücut” Sevgisi: Lucy M. J. Garnett’in Türkiye’de Mistisizm ve Sihir Adlı Eserinin Eleştirisi

(Vahdet-i Vucud Love of  Domestic and Foreign Orientalism: A Critical Analysis of Mysticism and Magic in Turkey by Lucy M. J. Garnett)

Menderes COŞKUN*

  

 

Giriş

Bir toplumda bilgiye veya bilgi kaynaklarına kimler hâkimse, insanlar olayları ve kişileri onların gözleriyle seyrederler. Onların bilgileri, fikirleri ve hisleri, diğer insanların da bilgileri, fikirleri ve hisleri haline gelir. Bundan dolayı kitap ve bilgi her zaman masum değildir. Kitap, gazete, sosyal çevre gibi bilgi kaynakları, insanları doğruya yönlendirdiği gibi yanlışa da yönlendirebilir; hatta onları sadece aldatmaz aynı zamanda yanlış bilginin taşıyıcısı haline getirebilir. Günümüzde en meşhur yazarlar bile başkalarının ürettikleri bilgileri sorgulamadan tüketmekte ve dağıtmaktadırlar. Yanlış bilgilerin taşıyıcısı olmamak için bilgi kaynaklarımızı ciddi bir şekilde tenkit etmek zorundayız.

Bu yazıda Lucy Mary Jane Garnett adlı bir oryantalistin 1912’de kaleme aldığı Mysticism and Magic in Turkey (Türkiye’de Mistisizm ve Sihir) adlı eseri, [1] eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilecektir. Aslında eserin sadece başlığı bile, eseri okumaya fırsatı olmayanlara, mutasavvıfların büyücü oldukları ve insanları aldattıkları mesajını vermektedir. Günümüzde birçok yazar Garnett’i saygın bir araştırmacı olarak tarif edebilir. Onun 20. asrın başında Osmanlı tekkelerini dolaşan ve topladığı bilgilerle İslam tasavvufu hakkında kaynak bir eser üreten fedakar bir sosyal bilimci olduğunu iddia edebilir. Bize göre Garnett, topladığı malzemeyi kendi misyon ve ideolojisinin potasında eritebilen ve onlardan istediği hikâyeleri üretebilen bir oryantalisttir ve bu eserinde tuhaf bir İslam inancı ve tarihi üretmeye çalışmıştır.

Dergah Yayınları, eleştirel bakış açısına sahip bir okuyucu kitlesine hitap ettiğini düşünerek Garnett’in bu eserini yayınlamış olmalıdır. Zira kitabın arka kapağında şöyle bir uyarı notu vardır: “Bugüne değin Dergah Yayınları arasında tasavvufa dair yayımlanmış olan kaynak metinler ve ilmi çalışmaların dışında kalan bu metin, bu açıdan da bir ilki teşkil ediyor. Kitabın en faydalı tarafı, o dönemde Osmanlı’ya dair çalışmalar yapmış Batılı yazar ve ‘uzmanların’ ne kadar az ve yanlış bilgiyle iş yaptıklarını kanıtlaması. Batı’nın tasavvufu “tuhaflaştırma” çabasının cismani bir vesikası.”

Bu eleştirilere katılmakla beraber, Garnett gibi Batılı yazarların daha profesyonel çalıştıklarını söylemek gerekir. Garnett bu eserinde İslam inanç ve tarihini tuhaflaştırırken sadece kendi gözlem veya uydurmalarını değil aynı zamanda İslam klasiği olarak bilinen eserleri ayrıntılı bir şekilde kullanmıştır. Böylece, 20. asrın başında Osmanlı tekkelerinde şahit olduğunu iddia ettiği tuhaf ve sapkın inançların haddizatında eski devirlerde de yaşandığını, yani “tuhaflığın daimi olduğunu” ispatlamaya çalışmıştır.

Unutulmamalıdır ki yerli ve yabancı oryantalistler, Müslümanların sadece topraklarını ve rejimlerini değil onların kültür, inanç ve tarihlerini de şekillendirmek için çok ciddi çalışmalar yapmışlardır. [2] Diğer bir ifadeyle İslam dünyasında siyasi ve ekonomik emperyalizm, inanç ve kültür emperyalizmi ile birlikte eşzamanlı olarak yürütülmüştür. Mesela Napolyon Bonapart 1798’te Mısır’ı işgal etmeye giderken yanında 168 bilim adamı ve iki tane matbaa götürmüştür.[3] Söz konusu bilim adamlarının 287 ciltlik bir kütüphane ile Mısır’a gittiği söylenmektedir. Bu bilim adamlarının maksadı Doğuyu bilimsel ve ekonomik olarak ilerletmek, İslam inanç ve tarihine hizmet etmek değildir. Kültürel oryantalizmin hedeflerinden birisi, İslam tarihini kendi hedefleri doğrultusunda yeniden yazmak, böylece Müslümanları kendi tarih ve inançlarından uzaklaştırarak kimliksizleştirmektir.[4] Nitekim tarih ve kültür mühendisliği çalışmaları öncelikle “okur-yazar kesim” üzerinde etkili olmuştur.[5]

1874 yılında İstanbul’a gelen İtalyan seyyah Edmondo de Amicis, Osmanlı elit sınıfındaki kültür ve ahlak değişimini şöyle anlatır: “Her gün eski bir Türk ölmekte ve Tanzimatçı bir Türk doğmaktadır. Gazete tesbihin, sigara çubuğun, şarap iyi suyun, yaylı araba arabanın, piyano davulun, Fransız grameri Arap sarf ve nahvinin, kârgir ev ahşap evin yerini almaktadır. Her şey bozuluyor, her şey değişiyor. Belki de bir asra kalmadan eski Türkiye’yi aramak için Anadolu’nun en uzak vilâyetlerine gitmek gerekecek.”[6] 19. asırdan itibaren yerli ve yabancı oryantalistlerin bulup meşhur ettikleri sözde İslam klasiklerinde[7] şarabın, fuhşun, barbarlığın, sapkınlığın eski İslam toplumlarında yaygın olduğu mesajının verilmesi bu bağlamda anlamlı ve işlevseldir. Mehmet Akif, bazı insanların kendi günahlarını aklamak ve hatta onlara bir paye vermek için tarihte yaşamış büyük insanların günahlarına atıflar yaptıklarını söyler. [8]

Bir Oryantalist Olarak Garnett’in Sözde İslam Klasiklerini Övmesinin Sebebi

İyi bir araştırmacı, öncelikle, okuduğu bir eserin fikri çerçevesini, yani onun hangi tezleri desteklediğini, hangi görüşe malzeme sunduğunu anlamaya çalışır. Çünkü her yazar, kendi kimlik ve maksadına uygun olan bilgileri toplar ve topladığı bilgileri kendi zihin potasında yoğurduktan sonra okuyucuya sunar, böylece okuyucuyu kendisi gibi düşünmeye zorlar. Bu bakımdan bakılınca, Garnett’in eserini, yerli ve yabancı oryantalistlerin vahdet-i vücut itikadını meşrulaştırmak için buldukları veya ürettikleri eserlerin içine rahatlıkla yerleştirebiliriz.

Bir yazarın kimliği, onun bilinçli bir şekilde överek kullandığı kaynaklarda gizlidir. Garnett’in kullandığı kaynaklardan bazıları şunlardır: Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ı, Esrarname’si, Mevlana’nın Mesnevi’si, Eflaki’nin Menakıbu’l-Arifin’i, Aşık Paşa Divanı, Binbir Gece Masalları, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yusuf ile Züleyha, Hüsrev ü Şirin mesnevileri… Bu kaynaklar analitik bir bakış açısıyla incelendiği zaman onlarda bir yığın doğru bilginin arasında okuyucuya vahdet-i vücut inancının, beşeri ve bedeni aşkın, sapkınlığın ve barbarlığın tasvir ve telkin edildiği görülür. Bu eserler Tanzimat, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde, yani siyasi ve bürokratik yapının İslam’ı ve Müslümanları değersizleştirdikleri bir dönemde yerli ve yabancı oryantalistlerin gayretleriyle ortaya çıkartılmış, övgüyle basılmış, kütüphanelere dağıtılmış ve meşhur İslam kaynakları haline getirilmişlerdir. [9]

19. asır Osmanlı toplumu tarafından yeterince bilinmeyen bu eserler, o dönemde Batıda bir grup bilim adamı tarafından bilinmekteydi; hatta bazıları Batı dillerine çevrilmiş idi. Bu hususu Garnett şöyle dile getirir: “Sufilerin yazıları, büyük mutasavvıfların erişmiş olduğu harikulâde manevi nimetleri, bu nimetler sayesinde “normal ötesi güçler kullandıklarını” kaydeden mesellerle, menkıbelerle doludur. Bu biyografilerin bir kısmı Avrupa dillerine çevrilmiştir; ancak diğerleri yalnız parçalar şeklinde mevcuttur.” (s. 129).

Batı tarihi, son Irak işgali de dahil, sahte eser ve belge üretme çalışmalarıyla doludur.[10] Özellikle 17. asırdan sonra ateist ve deist ideolojinin lehine olarak Hıristiyanlığı ve bütün dinleri değersizleştiren buna mukabil Yunan felsefesini yücelten eserler ortaya çıkmıştır. Önce sahte tarihi eserler üretmek, sonra onlara dayanarak bilimsel çalışmalar yapmak daha emniyetli ve daha ikna edici bir yoldur. Garnett de eserini yazarken yerli ve yabancı oryantalistlerin buldukları veya ürettikleri İslam kaynaklarını kullanmış ve onlar üzerinden okuyucuya şu mesajları vermiştir: Eski İslam büyükleri vahdet-i vücut inancına sahip idiler. Bu kişiler güya belli ilahi tecellilere mazhar olduktan sonra ibadetleri terk etmişler, dini emir ve yasakları küçümsemişler, onları cahil halka layık görmüşlerdir. Ancak, halkın tepkisinden korktukları için, İslam dışı inançlarını açıkça ifade edememişlerdir. Garnett’in sahih veya sahte kaynaklar üzerinden okuyucuya vermek istediği bu tuhaf mesajlar aşağıda maddeler halinde ele alınacaktır.

Osmanlı Şeyh ve Dervişlerinin “Vahdet-i Vücut” veya “Tümtanrıcılık” İnancına İnandıkları ve Bu İnançlarını İnsanlardan Sakladıkları Mesajı

Garnett’in kitabında okuyucuya vermek istediği en önemli mesaj, İslam tarihinde büyük âlim ve şeyhler arasında “vahdet-i vücut” (tümtanrıcılık) inancının yaygın olduğu mesajıdır. “Vahdet-i vücut”, varlığın veya vücudun tekliği anlamındadır. Bu inanca göre  “yaratıcı” ile “yaratılmış” arasında bir ayrılık gayrılık, bir ikilik yoktur; varlık tektir; gördüğümüz her şey -haşa- Allah’tan başka bir şey değildir. İnsan ve kainat Allah’ın bir gölgesi veya aynası durumundadır. Çok çile çeken, zikir ve ibadet eden dervişler bunu fark edebilirler, haşa aradıkları zatın kendileri olduğunu anlayabilirler; hatta bazıları, kendilerinin ilah olduğunu bile iddia edebilir. Bu konuda birbirini doğrudan veya dolaylı olarak destekleyen bir yığın eser ortaya çıkmıştır. Mesela Serrac’ın el-Luma’ adlı eserine göre Cüneyd-i Bağdadi şunları söylemiştir veya bu büyük veliye şunlar söylettirilmiştir: “[Allah] beni yükseltip huzuruna çıkardı ve bana dedi ki: “Ey Ebu Yezid, gerçekten benim mevcudatım seni görmeyi arzular.” Ben de dedim ki: “Beni Tevhidinle süsle ve Zatınla giydir ve Vahdetinle yükselt, böylece Senin mahlukların beni gördüklerinde, Seni gördüklerini söyleyecekler ve o gördükleri Sen olacaksın ve ben artık orada olmayacağım.”[11]

Diğer müsteşrikler gibi Garnett de vahdet-i vücut inancını telkin etmek üzere yazılan İslam kaynaklarını bilir ve onları eserinde kullanır. Oryantalistlerin bu bağlamda en çok itibar ettikleri, methettikleri ve bir İslam klasiği olarak defalarca yayınladıkları eserlerden birisi Mantıku’t-Tayr’dır. Garnett’e göre bu kitap “ilahi aşkı arayan ruhun serüvenini mecazi bir şekilde anlatan manzum bir eserdir.” (s. 48). Bu esere göre kuşlar Simurg’u aramak için bir seyahate çıkarlar. Çileli bir yolculuktan sonra kuşlardan otuz tanesi son noktaya (adeta nirvanaya) ulaşır. Ancak menzile ulaşınca “aradıklarının kendileri olduğunu görürler” (s. 49). Nazif Şahinoğlu bu konuda şöyle der: “[Attar’ın] Mantıku’t-Tayr ve Musibetname adlı mesnevilerinde belirttiği gibi salik, ilahi cevheri kendinde bütünüyle hissetmek için her türlü zahmet ve ıstıraba tahammülü olan bir aşk ile uzun bir yol takip eder.” “[Attar] Vahdet-i vücudun en üst seviyesine ulaşmış ve belki de farkına varmadan bazan “ittihad” bazan da “hulül” akidelerine yaklaşmıştır.” “Attar’a göre Allah, muhtelif şeylerde muhtelif kisvelerle tecelli eder. Bu fikir daha geniş bir şekilde Mevlana’da ve oğlu Sultan Veled’in İbtidaname’sinde de görülmektedir.[12] Nitekim buradaki “Neye baktımsa onda Allah’ı gördüm” veya “Kendisinde Allah’ı müşahede etmediğim hiçbir şey görmedim” fikri, Attar’da da mevcuttur. [13] Attar’a atfedilen Cevherü’z-Zat adlı eserde de “kendisinin ilah olduğunu anlayıp tamamen ilahi kül ile birleşmek için kendisini denize atan bir gencin hikayesi anlatılmaktadır.”[14]

Birçok Müslüman araştırmacı, Mantıku’t-Tayr’da okuyucuya sunulan sözde sırlı veya zehirli telkinatın farkında değildir, onları anlamadan, idrak etmeden okumaktadır. Mesela şu alegorik ifadelerin İslam inancına aykırı olduğunu, onu tahrif ettiğini fark etmez veya önemsemez: “Simurg’a baktıklarında, orada kendilerini gördüler.  Kendilerine bakınca da onlar Simurg’u gördüler. Hem kendilerine hem de Simurg’a aynı anda baktıklarında, her ikisi de eksiksiz fazlasız bir Simurg’dan ibaretti.” (s. 49).

Haddizatında Mantıku’t-Tayr’da vahdet-i vücut inancının açıkça dile getirildiği yerler de vardır: “O’nun özü bütün aleme nüfuz etmiştir. Yaratılanlar bir hiçtir, budur tek kaim olan… Ama nedir ki denizler ve hava? Zaten hepsi Tanrı değil midir? Yerler ve gökler o İlah’ı gizleyen birer tılsımdan başka nedir? Yerler ve gökler, içlerine O nüfuz etmeseydi yalnız birer isim olarak kalırdı. O zaman bilin ki hem bu görünen âlem Tanrı’nın kendisidir. Tanrı’dan başka hiçbir şey yoktur, olan her şey Tanrı’dır. Ama heyhat! Ne kadar az kimse O’nu görür…” (s. 50). İçinde İslam inancına aykırı böyle bilgiler bulunan bir eseri İslam klasiği olarak kabul etmek doğru değildir.  

Garnett’e ve kaynaklarına göre hem eski İslam büyükleri hem de 19. ve 20. asırdaki Bektaşi dervişleri vahdet-i vücut inancına inanmaktadırlar ve bu inançlarını Müslüman halktan saklamaktadırlar. Dervişlerin asırlarca kendi arkadaşlarından bile sır gibi sakladıkları bu inancı bir yabancı olarak Garnett bilir ve onu bir romancı rahatlığıyla şöyle anlatır: “… Mürit namzedi kulağını şeyhin ağzına götürür, şeyh de kulağına eğilerek fısıltı halinde ona “ikrarname”yi yani gizli tarikat yeminini bildirir. Pek çok kimsenin inandığı üzere, Bektaşiliğin kaideleri tamamıyla “çoktanrıcı” olduğundan, şeyhin müride fısıldadığı kelimelerin müride, ölene dek içinde tutacağı, Tanrı’nın ve tabiatın birliğini kabul edeceği bir öğretiyi aktardığı farz edilir. Ancak bu varsayım başkaları tarafından kesinlikle reddedilmiştir. Aslında bunu kanıtlamak bir hayli zordur; çünkü tarikatın sırları hiçbir zaman için yazıya geçirilmemiş, yalnızca tarikatın mensupları tarafından bilinmiştir. Onlar da elbette bu sırları açık etmekle çarptırılabilecekleri korkunç cezalar dolayısıyla böyle bir şeyi asla yapmazlar.” (s. 92).

Garnett, dervişlerin tabii veya masum hallerini vahdet-i vücut zemininde yorumlama, yani doğru bir davranıştan yanlış bir mana çıkarma konusunda maharetlidir. Bir dervişin gizli zikir ve tefekkürünü şöyle yorumlar: Müritliğin bu aşamasında olan bir derviş vaktinin çoğunu tek başına tefekkür edip Tanrı’yla bir olma hâline erişebilmek için zihnini etrafındaki bütün görünür nesnelerden bağımsızlaştırmakla geçirir.” (s. 94). Burada geçen “Tanrı’yla bir olma hali” ile kastedilen “insanın gönlünü Allah’a vermesi” mi yoksa “kendisini Allah’la birleştirmesi, yani vahdet-i vücut inancı mı” olduğunu anlamak için eserin tamamına bakmak gerekir. Eser analitik bir bakış açısıyla gözden geçirilince, bu ifadeyle vahdet-i vücut inancının kastedildiği anlaşılır.

Manidardır ki sadece William Chittick, A. Schimmel, A. J. Arberry, Martin Lings veya Toshihiko Izutsu gibi akademisyenler değil, Garnett, Carl Vett, Michaela Özelsel gibi seyyahlar, psikologlar ve diğer yazarlar da Mevlana ve İbn Arabi’nin[15] sırlı fikirlerini çözmüşler ve onlara hayran olmuşlardır.[16] Bu, bize göre tahrif ve saptırma maksatlı bir hayranlıktır. Mesela Garnett gibi Osmanlı tekkeleri üzerinde kaynak eser üretmeye çalışan psikolog Carl Vett, muhtemelen sahte bir şeyh üzerinden Muhyiddin İbn Arabi’yi, daha doğrusu tümtanrıcılık inancını yüceltmektedir.[17]

Mihriban ismini alan bir Alman psikologun Mevlana ve İbn Arabi sevgisinin sebebi de onların dile getirdiği veya onlara söylettirilen vahdet-i vücut inancıdır. [18] Kitapta “vahdet-i vücut” şöyle tanımlanmaktadır: “Var olan her şeyin gerçekte yok olup, sadece ve sadece Hakk’ın mevcut olması! Vahdet-i vücuda göre ayrı ayrı sayısız şey mevcut değildir… Gerçekte tek vücut vardır.”[19]

Garnett’in seleflerinden olan ve onunla aynı misyonu paylaşan Lady Mantagu da Osmanlı âlimlerinin gerçek dinlerinin “muvahhitlik” olduğunu, bu âlimlerin özel hayatlarında şarap içtiklerini ve bu davranış ve inançlarını halktan gizlediklerini öğrenmiştir. Bunu şöyle ifşa eder veya bir Osmanlı âlimini İslam inancı aleyhine şöyle konuşturur: “Ulema arasında hakim olan, kendilerince gizli tutulan din, muvahhitliktir. Bunu halka öğretmekten çok, şahsi menfaatlerine göre halkı çeşitli kurallarla oyalıyorlar. Ahmet Bey’in sözüne göre onların içinde dinsizliğini serbestçe açıklayan pek az veya hiç yok gibi… Oysa ki bunlar Tanrı’nın varlığına inanıyorlar, dinsizlikleri ise peygambere yeteri kadar saygı göstermemekten ibaret. Kendisinin de bu fikirde olduğunu söylemedi Ahmet Bey. Fakat İslamiyetin hükümlerinden biraz uzaklaşmaktan da çekinmiyor. Bizim gibi rahatça içki içiyor. Kendisine neden içtiğini sorduğum zaman, Allah her şeyi insanlar için yaratmıştır, Kur’an’da şarabın men edilmesi makuldür fakat bunu sadece halk arasında intizamsızlığa sebep olduğu için yapmıştır, dedi ve şöyle devam etti: Peygamber şarabı ölçülü bir şekilde içmeyi asla men etmemiştir, fakat yine de dedikoduya meydan vermemek için şarabı alenen içmem.”[20] Bize göre bütün bunlar, oryantalizmin Müslümanlarda görmek ve oluşturmak istediği inanç ve davranışlardandır. Günümüzde de aynı mizaç ve misyona sahip yazarlar suret-i haktan görünerek aynı şeyleri söylemektedirler.

İbn Arabi, Sühreverdi, İbn Sina, İbn Tufeyl, Feridüddin Attar, Mevlana, Şems-i Tebrizi, Sultan Veled, Fazlullah Hurufi, Seyyit Nesimi, Şeyh Bedreddin, Aşık Paşa, Gülşehri, Eşrefoğlu Rumi, Yazıcıoğlu Muhammet, Sinan Paşa, Oğlanlar Şeyhi İbrahim, Niyazi-i Mısri, Erzurumlu İbrahim Hakkı başta olmak üzere yüzlerce şeyh, şair ve yazar adına ortaya çıkan eserlerde bir yığın doğru ve güzel bilginin arasında vahdet-i vücut, panteizm, hulul, Hurufilik, İşrakilik gibi İslam dışı inançların telkin edildiği görülür. Fuat Köprülü’ye göre Yunus Emre de panteist veya vahdet-i vücutçudur. Ahmet Yesevi’ye gelince o, halkın anlayamayacağını düşündüğü için bu inancını gizlemiştir.[21]  Hacı Bektaş adına ortaya çıkan Makalat’ta da vahdet-i vücut inancı, okuyucunun tepkisinden korkulduğu için, temkinli ve çekingen bir üslupla, muğlak ve kaçamak ifadelerle anlatılmaktadır.[22]

Burada önemle vurgulamak gerekir ki bu eserler yaşayan Sünni İslam kültürünün veya Alevi kültürünün bildiği ve sunduğu kaynaklar değildir, aksine kütüphanelerde bulunup yaşayan İslam kültürüne “eklemlenmeye çalışılan” kaynaklardır. Üstelik bu eserlerin kendileri gibi şahitleri de nevzuhurdurlar. Ancak nevzuhur olmak, sahte olmayı gerektirmez. Bu eserler üzerinde çok yönlü tenkit çalışmaları yapılmalıdır. Bu çalışmaların sonunda söz konusu eserlerin sahih oldukları anlaşılırsa o zaman şu hükmü verebiliriz: Eski İslam büyükleri, Yunan felsefesinden alınan ve İslami söylemlerle harmanlanan panteizm benzeri bir inanca, yani vahdet-i vücut inancına sahip kişilermiş ve bu inançlarını kendi toplumlarına dahi anlatamamışlar ve benimsetememişlerdir.

Burada şu hususu da belirtmek gerekir: Eski şairler adına ortaya çıkan eserlerin birçoğunda baştan sona aynı üslup kullanılmışken, yani bu eserler tek bir kalemden çıkmışken, bazılarında şiirler arasında bir uyumsuzluk vardır; yani eserde farklı kalemlerin varlığı dikkati çekmektedir. Bu durum söz konusu eserlere sonradan bazı müdahalelerin yapıldığı ihtimalini akla getirmektedir. Mesela Niyazi-i Mısri ve İbrahim Hakkı gibi şairlerin şiirlerinin önemli bir kısmı yaşayan Sünni ve Muhammedi İslam’a uygunken, bazıları vahdet-i vücut inancını meşrulaştırmak için bu büyük şairler adına uydurulmuşlar gibidir.[23] Bir kişinin aynı anda birbirine ters iki inanca sahip olması mümkün değildir. 1930-1940’lı yıllarda Rabia Hatun adlı eski bir tekke şairi uyduran ve onun adına etkileyici şiirler yazan grubun bir üyesi olan Hasan Basri Erk, Erzurumlu Bilginler adlı eserinde İbrahim Hakkı’nın panteist/vahdet-i vücutçu olduğunu ispat etmek için bazı beyitleri delil olarak kullanmıştır. Bu beyitler “hem zihniyet” “hem dil” “hem de şiiriyet” bakımından İbrahim Hakkı’nın meşhur ve güzel şiirlerine benzememektedir.[24] Yani bu beyitler farklı bir şairin kaleminden çıkmış ve İbrahim Hakkı’nın şiirlerine eklenmiş gibidir.

Bazı Osmanlı şairlerinin divanlarında İbn Arabi ve Mevlana’yı öven gazeller vardır. Ancak divanın tamamı metinlerarasılık bağlamında okununca, ilgili şairin vahdet-i vücutçu olmadığı, şiirlerinde İbn Arabi veya Mevlana’nın eserlerinden alıntı yapmadığı, onlardan etkilenmediği anlaşılmaktadır. Bu durumun en az iki izahı vardır: Birincisi bu şairler, Mesnevi şarihleri gibi, Mantıku’t-Tayr, Füsus ve Mesnevi gibi eserleri anlamadan okumuşlar ve övmüşlerdir. İkincisi sanat değeri çok düşük olan bu şiirler ilgili divanlara sonradan eklenmiştir. Bize göre Mesnevi gibi edebi eserlerin eski Osmanlı şairleri tarafından anlaşılmadan okunduğu iddiası, mantık dışı bir iddiadır. Arapça veya Farsçayı tam öğrenememiş bir Batılının anlayabildiği ifadeleri Nabi’nin anlayamayacağını söylemek haksızlıktır. Osmanlı divan ve halk şairlerinin dille yaptıkları zeka oyunlarını bugün taklit etmek bile çok zordur.

Hz. Peygamber ve Hz. Ali’nin Güya İnsanlardan Sakladıkları İddia Edilen İnanç Vahdet-i vücut mu?

Garnett ve diğer oryantalistler buldukları sözde İslâm kaynakları üzerinden “tümtanrıcılık” inancını meşrulaştırmaya çalışırlarken sadece İslâm sufilerini değil Hz. Peygamber ve Hz. Ali’yi de istismar etmişlerdir. Mesela Garnett’in Mesnevi’den aldığı bir hikâyeye göre Hz. Peygamber’in ve Hz. Ali’nin insanlardan sakladıkları bir inançları vardır: “Peygamber (s.a.v) bir gün yanlarında başka kimse yokken Ali’ye samimiyet ihvanının (çok büyük ihtimalle ilk ihvan topluluğu budur) sırlarını ve gizemlerini anlattı; bunları başka hiç kimseye açık etmemesini buyurdu. Ali bu sırları kırk gün boyunca göğsünde sakladı; ama artık bunları içinde tutamayacağını hissedince çöle kaçtı. Yol üstünde bir kuyuya tesadüf etti.  Durup kuyunun ağzından içeri baktı, sonra da toprağa ve suya tek tek bu sırları açık etti. Bundan birkaç gün sonra kalbi mucizevi bir şekilde aydınlanmış olan genç bir çoban kuyudan bir kamışın büyüyerek yükselmekte olduğunu gördü. Kamışı kesti… Peygamber, çobanın neyinin nağmelerinin kendisinin Ali’ye saklasın diye verdiği sırların bir yorumu olduğunu söyledi.” (s. 100). Kime ait olursa olsun, bu alegorik hikayenin uydurma olduğu açıktır. Zira hiçbir peygamber halktan korkusundan dolayı kendi inancını saklamaz. Garnett’e ve diğer oryantalistlere göre mutasavvıflar da İslam inancına ters düşen fikirlerini halktan gizlemişler, onları alegorik veya ikiz anlamlı sözlerle ifade etmişlerdir (s. 94-95). Çünkü onlara göre cahil insanlar yani Sünni Müslümanlar, vahdet-i vücut inancını kavrayamazlar.

Güya Herkesin Gizlediği Tümtanrıcılık İnancını Hallac-ı Mansur’un İfşa Etmesi

Şöhretini ve hayat hikayesini başta Fransız şarkiyatçı Louis Massignon olmak üzere yerli ve yabancı oryantalistlere borçlu olan Hallac-ı Mansur, İslam tarihinde vahdet-i vücut inancının açık sözlü temsilcisi olarak gösterilmiştir.[25] Massignon, Reynold Nicholson ve Yaşar Nuri Öztürk gibi araştırmacılar tarafından özenle ortaya çıkarılan bilgilere göre Hallac-ı Mansur, diğer mutasavvıfların aksine, vahdet-i vücut inancını, kelime oyunlarıyla insanlardan saklamamış; bu inancını doğrudan halka söylemiş[26] ve güya bu ihtiyatsız tavrından dolayı asılarak, kesilerek, derisi yüzülerek öldürülmüştür.[27] İslam toplumunun güya dinsiz diyerek öldürdükleri bir kişinin, 19. asırdan sonra yerli ve yabancı oryantalistlerin gayretleriyle büyük bir İslam sufisi haline dönüştürülmesini inanç mühendisliği bağlamında düşünmekte bir sakınca yoktur.

Garnett’in Hallaç’la ilgili olarak aktardığı şu hikâyede yalancılık ve istismarcılık en üst seviyeye ulaşmıştır: “Bir başka menkıbeye göre de ilham sahibi bir sûfî, Kadir-i Mutlak’a [Allah’a] niçin Hallac’ın acı çekmesine müsaade ettiğini sormuştur. Kendisine şöyle cevap verilmiştir: “Ona sırrını ifşa edenin cezası verilmiştir. Bir de Hallac’ın, gördüğü diğer işkenceler yanında, kazığa oturtulması söz konusu olunca cellatların bunu yapmadığı anlatılır. Onu tutup zapt etmeye çalıştıkları halde, Hallac’ın bedeni her seferinde ellerinin arasından kayıp gitmiş, kazıktan biraz yukarıda, havada dik bir biçimde oturur halde görünmüş. Bunlar dünya üstünde olup biterken ruhu cennet katını aramaktaymış. O sırada Peygamber [a.s.] yanına gelerek Hallac’ın en üst seviyede olduğunu, yani visal’e yahut “birlik”e erdiğini ve “ben Tanrı’yım” diye ilan etmesinin doğru olduğunu söylemiş…” (s. 23). Bu ifadeler Garnett’in eserinin başlığındaki iki kelimeyi akla getirmektedir: “Mistisizm” ve “sihir”.

Hallaç’ın ene’l-hak inancının vahdet-i vücuttan, vahdet-i vücudun da vahdet-i şuhuttan, hululdan ve panteizmden ayrı olduğu konusunda sun’i tartışmalar yapılmıştır. Haddizatında bu inançların hepsi Muhammedi, Kur’ani veya Sünni İslam’a göre batıldır. Batıl bir inancın başka bir batıl inançtan farklı olduğunun ortaya konulması onu meşrulaştırmaz.

Vahdet-i Vücut İnancı Halktan Saklandı mı Saklanmadı mı?

Kendisini adeta vahdet-i vücut inancına adayan Arberry, Tasavvuf adlı eserinde Bayezid-i Bistami ve Hallac-ı Mansur dışındaki sufilerin, vahdet-i vücut inançlarını halktan saklamak için ihtiyatlı bir üslup geliştirdiklerini söyler: “Vahdet dili konusunda daha cüretkar ve aşırı olan İran’dan Bistami Ebu Yezid (Bayezid-i Bistami)’dir (v. 261/875). ‘Mest olmuş’ sufilerin ilki olan Bistami, mistik ateşin kanatlarıyla uçtu, Rabbini kendi ruhunda buldu ve Ortodoksları [Yani Sünni Müslümanları], “Tesbih ve Takdis Banadır” “Şanım ne yücedir” çığlıklarıyla öfkelendirdi. Onun ekstatik sözleri (şathiyyât) onun daha uyanık kardeşlerine büyük bir utanç verdi. Sonunda bu tip kimselerin dışarıdakiler için aşikar küfür gibi görünen bu tavırlarını masum olarak yorumlayacak bir teknik geliştirdiler. Kendisi çok kolay anlaşılır ve ince düşünür olan Cüneyd, maharetini onlar hakkında bir yorum yazarak gösterdi.[28]Bu yolla Cüneyd-i Bağdadi, insanın tanrısallığını vaz etmenin ölümcül tehlikesinden kaçmada başarılı olurken, onun genç çağdaşı Hallac, varoluş muammasını çözmede bu kadar şanslı değildi ve küfürle suçlanarak 309/922 yılında idam edildi[29] Arberry, bu ifadelerde vahdet-i vücudu ve onun temsilcilerini aklayan, Sünni Müslümanları da değersizleştiren bir bakış açısı kullanmıştır. Ona göre bir sufinin vahdet-i vücut inancını ilan etmesi, Müslümanları öfkelendirirken, bu inanca inanan kişileri de utandırmaktadır. Bundan dolayı bu inanç muğlak ve alegorik sözlerin içine gizlenerek ifade edilmiştir.

Diğer yandan vahdet-i vücut inancının halktan saklandığı iddiasıyla çelişen bilgiler de ortaya çıkmıştır. Mesela 20. asırda birçok vahdet-i vücut risalesi bulunmuştur. Yazdığı İslam Tarihi adlı eseriyle Hz. Muhammet’i ve Kur’an’ı değersizleştiren, buna mukabil vahdet-i vücudu yücelten Hollandalı Dozy’nin takipçilerinden olan ve bu bakımdan “yerli oryantalist” sıfatını hak eden Rıza Tevfik ve Abdülbaki Gölpınarlı gibi yazarlar, vahdet-i vücut inancının dile getirildiği bir yığın manzum malzeme bulmuşladır.[30] Elbette bunların 19. asırda uydurulmuş olma ihtimali vardır. Kolaylıkla Tazarru’name gibi bir eser yazabileceğini söyleyen Rıza Tevfik’in Eşrefoğlu Rumi’ye atfen eserine aldığı şu beyitte “Haşa, ben insan şeklinde görünen Allah’ım” denilmektedir:

Benem ol Eşref-i Rûmî ne Rûmiyem ne İznikî

Benem ol dâimü’l-bâkî göründüm sûretâ insân[31]

Rıza Tevfik’e göre bu büyük sufi, bu din dışı sözünü güya Allah adına söylemiştir.

Edebi değeri olmayan bu tür birçok beyit ve manzumenin yanı sıra Muhammediyye, Müzekki’n-Nüfus gibi mensur eserlerde de bir yığın doğru bilginin arasında okuyucuya vahdet-i vücut inancı telkin edilmektedir. Mesela Eşrefoğlu Rumi’ye atfedilen Müzekki’n-Nüfus’ta Bayezid-i Bistami’nin 30 yıllık ibadet ve çileden sonra Allah’ın haşa Bayezit suretinde göründüğü anlatılmaktadır: “Otuz yıldan sonra dostla [Allah’la] benim aramda olan perdeyi kaldırdılar, gördüm Bayezid perde ardından zahir oldu. Yani demek olur [demem odur] ki Bayezid, Bayezid’e tecelli oldu. Pes öyle sandım ki istediğim yine ben imişim; çünkü gördüm, görünen yine Bayezid imiş ve mana-yı Bayezid’e görünen Hak sıfatı imiş. Mana-yı Bayezid’i bildim.” dedi. Pes “Kim ki nefsini bilir, o Rabbını da bilir muhakkak oldu.[32] Bu sözler bize Attar’ın Cevherü’z-Zat adlı eserinde birçok ibadet ve çileden sonra haşa kendisinin ilah olduğunu anlayan gencin hikayesini veya Mantıku’t-Tayr’daki otuz kuşun hikayesini hatırlatmaktadır. Yani birbirini destekleyen zengin bir literatür oluşturulmuştur.

Bize göre Eşrefoğlu Rumi, Osmanlı toplumunun ve devlet adamlarının saygısını kazanmış bir âlimdir. Onun hakiki bir mümin veya veli olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez. Ancak halkın itibar ettiği Müslüman bir âlimin, halkın inancına ters sözler söylemesi, çok zordur. Ayrıca halka şiirlerle vaaz etme mertebesine çıkmış Eşrefoğlu Rumi’nin Türkçeyi bir yabancı gibi kötü kullanması da mümkün değildir.

Vahdet-i Vücut İnancına Uygun Olarak Dilberlerin Yüzünde Haşa Allah’ı Görme Safsatası

Yerli ve yabancı oryantalistlerin özellikle Tanzimat sonrasında buldukları veya eski şairler adına uydurdukları sözde İslami eserlerde verilen mesajlardan birisi de ilahi aşka ulaşmak için beşeri aşkın “köprü” olarak kullanılabileceği safsatasıdır. [33] Bu konuda da birbirini destekleyen eserler kaleme alınmıştır. Bazı hikayelerin sonunda aşıklar, beşeri aşktan ilahi aşka ulaşmaktadırlar.[34] Bu hikayelerde beşeri aşkın uzunca tasvir edilmesi, ilahi aşkın veya hidayete erme faslının ise kısa kesilmesi veya geçiştirilmesi manidardır.

Dilberlerin yüzünde Allah’ı seyretme, Leyla’dan Mevla’ya, beşeri aşktan ilahi aşka ulaşma safsatasıyla bağlantılı olarak “cemalperestlik”, “mahbub-dostluk”, “Hurufilik” gibi kavramlar da üretilmiştir. Bu kavramlardan hiçbirisinin yaşayan İslam kültüründe hem “kelime” hem de “mana/fiil” olarak bir yeri yoktur. O kadar yoktur ki “mahbub-dost” kavramını eski harfli metinlerde gören doktora öğrencileri, onu okuyamamakta ve anlayamamaktadırlar.[35] Çünkü bunlar ya ölü ya da uydurma kavramlardır.

Garnett’in, eserinde beşeri aşkın ilahi veya hakiki aşka geçişte bir köprü olduğu mesajını vermesi şaşırtıcı değildir. Arberry[36] ve Walter G. Andrews[37] gibi diğer oryantalistlerin de benimseyip yaygınlaştırmaya çalıştıkları bu bakış açısına göre doğrudan kadın aşkını ve şarabı anlatan hikaye ve şiirlere tasavvufi anlamlar yüklenebilir: “Ama Farsçada Mesnevi adı verilen manzum haldeki uzun aşk hikayelerinin hemen tamamı, örneğin Leyla vü Mecnun, Hüsrev ü Şirin, Yusuf ile Züleyha ve Mantıku’t-Tayr gibi muhteşem şiirler ve benzerleri, insan ruhunun Tanrı’ya erişmek için duyduğu özlemin, aşkın ve en büyük manevi güzelliklere ve hayırlara, yani ancak en zorlu, en acılı imtihanlardan geçerek tezkiye olmuş kalplerin erebileceği nimetlere ulaşma arayışlarının mecazi anlatımlarıdır. Gazeller de bu açıdan daha uzun şiirlerle aynı özellikleri taşır. Bunlar görünürde yalnız şarabın güzelliklerini anlatan, zevk ve sefa dolu nağmeler düzen şiirler olsa da söz konusu mazmunların neyi simgelediğini bilenlerin gözünde cezbe halindeki kalbin çırpınışları ya da söylendiği gibi, o kalbin düştüğü ilahi aşk sarhoşluğudur (s. 46). Bu coşkunluk sözlerinin her biri manevi anlamlar içerir… Bu gazellerde ‘aşık’ın bağrını yakan ‘güzel’ Tanrı’dır. Kusursuz güzelliğini gözlerden saklayan örtüyü çıkarması için yalvardığı ‘sevgili’ de O’dur. ‘Yakut dudak’ ise Tanrı’nın konuşulmayan ama duyulan ve anlaşılan kelimelerine atıftır. “Güzel’in zülüflerinde gizli olan, ilahî varlığın gizli sıfatlarının kavranması anlamına gelirken, ‘kucaklanma’ ilahî sırların insana açık edilmesini anlatır… ” (s. 47). Görüldüğü gibi oryantalistler ve onların kaynakları, Müslümanların safdilliğini istismar etmekte ve onların akıllarıyla açıkça alay etmektedirler.

Mehmet Akif, açıkça aşk, sevgili, şarap şiirleri yazan, sonra bir itiraz durumunda onlara tasavvufi anlamlar yükleyen şairleri sahtekarlıkla suçlamıştır.[38] Burada yanlış yorumları engellemek için şu bilgiyi vermekte fayda vardır: Akif de dahil dindar şairler “canan”, “saki”, “şarap” gibi kavramları mecazi anlamda şiirlerinde kullanmışlardır. Ancak bu şiirlerdeki mecazlı kullanımlar okuyucu tarafından hemen anlaşılmaktadır.

Molla Cami gibi saygın bir İslam şairine atfedilen eserlerde vahdet-i vücut inancı ve bu inanca bağlı olarak bir kadında Allah’ın güzelliğinin görülebileceği fikri telkin edilmektedir. Bu eserlere göre Allah, haşa, yarattığı varlıkların aynasında kendisini seyretmektedir. Hatta ayna da kendisidir: “Bir varlık, senlik ile benlikten azade; Ve bütün ikiliklerin uzağındaydı, yüce güzellik; Başka hiçbir şeye değil bir tek kendi üstüne kendi ışığıyla tecelli etmişti.” (s. 57). “Güneş’te O’nun güzelliği parladı” “Leyla’nın parıl parıl saçlarının her bir büklümü Mecnun’un kalbine cazibe saçtı, çünkü ilahî bir ışığın yansıması, onun ay yüzünde parıldadı.” “Şirin’in suretine Perviz’in kalbini, Ferhad’ın hayatını çalacak güçteki tatlılığı ödünç veren O’ydu.” “Onun güzelliğidir gösterir kendini her yerde, dünya güzelliklerinin suretinde parıldar.” “O, Yusuf’un gömleğinde yüzünü gösterince Züleyha’da huzur kalmadı.” “Sen her nerede bir örtü görürsen, bil ki örtünün altında saklanan O’dur.” “Hangi kalp aşka boyun eğmişse, onu büyüleyen O’dur.” “Bu dünyanın güzellerini sever gibi yapan kalp aslında yalnız O’nu sever. Sakın söyleme şöyle: “O en güzel olandır, bizse O’nun âşıklarıyız.” Sen ki aynadan başka bir şey değilsin. O ise aynaya bakan yüzdür. Suretini aynaya düşür. Yalnızca O, tecelli edendir, sense hakikatte gizlisin. Saf aşk ve güzellik bir tek O’ndan gelip kendini sende açık eder. Eğer aralıksız bakamazsan, zamanla aynanın da O olduğunu idrak edeceksin. O ki hem hazine hem mahfazadır. ” (s. 59). Bunlar apaçık İslam inancına ters sözlerdir. Bu sözlerin Molla Cami’ye ait olması veya olmaması, onları doğru ve muteber yapmaz.

Garnett’in örneklerle anlattığı bu konu, Latifi tezkiresinde de temkinli bir üslupla dile getirilmektedir. “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri” başlıklı yazıda bu konuya şöyle değinilmiştir: “Latîfî, tezkiresinin giriş kısmında şairlerin dilber tasvirlerine [tasavvufi] bir yorum getirir. Hak dostlarının veya arif kişilerin her güzellikten ve güzel yüzden Allah’a ulaşabildiklerini, o güzel yüzde Allah’ı seyrettiklerini, nakışta nakkaşı gördüklerini söyler. Şairlerin def, ney, meze, şarap gibi kavramları istiareli olarak kullandıklarını, bunların her birisinin bir yorumunun olduğunu sultan ve güzellerin övgülerinin aslında Allah’a yapılmış bir övgü olduğunu ve Sultan Süleyman’ı övmenin müminlere farz olduğunu ifade eder. Görüldüğü gibi Latîfî, tezkiresinin başında, sevgilinin (yani bir kadının) ben, yüz ve hatta “bacak” tasvirinden bile mukaddes bir mana çıkartabilecek kadar saf niyetli (daha doğrusu “alaycı”) bir kişiliğe bürünür. Sanat ve hüner için şiir yazan divan şairlerinin şiirlerinin, bu şekilde takdis edilmesi vukufsuzca bir tavırdır. Zira azıcık divan şiirine vakıf olan bir kişi, bu şiirlerin hepsine tasavvufî ve hikemî anlamlar yüklenemeyeceğini bilir.[39] Latifi’ye göre mahbubdostların veya cemalperestlerin çeşitleri vardır. Güzelleri aşkla, yani iyi niyetle seyredenler olduğu gibi, kötü niyetli olanlar, cemalperestliği sapkınlığa kadar götürenler de vardır. Hatta bu konuda Muhabbetname adlı bir eser dahi yazılmıştır.[40] Latifi tezkiresi de dahil 19. asırda Osmanlı adına ortaya çıkan birçok eser incelendiği zaman Osmanlı-İslam toplumunun din dışı bir hayat yaşadıkları, din adamlarının açıkça şarap içtikleri ve fuhuş yaptıkları, üstelik bu günahlardan dolayı utanmadıkları ve ahlak bakımından günümüzün en dejenere ve en dinsiz toplumlarından bile daha kötü oldukları sonucu çıkar.[41] Ancak bu iddia sosyal gerçeklikle çelişmektedir. Zira 19. ve 20. asırda Osmanlı bakiyesi olan Müslümanlar şarabı ve fuhşu büyük ve utanç verici günahlar olarak görmektedirler. Oryantalistler bu durumu da izaha girişmişler, 17. asırdan sonra Müslümanların baskıdan ve riyakarlıktan dolayı ahlaklı gibi göründüklerini iddia etmişlerdir. Bu haksız bir iddia ve art niyetli bir genellemedir.

Vahdet-i vücut inancının teorik alt yapısını hazırlayan İbn Arabi’nin Nizam adlı bir kıza aşk şiirleri yazması da şaşırtıcı değildir. Güya İbn Arabi, bir kadının yüzünde İlahi tecellileri görebilen bir aşıktır. Aşağıdaki mısralar bu iddianın ne kadar doğru veya ne kadar aldatıcı olduğu tartışmasına ışık tutabilir:

“Rum diyarından rahibeler

Veda günüydü o gün yük almadı develer

Alaca tüylülere tavuslar (kızlar) yüklendiler

 

Bir bakışı can alan krallardır o kuşlar

Bir Belkıs’tır her biri inci tahtta seyreyler

Eteğini çekince Tevrat parlar dizinde

Ben bir Musa olurum, okur yazarım eser

Kutsal Rum kızlarından çok güzel bir rahibe

Parıldar güzelliği namus nurunu örter

Hasretinle özlemim taştı nihayet, dedim:

Ey alacalı güzel uzaklaşma bu sefer[42]

Namahrem kadınların yüzünde haşa Allah’ı müşahede etme fikr-i batılası konusunda İbn Arabi’ye atfedilen çok çirkin bilgiler de vardır. Bazı yabancıların İbn Arabi sayesinde İslam’a ilgi duyduklarını söylemelerinin sebebini bu tür bilgilerin içinde aramak gerekir.

İbn Arabi övgüsü ve vahdet-i vücut inancı, hiç tahmin edilmedik eserlerde bile karşımıza çıkmaktadır. Mesela Ahmed Hamdi Bey, İslam Âlemi ve İngiliz Misyonerleri adını verdiği eserde bir yandan misyonerlik hakkında doğru bilgiler verirken diğer yandan okuyucuya vahdet-i vücut inancını telkin etmektedir: “İşte burasını herkes anlamakta herkes güçlük çeker. Hazreti Muhiddin Arabi’nin Farsçadan tercüme olarak:

Ben bilmezdim gizli ve ayân hep sen imişsin

Tenlerde ve canlarda nihân hep sen imişsin

Senden bu cihan içre nişân ister idim ben

Ahir bunu buldum ki cihan hep sen imişsin…”[43]

Söz konusu eserde sadece Hamdi Bey değil, misyoner John da İbn Arabi’yi ve onun teorisini yüceltir: “Mr. John üzüntülü bir çehreyle ‘Mustafa Efendi, siz daha gençsiniz, yeterince bilginiz yoktur; dinler tarihi okumamışsınız, bir filozof gibi düşünemiyorsunuz. Bakınız, İslam âleminin övünç kaynağı olan büyük âlim, faziletli ve şöhretli filozof Ebu Bekr Muhammed Muhyiddin İbn Arabi “Ya Rabbi, insanlar, taşa, toprağa da tapmış olsalar, ibadet senden başkasına değildir, sadece ve sadece sana mahsustur’ buyuruyor. Bu şekilde, felsefi düşünüldüğü takdirde, dinler arasında itikadi açıdan pek de fark olmadığı görülür. Sadece dış görünüşte ve ritüellerde bazı farklılıklar vardır. Bunun da çok fazla önemi yoktur. ‘Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” (Buharî, Edeb, 80) emrine dayanarak, dinlerin, en kolay icra edilenini size kabul ettirerek, kazanılacak zamandan, sizi çalışma ve gayrete yöneltmek ve faydalandırmak istiyoruz.”[44] Bu ifadelerde suret-i haktan görünerek İbn Arabi üzerinden İslam’ın içini boşaltma gayreti hissedilmektedir. Bir İngiliz Casususun İtirafları adlı esere göre misyonerlere verilen görevlerden birisi İbn Arabi ve Mevlana’ya atfedilen eserlerin Müslümanlar tarafından okunmasını sağlamaktır.[45]

Vahdet-i Vücut İnancının Bir Neticesi Olarak Osmanlı Tekkelerinde Şeyh ve Dervişlerin Namaz, Hac Gibi Farzları Gizlice Terk Ettikleri ve Bazı Dini Yasaklara Karşı Çıktıkları Mesajı

Vahdet-i vücuda inanan, kendisini Allah’ın gölgesi veya yansıması olarak gören, kainatta Allah’tan başka bir varlığın olmadığını iddia eden, kendi varlığını ve fiillerini inkar eden birisinin normal Müslümanlar gibi ibadet etmesine, cehennemden korkmasına, hac için Kâbe’ye gitmesine vs. gerek yoktur. Vahdet-i vücut inancı, haram helal, hayır şer, dindar dinsiz, iyi kötü ayrımını ortadan kaldıran bir inançtır.[46] Nitekim Garnett, eserinde ibadetlerin tekkeye yeni gelmiş ve vahdet-i vücut sırrına ulaşamamış dervişler için geçerli olduğu mesajını verir: “Şeriat veya kanun adı verilen ilk aşamada mürit, Müslümanlıktaki genelgeçer ibadetlerin bütün rükünlerini yerine getirir; dinibütün herhangi bir kimse gibi Kur’an’ın bütün emir ve yasaklarına riayet eder… Bundan sonra mürit, dervişlerin dilinde ‘yol’ denilen şeye girmiş olur. Bu dönem içerisinde, aslında dışarıda görünenden saklı olan şeylere bir geçiş husule gelir, derviş büyük sufilerin felsefi yazılarıyla meşgul olmaya başlar. Nitekim bu yazılar tarikat sohbetlerinin ve ilmi çalışmaların ana konusunu oluşturmaktadır. Derviş olmak isteyen kişiye ritüele dönük ibadetin yerine manevi ibadeti koyması gerektiği öğretildiği gibi kendisi İslâm’ın dogmaları ve kuralları arasından yalnızca cahil kitlelere lazım olanlarını terk etmeye de yöneltilir. Tabii bu yöntem çok ihtiyatlı ve dikkatli bir biçimde ele alınır; nitekim bir mürit dindarlığının, faziletlerinin, yüksek maneviyatının ve hayli ilerlemiş zühd halinin samimiyetine dair deliller sunmadıkça gündelik dini uygulamalardan azad edilmez. Müritliğin bu aşamasında olan bir derviş vaktinin çoğunu tek başına tefekkür edip Tanrı’yla bir olma hâline erişebilmek için zihnini etrafındaki bütün görünür nesnelerden bağımsızlaştırmakla geçirir.” (s. 94).

Garnett, 16. asırda yaşayan derviş ve şeyhlerin de İslam dışı inanç ve davranışlarının olduğunu ve bu inançlarını halktan gizledikleri sürece devletin onlara müdahale etmediğini söyler: “[16. yüzyılda] mutasavvıfların yüksek seviyelerde olanlarının “inandığı öğretilerin aslı” başkalarından gizli tutulduğu sürece, kanun adamlarının bunların züht yaşamlarına, yeminlerine, rakslarına yahut tekkelerinde icra ettikleri kendine has başka ibadetlere, ayrıca mucizevi yetenekleri olduğu, Tanrı’yla doğrudan iletişim içinde oldukları gibi iddialarına yönelik suçlamalarının hemen hiçbir etkisi olmamıştır. Ancak dervişlerin etkisi ve itibarı arttıkça, birçok tarikat en baştan itibaren geçerli olan kurallarını ve elden bırakmadıkları ihtiyatı aşama aşama gevşetmiş, öğretilerinin çoğunun halk tarafından bilinir hale gelmesine müsaade etmiştir. Böyle olunca düşmanlarına da kesin ve ciddi suçlamalar getirme imkânı doğmuştur. Dervişler, İslâmın akideleri üstünde değişiklik yapmaya çalışmakla, Kur’an’ın yasakladığı faaliyetlerde bulunmakla, … hem insanî hem ilahî bütün kanunları hiçe saymakla suçlanmıştır.” (s. 153-154).

Garnett’in Mesnevi’den alıntıladığı şu beyitlerde hac ibadeti değersizleştirilmektedir. Hikâyeye göre, bir pir kendisinin Kâbe’den daha değerli olduğunu, Allah’ın nurunun kendisinde tecelli ettiğini dolayısıyla Kâbe’ye gitmeye gerek olmadığını iddia eder:

“Pir, “Ey Bayezid nereye gidiyorsun, gurbet pılıpırtısını nereye kadar çekip sürükleyeceksin?” dedi.

Bayezid, “Hac mevsimi… Kabe’ye gidiyorum” diye cevap verdi. Pir dedi ki: “Yol masrafı olarak yanında ne var?”

Bayezid, “İki yüz dirhem gümüşüm var. Ridamın ucuna sımsıkı bağladım işte” deyince pir,

“Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac tavafından daha makbul bil. O dirhemleri de ey cömert kişi bana ver. Bil ki hac ettin, muradın hâsıl oldu.  

Umre ettin, ebedi ömre nail oldun, saf bir hal geldin, Safa’ya koştun,

Saiy erkanını yerine getirdin.

Canının gördüğü Hak hakkı için ki o, beni kendi evinden daha üstün, daha makbul etmiştir.

Tanrı, Kabe’yi kurdu ama kurdu kuralı ona gitmedi...

Beni gördün ya bil ki Tanrı’yı gördün; doğruluk Kabesinin hakiki Kabe’nin etrafında tavaf ettin.

Bana hizmet Tanrı’ya itaat etmek, onu övmektir. Sakın Hakkı benden ayrı sanma.

Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Tanrı nurunu göresin” dedi.

O sevgili, Kabe’ye yalnız bir kez “Evim” demiştir.

Ama beni yetmiş kez kendi kulu ilan etti” (s. 55-56).

Görüldüğü gibi Mevlana’ya atfedilen bu beyitlerde okuyucunun aklıyla alay edilmektedir. Çünkü her şeyden önce yapılan kıyaslama yanlıştır; insanın eşref-i mahlukat olması Kâbe’yi ve hac ibadetini değersizleştirmek için gerekçe olarak kullanılamaz. Bize göre hiçbir Müslüman şöyle cümleler kuramaz: “Beni gördün ya bil ki Tanrı’yı gördün; doğruluk Kabesinin, hakiki Kabe’nin etrafında tavaf ettin.” “Bana hizmet, Tanrı’ya itaat etmek, onu övmektir. Sakın Hakkı benden ayrı sanma.”

Garnett, Menakıbu’l-Arifin’den aldığı bir hikâyede, yine Mevlana üzerinden hac ibadetini değersizleştirmektedir. Bu hikayeye göre, hacca gitmeye niyetlenen Fahrunnisa adlı bir kadın, bir gece Kâbe’nin Mevlana’nın etrafında döndüğüne şahit olur ve hacca gitmekten vazgeçer: “Bu kadının gösterdiği sayısız keramet vardı. O, Mevlana’nın evindeki sohbetlere sürekli katılır, Mevlana da arada bir onun ziyaretine giderdi.” Bu kadın bir gün hacca gitmeye karar verir ve bu durumu Mevlana ile istişare eder. “O gece Fahrunnisa, Mevlana’nın evinde kaldı, gece yarısına kadar konuştular, sonra Mevlana kalkıp âdeti olduğu üzere namaz kılmak için evin üst kısmında çıktı. Onu da yanınca çağırdı. Fahrunnisa yukarı çıktığında Mekke’deki Kâbe’yi Mevlana’nın başı etrafında dönerken gördü.” Görünce bayıldı, ayılınca Kâbe’ye gitmekten vazgeçti, çünkü gerek kalmamıştı (s. 148). Bu gülünç hikâyede iki mesaj verilmektedir: Birincisi, gönlün temiz ise namahrem bir kadınla sabaha kadar baş başa kalabilirsin, onunla beraber zikir edebilirsin. İkincisi yanında Mevlana gibi birisi varsa, hacca gitmene gerek yok. Bu garip hikâyenin alındığı Menakıbu’l-Arifin adlı eserde İslam inanç ve ahlakına uymayan birçok hikaye bulunmaktadır. [47]

Burada kısaca belirtmek gerekir ki tekke şairlerinin şiirsel ifadelerinden dine ters hükümler çıkarmak doğru değildir. Meselâ “Sakın insanlara haksızlık etme, onların gönüllerini kırma; çünkü gönül, Allah’ın evidir. Gönül kıran, insanlara haksızlık eden birisinin kıldığı namazın bir faydası olmaz.” şeklindeki bir nasihati haccı ve namazı değersizleştirmek için kullanmak art niyetli bir tavırdır.

Yetiştirilen ve Meşhur Edilen Sahte Dervişler ve Sahte Şeyhler Üzerinden Vahdet-i Vücut İnancının 19. Asırda Osmanlı Tekkelerinde Yaygın Olduğu Mesajının Verilmesi

Yerli ve yabancı oryantalistler İslam inancının sadece geçmişini değil halihazırını ve geleceğini de şekillendirmek istemişlerdir. Bu bağlamda 19. asırdan itibaren başta Mevlevi ve Bektaşi tarikatları olmak üzere İslam âlemindeki birçok tarikat içine haram helal hassasiyeti olmayan, vahdet-i vücut gibi inançlara sahip âlimler, müftüler, şeyhler ve dervişler yerleştirmişlerdir. Hatta bu kişilere Kadıyanilik, Vehhabilik, Bahailik gibi mezhepler kurdurmuşlardır.

19. asrın sonunda vahdet-i vücut inancını meşrulaştırmak için yetiştirilen (sahte) dervişlerden birisinin adı Cevad’dır. Yerli ve yabancı oryantalistler, İslam tarih ve inancını tahrif eden sözde kaybolmuş tarihi eserlere kolaylıkla ulaştıkları gibi, yetiştirdikleri bu sahte şeyhlere de hemen ulaşmışlar ve onlar üzerinden batıl mesajlarını vermişlerdir. Osmanlı Şiir Tarihi adlı eserin yazarı oryantalist E.W. Gibb, Cevad adlı vahdet-i vücutçu dervişin biyografisini The Story of Jewad adıyla İngilizceye tercüme etmiştir. Garnett, Gibb’den aldığı bu Cevat hikayesi üzerinden Osmanlı tekkelerinde vahdet-i vücut inancının yaygın olduğu mesajını verir. Hikâyenin sonu şöyle biter: “[Cevad,] huzur-ı aliye girip de Sultan’ın güzelliğine bakmak için gözlerini kaldırdığında o kelimelerle tarif edilmez tahtta oturanın, kendisinin olduğunu gördü.” (s. 24). Benzer batıl mesajlar, Mantıku’t-Tayr’da, Cevherü’z-Zat’ta ve Müzekki’n-Nüfus’ta da verilmektedir.

19. asırda yetiştirilen sahte sufilerden birisi Şeyh Muhammet Nuru’l-Arabi’dir. Bu şahıs Tanzimat döneminde Balkanları tesiri altına alan bir tarikat kurmuştur veya kendisine kurdurulmuştur. Şeyh Muhammet Nuru’l-Arabi, Şeyh Bedreddin’in Varidat adlı eserine bir şerh yazmış, sapkın mesajlarını sahte veya sahih bu eser üzerinden vermiştir. 19. asırda oluşan bütün batıl tarikat veya mezheplerin kurucuları kendilerine tarihten referans isimler ve eserler bulmuşlar veya üretmişlerdir. Meşhur biyografi yazarı Bursalı Mehmet Tahir, Muhammet Nuru’l-Arabi’nin melamilik tarikatına intisap edenler arasındadır. Bu sahte şeyhin vahdet-i vücut inancını savunması tesadüf değildir.[48]

Bektaşilik gibi saygın bir geçmişi olan tarikatların içine sahte ve sapkın şeyhlerin yerleştirilmesi konusunda A. Fikri Yavuz şunları söyler: “Bir kısım tarikatlar ise bilhassa son asırlarda İslâm dünyasında, Osmanlı İmparatorluğu cemiyet yapısında tahripçi bir rol oynamış mukaddes dinî akidelerimizi şer’i şerifi yıkıcı, zararlı, sapık ve bâtınî inanç ve hareketlerin merkezi olmuşlardır. Bunun yanında bazı tarikatlar daha ileri giderek ayrıca, Osmanlı Türklerinin kurduğu Osmanoğullarının şahıslarında temsil ettiği Müslüman sünnî hilâfet devletini yıkmak için âdeta maskeli komiteler halinde çalışmışlardır. Aslında hak yoluna bağlı Bektaşilik ve Melâmilik bu tip bozguncu rol oynayan tarikatların başında gelir. Bu menfi zihniyet ve zararlı faaliyet onları Müslümanlığın yüksek akide ve esaslarına bağlılıktan büsbütün uzaklaştırmış, kendilerini sapık, anarşist fikirlerin müdafii ve tevil yolundan sahibi yapmıştır.”[49]

20. asırda vahdet-i vücut inancını meşrulaştırmak için yetiştirilen din adamlarından birisi de Şeyh Ahmet Alevi’dir.[50] Bu şahsiyetin tanıtılması için Londra’da Martin Lings tarafından bir doktora tezi hazırlanmış ve bu tez önemine binaen Türkçeye de çevrilmiştir. Kitapta Martin Lings’in diğer adının Ebubekir Siraceddin olduğu söylenir. Üstelik Ebubekir Siraceddin “İslam dünyasında tasavvufun önemli bir temsilcisi” olarak gösterilir. Onun “felsefi anlayışının kökenleri[nin] tüm dinlerin özünde yer alan Batıni hakikatlere” dayandığı söylenir.[51] Bu sözler Lings’in veya Ebubekir Siraceddin’in asıl maksat ve misyonunun ne olduğunu açığa çıkarmaktadır. Onun misyonu Garnett’in misyonuyla aynıdır. O da 20. asırda İslam dünyasında vahdet-i vücut inancının yaşadığı şeklindeki batıl iddiayı ispatlamaya çalışmaktadır. İslami ilimler profesörü A. J. Arberry, Lings’in doktora tezini şu sözlerle methetmiştir: “İbn Arabi’nin çok tartışılan ‘panteist’ felsefesiyle ilgili daha net ve ikna edici bir izah bilmiyorum.”[52]

Lings’e göre Şeyh Ahmet Alevi, kendi çağının müceddididir. Ve bu şeyh, güya Allah’ın emriyle, hakikatin üzerinde örtülü olan perdeleri kaldırmış, “sırları”  ifşa etmiştir.[53] Oryantalistlerin dilinde “sır” kavramı ile kastedilen “vahdet-i vücut” inancıdır. Bazı ayet ve hadisleri vahdet-i vücut inancı çerçevesinde izah etmeye girişen Lings’in eserinden alıntılar yapmakta fayda vardır: “Şeyhin şiirlerinden birinde Yaratıcı’nın dilinden şunlar söylenir: ‘Âlemin hicabını Hakk’a perde kıldım[54]Berque’e göre ‘Şeyh daima başka dinleri öğrenme arzusu içindeydi[55]Bir zaman “hakikat”i sakladım, onu güzelce perdeledim. “Sırrullah”ı tutanlar ecrini alacakladır[56]  “Kısaca Şeyh’in hayatı, Massignon’un İbnü’l-Arabi ekolünün – ki Şeyh sorgusuz sualsiz bu ekole mensuptu – ümmetin genelinde İslam tasavvufunun yayılmasına son verdiği konusundaki hükmünü gözden geçirmesine sebep olabilirdi.”[57]Berque’e göre Şeyh müritlerini hipnotize etmekle itham ediliyordu ve Berque de bu suçlamanın yersiz olmadığını düşündüğünü ekler.”[58] Şeyh, aşağıdaki dizeleri okumayı çok severdi: “Selma’ya tabi ol, gittiği yere git – Kaderin rüzgarlarını izle, döndükleri yere dön[59]Vahdet-i vücut’a göre halk edilmiş kesretin hayali perdesinin arkasında, tek İlahi Hakikat yatar.”[60]Kimin söylediğini unuttum, birisi, Ömer ibnü’l-Fariz ve Celaleddin-i Rûmi’nin şiirleriyle mest olan birçok kişinin eğer onların derûnî manasını anlasalardı bu şiirlerden ellerini eteklerini çekeceklerini söylemişti.”[61]Bu makamda salik, Allah yolunda ilerleyen birçok kişinin başına geldiği gibi, yay kirişini ok zannedebilir ve “birçoğunun söylediği” gibi o da: ‘Aşık olan da benim, âşık olduğum da benim’ ve benzeri sözler söyleyebilirdi.[62]

Prof. Dr. Robert Frager de Kalp, Nefs Ruh başlığıyla Türkçeye çevrilen eserinde, Şeyh Muzaffer Efendi üzerinden İslam tasavvufunu tahrif etme ve vahdet-i vücudu meşrulaştırma faaliyetlerine destek verir. Eserin “Cenab-ı Hakk’la Vahdet Hali” başlıklı kısmında vahdet-i vücut anlatılır: “Onlar [sufiler], kendileri değildirler, eğer var iseler bile Hakk’ın içinde vardırlar. Onların hareketlerinin müsebbibi Allah (c.c.)’tır ve sözleri Allah (c.c.)’ın onların diliyle söylediği sözlerdir.[63] Şeyh Muzaffer de diğer yetiştirme şeyhler gibi geniş mezheplidir: “Sonunda [Amerikalı] kadın dayanamayıp hıçkırmaya başladı: “Ben sizin dervişiniz olabilir miyim?” Şeyh Muzaffer Efendi kadının başını dizine koydu ve saçlarını okşayarak kadına müşfik bir sesle şöyle dedi: “Kızım, sen çoktan manevi çocuğumsun![64]

Dervişler Arasında İki Hafta adlı eserin yazarı Carl Vett de İslam tasavvufunu araştırmakla veya tahrif etmekle görevli yazarlardan birisidir. Vett, 1925’te İstanbul’a gelir, bir dergahta kalır; orada Şeyh Muhammed Esad Erbili Efendi ile sohbet eder ve dergahta yaşadıklarını tenasüh inancı merkezinde hikayeleştirir. Batılı dervişin tek gayesi vardır: Dinleri birleştirme maksadıyla onları anlamsızlaştırma projesine küçük bir katkı sağlamak, bu bağlamda okuyucuya tenasüh inancını telkin etmek: “Bütün bu konuşmalara cevap niteliğinde olarak şöyle dedim: “Tenasühü kabul etmediğimde hayatta hiçbir anlam bulamıyorum. Ancak bu sayede, yani tenasühü kabul ettiğimde bütün muammalar çözülüyor. Ayrıca tenasüh her devirde hikmet sahibi bilge kişiler tarafından önemli bir hakikat olarak kabul edilmiştir. Bu sır, bu hakikat ancak şimdi insanlara açıklanabiliyor. Çünkü öncede insanlık, anlayış ve idrak seviyesi bakımından bu anlaşılması zor hakikati kaldırabilecek kadar kemale ermemişti.”[65]

20. asırda yetiştirilen ve meşhur edilen Hümanist şeyhlerden bir diğeri de Kenan Rifai’dir. Sarıklı mücahit olarak meşhur edilen Ali Suavi’nin İngiliz eşinin maddi ve manevi kucağında büyüyen Kenan Rifai, İslam tasavvufunun 20. asırdaki temsilcilerinden birisi olarak gösterilir. Kenan Rifai, İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerindeki siyasi gücün görmek ve yaygınlaştırmak istediği Müslüman tipini temsil eder. İbni Arabi gibi, güzel kadınların yüzlerinde İlahi tecellileri görme, onlardan feyiz alma yeteneğine sahip birisidir. En meşhur müritleri de bayanlardır.[66]  

Görüldüğü gibi Garnett, Massignon, Nicholson, Gibb, Arberry, Lings, Frager, Vett, Muhammet Nuru’l-Arabi, Şeyh Ahmet Alevi, Rıza Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı, Yaşar Nuri Öztürk gibi yerli ve yabancı oryantalistler ve onların sözde İslami kaynakları hep benzer şeyleri söylemektedirler.

Tasavvuf Büyüklerine Olağanüstü Güçler Atfetme, Hipnozculuk veya Sihirbazlık İması

Garnett, eserinin “Putperestlikten Artakalanlar” başlıklı dokuzuncu bölümünde dervişler arasında sihir ve muskacılığın yaygın olduğu mesajını verir. Her vesileyle şeyhlerin özel güçlerinin olduğuna vurgu yapar: “Şeyh Sadeddin’in özellikle kendi müritleri üstünde bambaşka, özel bir güç gösterdiği söylenir. Şeyhin öyle bir etkisi vardır ki isterse onları bir anda türlü türlü cezbelere koyar, o anda müritler ne geçmişlerini ne önceden öğrendikleri tek bir şeyi hatırlayabilirler, efendileri onları normal melekelerine geri döndürmeyi isteyene kadar o halde kalırlarmış. Bu irade gücünün hipnotik denebilecek bir etkisi var gibi görünmektedir; nitekim bu etki, bir müridin ruhsal olarak kendini manevi rehberine tamamıyla teslim etmesi dolayısıyla daha da yoğunlaşır…” (s. 129).

Garnett’in, misyondaşı J. P. Brown’dan aldığı şu hikayede de şeyhler büyücü olarak gösterilmektedir. Browne bu hikayeyi bir dervişten duyduğunu iddia etmiştir: “Gençliğimi Efendimiz (Mevlana) Sadreddin Kaşgari’yle birlikte Herat’ta geçirdim. Günün birinde birlikte dışarıda yürürken bulunduğumuz beldenin sakinlerinden bir grubun o sırada güreşmekte olduklarını gördük. Güreşçilerden birine yardım edelim de rakibini devirsin diye kararlaştırdık. Ama sonra kararımızı mağlup olan lehine değiştirdik. Ondan sonra sanki gidip sadece bakıyormuş gibi başlarında durduk; bakarken de irade gücümüzü birleştirip bütün etkimizi mağlup durumundaki o kişinin üstüne verdik; adam bir anda rakibini hakladı. Bundan sonra da seçtiğimiz herkes rakibini yendi; irademizin gücü bu şekilde açıkça ortaya konmuş oldu.” (s. 128).

Garnett, eserine şeyhleri büyücü gibi gösteren hikayeleri özellikle almıştır. Mesela bir menkıbeye göre Hacı Bektaş, bir duvara etki eder, duvar da aslan üzerine binmiş bir savaşçıyı mağlup eder (s. 138). Başka bir hikâyede Mevlana’nın hanımı Kerra Hatun’un tabutunu taşıyan kişiler, yarım saat boyunca ellerini ve ayaklarını kullanamazlar. Güya bu arada Kerra Hatun, zina eden iki kişiyi cehennemden kurtarmakla meşgulmüş (s. 147).

Yetiştirilmiş Sahte Dini Liderler Eliyle Müslümanları Şiddete, Fuhşa, Suça ve Kana Bulaştırma Faaliyetleri

Garnett, 19. asırda büyük ihtimalle yabancıların İran topraklarında kurdurduğu kanlı ve kirli Babilik hareketinin sufizmden çıktığını iddia eder. Maksat, bu sahte tarikat üzerinden tekke ve tasavvuf tarihini kirletmek ve değersizleştirmektir: “Müslüman din adamlarının kendi yorum ve kurgularına dayalı bu “karşı çıkışı”, İran’da somut sonuçlar doğurmuş olup buna benzer sonuçların Osmanlı Türkiye’sinde de ortaya çıkması beklenebilir. Derviş tarikatlarının sufizminden, Babilik hareketi doğmuştur. Avrupa’da   [s. 11] 1848’deki devrim ayaklanmalarının başlangıcıyla aynı zamana denk gelen ve çok kanlı bir biçimde bastırılmış olan bu hareket, Doğu’da mümkün olabilecek tek yenilenme türüyle, yani içerden yenilenmeyle ilgili başka olaylardan daha çok şey vadediyordu.” (s. 12). Bu cümleler bize A. Fikri Yavuz’un yukarıdaki sözlerini hatırlatmaktadır. Fikri Yavuz, bazı hak tarikatların dejenere edildiğini; isyan, şiddet ve kana bulaştırıldığını iddia etmiştir.

Garnett Babilik/Bahailik gibi Müslümanları terörize eden, İslâm’ı lekeleyen kanlı hareketlerin Osmanlı topraklarında da çıka(rıla)bileceğini ve böyle faaliyetlere Batı’nın kayıtsız, desteksiz kalmayacağını söyler: “Eğer Osmanlı Türkiye’sinde Babilik benzeri, tıpkı onun gibi derviş sufizminden türeme bir hareket ortaya çıkarsa, umulur ki bunun önemi Avrupa’da, İran’daki Bâbîlik’ten daha fazla anlaşılacaktır. ” (s. 12). Günümüz İslam dünyasında Babilik tarzında kirli ve kanlı birçok sözde İslami grup oluşturulmuştur. Bu grupların yerli ve yabancı şerli yapılar tarafından desteklendikleri ve en önemlisi, bu grupların liderlerinin kendi destekçileriyle danışıklı bir dövüş halinde oldukları bilinmektedir. Şerli güçler, “zahiren” düşman olarak ilan ettikleri kişi ve gruplara yerli taşeronlar eliyle yetki, iktidar ve silah vermektedirler. Bunun izahı, bahşedilen yetki ve silahın kime karşı kullanıldığı sorusunda gizlidir. Mesela Batı, Afganistan’da ıslahçı İslam’ı temsil eden Burhaneddin Rabbani’yi geçici ve algısal olarak desteklemiştir. Diğer yandan Taliban ve el-Kaide’yi en büyük düşmanı olarak ilan etmiştir. Halbuki el-Kaide’nin aldattığı fakir, mağdur ve cahil halkın elindeki hemen bütün silahlar Batı menşelidir ve Rabbani gibi Afganistan’ın son dönemde yetiştirdiği en nitelikli ve en barışçı liderler ve âlimler, bu silahlarla öldürülmüşlerdir. Çünkü İslam’ın ve İslam dünyasının nitelikli, barışçı ve ahlaklı insanlar tarafından temsil edilmesi istenmemektedir.

Sonuç veya Vahdet-i Vücutla İlgili Genel Bir Değerlendirme

19. asırdan itibaren yerli ve yabancı oryantalistlerin övgüyle ortaya çıkardıkları sözde İslam kaynaklarına göre İslam tarihinde birbiriyle mücadele içinde olan iki grup vardır. Bir tarafta eski Yunan filozoflarından etkilenen, böylece dinleri ve dini emirleri değersizleştiren, vahdet-i vücuda inanan “saygın” mutasavvıflar, diğer tarafta bağnaz, cahil, barbar ve riyakar bir toplum ve yönetim vardır. Güya bu bağnaz ve dindar Müslümanlar, Hallac-ı Mansur, İbn Arabi, İbn Sina, İbn Rüşt, Farabi, Şems-i Tebrizi, Sühreverdi, Fazlullah Hurufi, Seyyit Nesimi, Oğlanlar Şeyhi İbrahim Maşuki, Niyazi-i Mısri gibi sufileri sapkınlıkla ve kafirlikle suçlamışlar, hatta onları katletmişler, bazılarının derilerini bile yüzmüşlerdir. Görüldüğü gibi her iki kesim de veya her iki Müslüman tipi de sorunludur.

İki asırdır ortaya çıkan ve meşhur edilen birçok yazılı kaynak, bizim özellikle 10-14. asırlarda yetişmiş en büyük şair, şeyh ve âlimlerimizin vahdet-i vücut, panteizm ve hulul gibi batıl inançlara sahip oldukları, fakat bu inançlarını istiareli, muğlak veya ikiz anlamlı sözlerle kendi toplumlarından sakladıkları mesajını vermektedir. Bu iddiayı destekleyen eserler de kaleme alınmıştır. Mesela Fahir İz’e göre, sadece Osmanlı halkı değil, Osmanlı şeyh ve âlimleri bile Mesnevi’yi asırlarca anlamadan okumuşlar ve şerh etmişlerdir: “Pek çok yazması olan, ayrıca oldukça iyi bir şekilde basılmış bulunan binlerce sahifelik bu eserler dahi şairin büyük eserini anlatmazlar. Sadece Mevlana Celaleddin Rumi’nin, eserini yazarken hatır ve hayalinden geçmesine imkan olmayan düşünceleri ona izafe ederek bütün Doğu Ortaçağ skolastiğinin ortak bilgi yığınını tekrar ederler. Bu şerhler Türk edebiyatında, büyük bir şair ve düşünürün nasıl yüzyıllarca anlaşılmadan, eserinden uzak ve hayali bir şekilde yorumlandığını göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir.[67] Fahir İz, bu hükmünü eline geçen mesnevi şerhleri üzerinden vermiştir. Bu hüküm haddizatında bütün toplumu ve âlimleri değil, o şerhleri kötü bir Türkçe ile hızlıca kaleme alan kişileri bağlamaktadır. Hurafelerle ve lüzumsuz bilgilerle dolu olan Mesnevi şerhlerinin Tanzimat döneminde “niçin” yayınlandıkları hususu önemlidir. İşlevsellik bakımından bakıldığı zaman, bu şerhler, bir yandan Mesnevi’yi, daha doğrusu onda telkin edilen vahdet-i vücut inancını, Hümanizmi ve dinlerüstülüğü yüceltirken diğer yandan Sünni Osmanlı ulemasını aşağılamakta, onların, okuduklarını anlayamayacak kadar cahil insanlar oldukları mesajını vermektedir. Osmanlı alimlerinin ve şairlerinin bu kadar cahil ve aptal oldukları iddiası, inandırıcı değildir. Zira hiçbir tahsili olmadığı söylenen Osmanlı şairlerinin bile ifade güçleri ve şiir zekaları ortadadır.

Diğer yandan Mevlana ve İbn Arabi gibi mutasavvıflara ait olarak ortaya çıkan eserlerin Osmanlı toplumunda belirli kişiler dışında kimse tarafından bilinmediğine işaret eden bazı bilgiler vardır. Mesela Carl Vett, tanıştığı ve saygı duyduğu bir şeyh üzerinden İbn Arabi’nin eserlerinin toplum tarafından bilinmediği ve şeyhler tarafından bile anlaşılmadığı mesajını vermektedir.[68] Nitekim hem yaşayan İslam kültüründe hem de Mehmet Akif gibi dindar yazarların kitaplarında bu eserlerden yapılan alıntı sayısı yok denecek kadar azdır. Mevlana şehri Konya’da halk, Mevlana’nın eserlerinin adlarını dahi bilmez, onları Cumhuriyet döneminde resmi ideolojinin gayretleriyle tanımaya başlamıştır. Mesnevi, 19. asrın sonlarından itibaren Selanik Mevlevihanesi şeyhi İshak Dede, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Osman Salahaddin Efendi, Mevlevi şeyhi Mehmet Es’at Efendi, Abdülbaki Gölpınarlı gibi kimlikleri şaibeli olan bazı yazar ve şeyhlerin Osmanlı toplumuna tanıtmaya çalıştığı bir eserdir. Selanikli bir Yahudi dönmesi olduğu söylenen Mehmet Es’at Efendi, camilerde mesnevi okuma adetini başlatan kişi olarak bilinmektedir. Bu dönme şeyh, Fatih Camii’nde uzun süre Mesnevi dersleri vermiştir. İstanbul camilerinde Müslüman halka Mesnevi’yi anlatmak, Selanikli bu şeyhe nasip olmuştur. Mehmet Akif de onu saygıyla takip edenler arasındadır. Es’at Efendi, kendisi gibi kimliği şaibeli olan Osman Salahaddin Efendi’den Füsus ve Mesnevi dersleri almış; sonra bazı mescitlerde Mesnevi, Füsus ve Gülşen-i Raz gibi okuyucuya vahdet-i vücut inancını telkin eden eserleri okutmuştur.[69] Osman Salahaddin Efendi Jön Türklerle ve Mithat Paşa’yla samimi ilişkileri olan, onlar sayesinde Meclis-i Meşayih reisliği gibi etkili görevler üstlenmiş birisidir. Mason olduğu iddia edilen ve İttihatçıların desteğini alan Musa Kazım Efendi de hem şeyhülislam hem de Meclis-i Meşayıh reisi olmuş ve kendisine bahşedilen bu saygın unvanlarla vahdet-i vücut inancını meşrulaştırma misyonuna katkı sağlamıştır. Mesela, Şeyh Bedreddin’in Varidat’ı üzerinden İslam inancını tahrif etmeye çalışmıştır.[70] Dönmelerin, Jön Türklerin ve İttihatçıların Bektaşilik, Mevlevilik, Melamilik ve şeyhülislamlık üzerinden İslam’ı hedef alan ciddi projelerinin olduğu anlaşılmaktadır.[71] Tanzimat’tan sonra yetiştirilen ve meşhur edilen birçok şeyhin ve yazarın eski İslam büyüklerine atfedilen eserler üzerinden vahdet-i vücut inancını yaygınlaştırmaya çalışması tesadüf değildir.

Bize göre İbn Arabi ve Mevlana gibi eski İslam büyüklerinin Yunan felsefesi kaynaklı bir inanca sahip oldukları ve bu batıl inançlarını halktan sakladıkları bilgisi doğru olmayabilir. Gerçekten İslam büyüğü olan, Hz. Muhammet’in tebliğ ettiği inanca muhtemelen harfiyen tabi olan İbn Arabi ve Mevlana gibi âlimler adına uydurma eserler yazılmış olabilir. Müslüman araştırmacılar, bu İslam büyüklerini, onlar adına uydurulmuş eserler üzerinden tekfir etme hatasına düşebilirler. Nitekim günümüzde Mevlana’yı kimisi tekfir etmekte, kimisi ona atfedilen eserleri okumadan methetmekte, kimisi ona atfedilen İslam dışı davranış ve inançları özenle meşrulaştırmaya çalışmakta, kimisi de ona atfedilen davranış ve fikirlerden iyi olanlarını seçip diğerlerini göz ardı etmektedir. Mesela Mehmet Akif, Şems-i Mağribî divanında geçen ve vahdet-i vücut inancını telkin eden “Senin bu kainattaki tecellin benimledir. Benim varlığım ise senin varlığın iledir. Bundan dolayı ben olmazsam sen zahir olmazsın...” manasına gelen beyitleri görünce, bunları geçiştirmiştir.[72] Muhtemelen Akif, bu tür sözleri laubalilik ve şathiye bağlamında değerlendirmiştir. Çünkü Akif, oryantalizmin sahte tarihi eser üretme faaliyetlerinden, inanç ve tarih mühendisliğinden haberdar değildir. O dönemde insanların, bir İslam büyüğüne atfen ortaya çıkmış bir eserde gördüğü din ve edep dışı sözler konusunda yapabileceği iki şey vardır. Birincisi bu sözlere İslami bir bağlam bulmaya çalışmak; ikincisi bunları göz ardı etmektir. Akif ikincisini tercih etmiştir. Akif gibi, İslam’ı samimi olarak yaşamaya çalışan son dönem İslam âlimlerinden hiçbirisi tümtanrıcı değildir; onların hayatları ve eserleri vahdet-i vücut inancının reddiyesi hükmündedir.

Necip Fazıl ise İbn Arabi’nin vahdet-i vücutla ilgili sözlerine İslami bir bağlam bulmak için bütün zekasını kullanmıştır. Hallac-ı Mansur ve Bayezid-i Bistami’nin din dışı sözlerini, “sekr” haline yani manevi sarhoşluğa bağlayıp onların “mazur” görülmesi gerektiğini söyleyen Necip Fazıl,[73] oryantalistlerin ve onların kaynaklarının tarif ettiği şekliyle vahdet-i vücut inancına şiddetle karşıdır. Nitekim Cumhuriyet döneminde muhafazakar camia da dahil herkesin takdirini kazanmış yetenekli bir düşünürü, bu inanca sahip olduğu için şöyle eleştirmiştir: “ [Önceden takdir ettiğim bu zatı yakından tanıyınca] kısa zamanda inkisara uğradım. [Bu zat] tasavvuf anlayışı içinde, sırlarını çözemediği bir vahdet-i vücud fikrine inanıyor, pek sevdiği Yunus Emre’yi kendi vehmi yolunda görüyor; üstelik bir de “İslam sosyalizmi” diye bir dava tutturmuş gidiyordu.”[74]Son nefesleri hengamesinde beni görmek istemesini, şeriata sığmaz fikirlerinden dönüş diye yorumladım... Şöyle dedi:  Artık kendimi tabiata vereceğim. Ondan başka kucağına atılacağım hiçbir şey tanımıyorum!”[75]

Aynı dönemde yaşamış Mahir İz ise dini konularda yazılmış eski harfli birçok eserin uydurma olduğunu fark etmiştir: “Batınîlerin bu dini kökünden yıkmak için uydurdukları sözlerin, yazılan kitapların hadd ü hesabı yoktur.”[76] “İtikadı ve amelleri sapık olan birçok kimseler, yalnız Şeyh Muhyiddin-i Arabi’yi değil, birçok tanınmış tasavvuf erbabının manzum mensur eserlerini de bu suretle ifsâd etmişlerdir. Gayeleri yalnız o zatları halkın nazarından düşürmek değil, İslâm akaidini bozup dini ihtilâle sebep olmaktır.”[77]

Bir yığın güzel ve doğru bilginin arasında İslam inancını tahrif eden bazı eski harfli eserler, eğer sahih iseler, o zaman şu hususları dikkate almak zorundayız:

1. Attar, İbn Arabi, Mevlana gibi İslam büyükleri iyi bir vahdet-i vücutçu olmalarına ve bunu eserlerinde ifade etmelerine rağmen, bu inançlarını kendi toplumlarına bile anlatamamışlardır. Kendi nefislerinde, dilberlerin yüzlerinde ve diğer varlıklarda Allah’ı müşahede ettiklerini söyleyen sözde İslam sufilerinin, bizzat kendi toplumları tarafından dinsizlikle suçlandıkları, bazılarının idam edildiği, hatta derilerinin yüzüldüğü “söylenmektedir”. Kendi toplumları tarafından dinsizlikle suçlanan kişilerin o toplumu temsil etmeleri, o toplumun önderi olarak kabul edilmeleri mümkün değildir.

2. Günümüzde hiçbir İslam toplumu, vahdet-i vücut inancına inanmamaktadır. Modern İslam toplumlarında bu inancı birkaç sapkın veya yetiştirme şeyh ve aydın dışında kimse temsil etmemektedir. 19. ve 20. asırda yetiştirilen sapkın şeyhler ve aydınlar, bu inancı halka anlatamamışlar veya kabul ettirememişlerdir.

3. Mantıku’t-Tayr, Füsus ve Mesnevi gibi yerli ve yabancı oryantalistlerin 19. asırda bulup tanıttıkları eserlerin dili, yine yerli ve yabancı oryantalistlerin gayretleriyle çözülmeye başlamıştır. Böylece Mevlana da dahil birçok İslam büyüğünün aslında panteist veya vahdet-i vücutçu oldukları ortaya çıkmıştır. Kur’an’ı ve Hz. Muhammet’i değersizleştiren yerli ve yabancı oryantalistler, panteist veya vahdet-i vücutçu olarak tanımladıkları Mevlana’ya ve İbn Arabi’ye hayran olmuşlardır. Bu bize göre saptırma maksatlı bir hayranlıktır.

4. Bu eserler sahte de olsalar, sahih de olsalar vahdet-i vücut veya tümtanrıcılık inancı İslam itikadına terstir. Bu inanç menşe itibariyle Muhammedi veya Kur’ani değil Yunanidir. Haddizatında oryantalistler de vahdet-i vücut inancının Muhammedi İslam’a ters olduğunun farkındadırlar. Bu hususta Garnett şöyle der: “Sufilik felsefesi, Muhammed’in getirdiği inanca hiç uymuyordu. İlk dönem Müslümanlarının gayet hassas ve duygusal mistisizmi zamanla tümtanrıcılığa dönüşmüştür. Mistisizme içkin olan eğilimler ve daha eski dini sistemlerin İslam üstündeki etkileri düşünüldüğünde bu zaten gayet doğal bir sonuçtur.” (s. 15).

5. Yerli ve yabancı oryantalistler bazı ayetleri ve hadisleri yanlış yorumlayarak, “onların bağlamlarını değiştirerek” vahdet-i vücut inancını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Diğer yandan vahdet-i vücut inancı, büyük İslam âlimlerine atfedildiğinden dolayı kimi muhafazakar yazarlar bu inanca İslami bir bağlam üretmeye çalışmaktadırlar. “Vahdet-i vücut”u, insanın kainatta Yaratıcı’nın izlerini görmeye çalışması, onu tefekkür etmesi, O’nun kudretinin yanında kendi hiçliğini fark etmesi şeklinde tanımlamaktadırlar. İnsanın, “yaratılmış”tan hareketle “Yaradan”a ulaşması doğrudur, ancak “yaratılmış”ı “Yaradan”la birleştirmesi, kainatta Allah’tan başka bir varlık yoktur demesi; varlıkları Allah’ın aynası, tecellisi veya gölgesi olarak görmesi, yani vahdet-i vücut inancı doğru değildir. İslam inancına göre peygamberler de dahil herkes kuldur; cüzi iradeye sahiptir, yaptıklarından sorumludur ve kimse kendisinde bir ilahlık izi veya payesi göremez.

Eski İslam büyüklerine atfen ortaya çıkan eski harfli metinler, baştan sona iyice incelenmeden takdir edilmemelidir. İlk olarak bu eserlerde verilen bilgilerin Kur’an’a ve hadislere uyup uymadığı tespit edilmelidir. Kur’an’a ve hadislere aykırı bilgiler içeren, itikadı sarsan bir eserin İslam klasiği sayılması mümkün değildir. Haşri, cehennemi, ibadetleri, dini emir ve yasakları, hayrı ve şerri inkar eden veya değersizleştiren birisinin İslam büyüğü olarak görülmesi doğru değildir. İkinci olarak İslam büyükleri adına ortaya çıkan eserlerin, gerçekten onlara ait olup olmadıkları, eğer onlara aitse esere sonradan bir eklemenin yapılıp yapılmadığı hususu araştırılmalıdır. Kaynak tenkidi çalışmaları zihnimizdeki birçok tabuyu yıkacaktır. Nitekim 1896 yılında basılarak Osmanlı toplumuna sunulan ve daha sonra Osmanlı edebiyatıyla ilgili en temel kaynaklardan birisi haline getirilen Latifi Tezkiresi’nin haddizatında Türkçeyi bile tam öğrenememiş birisi tarafından kaleme alındığı hususu yüzde yüzlük bir netlikle ortaya çıkartılmıştır.[78]

 



* Prof. Dr.; menderescoskun@yahoo.com; www.menderescoskun.com

[1] Lucy Mary Jane Garnett, çev. Hanife Öz (2010), Osmanlı Toplumunda Dervişler ve Abdallar, İstanbul: Dergâh.

[2] Msl. bkz. Reinhart Pieter Anne Dozy, çev. Abdullah Cevdet, Vedat Atila (2006), İslam Tarihi, İstanbul: Gri Yayınevi; Gamze Yank (2016), “Dozy’nin İslam Tarihi Adlı Eserindeki Zihin Lekeleri: Hz. Peygamber’i, Sahabeyi, Mutasavvıfları ve Türkleri Değersizleştirme Gayreti”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 119-142; Edward Said, çev. Selahattin Ayaz (1989), Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, İstanbul: Pınar Yayınları; İskender Oymak (2010), Metot ve Çalışma Alanları Açısından Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, Ankara: Ankara Okulu Yayınları; Mithat Aydın (2008), Bulgarlar ve Ermeniler Arasında Amerikan Misyonerleri, İstanbul: Yeditepe Yay.; Cemil Meriç (1999) Bu Ülke, İstanbul: İletişim; Cemil Meriç (2008), Işık Doğudan Gelir, İstanbul: İletişim; M. Sıddık Gümüş (1998), Bir İngiliz Casususun İtirafları, İstanbul: Hakikat; Ebulfez Süleymanlı (2006), Milletleşme Sürecinde Azerbaycan Türkleri, İstanbul: Ötüken; Marc David Baer, çev. Sevinç Kayır (2011), Selanikli Dönmeler: Yahudilikten Dönenler, Müslüman Devrimciler ve Seküler Türkler, İstanbul: Doğan Kitap.

[3]Napolyon Bonapart Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmeye gerek görmeden 19 Mayıs 1798 tarihinde L’Orient adlı gemisiyle Mısır’ı ele geçirmek için Toulon’dan hareket etmiştir. Yaklaşık 38000 asker, 1200 at ve 171 top taşıyan 50 savaş gemisi ve 500 civarında nakliye gemisiyle yola çıkan Napolyon’un yanında Kleber, Reynier ve Menou gibi yakından tanıdığı generaller ile 167 kişiden oluşan bilim ve sanat adamlarından kurulu bir de heyet bulunmaktaydı. Bilim adamlarının beraberinde 287 ciltten oluşan bir kütüphane ile Fransızca, Arapça ve Yunanca baskı yapabilen iki tane de matbaa makinesi mevcuttu.” (Kamil Koçak (2008) “Mısır’ın Fransızlar Tarafından İşgali ve Tahliyesi: 1798-1801”, SAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2008-II: 148). Getirtilen bu matbaalardan sonra, 1821’de Bulak’ta başka bir matbaa daha kurulmuştur. Matbaalarda basılan gazete ve eserlerin içeriği analiz edildiği zaman, Mısırlı Müslümanlara sunulan bu kültürel, dini ve edebi hizmetlerin asıl maksadının ne olduğu anlaşılır. Tarih yazarlarına göre ise Napolyon’un beraberinde Mısır’a getirdiği matbaa ve bilim adamlarına biçilen rol, çok “saygın”dır; çünkü olaylar, onu yazanın elinde anlam kazanır. Nitekim bu konuda işgalciler lehine olarak şu bilgi tedavüle sokulmuştur: “Napolyon’un bu heyeti yanına almasının amacı, onlara eski Mısır uygarlığını inceletip Avrupa’ya tanıtmak, Avrupa’nın bilim ve tekniğini Mısır’da uygulatmak suretiyle burayı ekonomik açıdan kalkındırmak ve bu durumdan Fransa’ya fayda sağlamaktı.” (Kamil Koçak (2008) “Mısır’ın Fransızlar Tarafından İşgali ve Tahliyesi: 1798-1801”, SAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2008-II: 148-149). Bize göre ise asıl maksat, şuanda Mısır’ın iktisadi, siyasi, ilmi, dini ve askeri kurumlarına hakim olan kişi ve kurumların kimliğinde gizlidir. Sonuçta Mısır, ekonomik ve bilimsel olarak kalkınmamış ancak kendi inanç ve kültüründen hızla uzaklaşmış, ciddi bir dejenerasyona uğramıştır. Mısır’da topluma şekil veren hemen bütün kurumlar doğrudan ve dolaylı olarak 1798’den beri Batılıların kontrolü altındadır. 1798’de Osmanlı topraklarını işgal eden Fransa, bu işgalin Mısır’daki “asi” ve “zalim” Memlük beylerine yönelik olduğunu, bunun da Mısır halkı ve Osmanlı devletinin lehine bir durum olduğunu ileri sürmüştür. Bu maksatla Napolyon, Mısır’daki şeyhlerin ve Memlük beylerinin mal varlıklarını gasp etmiştir. Bu gasp faaliyetleri halkın bir kısmının “kısa süreli olarak” işine gelmiş olmalıdır (Bkz. Şenay Özdemir Gümüş (2013), “Napolyon’un Mısır’ı İşgali Sırasında Osmanlı Topraklarındaki Fransızlar”, Tarihin Peşinde, 9: 249-278).

[4]Oryantalizm aslında Batılı öznenin kendini saklayarak Doğu’yu kurma yolu ya da söylemidir.” (Tacettin Gökhan Özçelik (2015), “Doğu ve Batı Dikotomisinin Yarattığı Gerçeklik: Oryantalizm-Oksidentalizm” , International Journal of Eurasia Social Sciences, 19: 176 (168-193). 

[5] Bkz. Cemil Meriç (1999) Bu Ülke, İstanbul: İletişim; Necip Fazıl (1990), Babıali, İstanbul: Büyük Doğu Yay.

[6] Edmondo de Amicis (1993), İstanbul, Ankara: Türk Tarih Kurumu, s. 115; ayrıca bkz. Erol Güngör (1996), Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul: Ötüken.

[7] Bu çalışmada, Sünni ve Kur’ani İslam inancına uymayan, Muhammedi İslam’a açıkça ters düşen fikirlerin dile getirildiği eserler için “sözde İslam kaynakları” ifadesi kullanılacaktır.

[8] “Bütün kebâire tiryaki bir kopuk tanırım … “Utanmıyor musun? Ettiklerin rezalettir” – Denirse kendine, milletlerin ekabirini – Sayardı, göstererek hepsinin kebairini - “Filan içerdi… Filân fuhşa münhemikti” - Mülevvesâtını bir bir ricâl-i mâzîye - İzâfe etmeye başlardı, pâye vermek için” (Mehmed Akif Ersoy, hzl. Ömer Rıza Doğrul (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap,  s. 288).

[9] Eşref Edip, Ali Fuad Başgil, Nureddin Topçu, İsmail Hami Danişmend, M. Raif Ogan (1959), Dinde Reformcular, İstanbul: Sebilürreşad Neşriyat, s. 15: “Masonlar elinde kalan ittihad ve terakki devrinde müslümanlığa karşı reva görülen taarruzlar malûmdur. Bütün İslâm müesseselerinin temellerine bombalar kondu. Milletin bütün islâmî hüviyeti bir inkılâb tufanına tutuldu… Artık müslüman Türk milletinin mukaddesatile mücadele eden, onu devirmek için her türlü mezalimi reva gören müthiş bir kuvvet vücuda gelmişti. Bu kara kuvvet, İslâm kal’asını dört çevreden bombardumana başladı: Bütün mekteplerden din dersleri kaldırıldı. Bütün din müesseseleri kapatıldı, bütün din talebeleri perişan edildi. Ezanı Muhammedi yasak edildi. Camilerde, minarelerde Allahüekber diyenler zindanlara atıldı. Camilerde Kur’an okuyan ve okutanlar cürmümeşhut mahkemelerine sevk edildi. Kur’an âyetleri yazılı din kitapları toplattırıldı, polis karakollarında ayaklar altında süründürülüp çiğnetildi. Kur’an cüzleri satanlar tehdit edildi, parçalanıp yakıldı. Halk evlerine dinî eserlerin girmesi menedildi. Millet kürsüsünde (Din zehirdir) diye ilân edildi. Milletin kafasından din fikrini söküp atmak için bize otuz sene daha lâzımdır, denildi. Din ulemasına türlü türlü hakaretler reva görüldü. Din ehli süründürüldü, dilenecek hale getirildi. Farmason ocakları cayır cayır serbest faaliyette bulunurken din müessesesinin kapılarına kilitler vuruldu. Abidelerdeki Âyatı Kur’aniye yazılı kitabeler parçalandı. Camilerde Hülâfayı Raşidinin isimleri yazılı levhalar indirildi.

[10]Bkz. Marc Bloch, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (1994), Tarihin Savunusu Ya Da Tarihçilik Mesleği, Ankara: Gece; R. G. Collingwood, çev. Kurtuluş Dinçer (1990), Tarih Tasarımı, İstanbul: Ara Yayıncılık; Edward Hallett Carr, çev. Misket Gizem Gürtürk (1993), Tarih Nedir, İstanbul: İletişim Yayınları; A. Zeki Velidî Togan (1985), Tarihte Usûl, İstanbul: Enderun Kitabevi; Menderes Coşkun (2009), “Türk Tarih ve Edebiyat Kaynaklarının İç ve Dış Tenkidi Meselesi”, Turkish Studies, 4/2: 188-197.

[11] Arthur John Arberry, hzl. İbrahim Kapaklıkaya (2008), Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bir Bakış, İstanbul: Ağaç, s. 50.

[12] Sultan Veled’e atfedilen Divan’da (Şadi Aydın, Elvir Musiç (2015) Sultan Veled Divan Tercümesi I, Konya: Damla Ofset) vahdet-i vücut inancını görmek mümkündür: “Melek gibi feleklerdeyim, mülkün padişahıyım – Noksanlıklardan uzağım, her şeyde görünen benim” (s. 85) “Cisimlerde ruh gibi her şeyde bulunan sensin” “Bütün eşyada Allah vardır” “Allah’tan gayrının vücudu yoktur” (s. 93).

[13] Nazif Şahinoğlu (1991), “Attar, Feridüddin”, DİA, 4: 96.

[14] Berrin Akalın (2009), “Attar, Hayatı, Eserleri ve Eserleriyle İlgili Çalışmalar”, International Journal of Central Asian Studies, 13, s. 28 (19-36).

[15] Erol Güngör, İbn Arabi’yi şöyle tanıtır: “Felsefenin dinle karışmasından sonra ortaya çıkan düşüncenin en parlak ve en tartışmalı şahsiyeti Muhyiddin İbni Arabi’dir.” (Erol Güngör (2008), İslam Tasavvufunun Meseleleri, İstanbul: Ötüken, s. 73).

[16] Burada kısaca belirtmek gerekir ki bize göre iki tane İbn Arabi vardır. Birincisi İslam âlimlerinin adını ve dualarını bildiği, saygı duyduğu, her bakımdan kendisinden gördüğü İbn Arabi’dir. İkincisi ise yerli ve yabancı oryantalistlerin çalışmaları sayesinde, yüzlerce eseri olduğu anlaşılan ve bu eserlerinde hadislere ve Kur’an’a aykırı olarak vahdet-i vücut inancını anlatan, tasavvuf kılıfı altında İslam inanç ve ahlakına ters sözler söyleyen İbn Arabi’dir. 

[17] Carl Vett, Dervişler Arasında İki Hafta Carl Vett (çev. Ethem Cebecioğlu 2004, İstanbul: Kaknüs) adlı eserinde methettiği ve “Bedevi Seyhi” diye adlandırdığı bir şeyhle olan diyalogunu şöyle anlatır: “İslamiyet’in batınî, tasavvufî yönüyle tanışmak için Arap ruhaniliğinin hangi eserlerini münasip gördüğünü sordum. Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin 500 kadar risalesi olduğunu söyledi. Fakat maalesef bunların çoğunun henüz el yazması halinde olduğunu ekledi. Bunlardan Fütuhat-ı Mekkiyye ve Füsusu’l-Hikem’i en değerlileri olarak görüyordu. Bu iki önemli eserden Fütuhat’ın sekiz büyük ciltlik bir nüshasının kopyasını Avrupa’ya götürdüğümü ve bu eserin tavsiyem üzerine tercüme edilmeye başlandığını duyunca çok sevindi. Füsusu’l-Hikem ise İbnü’l-Arabi’nin başka âlemlerde yaşadığı tecrübelerini ve müşahedelerini anlatan veciz bir eseriydi. (s. 129). “Veciz bir eser olduğundan anlaşılması oldukça zordur. O kadar ki bizler bile şerhleri olmadan Füsus’u anlayamıyoruz. Bu sebeple en kısa zamanda eserin bir şerhini temin etmelisin.” (s. 130).

[18] Michaela Mihriban Özelsel, çev. Petek Budanur Ateş (2008), Halvette 40 Gün: Psikolog Dervişenin Halvet Günlüğü ve Bilimsel Çözümlemesi, İstanbul: Kaknüs, s. 40, s. 27. 21, 66.

[19] Michaela Mihriban Özelsel, çev. Petek Budanur Ateş (2008), Halvette 40 Gün: Psikolog Dervişenin Halvet Günlüğü ve Bilimsel Çözümlemesi, İstanbul: Kaknüs, 67.

[20] Lady Montagu, çev. Aysel Kurutluoğlu (t.y.) Türkiye Mektupları 1717-1718, İstanbul: Tercüman, s. 41-42.

[21] Fuad Köprülü (ty), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, s. 1, 59, 312.

[22] Hacı Bektaş-ı Veli, hzl. Gıyasettin Aytaş, Hacı Yılmaz (2004), Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye, Ankara: Gazi Üniv. Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yay., s. 2, 11-13.

[23] Bkz. M. Efdal Emre (2012), Niyazi-i Mısri Divanı ve Şerhi: Tanrı Erinin Sırları, İstanbul: Gelenek Yay.

[24]Hasan Basri Erk (1947), Erzurumlu Bilginler, İstanbul: Işıl Matbaası.

[25] Çün Ene’l-Hak sırrın itdüm aşikar – Dara varmak hoş durur i merd-i kar (Niyazi, hzl. Mustafa Tatçı (1994), Mansur-name, İstanbul: MEB, s. 175). Bu menakıpnameye göre bir gayp eri Hallac’a şöyle der: “Sen Hak oldun nitekim Hak sendedür – Kayinatun sırrı mutlak sendedür” (s. 177).

[26] Yaşar Nuri Öztürk’e ve onun kaynaklarına göre “Enel-Hak diye bağıran Hallaç değil bizzat Hak’tı. Nefsini öldüren Hallac’ın diliyle konuşan Allah.” (Niyazi, hzl. Mustafa Tatçı (1994), Mansur-name, İstanbul: MEB, s. 48).

[27] Bir kişiyi inancından dolayı hem kesmek, hem asmak, hem de derisini yüzmek çok maharet ve azim gerektiren bir cezalandırma şeklidir. Bu kadar azim, Doğu toplumlarına yakışmamaktadır!

[28] Arthur John Arberry, hzl. İbrahim Kapaklıkaya (2008), Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bir Bakış, İstanbul: Ağaç, s. 49.

[29] Arthur John Arberry, hzl. İbrahim Kapaklıkaya (2008), Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bir Bakış, İstanbul: Ağaç, s. 54.

[30] Abdullah Uçman (2001) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri, İstanbul: MEB; Abdülbaki Gölpınarlı (1953), Kaygusuz Abdal, Hatayi, Kul Himmet, İstanbul: Varlık Yayınları, s. 17, 65, 88: “Enel-Hak sırrı uş gönlümde gizlü - Ki Hakk-ı mutlakam hak söylerem men”, “Kainatı suret-i Rahmana tebdil eyleriz”, “Hem Hakka ulaştım men de Hak oldum”

[31] Abdullah Uçman (2001) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri, İstanbul: MEB, s. 285.

[32] Eşrefoğlu Rumi, hzl. Abdullah Uçman (2003), Müzekki’n-Nüfus, İstanbul: İnsan Yayınları, s. 37.

[33]Bkz. Latifi, hzl.Rıdvan Canım (2000), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM; Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirmesi”, SDÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23: 145-169.

[34]Msl bkz. Mostarlı Ziya’i, hzl. Müberra Gürgendereli (2007), Şeyh-i San’an Mesnevisi, İstanbul: Kitabevi; Ahmedi [Ahmed Mürşidi] (1303), Ahmediyye, İstanbul: Matbaa-i Osmaniye; Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM.

[35]Mesela Rıdvan Canım Latifi tezkiresi üzerinde başarılı bir doktora tezi hazırlamıştır. Bu tezkireyi yeni harflere çevirmek için uzun yıllar çalışmış, eserin dil ve üslubuna herkesten daha çok hakim olmaya gayret etmiştir. Ancak bu kadar hakimiyet ve gayrete rağmen “mahbub-dost” kavramını yanlış okumuştur (Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM, s. 443). Bunun sebebi söz konusu araştırmacının Osmanlı Türkçesini bilmemesi değildir, bunun sebebi ilgili kavramın yaşayan İslam ve Osmanlı kültüründe olmamasıdır. Hem Osmanlı şiirinde hem de yaşayan Türkçede bulunmayan böyle bir ölü veya uydurma kavramın yanlış okunması normaldir.

[36] Bkz. Arthur John Arberry, hzl. İbrahim Kapaklıkaya (2008), Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bir Bakış, İstanbul: Ağaç, s. 106-107). Arberry’ye göre “Senai, Attar, Rumi, Iraki, Mağribi, Emir Hüsrev, Sa’di, Hafız, Cami ve birçok diğerleri bu aşk ve ibadet, inançsızlık ve utanç alegorisi arka planına dayalı olarak okunmalıdır.” (s. 107).

[37]Walter G. Andrews, Mehmet Kalpaklı (2005), The Age of Beloveds, London: Duke University Press, s. 295

[38] Mehmet Akif Ersoy, hzl. Ömer Rıza Doğrul (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 169: “Üdebâ doğrusu pek çok, kimi görsen şâir - Yalınız, şi’rine mevzu iki şeyden biridir - Koca millet, edebiyyâtı ya oğlan ya karı - Nefs-i emmâre hizâsında henüz duyguları! - Sonra tenkîde giriş, hepsi tasavvufla dolu - Var mı sûfiyyede bilmem ki ibâhiyye kolu - İçilir, türlü şenâ’etler olur, bî-pervâ - Hâfız’ın ortada dîvânı kitâbü’l-fetvâ.

[39]Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169; Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM, s. 83.

[40]Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Tezkiretü’ş-Şuara ve Tabsıratu’n-Nuzamâ, Ankara: AKM, s. 443). Latifi’nin ismini verdiği bu eser henüz ortaya çıkmamıştır, daha yazılmamış da olabilir. İnanç ve kültür mühendisliği, uzun süreli ve yoğun çalışma gerektiren bir iştir. Oryantalistlerin sıkı bir takipçisi olan Abdülbaki Gölpınarlı, Gürgan lehçesiyle yazılmış Mahabbetname adlı mensur bir eserin varlığından bahseder (Abdülbaki Gölpınarlı (1989), Hurufilik Metinleri Kataloğu, Ankara: TTK, s. 13).

[41] Walter G. Andrews, Mehmet Kalpaklı (2005), The Age of Beloveds, London: Duke University Press.

[42]Muhyiddin İbn Arabi (2010), Tercüman-ı Eşvak (Arzuların Tercümanı), İstanbul: Kaknüs, s. 12-13.

[43] Ahmed Hamdi Bey, hzl. Zafer Çınar (2010), İslam Alemi ve İngiliz Misyonerler, İstanbul: Yeditepe, s. 67, 80.

[44] Ahmed Hamdi Bey, hzl. Zafer Çınar (2010), İslam Alemi ve İngiliz Misyonerler, İstanbul: Yeditepe, s. 48.

[45] M. Sıddık Gümüş (1998), Bir İngiliz Casususun İtirafları, İstanbul: Hakikat, s. 53.

[46] Bkz. Erol Güngör (2008), İslam Tasavvufunun Meseleleri, İstanbul: Ötüken, s. 79.

[47]Bkz. Mehmet Pektaş (2016), “Batı’nın Oluşturmak İstediği Doğu İmgesini Destekleyen Bir Eser Olarak Menâkıbu’l-Ârifîn”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 73-98; Ayrıca bkz. Mehmet Ünal (2016), “Batıl Bir Tasavvuf Algısı Oluşturma Çabaları ve Evhadü’d-din Kirmanî’nin Menkabeleri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 43: 478-486.

[48] Bursalı Mehmed Tahir, hzl. A. Fikri Yavuz, İsmail Özen (ty), Osmanlı Müellifleri, İstanbul: Meral Yayınevi, s. 66.

[49] Bursalı Mehmed Tahir, hzl. A. Fikri Yavuz, İsmail Özen (ty), Osmanlı Müellifleri, İstanbul: Meral Yayınevi, s. 65.

[50] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap. 

[51] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 8.

[52] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 8.

[53] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 118

[54] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 116.

[55] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 117.

[56] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 118

[57] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 143.

[58] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 144

[59] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 145.

[60] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 162.

[61] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 167.

[62] Martin Lings, çev. Betül Özel Çiçek (2009), Yirminci Yüzyılda Bir Veli, İstanbul: Sufi Kitap, s. 85.

[63] Robert Frager, çev. İbrahim Kapaklıkaya (tarihsiz) Kalp, Nefs Ruh, İstanbul: Gelenek, s. 62.

[64] Robert Frager, çev. İbrahim Kapaklıkaya (tarihsiz) Kalp, Nefs Ruh, İstanbul: Gelenek, s. 19.

[65] Carl Vett, çev. Ethem Cebecioğlu (2004), Dervişler Arasında İki Hafta, İstanbul: Kaknüs, s. 123.

[66] Samiha Ayverdi, Safiye Erol, Nezihe Araz, Sofi Huri (2003), Ken’an Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.

[67]Fahir İz (1996), Eski Türk Edebiyatında Nesir, Ankara: Akçağ, s. 148.

[68] Carl Vett, Dervişler Arasında İki Hafta Carl Vett (çev. Ethem Cebecioğlu 2004, İstanbul: Kaknüs, s. 129.

[69] Mustafa Tatcı, Cemâl Kurnaz, “Mehmed Esad Eded”, DİA, 28: 469.

[70] Selami Şimşek (2014), “Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin Tasavvufi Yönü”, Erzurumlu Şeyhülislam Musa Kazım Efendi Sempozyumu: Tebliğ ve Müzakereler, Erzurum, s. 259-273. Varidat’ta dile getirilen İslam dışı inançlar hakkında bakınız: Filiz Duman (2016), “İslam İnancını Şeyhlerle Tahrif Etmek: Şeyh Bedreddin Örneği”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 45-72.

[71] Bkz. Marc David Baer, çev. Sevinç Kayır (2011), Selanikli Dönmeler: Yahudilikten Dönenler, Müslüman Devrimciler ve Seküler Türkler, İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık.

[72] Ahmet Kabaklı (ty), Mehmed Akif, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı, s. 65

[73] Necip Fazıl (2011), Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İstanbul: Büyük Doğu, s. 170-172.

[74] Necip Fazıl (1990), Babıali, İstanbul: Büyük Doğu Yay., s. 391.

[75] Necip Fazıl (1990), Babıali, İstanbul: Büyük Doğu Yay., s. 392.

[76] Mahir İz (2000) Yılların İzi, İstanbul, s. 228

[77] Mahir İz (2000) Yılların İzi, İstanbul, s. 229.

[78] Menderes Coşkun (2016), “Osmanlı Toplumunu Ahlaksız Gösteren Tezkireci Latifi’nin Eşdizim ve Gramer Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 2: 1-40.



Öz

19. asırdan itibaren yerli ve yabancı oryantalistlerin övgüyle ortaya çıkardıkları sözde İslam kaynaklarında, hayatını Sünni İslam’a göre tanzim etmiş saygın bir veli tipi veya saygın bir toplum bulmak çok zordur. Bu kaynaklarda İslam inanç ve tarihi ya vahdet-i vücutçu, reformcu mutasavvıflar ya da cahil, barbar ve sapkın Müslümanlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu eserlere göre İslam tarihinde birbiriyle mücadele içinde olan iki grup vardır. Bir tarafta Yunan felsefesinden etkilenerek dinleri ve dini emirleri değersizleştiren, vahdet-i vücuda, yani bütün varlığın Allah’tan ibaret olduğuna inanan sözde saygın mutasavvıflar, diğer tarafta Sünni İslam’a inanan bağnaz, cahil, ilkel, barbar ve riyakar bir toplum ve yönetim bulunmaktadır. Bu bağnaz ve dindar Müslümanlar Bayezid-i Bistami, Hallac-ı Mansur, İbn Arabi, Şems-i Tebrizi, Sühreverdi, Fazlullah Hurufi, Seyyit Nesimi, Oğlanlar Şeyhi İbrahim, Niyazi-i Mısri, Abdülmecit Sivasi gibi sufileri kafirlikle suçlamışlar, katletmişler, hatta onlardan bazılarının güya derilerini bile yüzmüşlerdir. İslam büyüklerine ait olarak ortaya çıkan birçok İslam klasiği, bize vahdet-i vücut inancını yani tümtanrıcılığı telkin etmekte, bizim en büyük şair, şeyh ve âlimlerimizin bu inanca sahip olduklarını fakat inançlarını halka açıklamaktan kaçındıkları mesajını vermektedir. Asırlardır Müslüman toplumlardan saklanan bu sırlı bilgiler 19. ve 20. asırda yerli ve yabancı oryantalistlerin öncülüğünde çözülmeye başlamış ve bu konuda bir külliyat oluşturulmuştur. Garnett da bu külliyata katkı sunan oryantalistlerden birisidir. Suret-i haktan görünen bütün bu çalışmaların maksadı İslam inanç ve tarihini tahrif etmektir. Bu yazı, bir kitap üzerinden oryantalizmin seyri niteliğindedir.

Anahtar Kelimeler: Vahdet-i Vücut, Tümtanrıcılık, Panteizm, Garnett, Oryantalizm, Kaynak Tenkidi, Osmanlı Tasavvuf Edebiyatı

Abstract

It is very difficult to find respectable Muslim society or saints who arrange their lives according to Sunni or Muhammedian Islam in the so-called Islamic sources that local and foreign orientalists have revealed with praise since the 19th century. The belief and history of Islam is narrated through those who are either Muslim reformists, who are influenced by Greek philosophers, so believing panteism/vahdet-i vücut or through those who are ignorant, barbarian and perverted Muslims. According to these sources there are two groups struggling with each other in the history of Islam. On the one hand, there are reputable Sufis who believe in the vahdet-i vücut that means the whole being is consists of God, on the other side there is a bigoted, ignorant, primitive, barbaric societies and governments having faith in Sunni Islam. These ignorant and barbaric Muslims have accused the saints such as Bayezid-i Bistami, Hallac-ı Mansur, Ibn Arabi, Shems-i Tebrizi, Sühreverdi, Fazlullah Hurufi, Seyyid Nesimi, İbrahim Maşuki, Niyazi-i Mısri, Abdülmecit Sivasi of infidelity and they even massacred some of them. Many Islamic classics emerging as belonging to the great Islam philosophers suggest to us that our greatest poets, sheikhs and scholars believed in secretly the vahdet-i vücut, a panteism-like belief but hiddened it from their own societies. This belief, which have been hidden from Muslim societies for centuries, have begun to be solved in the 19th and 20th centuries under the leadership of local and foreign orientalists and a corpus has been created in this respect. Garnett is one of the orientalists who contributed to this corpus. The aim of all these respectable works is to falsify and spoil the belief and history of Islam. This article is an overview of Orientalism through a book.

Key Words: Vahdet-i Vücut, Panteism, Garnett, Orientalism, Source Criticism, Ottoman Literature of Mysticism

 

  
1299 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın