• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
15-16. Asır Osmanlı Tarih ve Tezkirelerinin Türkçeyi Tam Öğrenememiş Kişiler (Oryantalistler) Tarafından Yazılmış Olma İhtimali

Menderes COŞKUN 





Giriş

Osmanlı sultanlarının ve toplumunun kimliği, ahlak ve adalet anlayışı konusunda “yaşayan kültür”le “yazılı kültür” arasında taban tabana bir zıtlık vardır. Yaşayan kültürden beslenen insanlar, Osmanlı sultanlarını ve toplumunu, asırlarca İslam inanç ve ahlakının hamiliğini yapmış dindar ve ahlaklı kişiler olarak tanımlarlarken, Tanzimattan sonra Oryantalizmin rehberliğinde ortaya çıkan eserlerde, Osmanlı ve İslam büyükleri barbar, vahşi, ayyaş, sefih ve sapkın kişiler olarak tarif edilmektedir. Eski Osmanlı şair ve yazarlarına atfen ortaya çıkan bu eserlerde aldatıcı bir üslup kullanılmakta, Osmanlı ve İslam büyükleri bir yandan klişe ifadelerle övülürken diğer yandan anekdot ve hikayeler vasıtasıyla değersizleştirilmektedir. Osmanlı sarayına hitaben kaleme alındığı iddia edilen bu eserlerde Osmanlı sultanlarının da karalanması dikkat çekici ve şüphe uyandırıcıdır.

Muhtemelen başka bir yazıda ayrıntılı olarak anlatılacağı üzere, bize göre Osmanlının kimliği konusunda en dikkate değer tanım ve tarifler, Osmanlının son şahitlerinin yaptıkları tanım ve tariflerdir. Bu tanımlardan birisi, Kudüs müftüsü Emin el-Hüseyni’ye aittir. Ortadoğu’da istilacı İngilizlere karşı istilacı Almanlara destek vermek zorunda kalmış olan el-Huseyni, Berlin’de Hitler’le yaptığı bir görüşmeyi şöyle anlatır: Hitler bana “Osmanlıların idaresi ile İngilizlerin farkı nedir?” diye sormuştu. Ben buna cevabım sırasında Osmanlılardan bahsederken gözüm yaşarmış. Hitler derhal “Müftü Efendi ecdadınız Türk müydü” diye sordu. Hitler bunu sorunca şunları söyledim: “Hayır efendim, ecdadım Türk değildir. Fakat ben bu milleti kendi ecdadımdan fazla severim. Eğer Osmanlı olmasaydı, İngilizler ve diğerleri, beş yüz sene evvel âlem-i İslam’a hakim olurdu. Osmanlı olmasaydı Endülüs’ün başına gelen hazin akıbet, bütün Arap ülkelerinin de başına gelirdi. Bu cihetten, dinimin, imanımın, namusumun, şerefimin hamisi oldukları için Osmanlıları severim. Fakat biz ne yazık ki hayırsız evlat çıktık. Onlar hayırsız evladına bakan baba gibiydiler. Arap âleminden bir kuruş istifadeleri yoktu. Bilhassa Hicaz ülkesine asırlar boyu hayrat götürdüler. Oraların geçimini temin ettiler. Biz ne yazık ki o nimetin kadrini bilemedik, nankörlük ettik. O yüzden de Filistin, korkarım ki İngilizlerin [Yahudilerin] eline düşecek.[1]

Son Kudüs müftülerinden Hüseyni’ye atfedilen bu Osmanlı tanımı, haddizatında, Osmanlı ve İslam tarihi konusunda bilimsel dezenformasyona maruz kalmayan bütün Arapların ortak tanımıdır. Biz aynı tanımı Türk, Boşnak, Arnavut, Pakistanlı, Hintli, Orta Asyalı, Afrikalı ve Endonezyalı Müslümanlar da görürüz. Nitekim Nuri Topbaş’ın anlattığı şu hatıra, mesaj ve içerik bakımından Kudüs müftüsünün tanımını tamamen desteklemektedir: “Otuz sene önce ilk hacca gidişimde yaşlı bir Afrikalı ile karşılaştım. Bana nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince esefle başını sallayarak “Hey gidi şevketlü Devlet-i Osmani” dedi. Bu, bir Afrikalı’nın Osmanlıyı hasretle hatırlayıp ondaki güzellikleri hissetmesinin bir ifadesiydi. Yine o sene Arafat’ta karşılaştığım bir Endonezyalı, Türk olduğumu öğrenince: “Bizler Endonezya’da hutbelerimizi Osmanlı padişahları adına okuturduk” demişti.[2]

Yavuz Bülent Bakiler, Üsküp’ten Kosova’ya adlı eserinde, Arnavutluk’ta yolunu kaybettiği bir sırada karşılaştığı bir Arnavut vatandaşının bir Osmanlı torunu olarak kendisine gösterdiği ilgiyi şöyle anlatır: “Arnavut, bildiği beş-on kelimelik Türkçe ile yüreğinin sıcaklığını ortaya koyuyordu. Anlaşabiliyorduk. Bir yandan pedal çeviriyor, bir yandan da kesik kesik anlatıyordu: “-Sen Türk! Ben Arnavut! Allah bir! Kitap bir! Peygamber bir! Osmanlı muhteşem!... Eşhedü en la ilahe illallah! Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü![3] Bakiler’in anlattığı bu hatıranın içinde sadece bir kişinin değil, bütün Arnavut halkının Osmanlı tanımı gizlidir.[4]

Cumhuriyet döneminde yetişmiş olan Necip Fazıl, Arif Nihat Asya, Cemil Meriç gibi şair ve yazarların da Osmanlı tanımı çok temizdir. Mesela Cemil Meriç, farklı ırklardan oluşan insanların Osmanlı kimliği altında nasıl uyumlu, samimi ve kuvvetli bir bütünlük oluşturdukları hususunu şöyle ifade eder: “Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili ister sarı… inananlar kardeştir. Ayn şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak ve ölmek. Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç. Gazaya yani irşada. Altı yüz yıl beraber ağlayıp, beraber gülmek.[5] Meriç’in bu özlü Osmanlı tanımı ile el-Hüseyni’nin, Topbaş’ın ve Bakiler’in anlattıkları arasında mesaj bakımından hiçbir fark yoktur.

Yahya Kemal, özellikle Milli Mücadele’yle ilgili yazılarında kendisinin ve neslinin Osmanlı tanımının ne olduğu konusunda dolaylı bilgiler verir. Mesela “Düşüncelerimiz” başlıklı yazısında Milli Mücadele’de vatan müdafaasına koşan Osmanlı askerlerini methederken, onları Fatih’in, Yavuz’un, Salahaddin-i Eyyubi’nin ve Hz. Peygamber’in yanına koyar: “Onlar [Milli Mücadele’de savaşan Anadolu gençleri] bilsinler ki şehit olurlarsa cennette yerleri Peygamber’in karşısında ve onun ashabı, halifeleri, gaza arkadaşları yanındadır; eğer gazi olup yaşarlarsa Salahattin-i Eyyubi’ye ve askerlerine, Fatih Sultan Mehmed’e ve askerlerine, Yavuz Sultan Selim’e ve askerlerine // uzaktan ne gözle bakıyorsak, sokaktan geçerken onlara o gözle bakacağız.[6]Bu muharebenin askerlerini cedlerimiz gibi büyük, mübarek ve bu harp için Allah’ın seçtiği kahramanlar gibi görüyor, her dakika onları anıyor, henüz minarelerde ezan, camilerde Kur’an okunuyorsa, … henüz Muhammed’in dini, Fatihlerin hatıraları yaşıyorsa, hep onların yüzü suyu hürmetinedir, buna herkes, ihtiyar, kadın, çocuk bütün Müslümanlar inanıyor.”[7] Burada bizim için önemli olan Yahya Kemal’in eski Osmanlı sultanlarının adlarını Hz. Peygamber’le beraber zikretmesidir. Onun Osmanlı tanımı bu “zikrin” içinde gizlidir.

Yahya Kemal, başka bir yazısında “Osmanlı”yı “Kur’an devleti” olarak tanımlar ve onu kurtarmak için cepheye koşanların Osman Gazi, Fatih ve Yavuz Selim’in ruhlarını şad ettiklerini söyler: “Bir gün sulh olacağını düşünüyorum. O gün İstiklal ordusunun askerlerine denilecek ki ‘Haydi çocuklar evlerinize dönünüz! Kur’an’ın devletini kurtardınız. Allah, Peygamber, Osman Gazi, Fatih, Selim bütün büyük cedlerimiz sizden hoşnuttur.”[8] “Çünkü bu son askeri, resmi bir seferberlik emri değil, doğrudan doğruya Allah’ın sadası, silah altına çağırdı. İstiklalimizi müdafaa etmek için dirilmiş cedlerimize benziyorlar. Adları camilerimizin sütunlarına hakkedilmelidir.”[9]

Yahya Kemal, Milli Mücadele’de görev yapan komutanların da Osmanlı sultanlarına hayran oldukları hususunu şöyle ifade eder: “İzmir faciasından sonra anne Anadolu’nun kucağında milli ordunun taazzuv etmeye [teşekkül etmeye] başladığı sıralarda idi, oraya gideceği için ayaküstü vedaya gelen Türkçü bir zabit ki Türk tarihine meftun, Selim, Fatih, II. Murad, Alparsalan gibi Türklüğe meşale olmuş bütün cedlerimize hayrandı. Bizden ayrılırken demişti ki: ‘Belki bir daha görüşemeyiz, çünkü tarih yapmaya gidiyoruz.’ Ben de ‘Güzel yapınız! Şu beraber sevdiğimiz devirler gibi güzel olsun.’ dedim.[10]

Son Osmanlı toplumunun hem temsilcisi hem şahidi olarak Mehmed Akif’in de Osmanlı tanımı önemlidir. Akif, manzumelerinde Osmanlıyı adaletli, çalışkan, ahlaklı ve faziletli bir millet olarak tarif eder; Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid gibi Osmanlı sultanlarını hayırla ve hayranlıkla yad eder. Mesela İslam ve Osmanlı tarihini konu ettiği bir manzumesinde İslamiyet’in kısa bir sürede vahşi ve cahil bir insan yığınından medeni ve ahlaklı bir toplum çıkardığını, 25 senede insanlığa adeta 25 bin yıllık bir gelişme yaşattığını söyler. Akif’e göre ecdadımız, bir elinde dini, ahlakı ve irfanı, diğer elinde de adalet kılıcını tutmuş ve böylece bütün milletleri cezp etmiş; farklı kavimlerden, ahenkli ve ahlaklı bir toplum vücuda getirmiştir. Bu toplumda insanlar birbirlerine iyiliği, hakkı, adaleti tavsiye ederlermiş, fenalık ve haksızlıklara da hep birlikte karşı gelirlermiş. Toplum bir kişinin bile haksızlığa uğramasına razı olmazmış.[11]

Sadece Müslüman şair ve yazarlar değil, Batılı yazar ve seyyahlar da eski Osmanlı toplumunu methetmişlerdir.[12] Bu yazarlardan birisi olan İtalyan seyyah Edmond de Amicis, eski Osmanlı insanını şöyle tarif eder: “İnsan, paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder.[13] Amicis eserinde, inançlarına ve geleneklerine bağlı “eski Türk” ile ahlaki değerlerini kaybeden “yeni Türk”ü mükayese eder ve şöyle der: “Şu noktada hemen bütün dünya müttefiktir ki “yeni Türk” “eski Türk”ün değerinde değildir… Bu yarım-yamalak istihale [yozlaşma, dejenerasyon] esnasında eski Osmanlı Türk karakterinin bütün iyi taraflarını kaybetmiştir. Eski Türk’ün Batı medeniyeti eserleri olarak şimdilik gördüğü şeyler tembel, kabiliyetsiz, imansız, para düşkünü, Frenk taklitçisi, her türlü an’anenin düşmanı ve uşak ruhlu, sürü sürü memurlardan ve atalarının pabucu bile olmayacak küstah, hayasız, bir çeşit şık gençlik güruhundan ibarettir.”[14]  Korte, Comte de Bonneval, Ubicini, Motreye, Th. Thurnton, Du Lois gibi Avrupalı seyyahlar da Osmanlının son temsilcilerinin dindar ve ahlaklı olduklarına şahitlik etmişlerdir.[15]

Gerek Müslüman, gerek gayrimüslim olsun Osmanlının son şahitlerinin bu temiz Osmanlı tanımı, Tanzimat’tan sonra bilimsel bir ciddiyetle yayınlanan eserlerle değiştirilmeye çalışılmıştır. Batılıların, Tanzimatçıların, Jön Türklerin ve İttihatçıların İslam tarihiyle ilgili politikalarının bir gereği olarak buldukları veya ürettikleri bu eserlerde eski Osmanlılar; kardeş katili, vahşi, yağmacı, şarapçı, barbar, Tümtanrıcı ve sapkın kişiler olarak tanıtılmaktadırlar. Osmanlının son âlim, şair ve sultanlarının önemli bir bölümü, Osmanlı adına ortaya çıkacak eserleri görmeden, bu eserlerde kendi atalarına yöneltilen canilik, şarapçılık, sapkınlık, kardeş katilliği gibi itham ve iftiraları öğrenemeden vefat etmişlerdir. Abdülhamid, Tanzimatçılar tarafından az sayıda, temkinli ve muhtemelen sansürlü bir şekilde yayınlanan sözde tarihi kaynaklardan bazılarını - ulaşabildiklerini - yok ettirmiştir. Bundan dolayı ironik bir şekilde İslami eserleri yok etmekle itham edilmiş ve hal edilmiştir. Onun 1909’da tahttan indirilmesinden sonra, Osmanlı ve İslam büyükleri adına ortaya çıkacak ve İslam tarihini karalayacak eserler bir “tarih ve kültür hizmeti” olarak “açıktan” yayınlanmaya başlamıştır. Bu sözde hayır faaliyetlerine, söz konusu eserleri bütüncül ve analitk bir bakış açısıyla okuma ve değerlendirme fırsatı olmayan Müslümanlar da katkı sağlamışlardır ve halen sağlamaktadırlar.

Biz bu çalışmada Osmanlı adına ortaya çıkan ve Osmanlıyı vahşi ve ahlaksız gösteren tarih ve tezkireleri, 1850’den beri devam eden bilimsel ve kültürel politikalar gereği övmeyeceğiz, aksine onları dil tenkidine tabi tutacağız. Ancak daha önce, bu kaynakları sahihlik ve güvenirlik bakımından sorgulamamızı gerektiren bazı hususları maddeler halinde sıralamak, böylece dil tenkidine zihni bir zemin oluşturmak istiyoruz:

1. Osmanlı sarayına sunulmak üzere yazıldığı iddia edilen tarih ve tezkireler, “zihniyet” ve “bakış açısı” bakımından Osmanlı inanç ve kültürüne uzak, Oryantalizme yakın eserlerdir. Yerli ve yabancı oryantalizmin hoşuna giden bir bakış açısıyla kaleme alınmışlardır. Zira bu eserlerde Osmanlı büyükleri doğrudan veya dolaylı olarak ahlaksız, ilkel, vahşi, şarapçı kişiler olarak tanıtılmaktadır. 19. asırda en saldırgan Osmanlı düşmanlarının bile söylemekten utandıkları bu itham ve iftiralar, günümüzde Osmanlılara atfen ortaya çıkan bu eserler üzerinden rahatlıkla dillendirilmektedir.[16] İstatistiki bir bakış açısıyla bakıldığı zaman söz konusu tarihçi ve tezkirecilerin Osmanlı sultanlarını ve toplumunu tanıtmak için “seçtikleri” hikaye ve anekdotların kahir ekseriyetinin olumsuz içeriğe sahip olduğu anlaşılacaktır. Nitekim 16. ve 17. asır tezkirelerindeki anekdotları verdikleri mesajlar bakımından tasnif eden Ahmet Akgül şöyle der: “… Üçüncü bölümde “şeyh, vaiz, müezzin, derviş vb. olan şairlerle ilgili anekdotlar” tasnif edilmiştir. Bu şairler hakkında tezkirelerin kaydettiği 24 anekdotun sadece biri olumulu içeriğe sahiptir. Başka bir tabirle Osmanlı toplumunun dini kanaat önderi olarak tanımlanabilecek kişiler hakkında şuara tezkirelerinde yer alan anekdotların % 96’sı değersizleştirici telkin ve mesajlar içermektedir.[17] Söz konusu çalışmada benzer oranlar diğer meslek grupları için de verilmiştir. Latifi ve Aşık Çelebi tezkirelerindeki anekdotları, mesajları bakımından tasnif eden Vedat Korkmaz da söz konusu tezkirecilerin okuyucuya anlatmak üzere “seçtikleri” anekdotların % 84’nün olumsuz içeriğe sahip olduğunu, yani bu yazarların, Osmanlı toplumunu, bizzat kendilerinin özenle seçtikleri veya uydurdukları kötü olay ve örnekler üzerinden anlattıklarını tespit etmiştir.[18] Ayrıca tezkirecilerin Osmanlı sultanları, müderrisleri, şeyhleri, kadıları vs. için “seçtikleri” şiirler de hem dil hem içerik bakımından değersizdirler ve Osmanlı edebiyatını değersizleştirmeye dönüktürler. Osmanlı tezkire ve tarihlerini yazan kişilerin 19. ve 20. asır yerli ve yabancı oryantalistlerinin Osmanlı ve İslam tarihiyle ilgili görmek istedikleri bilgileri sundukları hususunda hiçbir tereddüt yoktur. Zaten bu eserleri de öncelikle onlar bulup yayınlamışlardır. Sunan ile sunulan arasında zihniyet bakımından kuvvetli bir ilişki bulunmaktadır. 

2. Tanzimattan sonra “temkinli” ve “çekingen”[19] bir şekilde Osmanlı toplumuna sunulan bu eserler, “nevzuhur” [20] eserlerdir. Bunlar 19. asır Osmanlı toplumunun bildiği ve onayladığı eserler değildirler. Sınırlı sayıda insan hariç, Türk halkı onların içeriğini hala bilmemektedir.

3. Söz konusu kaynakları yazan kişiler, Osmanlı ve İslam büyüklerini över gibi görünerek karalamaktadırlar, yani aldatıcı ve sahtekar bir tavır içindedirler.[21] Bir yandan Osmanlı sultanlarını ve din adamlarını klişe ifadelerle överlerken diğer yandan anlattıkları hikaye ve anekdotlar vasıtasıyla onları karalamaktadırlar.[22] Eğer bir yazar hikayeler vasıtasıyla ahlaksız, şarapçı ve zalim olarak gösterdiği birisini adaletli, faziletli ve dindar diye övüyorsa, o yazar, iyi niyetli ve güvenilir bir yazar değildir.

4. Tanzimat sonrasında ortaya çıkan tarih ve tezkireler, sadece içerik ve zihniyet bakımından değil, dil hataları bakımından da birbirleriyle kuvvetli bir “münasebet” ve “bütünlük” içindedirler. Bu bütünlük onların hem en kuvvetli hem de en zayıf yanlarından birisini oluşturmaktadır. Eğer 19. asırdan önce yazıldığı iddia edilen tarih ve tezkirelerden birisi sahih ise, o zaman onların hepsi veya çoğunluğu sahihtir, eğer birisi sahte ise o zaman hepsi veya çoğunluğu sahtedir ve muhtemelen son iki asır boyunca yerli ve yabancı oryantalistler tarafından doğru bilgi ve belgeler de kullanılarak uydurulmuşlardır.

5. Osmanlı şairlerini tanıtma iddiasında olan ve eserlerini Osmanlı saray çevresine sunduğunu iddia eden tezkireciler, Sultan I. Murad, Yavuz Selim, III. Murad, I. Ahmed gibi Osmanlı sarayının merkezinde bulunan kişilerin güzel şiirlerini göz ardı etmişlerdir veya onlardan haberdar değildirler. Mesela 17. asırda yaşadıklarını iddia eden tezkirecilerin, Sultan Ahmed’in divanından ve onun şifahi kültürde günümüze kadar yaşamış olan şiirlerinden haberlerinin olmaması, söz konusu eserlerin sahih olmayabileceğine işaret etmektedir.

6. Sadece Osmanlı tezkirecileri değil, tarihçileri de birkaç istisna dışında Osmanlı sultanlarının güzel şiirlerinden bahsetmezler. Eserlerine serpiştirdikleri şiir parçaları ne dil, ne edebilik, ne hüner, ne zeka bakımından Osmanlı saray çevresinin hoşlanabileceği şiirler değildir. Nitekim Cumhuriyet döneminde Aşıkpaşazade tarihini yayınlama görevini üstlenen Nihal Atsız, söz konusu yazarın, eserine edebi bir hüviyet kazandırmak için serpiştirdiği şiirleri okuyucuya sunmaktan utanmıştır.

7. Manidardır ki Osmanlı edebiyatını gelecek nesillere tanıtma iddiasında olan tezkireciler, sadece sultan şairlerin şiirlerini değil, meşhur Osmanlı şairlerinin de güzel şiirlerini seçememişler, onları basit ve kötü şiirler üzerinden tanıtmışlardır. Eğer tezkireler sahih eserler ise o zaman, hiç olmazsa güzel şiirleri göz ardı edilen sultanların ve meşhur şairlerin bu duruma itiraz etmeleri gerekirdi. Bir sultanın halk tarafından beğenilen, bestelenen, ilahi olarak okunan şiirlerini göz ardı edip, onu kimsenin beğenmeyeceği şarap ve sefahet şiirleri üzerinden tanıtmak, şüphe uyandırıcı ve art niyetli bir tavırdır. Osmanlıda, sultanları değersizleştirme özgürlüğünün bu boyutta olduğunu zannetmiyoruz.

8. Osmanlı adına ortaya çıkan tarih ve tezkireler seküler veya dünyevi bir bakış açısıyla veya modern bir sosyal bilimci tavrıyla yazılmışlardır. Bu tavır anakronik (dönemle uyumsuz, zaman dışı) bir tavırdır. Zira eski Osmanlı toplumunda, devlet de dahil hemen her şey, meşruiyetini dinden almaktaydı.[23] Böyle bir toplumda insanların şarapçı, sefih ve fasık olarak tanımladıkları insanlara saygı duymaları, onların hayat hikayelerini kaleme almaları veya bu konudaki eserlere itibar etmeleri çok zordur. Tanzimat sonrasında Fatin, Şinasi ve Mahmud Kemal İnal gibi “misyon gereği” biyografik bilgi toplayan kişiler, toplumun biyografik bilgiye karşı kayıtsızlığına yakından şahit olmuşlardır. Tezkireler, Osmanlının ne dini, ne resmi, hatta içindeki şiirlere bakılınca ne de edebi bakımdan ihtiyaç duymayacağı eserlerdir. Kendi fazilet hikayelerini ve güzel hikemi şiirlerini bile kayda geçirmekte zorlanan bir toplumun kendisini değersizleştirecek sefahet ve rezalet hikayelerini kayda geçirmesi, kendisinin ahlaksız, ilkel, riyakar ve yeteneksiz olduğunu ispat etmeye çalışması gerçekçi ve olağan bir tavır değildir.

9. Osmanlı adına ortaya çıkan tarih ve tezkirelerde Osmanlı toplumuyla ilgili itham ve iftiraları geçiştirmek veya göz ardı etmek, Osmanlı büyükleriyle ilgili klişe övgüleri toplayıp bu övgüler üzerinden Osmanlıyı yüceltmek dürüstçe ve akıllıca bir tavır değildir. Manidardır ki Tanzimat sonrasında İslam ve Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalarda bu eserlerdeki övgüler esas alınmış, eserlerde verilmek istenen asıl mesajlar, itham ve iftiralar geçiştirilmiş veya bilinçli olarak bir süreliğine göz ardı edilmiştir. Böylece Osmanlıyı karalayan kaynakların Müslümanlar tarafından benimsenmesi sağlanmıştır. Mesela Osmanlı adına ortaya çıkan eserlere göre Fatih, şiddetle nefret edilmesi gereken bir kişiliğe sahiptir. Ancak araştırmacılar, onunla ilgili kaynaklardaki sapkınlık ve canilik hikayelerini görmezden gelmişler, eserlerdeki klişe övgüleri ön plana çıkarmışlardır; böylece söz konusu eserleri ve o eserlerdeki itham ve iftiraları bilerek veya bilmeyerek meşrulaştırmışlardır.

10. Tanzimat sonrasında Oryantalizmin rehberliğinde Encümen-i Daniş, Tarih-i Osmani Encümeni, Türk Tarih Encümeni, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti gibi adlarla oluşturulan kurullardaki üyelere ve daha sonra açılacak üniversitelerdeki akademisyenlere verilen en önemli görev, Osmanlı ve İslam tarihini değersizleştiren, Osmanlı ve İslam büyüklerini Tümtanrıcı, ayyaş ve sapkın gösteren bu eserleri akademik bir ciddiyetle yayınlamak ve methetmektir.

Biz ise bu çalışmada methiyeyi değil tenkidi tercih edeceğiz. Söz konusu eserlerden bazılarının ana dili Türkçe olmayan bir insan grubu tarafından yazılmış olabileceğine dikkat çekeceğiz. Farklı dönemlerde yaşadığı iddia edilen bu kişilerin benzer dil hataları yaptıklarını ortaya koyacağız. Bize göre sultanların bile şair olduğu bir toplumda, şairlik, katiplik, müderrislik iddiasında olan bir kişinin saraya hitaben yazdığı bir eserde dili bazen anlamsızlık seviyesinde kötü kullanması, özneyi nesneyi birbirine karıştırması, basit bir meramını dahi bazen ifade edememesi şüphe uyandırıcı bir husustur. Bu çalışmadan önce de Namık Kemal,[24] Abdülbaki Gölpınarlı,[25] Zeki Velidi Togan,[26] Ahmet Akgül,[27] Nurettin Çalışkan[28] gibi araştırmacılar eski şair ve yazarlar adına ortaya çıkan bazı eserleri dil ve üslup bakımından eleştirmişler, onlarda şüphe uyandırcı bazı hususlara dikkat çekmişlerdir.

Burada önemle vurgulamak gerekir ki bir dilde farklı insan grupları arasındaki iletişimi sağlayan temel kurallar, temel kelime ve deyimler, eşdizim sözlüğü asırdan asıra değişmez. 16. asırda halk arasında konuşulan Türkiye Türkçesi, Arapça veya Farsçanın 17. asırda veya 21. asırda değişmesi mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle bir dil veya lehçenin iletişim ve işletim sistemi asırdan asra değişmez ancak bu işletim sisteminin kullandığı kelime hazinesi farklı kültürlerin etkisiyle dönemden döneme değişebilir. Kelime hazinesindeki değişimde de esas olan, asırlar değil dönemlerdir. Mesela Türkler İslam inanç dairesine girince Türkçeye birçok Arapça ve Farsça kelime ve tamlama girmiştir. Böylece Türkler “Bunu koru” şeklindeki meramlarını “Bunu muhafaza et” şeklinde de ifade etmeye başlamışlardır. “Buna uy” yerine bazen “Buna tabi ol” demişlerdir. Ancak hiçbir kimse “Bunu tabi ol” dememiştir. “Geldiği sırada” yerine bazen “geldiği esnada” demişlerdir. Ancak hiçbir kimse “insanlar esnasında” dememiştir. 20. asırda, Osmanlı Türkçesindeki Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların kullanımı değişik sebeplerle azalmaya başlamıştır, özellikle tamlama kullanımı terk edilmiştir. Dile Fransızca ve İngilizce kelimeler girmeye başlamıştır. Çünkü 19. asırda Batı kültürünün etkisinde yeni bir “dönem”e girilmiştir. Dil değil, dilde kullanılan kelimeler değişmeye başlamıştır.

Ana Dil Kriteri: Yazar Türkçeyi Biliyor mu?

Dil tenkidinin zorluk seviyeleri vardır.[29] Biz bu çalışmada Osmanlı adına ortaya çıkan bazı kaynakları, dil bakımından tenkit ederken Batıda üslup bilimcileri tarafından geliştirilmiş olan teknikleri ve kriterleri[30] değil “ana dil kriteri”ni kullanacağız. Ana dil olarak da Murad Hudavendigar, Nesimi, Yavuz Sultan Selim, Fuzuli, I. Ahmed, Aziz Mahmud Hüdayi, Nef’i, Nabi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Namık Kemal, Mehmed Akif ve Yahya Kemal’in kullandığı Türkiye Türkçesini esas alacağız.

Ana dil kriteri, ana dili Türkiye/Osmanlı Türkçesi olan herkesin rahatlıkla kullanabileceği bir kriterdir. Bilindiği gibi ana dili Türkçe olan birisi, Türkçeyi tam öğrenememiş bir yabancının dil hatalarını kolaylıkla fark edebilir. Öyle dil hataları vardır ki onu bilinçli olarak yapan birisinin yüzlerce anlaşılır cümle kurması, onun yabancı olduğu gerçeğini değiştirmez. Nitekim günümüzde yabancı bir dili sonradan öğrenenler, o dille meramlarını ifade edebilir, kitap ve makale yazabilirler. Ancak bu kişiler, dili iyi öğrenememişlerse, yaptıkları bazı hatalarla yabancı olduklarını ifşa ederler. İşte biz temel bakış açısını kullanacağız. Bize göre “şairler arasında” yerine ısrarla ve doğru zannederek “şairler esnasında (esna-i şu’arada)” diyen, “Gözüm ağaca dokundu.” diyen; “Nöbet ona değdi.” diyen, “Ali’ye tabi oldu.” yerine “Ali’ye nisbet etti.” diyen; “En güzel beyitlerinden birisi şudur.” yerine “Beyitlerinde bu beyti hub düşmüştür.” diyen; özenle anlamsız cümleler kuran, kelimeleri eşdizimli olarak kullanamayan, üstelik bu yetersiz veya orta seviye (intermediate) Türkçe bilgisiyle Osmanlı tarihi ve edebiyatı hakkında kaynak eser üreten kişilerin Osmanlılık, kadılık, müderrislik, şairlik, katiplik gibi iddiaları doğru olmayabilir. 19. asır Fransız divan şairi Charles Vernet bile aruzla yazdığı gazellerinde Osmanlı Türkçesini Osmanlılık iddiasında olan bu tarihçi ve tezkirecilerden daha iyi kullanmıştır.[31]

Burada ifade etmek gerekir ki ana dili Türkçe olan insanlar da yazı dilinde özensizlik, unutma, eğitimsizlik, yeteneksizlik gibi sebeplerle sık sık hata yaparlar. Ancak bu hatalar onların Türkçeyi bilmedikleri anlamına gelmez. Ana dili Türkçe olanların yaptıkları dil hatalarıyla, Türkçeyi tam öğrenememiş olan yabancıların yaptıkları dil hataları arasında farklılıklar olur. Bu çalışmada sehiv ve özensizlik sebebiyle yapıldığı düşünülen hatalar göz ardı edilecek, doğru zannedilerek bilinçli bir şekilde yapıldığı anlaşılan hatalar esas alınacaktır. Mesela Ahdi’nin şu cümlesindeki hatasının özensizlikten kaynaklandığı açıktır: “Şerhi: Zümre-i ehl-i kalem ve perverde-i erbab-ı keremdür.[32] Burada Ahdi, -DAn ekini unutmuştur.

Ana dil kriteri sayesinde bir kişiye atfedilen iki eserden birisinin Türkçeyi bilen, diğerinin ise Türkçeyi bilmeyen birisi tarafından yazıldığını iddia ve ispat edebiliriz. Mesela Latifi’ye atfen ortaya çıkan Tezkiretü’ş-Şu’ara ile Risale-i Evsaf-ı İstanbul[33] adlı eserlerin aynı kişi tarafından yazılmadığı, ana dil kriteri vasıtasıyla rahatlıkla iddia edilebilir. Nitekim iki eserde kullanılan dil incelendiği zaman Risale-i Evsaf-ı İstanbul adlı eseri yazan kişinin meramını ifade edebilecek kadar Türkçeyi bildiği, Tezkiretü’ş-Şu’ara’yı yazan kişinin ise Türkçeyi tam öğrenemediği anlaşılacaktır. Ancak her iki eser de oryantalistik bir bakış açısıyla, Osmanlıyı değersizleştirmek üzere üretilmiştir.

Tarih ve tezkireciler eserlerinde aynı kelime ve kelime gruplarını sıklıkla kullanmışlardır. Konusu ve zihniyeti aynı olan yazarların eserlerinde benzer kelime ve ibareleri kullanmaları normaldir. Normal olmayan şey, yazarların birbirlerinin eserlerindeki “yanlış” kelime ve ibareleri de tekrar etmeleridir. Bu durum, söz konusu eserlerin ait oldukları grubun veya “organizasyon”un tespit edilmesine yardımcı olur. Batıda geliştirilen istatistik destekli üslup çalışmalarına göre, bir eserde sıkça kullanılan kelimelerden hareketle o eserin yazarının kendine has dil özelliklerini tespit etmek, ona bir isim vermek (x), böylece onu diğer yazarlardan (m, y, z) ayırmak mümkündür. Osmanlı yazarlarına atfen ortaya çıkan tarih ve tezkireler, yazarlık tespiti (authorship attribution) çalışmalarında rahatlıkla kullanılabilir. Çünkü bu eserlerden çoğu, masa başında bazı ilavelerle çoğaltılmışlardır.[34] Bu çoğaltmayı aynı kişinin farklı bir isimle yapıp yapmadığı, yazarlık tespiti (authorship attribution) çalışmalarıyla ortaya çıkartılabilir. Mesela Latifi tezkiresini yazan kişinin, önceden yaptığı bazı dil hatalarını fark edip düzelttikten sonra, daha özenli bir dil kullanarak Hasan Çelebi tezkiresini yazıp yazmadığı hususu, bilgisayar destekli üslup çalışmaları vasıtasıyla ve ayrıca hat, imla ve kağıt tenkidi yoluyla ortaya çıkartılmalıdır.

Bu makalede Tanzimattan sonra 15. ve 16. asır tarih ve tezkireleri olarak topluma sunulan eserler ele alınacaktır. Bunlar arasında Anonim Tevarih-i Âl-i Osman (Osmanlı Tarihleri),[35] Aşık Paşazade tarihi,[36] Mehmed Neşri’nin Cihan-nüma’sı,[37] Kemalpaşazade’nin Tevarih-i Al-i Osman’ı,[38] Celalzade Mustafa’nın Selimname’si,[39] Lutfi’nin Tevarih-i Âl-i Osman’ı,[40] Mustafa Selaniki’nin Tarih-i Selaniki’si,[41] Sehi’nin Heşt Behişt’i,[42] Latifi’nin Tezkiretü’ş-Şu’ara’sı,[43] Aşık Çelebi’nin Meşa’irü’ş-Şu’ara’sı,[44] Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş-Şu’ara’sı,[45] Beyani’nin Tezkiretü’ş-Şu’ara’sı,[46] Ahdi’nin Gülşen-i Şu’ara’sı,[47] Gelibolulu Âli’nin Künhü’l-Ahbar’ı[48] vardır. Ayrıca gerektiğinde Atayi, [49] Yümni,[50] Ayvansarayi, [51] Salim,[52] Safayi,[53] Ramiz,[54] Esrar Dede,[55] Es’ad Mehmed Efendi,[56] Arif Hikmet,[57] Fatin,[58] Mehmed Tevfik,[59] Mehmed Siraceddin[60] Mehmed Süreyya [61] gibi isimler tarafından yazılmış tezkirelere de atıflar yapılacaktır.

Osmanlı adına ortaya çıkan kaynakları “zihniyet” ve “ana dil” kriterlerini kullanarak üç gruba ayırmak mümkündür:

Birinci Grup: Kalemlerini Osmanlı Aleyhine Kullanan ve Meramını Türkçe Olarak İfade Etmekte Zorlanan, Günümüzde Sadece Yabancıların Yapabilecekleri Dil Hatalarını Sıklıkla Yapan Yazarlar

Tanzimattan sonra Osmanlı toplumuna sunulan eski harfli metinler arasında meramını Türkçe olarak ifade edemeyen kişiler tarafından yazılmış manzum ve mensur birçok eser vardır. Bu eserler çoğunlukla Osmanlıyı vahşi ve sapkın gösteren bilgi ve hikayelerle doludur. Oryantalist Giese tarafından bulunup yayınlanan sözde anonim Osmanlı tarihini yazan kişi; Aşıkpaşazade, Oruç Beğ, Mehmed Neşri, Kemalpaşazade, Sehi, Latifi, Aşık Çelebi, Hasan Çelebi, Celalzade Mustafa, Gelibolulu Âli, Ahdi, Riyazi, IV. Murad’ın Revan Seferi Katibi, Naima, Hüseyin Ayvansarayi, Mehmed Süreyya gibi yazarlar adına ortaya çıkan tarih ve tezkireler bu gruba girer.

Latifi Tezkiresinden Örnekler

Aceb budur ki şi’rden şi’ri bilmeyen ve sanayi’-i şi’riyyeye asla şu’urı olmayan belki kendü şanına mülayim u münasib mahza bir mahlas bulamayanlar sühandan olmadın sühandanlık kasdın idüp fi’l-cümle kelam-ı mevzuna kadir olmağla kendüleri zamanun Hassanı ve devranun Selman’ı tasavvur iderler.” (Latifi, 95). “A‘ni Hazret-i Sultan Suleyman Han ki İskender-i zaman ve Kahraman-ı devrandur esna-i selatinde Süleyman-ı sani ve İskender-i düvüm ve hakan-ı havakin-i evreng-i heftümdür (Latifi,  151). “Amma ba’zı sühandan-ı nazm-fehman didiler ki Şütur u Hücresinden ma’ada esna-i nazmda Şütur u Gurbesi vardur.” (Latifi,  351).Esna-i ebna-i ‘irfanda bu ka‘ide mukarrerdür ki her şi‘r ki ma’nidar u hemvar olup bi-mahlas ola, bi-şayibe ve şübhe müşarun-ileyhe isnad iderler ve tavr u tarzı şahadetiyle Hazret-i Monlanundur dirler.” (Latifi,  160).Esna-i şu‘ara-i zamanda şa’ir-i sahir-i mahir-i barik-eda ve hub müverrih u mu’amma-güşadur.” (Latifi,  179).Esna-i manzumat-ı lisan-ı Türkide ‘aceb nazm-ı pakdur ve kadh u ta’yib nazarıyle nazar iden merd-i bi-idrakdür.” (Latifi,  210). “Ol ecilden esna-i nasda eş’arınun şöhreti ve divanınun beyne’l-enam bi’t-tamam i’tibar u rağbeti vardur.” (Latifi,  241). Bize göre bu satırların sahibi, Osmanlı Türkçesini, Arapça ve Farsça tamlamaları öğrenmek için azimle çalışmış, bu bilgisiyle sahte bir eser üretmeye kalkışmış yabancı bir kişidir. Çünkü ana dili Türkçe olan herkesin küçük yaşlarda öğrendiği, öğrenmek zorunda olduğu bir kelimeyi tam öğrenememiştir.

Aşık Çelebi Tezkiresinden Örnek Metin

Keşfi merhumun birader-i kihteridür. Germiyan ilinde Gedus nam kasaba anun yeridür. İbrahim Paşa merhumun ünfüvan-ı vezaret ve ünvan-ı siyasetinde bulınup Paşa örf emr eyler. Subaşı kolından asduğı gibi bu beyti bediheten söyler.

Derd-i dağ-ı aşk kim itmez tahammül Kaf ana

Hoş dutar bu natüvan gönlüm benüm insaf ana

İttifak[62] subaşınun kızı füc’eten fevt olur. Bi-günahlığına haml idüp halas-ı kayd eyler. Paşa’ya iltüp vafir örf itdüm ikrar itmedi dir. Yolda gözi dahi bir ağaca tokınup mecruh olur. Hasbi ol cerahat eleminden nim-mevtle nim-ruh olur. Paşa nazarına geldükde Paşa gözini mecruh görür. Molla Hasbi gözine ne oldı dir. Hasbi sultanum yerin begenmedi çıkmak ister dir. Paşa dahi senün gözine görilecek var diyü yine habs buyurur. Hasbi mahlasın ta’dil idüp Habsi diyü tahallüs ider. Ol[63] [bu] mahlasla nice kasa’idi vü medayihi vardur. Şüyuh-ı şu’aradan Basiri ve Zati ve Keşfi ve Kandi divan yolında Paşayı selamlayup halasa şefa’at iderler. Paşa’ya rıfk ü mülayemet gelmiş iken ba’z-ı münafıklar şu’ara sultanumı hicv ile korkudurlar ola mı diyü gamz iderler. Paşa dahi padişaha arz ider. Zencir ü mukayyed ider.”[64]

Hasan Çelebi Tezkiresinden Örnekler

Hasan Çelebi adıyla tezkireyi yazan kişi, diğer tezkire yazarlarıyla aynı dili ve kelimeleri kullanmasına rağmen onların yaptığı bazı fahiş hataları tekrarlamamış, dili daha doğru kullanmaya çalışmış, fakat buna muvaffak olamamıştır: “Hala Rumili beglerbegisi olan(Hasan Çelebi, A, 247). Şam-ı şerif-i şeref-encam beglerbegisi olmakla ihtiram bulmış idi. Ba’dehu Anatolı ve Rumili beglerbegi olmış idi.(Hasan Çelebi, A, 429). “Sultan Bayezid Han zemanından berü zahir ü nümayan olan efazıl-ı danişveranun” (Hasan Çelebi, A, 462). “Kasidelerine nazire dimekle mukayyed idi.” (Hasan Çelebi, A, 150). “Merhum-ı merkumun cemi’-i uluma nisbeti[65] ‘ale’s-seva olup”  (Hasan Çelebi, A, 101). “Efazılı kadh itmek semtine ma’il idi.” (Hasan Çelebi, A, 287). “Semt-i ze’amete ragbet itmiş idi.” (Hasan Çelebi, A, 356). “Semt-i tedrîse salik ü ‘azim olmışdur.” (Hasan Çelebi, A, 425). Türkiye Türkçesine göre “memurluk semti”, “zeamet semti”, “ayıplama semti”, “gazel semti” veya “ders verme semti” gibi bir tamlama kurmak mümkün değildir; bu kelimeler eşdizimli olarak kullanılmaz. Böyle bir tamlama bugün ana dili Türkçe olan milyonlarca insanın mantık ve dimağının onayından geçmez, geçmemektedir. Bu kullanım, Türkiye Türkçesinin asırlar boyunca, ortak bir tavırla oluşturup gizli bir anlaşma şeklinde muhafaza ettiği eşdizim sözlüğüne aykırıdır. Türkçede “semt” kelimesinin eşdizimli olarak kullanılabileceği kelimeler bellidir ve bunun kişiden kişiye asırdan asıra değişmesi, istisnalar ve şiirsel kullanımlar hariç, mümkün değildir.

Hasan Çelebi, şair Habsi’yi anlattığı şu cümlelerde de meramını doğru bir şekilde ifade edemez: “Habsi: Germiyanda Gedus nam kasabadandur. Keşfinün küçük biraderidür. Ba’z-ı cera’im töhmet olınup İbrahim Paşanun eva’il-i vezaret ve mebadi-i siyasetine rast gelüp mezbura işkence itmişler idi. Ahir isnad itdükleri cerâ’im zahir ü ‘ıyan olmayıcak asaf-ı zeman habsine ferman idüp on yıl mikdarı mahbus olup mahbes-i teng ü tar ile hemd-i rûzgâr-ı yâdigâr olmagla kendüyi ana nisbet idüp Habsi mahlas ile Paşa-yı mezbûra niçe kasideler virüp sahib-i bayin-i şedid olan kalb-i hadidine kelimat-ı ateşnaki ile bir mikdar mülayemet gelmiş iken ashab-ı nifakun dem-i si’ayet ü şeytaniyyeti ile ateş-i gazabı dahı hiddet ü vefret bulmış idi ve ol ‘asi-i ruhani zindanun canı gibi olmış idi. Ahir İbrahim Paşa katl olındugı gün ‘ıkal-i habsden ıtlak olınup zindan dahı insafa gelüp bunca zeman hidmetüm itdi diyü ol ‘abd-i maglulü’l-a’nakı i’tak itmiş idi. Gayetde pür-guy idi.” (Hasan Çelebi, A, 234). Paragrafta, kelime seçim hatalarının yanı sıra ibareler arasında bağlantısızlıklar vardır. Fiillerin özneleri, birbirine karıştırılmıştır.

Hasan Çelebi’nin Atayi’yi anlattığı şu cümlelerde de meramını ifade edemediği açıktır: “Ata’i   Sultan Mehemmed Han şu’arasındandur. Taze-cevan hüsn ile meşhur-ı cihan oldugından gayrı hayli kabiliyyeti ve nihayetde ehliyyeti olmagın içerüye almak istedükde töhmetden firar idüp kasidesinde bu beytle halini izhar itmişdür.

Nazm :

Güc görse her kişi der-i sultana ‘azm ider

Şimdi ‘Ata’iye güci sultan ider dirig

Eş’ar-ı kudema ne makule idügi ma’lum ve keyfiyyet-i hal irad olınan eş’ar-ı dürerbarından mefhumdur.” (Hasan Çelebi, B, 64). İlk cümle doğrudur ancak ikinci cümlede kelime seçme hataları vardır. Son cümlede ise bağlantısızlık söz konusudur. Ayrıca yazar, ikinci cümlede çok kötü bir Türkçe ile Fatih Sultan Mehmed’i en kötü insanlık suçlarından birisiyle suçlamaktadır. Tezkireleri, metinlerarasılık bakış açısıyla okumayan birisinin bu cümleden hareketle Çelebi’nin meramını anlaması mümkün değildir. Hasan Çelebi, Latifi’nin veya onun adıyla tezkire yazan kişinin “Atayi” maddesinde verdiği Fatih’le ilgili olumsuz mesajını burada “özellikle gündeme getirip” tasdik etmektedir.

            Ahdi’nin Gülşen-i Şu’ara’sından Örnekler

Acemzade Şeyh İbrahim’ün kızı oğlıdur. (Ahdi, 411). “Bu [şu] matla’-ı pür-hayali netayic-i tab’ından zuhura gelmişdür” (Ahdi 411). “Bu tarih-i dilkeşi hoş dimişdür.” (Ahdi, 419). “Ulüvv-i şan ile efvahda mezkur Rumili beglerbegisinün divan-ı ali-şanında defter katiblerindendür.” (Ahdi, 428). “(Latifi) çok yirde ta’assub itmişdür” (Ahdi, 501). “Esnaf-ı nazmda mahir” (Ahdi 501). “Selaset-i elfaz ile reşk-i Hilali geçinürse yeridür.” (Ahdi, 429). “Zeban-ı Fürse mümareset gösterüp aruz u muamma fünunından habir ve şi’r ü inşa sınıfından gayriler gibi agah u bi-nazir(dür)” (Ahdi, 433).

‘AŞIK Çelebi: Bursevi’dür. Seyyid-i ‘ali-neseb ve emir-i pak-haseb kuzat zümresindendür. Hoş fehm ü şuh tab’ ve şi’r ü inşada bi-nazir ve esnaf-ı şi’rden habir kelimat-ı selis ile meclis-ara ve ebyat-ı nefis[e] ile rahat-efza eda-yı pak ile akran içre yegane ve zihn-i müdrik ile meşhûr-ı zamane ve hadd-i zatında ber-mukteza-yı mahlas ‘aşık-ı hub-ruyan-ı zaman ve şifte-i peri-peykeran-ı cihandur. Ol sebebden ser-a-pa eş’arı ‘aşıkane ve cümle-i güftarı vasf-ı dil-beran-ı zamane ve hasb-i hal-i mestan-ı meyhane vakı’ olmışdur. Masadak-ı hal bu matla’-ı pür-hayal ol şirin-makalündür sebt olındı.” (Ahdi, 419-420).

Ahdi adıyla tezkire yazan kişi burada Âşık Çelebi’yi hem “hazret-i Peygamber soyundan bir kadı”[66] olarak övüyor hem de onun sapkın birisi olduğuna işaret ediyor. Diğer tarih ve tezkirecilerin Aşık Çelebi’ye ve Osmanlı toplumuna yönelttiği ithamları tasdik ediyor. Aynı tavır ve tarzı Beyani’de[67] de görmek mümkündür. O da Osmanlı toplumunu doğrudan karalamamış, ancak onu karalayan tezkireleri kuvvetli bir şekilde desteklemiştir. Eğer bir yazar kaynak olarak kullandığı bir eserdeki temel bilgileri kullanıp itham veya iftiraları göz ardı ediyorsa, söz konusu itham ve iftiraları zımnen kabul ediyor ve söz konusu kaynağı suret-i haktan görünerek meşrulaştırmak istiyor demektir.

Gelibolulu Âli’den Örnek Metin

“Hasbi, Anatolı vilayetinden Gedus nam kasabadandur. Kudemadan Keşfi’nün karındaşı ve ol devr ayyaşlarınun kallaşı ve evbaşı olmağla İbrahim Paşa merhumun eva’il-i vezaretinde bir fesadda bulınmış. İstanbul subaşısına habse virilüp işkence itmesi murad olınmış. Ol şeb ki mezburı bağlayup kollarından asarlar, ya’ni ki örf-i işkence enva’ını eda etmege sa’y iderler. Hasbi bedihe bir matla’ dimiş. Subaşı az çok ehl-i tab’ muhibbi olmağla rahm eylemiş. Ol matla’ budur.

Derd-i dağ-ı aşk kim itmez tahammül Kaf ana

Hoş dutar bu natüvan gönlüm benüm insaf ana

İttifak ol gice subaşınun bir kızı dahi füc’eten vefat itmiş. Bu zikr olınan alayim ke’ennehü Hasbi’nün bi-günahlığın isbat etmiş. İrtesi divana iletüp nice dürli işkence itdürdüm ikrar itmedi diyü siyanet eyler. Hikmet Huda’nundur Hasbi’nün yolca giderken bir dırahta tokınup bir gözi mecruh olmış. Paşa nazarına geldügi gibi Monla Hasbi gözün n’oldı diyü sormış. Yerini begenmedi çıkmak ister sultanum diyü cevab virmiş. Hala ki bu mahalde latife kasd itmesi vezirün tab’-ı na-mülayimine muhalif gelüp senün gözine dahi görinecek var ancak buyurmış. Hatta bunı mahbese gönderüp İstanbul’la Üsküdar miyanındaki kal’a-i sagire[ye ki] Ketayun sarayı diyü meşhurdur ana gönderilmiş. On yıl mikdarı mahbus-perverligiyle nice nice kasa’id ü eş’ar söylemiş. İttifak kudema-yı şu’aradan Basiri ve Keşfi ve Kandi vezir-i mumaileyhi divan yolında selamlamışlar. Vafir tazurru’ u niyazla Hasbi’nün halasını rica kılmışlar. Hakim-i büzürgvar ıtlakına müteveccih olup nev’an merhamet-girdar oldukda ba’z-ı müfsidîn nifaka salik olurlar. Şu’ara seni hicv ile tahfif itmek şeklin gösterür diyü söylerler. Paşa’nun tarik görmeden avdetine Hasbi’yi Habsi mahlas[ın]dan kurtarmağa müte’allik cell-i himmetden feragatine ba’is olurlar. Hasbi dahi “hasbiyellahü vahdedehü kefa” virdine meşgul olup halası paşa-yı mezburun katli güninde müyesser olmış. El-kıssa ‘ami vü sebükser ü meyhar kimse imiş. Dikkat semtine salik olmayup diline geleni söyler imiş.” (Gelibolulu Âli, 50).[68]

Aşıkpazade Tarihinden Örnek Metinler

Karamanoglı kaçup Taş’a girdi ve ol yıl niçe er oğlan ve kızlar togdı mechulü’n-neseb. Girü Karamanoglı’nun hatunı ve veziri Sürur’ı ikisini Murad Han’a göndürdi. Karamanoglı ilçilige geldi. Karamanoglı hatunına eyitdi: “Var karındaşundan benüm suçumı dile, girü.” didi. Anlar dahi Murad Han’a gelüp çog tazarru’lar ve meskenetler itdiler ve didiler kim: “Karamanoglı kendüye layığın işledi. Hak ta’ala hazretinde yüzini kara eyledi. İmdi kerem ve lutf eyle mürüvvet ehliysen bunun gibi itme.” didi. Andan hünkar Sürur’a eyitdi: “Şimden girü sen ol begüne inanur mısın kim bana andan geldün, dilek idersin.” didi. Sürür eydür: “Sultanum evvelki hatasında ben bile degüldüm ve hem bu hatasında rızam yog-ıdı. Bu iş Turkutoglanları’ndan oldı.” didi. Hele sözi budur kim eydür: “Bir hatadur itdüm, artuk böyle itmezem.” dir. “Ben kulunı inandurdı.” dir. Hünkar dahi girü suçını ‘afv itdi, döndi gitdi. İmdi ‘azizler bu Osmanlu’nun zulm itmesinün sebebi Karamanoglı İbrahim’ün sebebinden olmış-ıdı, yohsa ta bugüne değin Osmanlu’dan kimsenün hakkına zulm itmek gelmemiş-idi.” (Aşık Paşazade, 473).

Andan sonra Karamanoglı tiz Üngürüz’e ilçi göndürdi kim: “Ne turursız, uşda ‘Osmanoglı delü oldı, tahtını bir oğlana virdi. Kendü çalıcı ‘avratlar-ıla bağlar ve bahçalar bucağında yiyüp içüp yörür. Vilayetden elin çekdi. İmdi fursat senündür ve bizümdür. Ve bu tarafda Vılkoglı’na daha habar göndürdi. Ne benzer ana kim herzeler söyledi. Kendüye Yanko’yı kiralı azdurdı. Eyitdi kim: “Ne turursız, Türke bundan yig fursat elünüze girmez.” didi.” (Aşık Paşazade,  473). Burada kötü bir yabancı Türkçesiyle Fatih’in babası II. Murad’ın sefih ve ayyaş olduğu mesajı verilmektedir.

Anonim Osmanlı Tarihinden Örnek Metin

Çünkim Bayezid Han cümle illeri kendünün idindi. Andan Germiyan ve Düzme Aydın-oglı ve Menteşe ve Sarhan-oglı cem‘ olup Tahrettin Beğ bile Isfendiyar yanına vardılar. Andan Isfendiyar-oglı bunlara elçi koşdı. Timür Han’a vardılar. Hallerin arz itdiler. Her birimüzün ata vü dede yerlerin aldı. Bize zulm itdi. Eger eline girsek mecal virmez katl iderdi diyü tazarru‘ idüp ağlaşdılar. Ol kadar ibram itdiler kim Timür Han’ı yirinden kopardılar. Dürlü dürlü haberler ve elçiler ile Timür Han’ı Yıldırım Han ile cevablaşdılar. Timür Han ne kadar elçi ve adem ile ve name ile haber gönderdi. Ta‘zimile ve sulh yüzinden oğlum Yıldırım Han diyüp izzetler iderdi. Evet Yıldırım Han ne kadar adem ve name gönderse leng Timür diyü horlık suretiyle gönderirdi. Ve hem kahpenün erisin, gelüp benümile bulışmazsan ve eger ben dahi varmazsam avratım boş olsun deridi. Gel uğraşalum devlet kimün ise ola didi. Timür Han’ı gözine göstermezdi horlardı. Tevekkül olmayup mağrurlık iderdi.” (Anonim, 42). Burada Balkanlarda mücahit bir sultan olarak sevgisi ve saygısı 20. asra kadar yaşamış olan Yıldırım Bayezid, çok kötü bir Türkçe bilgisiyle değersizleştirilmekte, onun ila-yı kelimatullah için değil de kişisel hırslarını tatmin için savaştığı, kibirli ve ilkel birisi olduğu mesajı verilmektedir. Eserin başka kısımlarında Yıldırım; zalim, sefih, şarapçı, dengesiz bir kişi olarak tasvir edilmektedir.

Neşri’den Örnek Metin

Şöyle rivayet iderler ki bir gün sultan ailesiyle (?) ve begleriyle ‘ayş ü ‘işrete meşgul iken esna-yı sohbetde söz açup sultan eyitdi ki acep karındaşumun hali ne ola ve ne yerde ola. Dirken ittifak casus geldi didiler. Sultan dahi destur virüp içerüye girdi. Şaha du’a idüp eyitdi ki ey şah-ı ‘âlem bundan evvel bu kulunı Burusa’ya göndermişidin. Varup tamam tecessüs ve tefahhus itdüm. Karındaşın be-gayet halvet gördüm. Heman altı yüz mikdarı ademisi vardur. Ve fıska düşüp gice gündüz şaraba meşguldür. Şöyle ki hamama gidüp nice gün oturup şarab içer. Ve her hammama ki gire bir ay oturur dahi ‘işrete meşgul olur azim fırsatdur didi. Sultan bu haberi işitdi be-gayet ferah bulup eyitdi: Begler paşalar oturmağla olmaz. Bir kişiye devlet karşu gelmez. Devlet kaza katındadur. İşte ben gitdüm.” (Neşri, v. 90). Bu cümlelerde kötü bir Türkçe ile Sultan Çelebi Mehmed’in ve kardeşinin, yani fetih dönemi Osmanlı hanedanı mensuplarının, sefih ve ayyaş kişiler oldukları mesajı verilmektedir.

Kemalpaşazade Tarihinden Örnekler

(Nasuh Bey) şehriyar-ı düşmen-şikarun ol hınzırdan şimşirin sakınup tekaddüm etdi ve tiğ-i sa’ika-girdarla şöyle çaldı ki ol çınar hıyar gibi iki bölündi.” (İbn Kemal,  136). “Sava suyı iki bölünmüşdi.” (İbn Kemal,  152). “Garib yiğitler alayı yetişüp hasm-ı bed-reyi şehriyar-ı kamkarun üzerinden ayırmışlar, hazır dinç akıncı varmış, bir tarafdan da onlar irmişler, kafirün yüzin döndürüp vafir kırmışlar.” (İbn Kemal,  134). “Uğraş temaşasını idetururdı.” (İbn Kemal,  132). “Peykeri şikest olup meydan içinde yıkıldı.” (İbn Kemal,  135). “Ol bed-fercamlarun ayruk ayakları dirmedi.” (İbn Kemal,  137). “Ol mel’un ta’un çıkardı, öldi diyü ad olmış.” (İbn Kemal,  138). “Kafiri şol kadar vafir kırdılar ki taşra çıkanlarun “yüzde biri” diri kurtulup girü varup hisara girmedi.” (İbn Kemal,  137). “Gülistan-ı cinan-nişanında o taze gül açılduğı hoş gelüp gülüp gönli handan olmadı.” (İbn Kemal,  173). “Küffardan hisarı dilediler.” (İbn Kemal,  148). “Boynuna kol saldı” (İbn Kemal,  155). “Daman-ı adavete el sundı.” (İbn Kemal,  158). “Üzerine at salup” (İbn Kemal,  170). “Hass u ‘amm içinde kişi bed-nam olup yad u bilişden bunun gibi söz işitse ölse ne” (İbn Kemal, 134). “Ol diyara kudumi haberi vardı Bosna kralına irdi. Kendünün üzerine varmak ihtimalini virüp kalbi kişverine korku leşkeri girüp” (İbn Kemal,  175). “Ümera-yı rezm-aray arasında beğlerden, beğlerbeglerden sultan-ı cihanın bir yanında” (İbn Kemal, 133).

 “Çün sultan-ı sa’id Bayezid Han edhem-i takva-yı zahire süvar olup Şibli-var sahra-yı safa-yı batında şir-i nefsi şikar idüp zencir-i teshire çekdi. Gülşen-i ta’at u niyazda biten gül-i pür-tab-ı namazı ab-ı dest-namazla sirab eyleyüp zemin-i dara’atde zira’at etdi ve tohm-ı ibadeti ekdi. Buyurdı “Şarab içilmesün” deyü. Şeyh ü şabba yasağ oldı. Cuy-ı fısk u fücur kuruyup fıskıyelerün suyı soğuldı. Esbab-ı tarab ü sürur mu’attal u mühmel kaldı.[69] Kemalpaşazade adıyla bu eseri yazan kişi, Osmanlıyı doğrudan değersizleştiren tarihçileri suret-i haktan görünerek aldatıcı ve temkinli bir üslupla desteklemektedir. Nitekim bu metne göre Yıldırım Bayezid, bir sabah kalkıyor, o zamana kadar sarayda ve toplumda yaygın olarak işlenen fısk u fücuru yasaklıyor ve herkes bir anda dindarlaşıyor.[70] Haddizatında bu metinde sultanın ve toplumun ilkel, şarapçı ve sefih olduğu mesajı verilmektedir.

Kemalpaşazade, yukarıdaki cümlelerden sonra yine suret-i haktan görünen bir üslupla Yıldırım Bayezid’in adaletli olduğu, rüşvet alan kadıları cezalandırdığını, onların yerine iyilerini atadığını söyler: “Mürteşi ve raşi, fesad u bi-dad başı kadıları - ki anlardan halk hoşnud ve Hak razı degüldi – ma’zul ve mahzul kıldı. Mahkemeleri hakeme-i zalemeden – ki nefs-i tevsen-i hod-kamları ram u münkad degüldi – hali vü mahlul kıldı. Ol bed-girdarlarun nar-ı azabla canlarını pür-tab etmek istedi…” (İbn Kemal, 323). Burada Kemalpaşazade, Osmanlı yanlısı gibi görünen bir bakış açısıyla, kendisinden önce yazıldığı iddia edilen tarihlerde yer alan ve Yıldırım’ı dengesiz ve barbar gösteren bir hikayeyi desteklemektedir. Kemalpaşazade’nin kullandığı o kaynaklara göre Yıldırım Bayezid, rüşvet alan bütün kadıları bir yere toplayıp onları diri diri yakmak ister, sonra “bir maskara” onu bu kararından vazgeçirir. Görüldüğü gibi Kemalpazade, diğer kitaplarda Osmanlı sultanlarının aleyhine olarak anlatılan hikayeleri alıp onları güya sultanların lehine olacak şekilde anlatmaktadır. Sanki bağımsız yazarlara karşı sarayı savunma gibi bir misyon üstlenmiştir. Gerçekte ise sarayı savunur gibi görünüp saray adına söz konusu ithamları doğrulamaktadır. Bize göre bunlar kurmaca metinlerdir. Zira sultanlıkla veya monarşiyle yönetilen toplumlarda insanlar sarayı eleştirmezler, onu methetmek için vesile ararlar. Osmanlı sultanlarının eleştirisi, ancak “patronların çoğaldığı” ve “matbuatın yaygın bir şekilde kullanıldığı” Tanzimat döneminde ve sonrasında söz konusu olabilir. Kemalpaşazade’de gördüğümüz bu aldatıcı tavrı, tarih ve tezkire yazan diğer kişilerde de görürüz. Mesela Mustafa Selaniki[71] adıyla Osmanlı tarihini yazan kişi de Yavuz Selim’in kendi babasını ve beş tane masum kardeşini haksız yere öldürdüğüyle ilgili diğer kaynaklardaki itham, ima ve iddiaları saray namına tasdik eder. [72]

Celazade Mustafa’nın Selimname’sinden Örnekler

Zayıf şikeste beste hastaları bırağub ilerüsü muttasıl kaçmak şeklinde idiler. ” (Celalzade Mustafa, 80). “Obada ne denlü eşirra vü etrak … varısa kaldurup(Celalzade Mustafa 72). “Karagöz Paşa dahi vücudı kameti libas-ı idrakden ‘ari(idi).” (Celalzade Mustafa 73). “Gelüp mukabele itmek isteyenlere kuvvet-i kahire ile galib ve haşmet-i bahire ile katil ve salib oldılar. Zulm-ü-‘udvan çırağlarına tamam iştigal virüb memleketi cevr-ü-sitem ile mal-a-mal itdiler.” (Celalzade Mustafa 72). “Tevekkuf iderlerse ceng ulaşup atalarına ısyan u tuğyan görinür.” (Celalzade Mustafa, 87). “Bir mikdar yeniçerileri atlandurup sayir hazır olan sipah ile göz yumup müfsidlerin ardlarınca ilğar eylediler.”  (Celalzade Mustafa, 79). “Halk-ı âlemi Sultan Ahmed tarafına meyl itsünler diyü tedbir eylediler.” (Celalzade Mustafa, 62). “Malum edindiler ki” (Celalzade Mustafa, 62). “Taht-ı saltanat Sultan Ahmed’ün olacağını herkes i’tikad idüp” (Celalzade Mustafa, 62). “Cümle umurumı size i’timad eyledüm.” (Celalzade Mustafa, 57). “Kefe vilayetinde vaki olan memleketler” (Celalzade Mustafa, 67). “Özi dirler bir sunun kenarında” (Celalzade Mustafa, 69). “Birbiriyle musahabet ve ihtilat idüp derdleşmek içün ziyafet esbabın görüp ‘ıyşe mukayyed oldılar.” (Celalzade Mustafa, 77). Sultan Selim probagandası yapmak üzere yazdırılmış gibi görünen Selimname adlı eserde, başta Şehzade Ahmed olmak üzere Osmanlı saray mensupları ve devlet adamları; şarapçılık, sapkınlık ve hainlikle itham edilmektedir.

Lutfi’nin Tevarih-i Âl-i Osman’ından Örnek Metin

Sultan Süleyman’un dahi oğlı Cihangir’e bir mertebede muhabbeti var idi ki nev’-i beşer tahrir ü takririnde aciz idiler. Amma ansuzın bir gün Haleb şehrinde Cihangir darü’l-fenadan nakl idüp kendüleri vahid ü ferid kaldılar. Ve Rüstem Paşa dahi vezirliğinde günde niçe kere ölmek tasavvur idüp katında ölmek ca’iz idi. Vezaretden çıkmasını hergiz hayaline getürmeyüp kat’a tasavvur itmezdi. Ana dahi Mısr’dan Gazze’ye ve Şam’a andan Haleb’e bu üslub üzre şehr-be-şehr kasaba-be-kasaba İslambol’a gelince itdükleri zulmün nihayeti yok. ” (Lutfi, 381-382).

İkinci Grup: Zihniyet Bakımından Birinci Grup Yazarlarla Bütünlük Oluşturan Fakat Osmanlı Türkçesini Onlardan Daha İyi Kullanan Yazarların Eserleri

Mesaj ve içerik bakımından birinci grup eserleri destekleyen bu eserler ana dili Türkçe olan veya Türkçeyi nispeten daha iyi öğrenen ve özenle kullanmaya çalışan kişiler tarafından yazılmışlardır. Bunlar arasında Nev’izade Atayi, Mü’minzade Hasib, İsmail Beliğ, Salim, Ramiz, Esrar Dede, Es’ad Mehmed Efendi, Arif Hikmet, Mehmed Tevfik gibi adlarla tarih ve tezkire yazan kişiler vardır. Aslında bu yazarlardan bazıları da meramlarını ifade ederlerken bazen ana dili Türkçe olan birisinin yapmaması gereken hataları yaparlar. Ancak söz konusu hataları, Türkçeyi tam öğrenemedikleri için mi, yoksa önceden yazılmış tarih ve tezkireleri aklamak için mi yaptıkları hususu her zaman tam olarak bilinememektedir. Mesela bu yazarlar, meslektaşlarının “ölmek” anlamında kullandıkları “nakl etme” ve “intikal etmek” fiillerini akla yatkın hale getirmeye çalışmışlardır: “Ali nakl etti”, “Ali intikal etti”, “Ali intikal-i dar-ı beka etti.”  Bu gruba giren eserleri detaylı çalışmalarla alt gruplara ayırmak, bazılarını birinci gruba dahil etmek mümkündür.

Bu yazarlar da birinci grup yazarların kullandıkları kelime ve ibareleri kullanmışlardır. Dil bakımından onlarla kuvvetli bir münasebet içindedirler. Onların yaptıkları bazı fahiş dil hatalarını sessizce terk etmişler, bazı yanlışları da doğru göstermeye çalışmışlardır. Ayrıca bu yazarlar diğer yazarların Osmanlı büyüklerine yönelttikleri itham ve iftiralara itiraz etmemişler, onları “sükut” yoluyla tasdik etmişlerdir.

Atayi’nin Zeyl-i Şaka’ık’ından Örnek

El-Mevla İbrahim Bin Ni’metullah: Tercemesi sebk iden Ruşenizadenün lem’a-i şem’a-i vücudı ve nur-ı çeşm-i çerağ-ı şühudıdur. Tahsil-i sermaye-i ‘ulum u kemal ve tenvir-i mukaddimat-ı bahs u cidal iderek Saçlı Emir Efendi’den mülazemetle ber-murad ve Molla-yı Mükremin’e damad olmışidi. İbtida yigirmi akçe ile Kastamonı’da İsma’il Beğ müderrisi olup ba’de ba’z-ı medarisde mihrab-nişin-i ‘izz ü temkin ve fa’iz-i rütbe-i erba’in olup…” (Atayi, 44)[73]

 Salim Tezkiresinden Örnek

El-hasıl öyle bir mihr-i pertev-efgen-i hanedan-ı şerefin gurubu dehri matem-zede eyleyip ruz-ı neşatın şeb-i tekdir ve leyle-i intikallerin siyeh-came-i matem-i her cevan u pir eylemişdi. Ol hanedanın şeref-yab-ı intisabı olan Aziz Çelebi nam kimesne merhum u mebrurun intikallerine bu gune tarih eylemiş idi.” (Salim, 189-190).

Arif Hikmet Tezkiresi’nden Örnek

Raşid    İslambolidir. Ba’zı vüzaraya divan katibi olup bin iki yüz kırk yedi hilalinde beldesinde intikal ve muvaffak olduğı tarihi İzzet Molla merhum intihab etmişdir.” (Arif Hikmet, 76).

Burada kısaca belirtmek gerekir ki Tanzimat’tan sonra Osmanlı şairlerini, din adamlarını ve toplumunu cani, sefih, sapkın, şarapçı, mübahi, Tümtanrıcı gösteren manzum eserler de ortaya çıkmıştır. Sultanlara atfen ortaya çıkan ve onların sefih oldukları iddiasını destekleyen beyitlerden bazıları şunlardır:

Yarı rind-i zamanedir sandım

Bahs-i vaslı teranedir sandım

 

Ehl-i hicrana fitne-i ağyar

Ortada bir bahanedir sandım (Yıldırım Bayezid)[74]

 

Leblerin hasta iken ağzıma aldım billah

Ey tabib-i dil ü can derdime derman gördüm

 

Edirne gerçi güzeller yeridir ey hem-dem

Bursa’da dahi nice dilber-i fettan gördüm (II. Murad)[75]

 

Saki getir getir yine dünkü şarabımı

Söylet dile getir yine çeng ü rebabımı

Ben var iken gerek bana bu zevk u safa

Bir gün gele görmeye kimse türabımı (II. Murad)[76]

Sultan Ahmed’e atfedilen ve onu afyoncu ve sefih olarak gösteren şu beyitleri yazan kişi veya kişilerin Türkçeyi bilip bilmedikleri şüphelidir. Dolayısıyla bu şiirleri yazan kişiyi birinci gruba dahil etmek de mümkündür:

Hokka-i yakutdan yense müferrih vaktidir

            Edelim la’liñ bugün ruha gıda nevruzdur[77]

 

            Eyler kemer kolını kuçar miyanın ahir

            Hançer gibi o mahın kim bekler ise yanın[78]

 

Yine bahrün kenarından gönül hazz eyledi cana

Belün kuçduk lebün emdük senünle merhaba itdük[79]

 

İnce belini kuçsam ey kameti ar’ar

Mül leblerini emsem ey lebleri sükker

 

Girelden içine zevk ü safadır pişemiz her dem

Bi-hamdi’llah bu me’vadan gamı dilden çıka kıldık[80]

 

Bu şiirler ile tezkireci ve tarihçilerin Osmanlı sultanlarıyla ilgili tasvirleri arasında tam bir uyum vardır. Bu nevzuhur eserlerde “koordineli” bir şekilde Osmanlı sultanlarını ve toplumunu karalama niyeti ve gayreti dikkati çekmektedir. Son Osmanlı sultanlarının hayatlarını ve Osmanlının son şahitlerinin beyanlarını esas aldığımızda, yukarıdaki şiirlerin sultanlar adına 19. asırda uydurulmuş olma ihtimalini düşünmemizde bir sakınca yoktur. Nitekim Rıza Tevfik’in bu ihtimali destekleyen sözleri vardır.[81]

Üçüncü Grup: İçerik, Dil, Edebilik ve Zihniyet Bakımından Yaşayan Osmanlı Dil ve Kültürüne Uygun Olan Eserler

Üçüncü grup eserler, hem zihniyet hem de dil ve şiiriyet bakımından, yaşayan Osmanlı/İslam inanç ve kültürüne uygun olan eserlerdir. Yunus Emre, Osman Gazi, I. Murat Hüdavendigar, Hacı Bayram Veli, Nesimi, Necati, Fuzuli, Kanuni Sultan Süleyman, Yahya, Sultan I. Ahmet (Bahti), Hüdayi, Nef’i, Niyazi-i Mısri, Nabi, İbrahim Hakkı, Ziya Paşa, Mehmed Akif, Yahya Kemal, Rabia Hatun adına ortaya çıkan şiirlerin ekseriyeti bu gruba girer. Biz burada sadece sultan şairler adına ortaya çıkan şiirlerden örnekler vereceğiz, böylece Türkçenin iletişim ve ifade imkanlarının eskiden de bugünkü gibi geniş ve yeterli olduğuna dikkat çekeceğiz:

 

Ab-ruy-ı Habib-i Ekrem için

            Kerbela’da revan olan dem için

 

            Ehl-i derdin dil-i hazini için

            Cana te’sir eden enini için

 

            Ehl-i İslam’a ol mu’in ü zahîr

            Dest-i a’dayı bizden eyle kasir

 

            Bakma ya Rab bizim günahımıza

            Nazar et can u dilden ahımıza

 

            Etme ya Rab mücahidini telef

            Tir-i a’daya kılma bizi hedef

           

Bunca yıl sa’y u ictihadımızı

            Gazevat içre yahşı adımızı

           

Etme ya Rabbi kahrın ile tebah

            Yüzümü halk içre etme siyah

 

            Rah-ı din içere ben feda olayım

            Siper-i asker-i Huda olayım

 

            Din yolunda beni şehid eyle

            Ahirette beni sa’id eyle (I. Murad-14. Asır)[82]

 

            Sanma şahım   -herkesi sen     -sadıkane         -yar olur

            Herkesi sen     -dost mu sandın  -belki ol       -ağyar olur

            Sadıkane         -belki ol           -cihanda          -serdar olur

            Yar olur           -ağyar olur       -serdar olur      -dildar olur (Yavuz Sultan Selim, 16. Asır)

 

Milletimde iftirak u tefrika endişesi

Guşe-i kabrimde hatta bi-karar eyler beni

İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz

İtthad etmezse millet dağidar eyler beni (Yavuz Sultan Selim- 16. Asır)

 

Artarsa n’ola nur-ı cemali Muhammed’in

Kesbi değil cemi’ kemali Muhammed’in

 

Müşg ile buy-ı anberi aynıma almazam

Yeter bana o zülf ile hali Muhammed’in

 

Gördüm düşümde gece mübarek cemalini

Dilden gider mi hiç hayali Muhammed’in

 

Yevm-i cezada umarım ede şefa’ati

Ol iki mim ü ha ile dalı Muhammed’in

 

Yeter sana Muhibbi bu devlet cihanda kim

Oldun muhibbi can ile al-i Muhammed’in (Kanuni Sultan Süleyman- 16. Asır)[83]

 

Bu dünya fanidir sakın aldanma

Mağrur olup tac u tahta daynama

Yedi iklim benim diye güvenme

Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Uyan uykusu çok gözlerim uyan (III. Murad-16. Asır)

 

Dil hanesi pür-nur olur

Envar-ı zikrullah ile

İklim-i ten ma’mur olur

Mi’mar-ı zikrullah ile

 

Her müşkil iş asan olur

Derd-i dile derman olur

Canın içinde can olur

Esrar-ı zikrullah ile (Bahti, I. Ahmed, 17. Asır)

 

Bana zahirde ettin bunca ihsan

Müyesser eyledin mülk-i Süleyman

Olupdur aşkın ile pür, dil ü can

Beni kıl âlem-i ma’nada sultan

 

Kapında Ahmed’i makbul kul et

Günahın afv edip özrin kabul et

Yolunda akıbet ehl-i vüsul et

Beni kıl âlem-i ma’nada sultan  (Bahti, I. Ahmed - 17. Asır )[84]

            Rüşvet ile cünd-i İslamı perişan eyledin

İşidilmez mi sanırsın bu haberler yok mudur

 

Avn-i Hakkla intikam almağa a’dadan meğer

Bende-i din bir vezir-i din-perver yok mudur (Muradi, IV. Murad – 17. Asır)[85]

 

Savlet itmişdi Çanakkale’ye bahr ü berden

            Ehl-i İslamın iki hasm-ı kavisi birden

 

Lakin imdad-ı İlahi yetişip ordumuza

Oldu her bir neferi kal’a-i pulad-beden

 

Kapanıp secde-i şükrana Reşad eyle du’a

Mülk-i İslam’ı Huda eyleye da’im me’men (Sultan Mehmed Reşad - 20. Asır)[86]

            Osmanlı sultanlarına ait olarak bir kısmı şifahi kültürde yaşamış olan fakat tezkire ve tarihçilerin, birkaç istisna dışında, bilmedikleri bu şiirler, içerik, mesaj ve dil bakımından Osmanlı/İslam inanç ve kültürüne uygundur. Sultanlar Türkçeyi hem de aruzun kısıtlayıcı kalıpları içinde, günümüzdeki birçok şairden daha maharetli ve daha güzel bir biçimde kullanmışlardır. Meramlarını herkesin anlayabileceği şekilde “şiirle” ifade edebilmişlerdir. Bu şiirlerin dil bakımından 20. asırda aruzla yazılmış şiirlerden hiçbir farkı yoktur.

Aşağıda örneklerle anlatılacağı gibi Osmanlı tarihi ve edebiyatı konusunda kaynak eser üretme “misyonu”nu üstlenmiş olan kişiler ise hem de nesir türündeki eserlerinde meramlarını ifade etmekte zorlanmışlar; bazen uğraşarak anlamsız cümleler kurmuşlardır. Üstelik bu yazarlar, kendilerini eğitimli kişiler olarak tanıtırlar. Katiplik, şairlik, kadılık, müderrislik, yazarlık iddiasında olan bu kişilerin Türkçeyi, Hammer gibi veya Türkçeyi tam öğrenememiş gayrimüslim bir Osmanlı vatandaşı gibi kötü kullanmaları şaşırtıcıdır.

Manidardır ki Tanzimat’tan sonra Osmanlı tarih ve tezkirelerini yayınlayan kişiler, söz konusu eserlerdeki vahim dil hatalarını görmezden gelmişler, hatta söz konusu eserlerde kullanılan dili methetmişlerdir. Mesela Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze, Gelibolulu Âli’nin dilini öven bir makale kaleme almıştır.[87] Halbuki Ali’nin Künhü’l-Ahbar’ında bazen meramını ifade edemediği, düşünerek anlamsız cümleler kurduğu hususu tartışma götürmez bir hakikattir. Onu övebilmek için Ali’nin yanlışlarının anlamlı ve güzel olduğu lehçe veya şiveyi bilmek gerekir.

Cumhuriyet döneminde kendisine Osmanlı tarihlerini yayınlama misyonu verildiği anlaşılan Nihal Atsız da Oruç Beg tarihini yazan kişinin dilini över: “Oruc’un tarihi dil bakımından XV. yüzyıl Anadolu Türkçesinin sade güzelliğini taşımasından başka eski bir kronik olması dolayısıyla da mühimidir.[88] Atsız, Aşıkpaşazade’nin dilini şöyle metheder: “Bu tarih o zamanın [II. Murad ve Fatih döneminin] konuşulan Türkçesiyle yazılmış bir eser olup tarihi değerinden başka dil bakımından da büyük kıymet taşımaktadır. Dili ve üslubu Dede Korkut kitabının dilini ve üslubunu andırmaktadır. Müellif bablara ayırdığı eserinde hemen her babın sonuna bir takım manzumeler de eklemiştir.”[89]

Atsız, Aşıkpaşazade tarihindeki dili beğenirken, metni güzelleştirmek maksadıyla esere serpiştirilmiş olan şiir parçalarını beğenmez, onları dil bakımından çok kötü bulur: “O babdaki tarih vakaları ile ilgili olan bu manzumeler gayet bozuk bir aruzla yazılmıştır. Şiir bakımından hiçbir değeri olmadığı gibi eserdeki güzel ve akıcı Türkçeden de bu manzumelerde eser yoktur. Bu sebeple boşuna yer kaplamaması için bu acemice manzumeleri buraya almadım.”[90]

TARİH VE TEZKİRE YAZARLARININ DİL HATALARINA ÖRNEKLER

Türkçeyi sonradan öğrenen insanlar, tamlama, ibare ve cümle oluştururlarken doğru ek, kelime ve deyimleri seçmekte zorlanırlar. Bundan dolayı bazen anlamsız cümleler kurarlar. Mesela “Ali vefat etti.” yerine “Ali nakl etti.” derler. “Ali sultanın iltifatına mazhar oldu.” yerine “Ali sultanın iltifatına mazhar düştü.” derler. “Köy halkını öldürdü.” yerine “Köy halkını kırdı” derler. “Afyon maden suyunu içti.” yerine “Afyon maden suyusunu içti.” derler. “Ondan yüz çevirdi.” yerine “Ondan yüz döndürdü.”  derler. “Şiirleri arasında en güzel şiiri şudur” yerine “Şiirleri esnasında en güzel şiiri budur.” derler. “Şu beyti güzeldir.” yerine “Bu beyti güzel vaki olmuştur.” derler.

Manidardır ki Tanzimat’tan sonra Osmanlı şair ve yazarları adına ortaya çıkan ve Osmanlı ve İslam büyüklerini değersizleştriren bazı eserlerde de yazarlar, özenle kurdukları cümlelerde meramlarını doğru bir şekilde ifade edememişlerdir. Bu eserlerde öyle cümleler vardır ki onları tahmin yoluyla bile anlamak mümkün değildir.[91] Bunun ana sebebi, ilgili yazarın dili doğru kullanamamasıdır.

             KELİME, DEYİM, TAMLAMA VE BİRLEŞİK KELİMELERİ TAM ÖĞRENEMEMEKTEN KAYNAKLANAN DİL HATALARINA, MERAM SORUNLARINA ÖRNEKLER

*İnsanlar esnasında şiirlerinin şöhreti vardır: “Ol ecilden esna-i nasda eş’arınun şöhreti ve divanınun beyne’l-enam bi’t-tamam i’tibar u rağbeti vardur.” (Latifi, 241). Osmanlı edebiyatı hakkında en makbul tezkirelerden birisini yazdığı iddia edilen Latifi, Türkiye Türkçesinin en temel kelimelerinden birisi olan “esna”  kelimesinin nerede nasıl kullanılacağını öğrenememiştir. Bu durum onun - her ne kadar Charles Vernet gibi aruzla Türkçe beyitler yazabilecek kadar edebiyat eğitimi almış olsa da - Türkçeyi tam öğrenemediğine ve bir yabancı olduğuna işaret eder.[92] Latifi’nin bazı dil hataları, kendisiyle kuvvetli ilişkiler içinde bulunan, yani aynı zihniyette olan ve aynı bilgi havuzunu kullanan diğer yazarlar tarafından yapılmamıştır. Yani arkadaşları veya misyondaşları onun bazı fahiş dil hatalarını fark etmişler ve o hataları düzelterek eserlerini kaleme almışlardır. Kaynak tenkitçisi için bu çok önemli bir veridir ve bu durumun işaret ettiği manalar vardır. Bunlardan birisi şudur: Eğer Tanzimattan sonra Osmanlı adına ortaya çıkan ve Osmanlıyı değersizleştiren bazı kaynaklar Hammer ve geleneği tarafından uydurulmuş iseler, o zaman Latifi tezkiresi yabancılar tarafından uydurulan ilk kaynaklardan birisi olabilir ve daha sonra yerli oryantalistler[93] bu sürece katkı sağlamış olabilirler. İkinci olarak Latifi tezkiresindeki bu dil hatasının yok edilmemiş olması, söz konusu tezkirenin yazmaları üzerinde herhangi bir tasarrufun yapılamadığına, yanlışların düzeltilemediğine işaret eder. Burada Latifi tezkiresinin 19. asrın sonunda diğer tezkirelerden “daha önce keşfedilip” Osmanlı toplumunda sınırlı sayıda kişiye sunulduğunu ve sunulan bu yazmaların Recaizade Mahmud Ekrem, Şehabeddin Süleyman gibi yazarlar tarafından kullanıldığını hatırlatmakta fayda vardır. 1910 yılında “ilk defa tezkirelere dayanarak” bir Osmanlı edebiyat tarihi yazan Şehabeddin Süleyman’ın ana kaynağının Latifi tezkiresi olması ve eserinde 16. asır tezkirecilerinden sadece onun biyografisine yer vermesi, bu bağlamda çok anlamlıdır.[94] Üstelik Latifi tezkiresinin basımı da diğer 16. asır tezkirelerinden öncedir. Mesela Latifi tezkiresi 1896’da, Sehi tezkiresi 1907’de yayınlanmıştır. Üstelik Latifi tezkiresi 1800’de H. T. Chabert tarafından “kısaltılarak” Almancaya çevrilmiş ve Zürih’te yayınlanmıştır.

*“Esna-yı tetebbu’ında naziri yokdur” (Gelibolulu Âli, 214). Yazar, bu kısa cümlede meramını ifade edememiştir. Gelibolulu Âli, meslektaşı ve misyondaşı Latifi’nin “esna” kelimesiyle ilgili hatasına düşmemiş; ancak o da “esna” kelimesini tam öğrenememiştir: “Sene hamse ve elf esnalarında” (Gelibolulu Âli 325), “Sene semanin esnalarında” (Gelibolulu Âli 316), “Sene sittin tis’a-mie esnalarında”, “Sene sittin esnalarında” (Gelibolulu Âli,  269), “Esna-yı saltanatda” (Gelibolulu Âli,  270). Türkçede “2007 yıllarında” denir ancak “2007 yılı esnalarında” denmez.

*“Sultan Selim Han zamanında nakl itdi.” (Latifi, 218). Osmanlı Türkçesini bilen ve Osmanlı şairlerinin en zor beyitlerini anlayabilen insanların, bu basit cümleyi anlamaları mümkün değildir. Ancak bazı tarih ve tezkirelerdeki dil yanlışlarına “aşina” olan insanların bu cümleyi anlamaları ve bu yanlış türüne kendilerini alıştırmaları normaldir. Bu durum söz konusu tarih ve tezkire yazarlarının Türkçenin en temel kelimelerinden birisini öğrenemedikleri gerçeğini değiştirmez. Yukarıdaki cümlede yazar “O, Sultan Selim zamanında öldü.” demek istiyor. “Nakil” kelimesinin “ölmek” anlamında kullanılması mantığa terstir. Bundan dolayıdır ki bu yanlış türüne aşina olan modern araştırmacılardan hiçbirisi bu kullanımı benimsememişler ve cümlelerinde kullanmamışlardır.

Aşıkpaşazade, Sehi, Latifi, Gelibolu Ali gibi sınırlı sayıda tarihçi ve tezkireci, “nakl etmek” fiilini “ölmek” anlamında kullanmıştır. Bu durum söz konusu “yazar”ların başta “dil eğitimi” olmak üzere birçok bakımdan birbirileriyle kuvvetli münasebetlerinin olduğuna işaret etmektedir:

Çün Süleyman Peygamber aleyhi’s-selam dünyadan nakl itdi.” (Anonim, 89).

Menteşeoglı Ya’kub Beg bir gün ahirete nakl itdi.” (Aşık Paşazade, 448).

Tamam asır namazı vaktinde fena sarayını terk idüp baki sarayına nakl itdi.” (Aşık Paşazade, 545).

Bu esnada Akça Koca dünyadan sefer idüp ol bakı saraya nakl itdi.” (Aşık Paşazade, 362).

“Cihangir darü’l-fenadan nakl idüp kendüleri vahid ü ferid kaldılar.” (Lutfi Paşa 381).

Dünyadan ahirete nakl itdi.” (Sehi, 140).

Konya şehrine geldi baki ‘ömrin anda geçürüb ahirete nakl itdi.” (Sehi, 146).

Van seferinde nakl u rıhleti tahakkuk buldı.” (Gelibolulu Âli,  282).

Evahır-ı ‘ahd-i Selim Handa kuşe-i meyhanede cam elinde iken nakl itdi ve bezm-gah-ı fenadan ‘işret-hane-i bekaya ayağı götürüp gitdi.” (Latifi,  187).

Sultan Selim Han tabe-serahu devrinde nakl itdi” (Latifi,  185).

Bu dar-ı ‘ınadan o suffe-i safaya nakl itdi.” (Latifi,  229).

Sultan Selim devrinde nakl itdi.” (Latifi,  214)”

Sultan Selim Han devrinde nakl itdi.” (Latifi,  227).

Sultan Bayezid-i mağfiret-mezid devrinde bu külhan-ı ‘ınadan gülşen-i bekaya nakl itdi.” (Latifi,  227).

Sultan Selim tabe serah devrinde gitdi ve sürh-ser-i bed-siyer üzre vaki‘ olan sefer-i zafer-eserde nakl itdi.” (Latifi,  221).

Padişahumuz Sultan Süleyman Han sa’adet u bahtla tahta geçdükleri tarihde fenadan bekaya nakl itdiler.” (Latifi,  180).

Padişahumuz zamanında nakl itdi.” (Latifi,  208).

Bu devrde nakl itdi.” (Latifi,  256).

 “… padişahumuz Sultan Süleyman-ı Süleyman-nişan devranınun eva’ilinde evc-i hayatdan haziz-i memata nakl itdi.” (Latifi,  278).

Kal’a-i Rodos feth olınduğı tarihlerde nakl itdi.” (Latifi,  281).

Aşıkpaşazade, Sehi, Latifi, Lutfi Paşa, Gelibolulu Âli’nin doğru zannederek yaptıkları bu yanlışı, Aşık Çelebi, Hasan Çelebi, Beyani gibi isimler adına tezkire yazan kişiler yapmamışlardır. Bu durum, söz konusu tezkire yazarlarının, meslektaşlarının ve misyondaşlarının bazı yanlışlarını öğrendiklerine ve bu yanlışlardan vahim olanlarını sessizce terk ederek eserlerini kaleme aldıklarına işaret etmektedir. Diğer yandan 19. asırda yerli Oryantalizmin öncü isimlerinden Reşid Paşa ve Şinasi’nin teşvikiyle bir tezkire yazan Fatin Davud, “nakl” kelimesini bir cümlesinde “ölmek” anlamında kullanarak söz konusu yanlışı doğru göstermeye çalışmıştır: “Mısr-ı Kahire’de dar-ı bekaya nakl u rihlet eylemiştir.”  (Fatin, 166).

*“Burusa kazasından teka’üd itdükden sonra intikal iden Aşcızade Hasan Çelebi” (Hasan Çelebi, 106). Bu ifadede “intikal” kelimesiyle kastedilen “ölmek”tir. Türkçenin temel iletişim kurallarına göre “intikal etmek” fiili “ahirete”, “dar-ı bekaya” gibi bir yer tamlayıcısı olmadan “vefat etmek” anlamında kullanılmaz. Muhtemelen Hasan Çelebi de bunun farkındadır. Çünkü bu kelimeyi eserinde ısrarla kullanmamıştır. Ancak modern bir sosyal bilimci gibi mezar taşlarındaki bilgileri toplayarak biyografik eserler için zemin bir eser hazırlayan Ayvansarayi, eserinde “intikal” kelimesini ısrarla,  “vefat etmek” anlamında kullanmıştır: “1066 tarihinde şehadetle intikal (olmuşdur)” (Ayvansarayi, 40). “Sultan-ı mezburun zamanında intikal edip” (Ayvansarayi, 162). 

Atayi, Salim, Esrar Dede, Arif Hikmet tezkirelerini yazan kişiler ise “intikal” kelimesini, muhtemelen misyon gereği, yani bazı misyondaşlarının hatalarını aklamak için “ölmek” anlamında kullanmışlardır: “Toksan iki seferinde intikal eyledi.” (Atayi, 845). “Pederlerinin intikalinden sonra” (Salim, 361). “Bin yüz beş hılalinde medine-i merkumede intikal eylemişdir” (Salim, 353). “Sene bin yüz otuz üç hılalinde vazife-i hayatan müteka’id olup intikal eyledi.” (Salim, 354). “Sene bin yüz hududunda intikal ve serhadd-i fenadan kal’a-i bedeninde mümakata-i ruhdan da’vet-i “irci’i” ile merci-i aslisine irtihal eyleyip” (Salim, 308). “Aziz-i müşarün ileyhün tarih-i intikali bin elli hududunda vaki olup bu eş’ar ol şa’ir-i nefisü’l-asarundur.” (Esrar Dede, 119). “Bin iki yüz kırk yedi hilalinde beldesinde intikal ve muvaffak olduğu tarihi İzzet Molla merhum intihab etmiştir.” (Arif Hikmet, s. 76). “Bin iki yüz yedi Şevvalinde intikal etmişdir.” (Arif Hikmet 115).

Salim ve Arif Hikmet “intikal” kelimesine bazen yer tamlayıcısı getirerek kullanmışlar, böylece hatayı yumuşatmaya çalışmışlardır: “Yigirmi altı senesi ahirete intikal itmişdir.” (Arif Hikmet, 109).  “Dar-ı bekaya intikal eyledi.” (Salim, 359). Bu yazarların eserleri bütüncül bir bakış açısıyla okunduğu zaman onların Türkiye Türkçesini bildikleri anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu kişiler “intikal” kelimesinin kullanımıyla ilgili yanlışı, yanlış olduğunu bile bile yapmışlardır. Bu durum, bu fahiş hatayı doğru yapmaz, aksine onların aklamak istedikleri eserlerin sahte olabileceğine işaret eder. Burada tarih mühendisliğinin dinamik bir süreç olduğunu, tenkit ve ihtiyaçlara göre şekillendiğini hatırlatmakta bir sakınca yoktur.[95]

*“Bir gün Süleyman balık ağı çekerken bir büyücek balık vaki oldı.” (Anonim 88). “Vuku bulan” anlamındaki “vaki” kelimesinin Türkçede kullanılabileceği yerler bellidir. Bu kelime kitap, şiir, insan, bina vs. için kullanılamaz. “Bu şiir veya bu kitap ne zaman vaki oldu?”, “Şehirde vaki olan okulları sayar mısın?” gibi cümleler, konuşma dilinde dahi kurulamaz. Bu kullanımın milyonlarca Türkün dil mantığına hoş gelmemesi tesadüf değildir. Zira ilgili kelimenin bu şekilde kullanılmasına her şeyden önce dimağ ve mantık müsaade etmez. Ancak nevzuhur tarih ve tezkirelere bakılırsa, bu kelime 16. asırdan 20. asra kadar, kendisiyle uygun olmayan kelimelerle eşdizimli olarak yaygın bir şekilde kullanılmış, sonra 20. asrın başında bir anda dağda, köyde, kentte yaşayan herkes tarafından ortak bir kararla terk edilmiştir. Böyle bir şeyin olması, mümkün değildir. Burada manidar olan ana dili Türkçe olduğu anlaşılan veya meramını Türkçe olarak ifade etmede sorun yaşamayan tezkirecilerin de bu hatayı misyon gereği yapmış olmalarıdır.

*O insanlar Kemal Paşa-zade zamanında vaki olsalar: “Anlar merhum Kemal Paşa-zade zamanında vakı’ olsalar” (Sehi, 124).

Heman havalisinde vaki olan erbab-ı fesad” (Celalzade Mustafa 71).

Feemmâ ibdâ’-ı şi’rde icâd-ı târîhe nisbeti ziyâde oldugı ba’isden ol fâ’ik-i emsâl müverrih-i bî-misâl vâkı’ olmışdur.” (Ahdi 136).

 “Galata yakasında vaki olan medresesine” (Sehi, 128)

Kefe vilayetlerini ve içinde vaki’ olan hisarlarıyle ve iskeleleriyle” (Celalzade Mustafa 68).

Nefs-i İstanbulda vaki’ Sultan Bayezid Han cami’i” (Gelibolulu Âli,  286). 

 “Vaki Fındıklılı Cami” (Ayvansarayi, 38). “Vaki saray” (Ayvansarayi, 33). “Vaki mezaristan” (Ayvansarayi, 36). “Köşede vaki sebil” (Ayvansarayi, 31). 

Yenişehir-i Fenar’da vaki Mevlevihane’nin meşihatine vüsul ile evail-i halinde” (Fatin, 168).

 “Kastamonıda vaki medresenin” (Arif Hikmet 88).

 “Kandillide vaki sahilhanesinde”  (Mehmed Tevfik, s. 150).

Ahdinde bu i’tikad meşayıh-ı kibar-ı selefe çok vaki’ olmışdur.” (Latifi, 129).

“(Şiir) hayli hub vaki’ olmışdur.” (Latifi, 164)

Ahmed Paşa’nunki ana nazire vaki’ olmışdur.” (Latifi, 396)

Bu beyti hub vaki’ olmışdur.” (Hasan Çelebi, B/150).

 “Bu şi’ri ‘acib vaki’ olmışdur.” (Gelibolulu Âli,  126).

Sa’ir ebyatına göre bunlar hub vaki’dür.” (Gelibolulu Âli,  201).

Nazm u inşası selis u hub vaki olmuştur.” (Fatin, 165).

Eş‘ar u güftarı şairane vü aşıkane vaki olmuştur.” (Fatin, 170).

 “Hem vaki’de eyle itdiler.” (Anonim 106).

Ve hem vaki‘de şöyledür.”  (Anonim 119).

Ol esnada Uğurlıoğlı vakı’aya uğrayub” (Sehi, 198).

*“Mektub mazmunında bu beyti yazup nüfuzunı farz eyler.” (Gelibolulu Âli, 156). Yazar “bu” sıfatını “şu” anlamında kullanmıştır. Tezkirecilerin konuları gereği en çok kullanmak zorunda oldukları kelimelerden birisi “şu” sıfat veya zamiridir veya onların yerine geçecek bir kelime grubudur. Ancak tezkireciler “şu” yerine ısrarla “bu”yu kullanmışlardır. Bu yanlışı, 16. asırdan 20. asra kadarki dönem içinde yazıldığı iddia edilen hemen bütün tezkirelerde görmek mümkündür. Ancak bu durum tezkirecilerin tamamının “bu” ve “şu” kelimelerini birbirinden ayırt edemeyecek kişiler olduğuna işaret etmez. Bazı tezkireciler bu hatayı doğru zannederek yapmışlardır, bazıları da onların bu hatalarını aklamak için yapmışlardır.

Bu ebyat anundur.” (Beyani 146, 152, 159).

Bu birkaç matla u beyt anlarundur.” (Ahdi, 372, 391).

Bu beyt anundur.” (Ahdi 377).

Bu güftar/ebyat cümle-i asarındandır.” (Salim 306, 308, 311, 331, 349, 354, 377, 376, 378).

Bu gune tanzir eylemişlerdi.” (Salim 330).

19. ve 20. asır tezkirecileri Arif Hikmet, Mehmed Tevfik, Ali Emiri, Mehmed Siraceddin gibi isimler “bu” ve “şu” kelimelerini bazen doğru yerde ve anlamda, bazen de misyon gereği yanlış yerde ve anlamda kullanmışlardır (Mehmed Tevfik, s. 142-143, 144, 152, 171; 114-115; Arif Hikmet, 73; Mehmed Siraceddin, 60, 78, 79). Yümni de eserinde hem “bu”yu hem de “şu”yu kullanarak, daha önce yazılıp topluma sunulmuş tezkirelerin yanlışını doğru göstermeye çalışmıştır (Yümni 3, 16, 20).

Mehmed Tevfik, bazen “şu” yerine “nazm-ı ati”, “eş’ar-ı ati”, “beyt-i ati” gibi kelime gruplarını kullanmıştır. Es’ad “şu” yerine “zirde” (aşağıda) kelimesini kullanmıştır (Es’ad 42). Tezkireci Fatin ise bu konuda farklı bir yol bulmuş, şairlere ait örnek beyitleri, biyografilerin başına yerleştirmiş, böylece “bu” ve “şu”  sıfat ve zamirlerine ihtiyaç duymamıştır.

*Ruscuk adlı kasabadan peyda olmuş: “Rumilinde Ruscuk nam kasabadan peyda olmış.” (Gelibolulu Âli,  294). Yazar, “peyda” kelimesini doğru yer ve anlamda kullanmayı öğrenememiştir.

Şa’irler peyda olur ki kendü şanına mülayim bir mahlas bulamaz.” (Latifi 580).

(Bir) kaside peyda kılur.” (Latifi, 163)

Bir mu’ammâ-yı garîb peydâ ider.” (Ahdi, 104).

Karaman’dan zuhur idüp” (Atayi 684).

Erbab-ı tuğyandan zuhur eylemişdir.” (Ayvansarayi 146)

Gırbalcı nam karyeden zuhur idüp” (Atayi 685).

Medine-i Haleb’den zahir (olup)” (Atayi 831).

 “Medine-i Konstantıniyye’de nümayan ve Bekir Ağa-zade demekle ma’ruf bir zat-ı ma’rifet-mevsuf idi.” (Salim 359).

Şehr-i Konstantıniyye’den nümayan olup” (Salim 375).

 “Melihi Tokat nevahisinden gelüp hasıl olmış” (Gelibolulu Âli, 143).

*Padişahın ihsanına mazhar düşmüştür: “Padişah-ı sa’adet-destgahuñ ihsanına mazhar düşmişdür.” (Latifi,  379).

 “Ve bu kafiyede vaki’ olan gazeliyyatun nezayirinde bundan matbu’ matla’ düşmemişdür.” (Latifi,  257).

Eş’arında bu şi’ri, hayli matbu’ u makbul düşmişdür.” (Latifi,  398)

 “İltifat-ı şehriyariden düşürdiler.” (Gelibolulu Âli, 151).

Tabi’atı fenn-i şi’re düşmiş.” (Gelibolulu Âli, 256).

 “İftiraya mazhar düşürdiler.”  (Gelibolulu Âli, 131).

İltifat-ı ‘aliyyelerine mazhar düşmiş idi.”  (Gelibolulu Âli, 176).

Andan geldi Silivri’ye düşdi.” (Anonim 61).

Cihangirlik havasına düşüp” (İbn Kemal,  180).

*Mesnevi semtine gitmiştir: “Mesnevinün makbul olan semtine gitmişdür.” (Latifi, 222). Bir yabancı için mantıklı hatta edebi bir cümledir. Ancak bir Türk için ise gariptir, kulak tırmalayıcıdır. Sahih olduğunu bildiğimiz Türkçe metinlerde, şiirsel zorunluluklar hariç, böyle bir tamlamaya rastlamamız mümkün değildir. Türkçede “semt” kelimesinin eşdizimli olarak kullanılabileceği kelimeler bellidir. Bu kelimeleri bir yabancının kendi dil mantığına göre belirlemesi zordur.

“Dikkat semti” (Gelibolulu Âli,  207).

“İmamiler semtine gitmedün diyü” (Latifi 322).

“Kelimatı semtden haric degüldür” (Salim 318).

“Türki ibarat nazımları semtine gitmişdür.” (Latifi,  104).

“Birkaç ehl-i heva mukteza-yı nefsi semtine gitmiş” (Latifi,  130).

“Necati tarzına gitmişdür” (Latifi,  295).

“Semt-i inşada Selim-numesi vardur.” (Gelibolulu Âli, 192).

“Mesnevi semti” (Gelibolulu Âli, 195).

“Mu’araza semtinden didügi nazm” (Gelibolulu Âli,  197).

“Terceme semti” (Gelibolulu Âli,  202);

“Mesel-guylık semtine salik olmagla” (Hasan Çelebi, 214).

“Ma’arif ü kemalat semti” (Hasan Çelebi, 228).

Bu garip tamlamaları şiirsel ve edebi tasarruflar olarak yorumlamak doğru değildir. Şiirsel bir kullanımın okuyucunun dil zevkini tahrip etmemesi, ona bedii bir zevk vermesi icap eder.

*“Benüm kardaşumı niçün öldürdinüz diyüp anları kırdı.” (Anonim, 59). “Kırmak” fiili Osmanlı tarihlerinde öldürmek, mağlup etmek anlamında sıkça kullanılmıştır. Yaşayan Türkiye Türkçesinde bu kelime bu anlamda kullanılmaz. Türkçede “Kurt, sürüyü kırmış.” denir ancak “Yıldırım Bayezid, köylüleri kırmış.” denmez.

 “Eger gine kurtulmış olaydı kaçup giden leşkerden bir adem komazdı, hep kırardı. Ol sebebden Timür Han’a gelüp dilek itmediler.” (Anonim 55).

Ev halkını kırardı, sabah şehir halkı ve konşıları bu kırılanları defn iderlerdi.” (Anonim 50).

*“Müsülman[a] nisbet idenün niydüği hod malumdur.” (Anonim, 79). Anlamsız bir cümledir; yazar “nisbet” kelimesini cümle içinde kullanabilecek kadar öğrenememiştir. Yazarın meramını tahmin etmek onun bu kelimeyi tam öğrenemediği gerçeğini değiştirmez. Yazar, “nispet” kelimesini herhalde “uymak” anlamında kullanmaktadır. Redhouse sözlüğünü kullanarak Türkçe cümle kuranların yapabileceği bir yanlış türüdür.

*Bu hususta şehir ahalisi vaize nispet edip, Araba vücut vermeyince: “Bu hususda ehali-i şehr va’ize nisbet idüp ‘Araba vücud virmeyicek”; “şehr halkı va’ize nisbet idüp” (Latifi 134). Bu anlamsız cümle de sözlük kullanarak cümle kuranların ifadesine benziyor.

Feemmâ ibdâ’-ı şi’rde icâd-ı târîhe nisbeti ziyâde oldugı ba’isden ol fâik-i emsâl müverrih-i bî-misâl vâkı’ olmışdur.” (Ahdi 136).

Görmez misin kim bu yirde dört biş atadan kalmışlardur. Dahi gine kendü yirlüsinün nisbetini komazlar.” (Anonim, 74) Yazarın meramını anlamak zordur.

 Şehre yakın gelicek” (Anonim, 142).

Yanar ateşe girürken ol havaliye yakın varmaz.” (Gelibolulu Âli, 253).

Hisara yakın varıcak gafilin ok-ılan urdılar.” (Aşık Paşazade,  371).

Tevbe it kim va’den yakın kalmışdur.” (Aşık Paşazade,  484)

“Bir kişiye devlet karşu gelmez.” (Neşri, v. 90).

Kal’anun miftahın karşu getürdiler.” (İbn Kemal,  175).

Üzerine toğrulup gitdiler. Vardukları gibi feth etdiler.” (İbn Kemal, 149).

*“Can başına sıçrayup” (Hasan Çelebi II/107). “Canı başına sıçradı.” (Neşri, 209, 198, 256). Yazarlar konuşma dilinde yapılabilecek bir hatayı yazı dilinde, yani düşünerek oluşturdukları bir metinde ısrarla yapmışlardır. Halbuki deyimi doğru olarak hatırlamasalar bile “sıçramak” fiilinin “kan”, “pis su”, “çamur” gibi kavramlarla birlikte eşdizimli olarak kullanılabileceğini bilmeleri gerekirdi.

Paşaya mukabil oldular.” (Celalzade Mustafa 80).

Sana ve neslüne âlemde mukabil olıcı yokdur.” (Aşık Paşazade, 328).

Leşker-i Mısır, Timur’a mukabil olmadı.” (Aşık Paşazade, 409-410).

Usata mukabil oldı.” (Celalzade Mustafa 73).

Edna işaretleri ile mukabil olanları tu’me-i tiğ-i zafer-nasib iderlerdi.”  (Celalzade Mustafa 86).

*Yeme içmeye mukayyet oldular: “‘Iyşe mukayyed oldılar.” (Celalzade Mustafa 77).

Hüsn-i edaya mukayyed olmazlar.” (Gelibolulu Âli, 112).

Çün Timür Han gördi kim Yıldırım Han’a hiç kimesne mukayyed olmadı. Ol dahi alup gitdi.” (Anonim, 54).

CÜMLE KURAMAMAKTAN KAYNAKLANAN MERAM VE İFADE SORUNLARI

Türkçeyi sonradan öğrenenler özellikle girişik cümle kurmakta zorlanırlar. “Bu kişinin dürüst olduğunu söyledi.” yerine “Bu kişi dürüsttür, dedi.” demek bir yabancı için daha kolaydır. Çünkü “olduğunu” (ol-duğ-u-n-u”) kelimesi, “fiil - yapım eki - iyelik eki - kaynaştırma - hal eki”nden oluşmaktadır. Bu yapıyı oluşturmak, bir yabancı için zordur. Bazı tarihçi ve tezkireciler de girişik cümle kurmakta zorlanmışlar, meramlarını ya basit cümlelerle ya da “ki’li” veya “iç içe birleşik cümle”lerle ifade etmişlerdir. Mesela Aşık Paşazade “Osman Bey’in kendileriyle iyi geçindiğini, kendilerine dürüst davrandığını söylerlerdi.” şeklinde kurulabilecek bir cümleyi şöyle ifade etmiştir: “Bu Türk bizüm ile eyü togrılık ider, dirlerdi.” (Aşık Paşazade,  330).

Başka bir yazar “Bunlardan kurtulacaklarını zannettiler.” yerine “Bunlardan kurtulalum, sandılar.” demiştir (Anonim, 59). Ana dili Türkiye Türkçesi olan hiçbir kimse “Bunlardan kurtulalım sandılar” şeklinde bir cümle kuramaz. Ancak bu cümle yapısı, bir yabancıya mantıklı ve doğru gelebilir. Çünkü benzeri cümleler Türkçede vardır: “Bunlardan kurtulacağız zannettiler.” “Gidelim dediler.” Bir dilde eklerin ve kelimelerin kendilerine has kullanım yerleri, yani “özel”likleri vardır. Yabancıların bu “özel”likleri öğrenmeleri kolay değildir.

Örnekler

Bu begler oğlanları kim vardur yanında idi.” (Anonim, 52). Türkiye Türkçesine göre anlamsız bir cümledir. Çünkü yazar, hem cümle kurmayı hem de isim tamlaması konusunu tam öğrenememiştir. Yazarın “bu beğler oğlanları” yerine “bu beğlerin oğlanları” demesi gerekirdi.

*“Bir bahane isterlerdi kim andan kurtulalardı.” (Anonim, 50). Yazar “Ondan kurtulmak için bir bahane arıyorlardı.” demek istiyor.

*Birkaç tekfurlar ittifak ettiler ki gazilerin üzerine yürüyelim diye: “Ve bu tarafdan Bursa tekvurı ve bir kaç tekvurlar dahi ittifak itdiler ki gazilerin üzerine yürüyelüm diyü, çok leşker cem idüp yürüdiler (Anonim, 16).

Senün gibi gani padişahun üzerine gelene her ne kim itseler bela yolından layıkdur.” didi.” (Aşık Paşazade,  479).

*Padişah hükm etti ki her vilayetten zenginlerden evler süreler: “Andan sonra padişah hükm itdi kim her vilayetden agniyalardan ve fukaralardan evler süreler.” (Aşık Paşazade,  488).

*Çok yasak etmiş (ki) asla Bilecik kafirlerini incitmeyeler: “Be-gayet yasak itmiş hergiz Bilecük kafirlerini incitmeyeler.” (Aşık Paşazade,  332).

*O köylüyü köyüyle ateşe vurdu ki “Siz benim kardeşimi niçin öldürdünüz dedi”: “Sonra ol köylüyi mecmu’ı köy-ile bile Musi oda urdı kim: “Siz benüm karındaşumı niçün öldürdünüz?” didi.” (Aşık Paşazade,  415). Türkçede “odunu ateşe vurmak” ifadesi vardır. Muhtemelen Aşıkpaşazade adıyla bu eseri yazan kişi de bu ifade biçimini duymuş olmalıdır. Ancak bu kullanımın sınırlarını öğrenememiştir. Türkçede “Köylüyü/Ahmet’i ateşe vur.” denmez.

*Evlere varup ne söylerlerse kulak vurup dinlerdi:Sultan Ahmed’in hali bu idi kim, her gice suret tebdil idüp gezerdi. Evlere varup ne söylerlerse kulak urup dinlerdi. Kangı evde kim kendü tabi’atına muvafık söz söylemeseler, girü ev halkını kırardı, sabah şehir halkı ve konşıları bu kırılanları defn iderlerdi. Bilürlerdi kim Sultan Ahmed itmişdür ve illa bilmeze urup giderlerdi. Cümle il vilayet incinürlerdi. Aşikare itmeğe korkarlardı.” (Anonim, 50). Bu cümlelerde kötü bir Türkçeyle şehzade Ahmet’in dengesiz ve barbar birisi olduğu mesajı verilmektedir.  Üstelik eski Osmanlı sultanlarına atfedilen kıyafet değiştirerek (tebdil-i kıyafetle) halk arasında dolaşma, onların hallerini yakından görme âdeti de değersizleştirilmektedir.

Gerçi Yıldırım Han’un kasdı var idi kim Timur Han’un üzerine yürüye.” (Anonim, 50). Günümüzde insanlar, “Onun kasdı vardı ki ders çalışa.” şeklinde bir cümle kuran kişinin yabancı olduğunu düşünürler.

*Hangi beğde ki şüphesi var idi ki kast etti ki cümlesini helak ede ve kimisini dahi haps ede: “Ve kangı beğde kim şübhesi var idi kim kasd itdi kim cümlesin helak ide ve kimin dahi habs ide. Bu hali bilüp Rum beğleri çekilüp oturdılar.” (Anonim, 59).

*Rum şairleri arasında şöhret bulmak kasdını kılıp ona husumet peyda kıldı: “Elkas Mirza Rum’a geldükde bile gelüp katibi ve şairi namına olmagın şu’ara-yı Rum miyanında şöhret bulmak kasdını kılup ol tarihde şah-name-guy-ı sultani olan ‘Arif Çelebi merhuma husumet peyda kıldı.” (Gelibolulu Âli, 194).

Yoksa Yıldırım Han’a horlık kasdın idüp getürmediler.” (Anonim, 51).

Gayrı beğler Emir Süleyman’ı alup Rum-ili’ne kasd itdiler.” (Anonim, 56).

Akıbet biribirine uymayup ikisi arasında adavet ziyade olup birbirine kasd itdiler.” (Anonim, 43).

İsma’il Beğ ol şir-i nahcirgir kendüyü şikar itmeğe kasd itdi sanup” (İbn Kemal,  178).

*Şairler seni hiciv ile hafife almak şeklini gösterir diye söylerler: “Şu’ara seni hicv ile tahfif itmek şeklin gösterür diyü söylerler.” (Gelibolulu Âli,  207).

*Cenge müteallik (alakalı) nice teşbihler irat ettiğinden başka mektup üslubunda bazı yazılarla dahi büyük şöhret vermişti: “Resm ü cenge müte’allik nice teşbihat-ı rengin irad itdüginden gayrı teressül üslubında ba’zı münşe’atla dahi külli iştihar virmiş idi” (Gelibolulu Âli, 107).

            *Kendinin üzerine varmak ihtimalini virdi: Sultan Korkud’a korku arız olup kendünün üzerine varmak ihtimalini virüp…” (Celalzade Mustafa 93).

Ol diyara kudumi haberi vardı Bosna kralına irdi. Kendünün üzerine varmak ihtimalini virüp kalbi kişverine korku leşkeri girüp” (İbn Kemal,  175).

*Halk ve beğler birbirini kovup kendilere zahmet çekmekten incinmişlerdi: Zira kim halk ve beğler birbirin kovup kendülere zahmet çekmekden incinmişlerdi.” (Anonim, 59).

*Her zamanda ki bir nev-peyda zuhur ede, insanlar esnasında mergub olup köhneler rağbetten düşer: Her zamanda ki bir nev-peyda zuhur ide esna-i nasda mer‘i ve mergub olup köhneler kadr u rağbetden düşer.” (Latifi,  341).

*Tez gel ki kardeşinin beğlikten safası yoktur. Gece gündüz sohbet etmekten eli değmez: “Tiz gel kim karındaşunun beglikden safası yokdur. Gice ve gündüz sohbet itmekden eli değmez.” (Aşık Paşazade,  415). “Sohbet”le kastettiği “içki meclisi”dir.

*Oğulları ve kızları kaç kaldı:Anı beyan ider kim Sultan Muhammed Han kim Bayezid Han oglıdur, ‘âlem-i fenadan beka sarayına intikal itdügi vaktin oğulları ve kızları kaç kaldı?” (Aşık Paşazade,  430). “Kaç oğlu ve kızı kaldı” yerine “Oğulları ve kızları kaç kaldı” demektedir.

*İstanbul kralı, Emir Süleyman’ı kabul etmezlendi”: “Sultan Muhammed kim koşup Musi-y-ilen yörürken İstanbol'un teküri Emir Süleyman’ı kabul itmezlendi.” (Aşık Paşazade, 420). Türkiye Türkçesinde “kabul etmezlendi” ifadesinin anlamı yoktur. Muhtemelen yazar “kabullenmedi”, “kabullenmezdi” fiillerini yanlış hatırlıyor.

*Malum edindiler ki devlet güneşi batıyor: “Ma’lum idindiler ki aftab-ı devletleri küfüsa düşüp zevale karib oldı.” (Celalzade Mustafa, 62).

*Sana izin verilirse diğer kardeşlerin dahi murat edinirler: “Sana ruhsat virilürse sayir karındaşların dahi murad idinürler, her biri yerlü yerinden kalkup harekat üzre olurlar” (Celalzade Mustafa 70).

*Bu beyitte vaki olan teşbihte cüzden kül murad edinmiştir:“Bu beytte vaki‘ olan teşbihde cüz’den küll murad idinmişdür.” (Latifi, 170).

“Tek vilayet ve memleket murad idinmemişler.” (Celalzade Mustafa 68).

İsa ve Musa Karasi ilinde birbirin kovagitdi.” (Anonim 56).

Nezafet-i fezayla mevsuf ve meşhur yerleri kadimden onlarun eline girübdururdı.” (İbn Kemal,  180).

*Meğer Timur Han, Yıldırım Han’ın gah gah gönlünü alırdı: “Meğer Yıldırım Han’un Timür Han gah gah göç üzerinde hatırını sorup gönlini ele alurdı.” (Anonim, 52). Aynı yanlış türünü Charles Vernet’nin de yapması tesadüf olmayabilir: “Gah gah şi’r söyleyerek yalnız imdad-ı Hudavend ile derk-i şive-i kelam-ı mensur u mevzune yetişmiş olan…”[96]

Andan gah gah İslambol’a dahi segirdürdi.” (Anonim, 61).

Gah gah İstanbol’a dahi segirdür oldı, kapusını yapdurdı. Andan gelüp Silivri’ye düşdi.” (Aşık Paşazade,  416).

Benüm memleketümde anun ne hükmi vardur.” (Aşık Paşazade,  415). Yazar “O, benim memleketime hükmedemez.”  demek istiyor. Ancak meramını ifade edemiyor. “Onun ne hükmü var” ifadesi Türkçede başka bir anlamda kullanılır.

*Faziletli bir şan murat edindiler ki mukârenete (yakınlaşmaya) müstehak ola: Bir şân-ı fazîlet-nişân murâd idindiler ki musâhabete ehakk ve mukârenete müstehakk ola.” (Latifi, 231).

*Daima yürüyüp geriye nazarları yoktu: “Ale’l-ittisal yürütüp gerüye nazarları yok idi.” (Celalzade Mustafa, 80).

*“Siyyema ki bu beyti makbul-i ehl-i hüner bir beytdür ki tamam divan değer.” (Latifi, 327).

Sultan Ahmed ne keyfiyet ile gelüp mülakat itmegi müşavere eylediler.” (Celalzade Mustafa 89).

Evrenos Beğ dahi gördi ki Musa’nun fi’li azgundur.” (Anonim, 59).

 “Ardına düştüğümüz düşmene ne i’tibar bir bölük murdar cimriler, Türkler, Kızılbaşlardır, kaçdılar.” (Celalzade Mustafa 79).

            “Her tarafdan koşma ve döndürüşme, her köşe ve semt alış ve virişmeoldı.” (Celalzade Mustafa 81).

 “Ömri tamam olup emri nihayet bulıcak sonunda hemin ol kız kalmışdı.” (İbn Kemal,  175).

 “Ateş-i kahr ile harman-ı mülklerin yakmak tedbirindeydi.” (İbn Kemal,  180).

 

HAL EKLERİNİ DOĞRU KULLANAMAMAKTAN KAYNAKLANAN MERAM VE İFADE SORUNLARI

*Nazirelerde benzeri düşmemiştir: “Nezayirde naziri düşmemişdür.” (Latifi,  398). Cümle anlaşılmamaktadır. Çünkü Latifi hem bulunma hal ekini hem de “düşmek” fiilini yanlış yerde ve anlamda kullanmıştır.

Eş’arında bu şi’ri, hayli matbu’ u makbul düşmişdür.” (Latifi,  398).

*Ezheri mahlas olarak aldı: “Ezheri tahallüs itmiş” (Gelibolulu Âli 111). Yazar “Ezheri’yi mahlas olarak seçti.” demek istiyor. Cümlenin anlamlı olabilmesi için “Ezheri” kelimesinin belirtme hal eki alması şarttır. Aksi takdirde bu kelime özne konumuna geçer ve cümlenin anlamı tamamen değişir. Tezkirecilerin hiç olmazsa bu gibi en temel konulardaki meramlarını doğru bir şekilde ifade etmeleri gerekirdi. Ancak 16. asırdan 20. asra kadarki süreçte yazıldığı iddia edilen birçok tezkirede, aynı yanlış çeşidi ısrarla yapılmıştır. [97] Bazıları bu yanlışı Türkçeyi bilmediği için doğru zannederek yapmıştır, bazıları da onun yanlış olduğunu bile bile yapmış, böylece arkadaşlarının yanlışlarını aklamaya çalışmıştır: “O nisbetle kendüye Mu’id mahlas itmişdür.” (Hasan II, 301). “Helaki mahlas ihtiyar idüp dimişdir” (Beyani, 328). “Kul cinsinden oldugundan Çakeri tahallus etmişdir.” (Mehmed Tevfik, 149). Tezkireci Salim ise bu tür cümlelerde belirtme hal ekinin kullanılması gerektiğinin farkındadır.

*“Müslümanlığı kastetti”: “Karamanlu bunun gibi tayifedür kim kafire o vakt elçi gönderüp kafir ile bir olup müslümanlığı kasd itti kim kafir elinde helak ide.” (Anonim 79). Yazar, “Müslümanlığa kastetti” yerine “Müslümanlığı kastetti” diyor. Ayrıca yazarın “bunun gibi taifedir ki” yerine “öyle bir taifedir ki” demesi; “kafir elinde” yerine de “kafir eliyle” demesi gerekirdi.

Anatolı’da cümle Emir Süleyman hükm itdügi yirlere hükm itdi.” (Anonim 59). Yazar, “Anadolu’da Emir Süleyman’ın hükmettiği bütün yerlere hakim oldu.” şeklindeki meramını doğru ifade edemiyor. Yazarın meramını doğru ifade edebilmesi için cümlede tamlayan eki kullanması şarttır. Ayrıca “cümle” sıfatını da “yerler” kelimesini niteleyecek şekilde kullanması gerekir.

Emir Süleyman Allah rahmetine vardı.” (Aşık Paşazade,  416).

“(Şani) Garibi’nün kız karındaşı oğludur.” (Ahdi, 372).

 “Mehmed Efendi’nin oğlu oğludur.” (Yümni, 3).

Rüstem Paşa biraderidir.” (Ayvansarayi 41).

Anatolı beglerbegisi” (Celalzade Mustafa 71). Ana dili Türkçe olan birisinin bu şekilde tamlama kurması mümkün değildir.[98] Zihinlere kurulu olan dilin iletişim sistemi buna engel olur. Bunun şahidi Türkçeyi kullanan milyonlarca kişinin yazıları ve konuşmalarıdır. Bu hata bazı eserlerde yapılmış bazılarında yapılmamıştır. İlginç olan 19. asırda Mehmed Süreyya adına yazıldığı kesin olan Sicill-i Osmani’de de bu hatanın yapılmış olmasıdır. Bize göre Sicill-i Osmani’yi yazan kişi bu hatayı “doğru zannederek” yapmıştır, daha önceki yazarların hatalarını aklamak için yapmamamıştır.[99] Bu gün dil mantığına ters düşen ve hiçbir kimsenin yapmadığı bir hatanın 19. asırda ve öncesinde herkesin yaptığını iddia etmeden önce, dayanak olarak kullanılan metinleri sahihlik testine tabi tutmak icap eder.

Rumeli Beğlerbeğisi” (IV. Murad’ın Revan seferi katibi, 62).

Rumeli beylerbeyisi”, “Diyarbekir beylerbeyisi”, “Sivas beylerbeyisi  (Ayvansarayi s. 141, 146, 147).

Adana/Cidde/Sivas beylerbeyisi oldu.” (Mehmed Süreyya, 1/113, 115).

 “Ümera-yı rezm-aray arasında beğlerden, beğlerbeglerden sultan-ı cihanın bir yanında” (İbn Kemal, 133).

“Heman altı yüz mikdarı ademisi vardur.” (Neşri v. 90).

Özi dirler bir sunun kenarındadururlar.” (Celalzade Mustafa, 69).

Dünki gün ahşama dek asker Araz Suyu[nu] geçmeyüp köprü olmamağın yaldırup [geçen] nice kimsenün esbabları ıslanmağla” (IV. Murad’ın Revan Seferi Katibi, s. 80).[100] Şair IV. Murad’ın sefer katipliği iddiasında olan ve eserinde Osmanlıyı vahşi gösteren yazar cümle kurmakta zorlanıyor. Bektaşi ve Alevi düşmanlığını körüklemek üzere yazılmış bir metin gibidir. Yazar ayrıca “esvab” yerine “esbab” kelimesini kullanmıştır. Bu, modern bir yanlıştır. Osmanlının son döneminde Arapça eğitiminin kalkmasında sonra yapılmaya başlamıştır.

*Şaraba çok meşgul oldu: “Bir arada içmeğe otursa bir kaç ay anda olurdı. Şaraba çok meşgul olduğı-çün ol hale uğradı. Edrene’de bir hammamda içerken Musa Celebi üstine vardı. Bu kez Emir Süleyman uyurdı uyandı.” (Anonim 57).

Emir Süleyman dahi Edrene’ye vardı, girü sohbete meşgul oldı.” (Aşık Paşazade,  415).

Sohbete meşgul oldı kaldı. Gördiler kim şarabdan hali olmaz, cümle halk o huyundan incindiler.” (Anonim 57).

Adle ve bedle tamam meşgul oldı.” (Aşıkpaşazade, Yavuz, 345).

Eva’il-i halinde tahsil-i kemale iştigal edip”  (Mehmed Tevfik, s. 157).

Zulm ü udvan çırağlarına tamam iştigal vir[di]” (Celalzade Mustafa 72).

             *Hamse namına kitaplar demiştir: “Lisan-ı Türkide hamse namına kitablar dimişdür.” (Gelibolulu Âli, 153). Türkçede “Onun adına veya onun namına şunu şunu yaptı.” denir; ancak “Hamse namına kitap yazdı.” denmez. “Kitap demek” ifadesi de doğru ve anlamlı değildir.

Salik-i vasıl namına bir ‘aşık-ı mahrur idi.” (Gelibolulu Âli, 123).

Yoldaş adına olan serdarlar baş ele alup ol varaşı dahi teraş etmeğe azimet etdiler.” (İbn Kemal,  148).

Katibi ve şairi namına olmagın” (Gelibolulu Âli, 194).

Kendüye katı mağrur olmışdı.” (Anonim, 75)

Hiçbirine reddidüp vech-i imtina’dan bu memnu’dur giderün ve okuman bu na-meşru’dur dimedi” (Latifi, 80).

Hak ta‘ala inayetinde şifa bulur.” (Anonim, 16).

Allah inayetinde senün bu söyledügün nesnelere benüm hiç ihtiyacum yok-durur.” dir.” (Aşık Paşazade,  479).

            KARIŞIK ÖRNEKLER

*Kaçmağa yüz tuttular: “Kafirler geliyorurken karış murış olup tağılup kaçmağa yüz dutdılar.” (Anonim 23). “[Askerler] hemen kaçmaya yüz tuttular.” (Oruç Beğ, s. 109). 

*Bu şehir mamur olmaya suret tuttu: “Bu kez bu şehir ma’mur olmağa suret tutdı.” (Aşık Paşazade,  488).

*Ondan sonra nöbet oğlu Sultan Muhammed’e değdi:Andan sonra nevbet oglı Sultan Muhammed’e değdi.” (Aşık Paşazade,  483).

Andan sonra Musa Çelebi il açmak ardınca oldı.” (Anonim, 61). Herhalde yazar, “Bundan sonra Musa Çelebi başka illeri fethetme peşinde koştu.” demek istiyor.

*Ve halince münşi ve zu’mınca muhaşşi geçerdi.” (Latifi )

Atı önince giderdi.” (Latifi 347).

*Bu bize mecal vermez: “Bu yaman kahpe-zen eger kurtulsa mecal virmezdi.” (Anonim 54).

Mecal virmeyüb fi’l-hal feth eyledi, ondan göçdi, geçdi, vardı.” (İbn Kemal, 155).

*Çocukları at ayağı altında helak ettiler: “Cümle ol oğlancukları ve mushafları at ayağı altında helak itdiler.” (Anonim 53).

*“Kaçarken atı çamura çökdi.” (Anonim 60). Türkçede “çökmek” fiili “deve” için kullanılır.

*Timur vilayete heybet bıraktı, önünde kimse karar edemedi: “Ve hem Timur Han bu vilayete giricek şöyle heybet burakdı kim, öninde kimse karar idemedi.” (Anonim 54). Yazar muhtemelen sözlükten yararlanarak bu cümleyi kurmuştur. Dolayısıyla “sözlük Türkçesi” diyebileceğimiz bir ifadedir. Sözlükte “heybet”in korku anlamı da vardır. “Karar edemedi” fiili de yanlış kullanılmıştır.

*Kapısına iltica etmekten yüz döndürdü: “Bab-ı devletlerine ilticadan yüz döndürdi.” (Gelibolulu Âli,  305).

Anı bilmezdi yüz dönderdi devlet.” (Anonim 43).

Hiç dinlemeyüp akıbet ol mağrurlık ucından cümle beğler yüz dönderdiler.” (Anonim 45).

             “Kabrinde ümera-yı deryaya mu’tad olan mücevvezesi vardır.” (Ayvansarayi,40)

Türki nazm ile kitab eyledügin” (Gelibolulu Âli, 106).

 “Bağbanzadelikle şöhret virmegin” (Gelibolulu Âli 107).

Padişahun sem’ine dek sirayet ider.” (Gelibolulu Âli, 253).

 “Min ba’d padişahunuz oldur tedarükin eylen.” (Celalzade Mustafa 85).

“Beş nefer şehzadelerün tabutların kaldırup … halk-ı âleme çıkardılar.” (Selaniki,  I/102)

Yıldırım Han’ın altı oğlu vardı. Biri uğraşda belürsiz oldı.” (Anonim, 56).

            “Ol dahi togrı Edrene’ye sürdi geldi.” (Aşık Paşazade,  415).

Eyü vardınuz. Bu Osmanlu’ya yürüdünüz.” (Anonim 79).

Bursa’ya gelmeğe kasd eyledi.” (Anonim 62).

Bir birine mülakat ile cemal gösterdiler.” (Celalzade Mustafa 77).

Paşayı … atdan yıkup” (Celalzade Mustafa 74).

Serkeşliğinden birkaç gün baş indirüp el vermedi.” (İbn Kemal,  151).

*“Hiç kimseye baş indirmezdi” (Oruç Beğ 110).

Ve Mağrib tarafında ve vilayetinden bir kamil vücud dahi var idi. Adına Arkanos Hakim dirler idi.” (Anonim, 97).

Bir balık şeklinde altundan bir şekil düzdürdi.” (Anonim,  97).

 “Gelin gene gitmeğe deniz yüzinden komayalum.” (Anonim, 119).

Ol devrün şu’arasından merhum Şeyhiden geçicek bundan eşbehi yokdur.” (Latifi, 397).

Hatırı olan gelsün, İstanbol’da evler, baglar ve bagçeler milklige virdüm, gelüp tutsun.” didi.”  (Aşık Paşazade,  488).

Timür Han’ı Sultan Bayezid gözine göstermezdi.” (Anonim, 43)

            “Şa’irliginden gayrı inşaya dahi ölçümlenürmiş.”  (Gelibolulu Âli, 155).   

Hatta hayide ibarat ve na-şayeste fıkaratla inşa ölçümlenüp Sultan Selim Hanun fütühatını bir kitab itmişdür.” (Gelibolulu Âli, 178).

Acemiliği halinde şu’ara-yı Rum tezkiresin yazmağa ölçümlendi.” (Gelibolulu Âli, 319).

Sultanum bu tarafdan siz, ol yanadan Yanko kardaşınuz bolay ki müslümanlığı aradan götüresiniz” dimiş.”  (Anonim 79).

Ahirü’l-emr Musa, İsa’yı bulup aradan götürdi.” (Anonim 56).

 

 



[1] Ali Ulvi Kurucu, hzl. Ertuğrul Düzdağ (2013), Hatıralar, 2, İstanbul, s. 245-246.

[2] Osman Nuri Topbaş (1999), Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı, İstanbul: Altınoluk, s. 546-547.

[3] Yavuz Bülent Bakiler (1989), Üsküp’ten Kosova’ya, Polat Ofset, yayınevi ve şehir adı yok, s. 37.

[4] Osmanlının aleyhine olarak ortaya çıkan eserleri hiç sorgulamayan kişiler, bu hatıranın sahihliğini sorgulayabilirler. Bize göre bu hatıranın kendisi sahih olmasa bile verdiği mesaj doğrudur. Zira Bakiler’in yaşadığı bu tecrübe, hala herkesin yaşadığı ve yaşayabileceği bir tecrübedir.

[5] Cemil Meriç (1999), Bu Ülke, İstanbul: İletişim, s. 179

[6] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 288-289

[7] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 288

[8] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 275

[9] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 276

[10] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 320

[11] Mehmed Akif Ersoy, hzl. Ömer Rıza Doğrul (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 221.

[12] Haddizatında bu yazarlardan çoğu bu övgülerinde samimi değildir. Onları tarafsız görünmek ve okuyucuyu cezp etmek için söylemişlerdir. Çünkü bu yazarlar bir yandan klişe ifadelerle Osmanlı toplumunu methederlerken diğer yandan aynı topluma korkunç suçlar izafe etmektedirler. Bu itham veya iftiraları inandırıcı hale getirmek için 19. asırda herkesin bildiği ve kuvvetle inandığı doğruları, yani eski Osmanlı toplumunun dindar ve ahlaklı olduğunu söylemek zorunda kalmışlardır.

[13] Erol Güngör (1996), Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul: Ötüken, s. 153.

[14] Erol Güngör (1996), Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul: Ötüken, s. 159.

[15] Erol Güngör (1996), Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul: Ötüken, s. 144-159.

[16]Msl. bkz: Jan Schmidt, hzl. Hatice Aynur, Aslı Niyazoğlu (2011), “Aşk, Aşıklar ve Maşuklar: Meşa’irü’ş-Şu’ara’da Aşk İlişkileri”, Aşık Çelebi ve Şairler Tezkiresi Üzerine Yazılar, İstanbul: Koç Üniversitesi Yay.; Walter G. Andrews, Mehmet Kalpaklı (2005), The Age of Beloveds, London: Duke University Press. 

[17] Ahmet Akgül (2016), “Osmanlı Şuara Tezkirelerindeki Anekdotların İçerik Bakımından Tasnif ve Tenkidi (16-17. Yüzyıllar)”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, SBE, s. 231.

[18]Vedat Korkmaz (2013), “Latifi ve Aşık Çelebi Tezkirelerinin Anekdotlar Yönünden İnceleenmesi”,  Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, SBE, s. 217.

[19] Bu çekingenliğin işaret ettiği bir mana vardır. Çünkü Tanzimatçılar ve İttihatçılar, bu itham ve iftiraların Osmanlıya yakışmadığının, tepkiye sebep olabileceğinin farkındaydılar.

[20] Bkz. Menderes Coşkun (2017), “Tezkireler Klasik Mi, Nevzuhur Mu: 20. Asırda Temel Tarihi Kaynak Olarak Kullanılan Osmanlı Şair Tezkirelerinin 19. Asırda Bilinmemesi”, Eleştirel Bakış Dergisi, 3: 1-22.

[21] Bkz. Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169.

[22] Aynı tavır menakıpname türündeki nevzuhur eserlerde vardır. Bkz. Mehmet Pektaş (2016), “Batı’nın Oluşturmak İstediği Doğu İmgesini Destekleyen Bir Eser Olarak Menakıbu’l-Arifin”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 73-98; Mehmet Ünal (2016), “Batıl Bir Tasavvuf Algısı Oluşturma Çabaları ve Evhadü’d-din Kirmani’nin Menkabeleri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 43: 478-486; Filiz Duman (2016), “İslam İnancını Şeyhlerle Tahrif Etmek: Şeyh Bedreddin Örneği”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 45-72.

[23] Ali Nihat Tarlan, hzl. AKM (1990), Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın Makalelerinden Seçmeler, Ankara: AKM, s. 71: “İslamiyeti müteakip ilim dediğimiz mefhum, ancak dini bilgilere inhisar ediyordu. Medreselerde bunlar okutuluyordu. Kur’an-ı Kerim belagat mucizesine istinad ettiği için bu bilgilerin arasına edebiyat da girmişti. Ancak edebiyat yalnız Arapçaya hasrediliyordu. Ve şöyle deniyordu: Mevzu-u edeb kelam-ı Arap’dır.”

[24] Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Zeynep Kerman (2011),  Yeni Türk Edebiyatı Metinleri: Hikaye 1860-1923, 2, İstanbul: Dergah Yayınları, s. 322: “Üç padişahın zamanında hırs ve sefahet ve isyan ve mefsedet şeyatini semtü’r-re’s-i zevale  vasıl olmışlar idi.” diyen hiçbir Osmanlı müverrihi yoktur. Hatta ibarede mana bulunamıyor ki bir Osmanlı müverrihine isnadı caiz olabilsin.

[25] Abdülbaki Gölpınarlı “ana dil” kriterini kullanarak 1940’lı yıllarda Konya’da karşılaştığı ve 13. Asırda yazıldığı iddia edilen Keşfi Tezkiresi gibi eserlerin uydurma olduğunu iddia etmiştir: “Konya’da ... düzenbaz, yalancı bir seyyar kitapçı vardı. Yepyeni ve pis bir rika ile vezinsiz, saçma sapan seyler yazar, Selçuk Sehnamesi, Dehhani Sehnamesi, Kesfi Tezkiresi, bilmem kimin cönkü diye bir ad takar, eski bir tarih atar; kağıttan, yazıdan, imla özelliklerinden, tarihi bilgiden, dilden, vezinden, kafiyeden anlamayan saf-dillere satardı. Hitit, falan filan diye günün modalarını da ihmal etmez, yüksek makamların dikkatini çekmeye çalısırdı.” (Tuncer Baykara (1999), Tarih Araştırma ve Yazma Metodu, Akademi Kitabevi, İzmir, s. 76).

[26] Zeki Velidi Togan, 1940’lı yıllarda “kötü bir dil”le tarihi eserler üretildiğinden bahseder: “1941’de Konya’da eski Osmanlı tarihine ait bazı eserler meydana çıkarılmıştır. Bunlardan birisi Arapça, diğerleri Farsçadır. Arapçası Tezkiret al-İber adında olup Aksaraylı birisi tarafından güya 756 (1355)’de yani Orhan Gazi zamanında yazılmış imiş. Bu eserlerin sahteliği, bunları meydana çıkaran sahsın daha evvel yapılmış sahte eserlerle ilgisi görünmesinden, gerek Arapça gerekse Farsçasının gayet bozuk olmasından, yani sahtekar zatın her iki dili de az bildiği halde kendisini bu dillerde yazmak yolunda zorladığı görülmesinden ve yazıların birbirine benzemeyişinden anlaşılıyor. Fakat mühim olan cihet Türkiye’de ancak 20. asırda Avrupalı âlimlerin tetkikat ile aşinalık peyda edildikten sonra malum olan şeylerin Aksaraylı âlime daha Osman Gazi zamanında malum olmuş gibi gösterilmiş olmasıdır. Burada müellif Anadolu’daki Hititlerden bahsettiği gibi, ancak Orhon kitabelerinin keşfinden sonra meşhur olan Orhon nehri bile vardır. Maamafih bu Tezkiret al-İber’de eski Osmanlılar zamanına ait Konya civarında yasayan birisi tarafından uydurulması mümkün olmayan bazı teferruat vardır. Bunlardan anlaşılıyor ki sahtekar müellifin eline böyle bir eser geçmiş, o da bunu tevsi ederek Hitit ve sair kavimlere ait muasır malumatı da ilave ederek esere fazla kıymet vermek istemiştir.” (A. Zeki Velidi Togan (1985), Tarihte Usul, Enderun Kitabevi, İstanbul, s. 82).

[27]Ahmet Akgül (2012), “Nef’i’nin Siham-ı Kaza’sı ile Divan’ını Üslup Bakımından Mukayese Denemesi”, 2. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, 23-31. 

[28]Nurettin Çalışkan (2014), “Siham-ı Kaza’nın Dil ve Üslup Bakımından Eleştirisi”, Turkish Studies, 9: 75-100.

[29] Dile ve konusuna hakim olan kişilerin yazdıkları eserlerin dil tenkidi zordur. Mesela 1930 ve 1940’lı yıllarda Rabia Hatun adlı 13. asra ait bir tekke şairi üretme çalışmaları yapılmıştır. Bu şair adına uydurulan şiirler, başlangıçta, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülkadir Karahan gibi dönemin kudretli edebiyatçılarında şüphe değil hayranlık uyandırmıştır. Herkes 13. veya 14. asırda yaşamış kadın bir tekke şairinin aruzla yazılmış şiirlerini öğrenmekten, edebiyatımızın yeni ve güçlü bir şair kazanmasından memnun olmuştur. Tarih mühendisliğinin geç dönem örneklerinden birisi olan Rabia Hatun projesinin talihsizliği, Nihat Sami Banarlı’nın aynı yıllarda bir edebiyat tarihi yazmaya başlaması ve eserine Rabia Hatun’u da eklemek istemesi olmuştur. Nihat Sami, Rabia Hatun adına şiirler yazan ekibin başındaki kişi olan İsmail Hami Danişmend’den daha somut bilgiler istemiş ve bu zamansız istek söz konusu mühendislik çalışmasının sonunu getirmiştir. Çünkü Nihat Sami, Rabia Hatun’a ait şiirlerin bulunduğu yazmayı görmek istediği zaman, daha “yazmalar” oluşturulmamış ve kütüphanelere bırakılmamış idi. Eğer Banarlı, birkaç yıl sonra edebiyat tarihi yazmaya başlasaydı, mutemelen o zaman eski Türk edebiyatı bir şair daha kazanmış olacaktı. Rabia Hatun adına uydurulan şiirlerin yazmaları ortaya çıkmayınca, Yahya Kemal ve Nihat Sami Banarlı, daha önce beğendikleri şiirlerde kullanılan dil ve üslubu tenkit etmeye başlamışlar. Bu şiirlerin 18. asır gibi geç bir dönemde yazılmış olabileceğini iddia etmişlerdir.

[30] Batıda 19. asrın sonunda başlayan ve bilgisayarın icadıyla hız kazanan istatistik ve matematik destekli üslup çalışmaları bir eserin gerçek yazarının kim olduğunu tespitte araştırmacılara önemli imkanlar sunmaktadır. Bu çalışmalar vasıtasıyla herkesin kendisine ait bir yürüyüş tarzı olduğu gibi herkesin, her beynin kendisine has olarak kelimeleri seçme ve kullanma alışkanlığı olduğu ortaya çıkarılmıştır. Matematik ve bilgisayar destekli üslup çalışmaları Türkiye’de de doğru kişiler tarafından yapılırsa, herhangi bir Osmanlı edip veya şairine atfedilen bir eserin başka birisi tarafından yazıldığı ortaya çıkartılabilir. Bu mukayeseli çalışmaları yapmadan önce araştırmacıların söz konusu eserleri dil ve edebiyat bilgileriyle şiir zevkleriyle gözden geçirmelerinde fayda vardır. Mesela Jön Türklerden Ebuzziya tarafından Osmanlı toplumuna tanıtılan Siham-ı Kaza adlı eserin, Osmanlı şiir zevkine sahip bir insan tarafından yazılması çok zordur. Nitekim hiciv türünün şaheseri diye tanıtılan bu eser, Cumhuriyet döneminde yayınlandıktan sonra da hemen hiçbir ilgi görmemiş, hatta garipsenmiştir. Hem içerik, hem dil, hem mizah anlayışı hem de edebilik bakımından pespaye olan bu şiirlerin şaheser olarak tanıtılması doğru değildir. Bu şiirlerin, şiir bilgisi ve şiir zevki çok yüksek bir toplumda revaç bulması çok zordur, böyle bir iddia şüphe uyandırıcıdır. Söz konusu eser, 19. asırda uydurulmuş olabilir. Bkz: Nurettin Çalışkan (2015), “Tarihi Metinlerin Sahihlik ve Güvenirlik Bakımından Tenkidi: Siham-ı Kaza Örneği”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversiyesi, SBE.

[31] Küçük yaşta Osmanlı eğitim sistemine göre yetiştirilen, bu bağlamda kendisine aruz, inşa, Farsça ve Osmanlı Türkçesi öğretilen ve Türkçe ve Farsça bir divan oluşturabilecek kadar şiir bilgisi olan Fransız bir divan şairidir. Vernet’nin aruz ve şiir bilgisinin yanı sıra Latifi, Hasan Çelebi, Salim tezkireleri gibi eserleri yazabilecek kadar iyi veya kötü inşa bilgisi de vardır. Bilindiği gibi tezkirelerde şairler dil, içerik, nükte bakımından kötü şiir örnekleriyle tanıtılmışlardır. Vernet, sultanlara veya adı sanı bilinmeyen birçok şaire atfen tezkirelere alınan beyitlerin çoğunu yazabilecek durumdadır. Muhtemelen onun ve arkadaşlarının masalarında mesneviler, divanlar ve inşa mecmuaları da bulunmaktaydı. Aksi takdirde mesela Ömer Hayyam’ın 1857 yılında Oxford’da keşfedilmesinden sonra Edebiyat-ı Ömeri’nin oluşması ve Hayyam adına farklı kişilerin rübailer yazmasını izah etmek zordur. Bkz: Serhan Alkan İspir (2009) Divan-ı Verne: İnceleme-Metin, Erzurum: Salkımsöğüt.

[32] Ahdi, hzl. Süleyman Solmaz (2005), Ahdi ve Gülşen-i Şu’ara’sı, Ankara: AKM, s. 369.

[33] Latifi, hzl. Nermin Sunar (Pekin), (1977), Evsaf-ı İstanbul, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti.

[34] Mesela bkz: Mustafa İsen (1994), Künhü’l-Ahbar’ın Tezkire Kısmı, Ankara: AKM, s. 50-56

[35] Anonim, hzl. Necdet Öztürk (2000), Anonim Osmanlı Kroniği (1299-1512), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı, s. 42.

[36] Aşık Paşazade, hzl. Kemal Yavuz, M.A. Yekta Saraç (2003), Osmanoğullarının Tarihi: Çeviri ve Günümüz Diline Aktarım, İstanbul: Koç Kültür Sanat Tanıtım A.Ş., s. 473.

[37] Mehmed Neşri, Kitab-ı Tevarih-i Al-i Osman el-Meşhur be-nam-ı Cihan-nüma, TBMM Kütüphanesi, Eser no: 1944-890, HK-8, mf no: 1003; v. 90 (sonradan numaralandırılmış). Mehmed Neşri, hzl., sad. Necdet Öztürk (2011), Aşiretten İmparatorluğa Osmanlı Tarihi (1288-1485), İstanbul: Timaş. Metin, sadeleştirilerek sunulmasına rağmen Neşri’nin bazı yanlışları muhafaza edilmiştir.

[38] İbn Kemal, hzl. Şerafettin Turan (1957), Tevarih-i Al-i Osman, VII. Defter: Tenkidli Transkripsiyon, Ankra: TTK.

[39] Celalzade Mustafa, hzl. Ahmet Uğur, Mustafa Çuhadar (1990), Selimname, Ankara: Kültür Bakanlığı. 

[40]Lutfi Paşa (1341/1923), Tevarih-i Âl-i Osman (961 Senesine Kadar Olan Vukuatdan Bahisdür), İstanbul: Matbaa-i Amire, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti Neşriyatı.

[41] Selaniki Mustafa Efendi, hzl. Mehmet İpşirli (1999), Tarih-i Selaniki, Ankara: Türk Tarih Kurumu

[42] Sehi, hzl. Harun Akar (2010), “Heşt Behişt: İnceleme - Transkripsiyonlu Metin – Sözlük”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi, SBE, s. 3

[43]Latifi, hzl. Rıdvan Canım (2000), Tezkiretü’ş-Şu’ara ve Tabsıratü’n-Nuzama, Ankara: AKM, s. 95.

[44] Aşık Çelebi, hzl. Filiz Kılıç (1994), “Meşa’irü’ş-Şu’ara: İnceleme-Tenkitli Metin”, Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi, SBE.

[45]Hasan Çelebi: Kınalızade Hasan Çelebi, hzl. Aysun Sungurhan (2009), Tezkiretü’ş-Şu’ara: Metin, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (e-kitap).  

[46] Beyani Mustafa Bin Carullah, hzl. İbrahim Kutluk (1997), Tezkiretü’ş-Şu’ara, Ankara: TTK.

[47] Ahdi, hzl. Süleyman Solmaz (2005), Ahdi ve Gülşen-i Şu’ara’sı, Ankara: AKM

[48] Gelibolulu Âli, hzl. Mustafa İsen (1994), Künhü’l-Ahbar’ın Tezkire Kısmı, Ankara: AKM.

[49] Nev’izade Atayi, hzl. Suat Donuk, Derya Örs (2017), Hada’iku’l-Haka’ik fi Tekmiletü’ş-Şaka’ik, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı.

[50] Mehmed Salih Yümni, hzl. Sadık Erdem (2013), Tezkire-i Şu’ara-yı Yümni, Ankara: Türk Tarih Kurumu.

[51]Hafız Hüseyin Ayvansarayi, hzl. Fahri Ç. Derin (1978), Vefeyat-ı Selatin ve Meşahir-i Rical, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

[52] Salim Efendi, hzl. Adnan İnce (2005), Tezkiretü’ş-Şu’ara, Ankara: AKM.

[53] Mustafa Safayi Efendi, hzl. Pervin Çapan (2005), Tezkire-i Safayi, Ankara: AKM.

[54] Ramiz, hzl. Sadık Erdem (1994), Ramiz ve Adab-ı Zurafası, Ankara: AKM.

[55] Esrar Dede, hzl. İlhan Genç (2000), Tezkire-i Şu’ara-yı Mevleviyye, Ankara: AKM.

[56] Es’ad Mehmed Efendi: Rıza Oğraş (2001), Es’ad Mehmed Efendi ve Bağçe-i Safa-Enduz’u, Burdur.

[57] Arif Hikmet, hzl. Sadık Erdem (2014), Tezkire-i Şu’ara, Ankara: Türk Tarih Kurumu.

[58] Fatin Davud, hzl. Ömer Çiftçi (ty), Hatimetü’l-Eş’ar, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap).

[59] Mehmed Tevfik, hzl. Fatma Sabiha Kutlar Oğuz, Müjgan Çakır, Hanife Koncu (2012), Kafile-i Şu’ara, İstanbul: Doğu Kütüphanesi.

[60] Mehmed Siraceddin, hzl. Mehmet Arslan (1994), Mecma’-ı Şuara ve Tezkire-i Üdeba, Sivas, s. 82.

[61] Mehmed Süreyyâ, hzl. Ali Aktan, Abdülkadir Yuvalı, Mustafa Keskin (1995), Sicill-i Osmanî yahud Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, İstanbul: Sebil.

[62] Meramını ifade etmekte zorlanan, Türkçeyi kötü kullanan yazarlar, “ittifak”  kelimesini “tesadüfen” veya “tevafuken” gibi kelimeler yerine kullanmışlardır. Yaşayan Türkçeye aykırı olan bu kullanım, sadece bu yazarlar “grub”una has bir kullanım gibi görünmektedir. Bu kelime, bu anlamıyla muhtemelen halk Türkçesinde hiç kullanılmamıştır. Eğer bir dönem kullanılmışsa o zaman itibar görmemiş ve terk edilmiştir. Bu durumda onu “ölü” veya “metruk” bir kullanım olarak isimlendirebiliriz. Böyle bir kullanımın Arapçaya uygun olup olmadığını da bilmiyoruz. Ancak Arapçada bu anlamdaki fiiller için “iftial” değil, “tefa’ul” kalıbının kullanıldığı bilinmektedir. Tarihçi ve tezkirecilerin şiir dilindeki bazı tasarrufları, standart dile ait bir kullanım zannederek eserlerinde yaygın olarak kullandıklarına işaret eden bilgiler vardır. Bu da onlardan birisi olabilir.

[63] Cümlenin sibakından anlaşıldığına göre yazar, “ol” kelimesiyle “Habsi”yi kasdediyor. Aşağıda açıklanacağı gibi, Aşık Çelebi de dahil hemen bütün tezkireciler “şu” yerine, yanlışlıkla “bu”yu kullanırlar. Burada ise Aşık Çelebi “bu”nun kullanılması gereken bir yerde “ol”u kullanıyor. Herkesin çocukken öğrendiği “bu”, “şu”, “o” gibi kelimelerin bu şekilde yanlış kullanılmasını göz ardı etmek veya eskiden “şu” yerine “bu”, “bu” yerine “o” kullanılıyormuş demek ve bu iddiayı onlarca metin üzerinden ispata kalkışmak, belki bilimsel bir tavır olur ancak mantıklı bir tavır olmaz. 

[64] Mustafa İsen (2010), Tezkireden Biyografiye, İstanbul: Kapı, s. 136-137; Ayrıca bkz. Aşık Çelebi, hzl. Filiz Kılıç (2010), Meşa’irü’ş-Şu’ara, İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü.

[65] Aşağıda açıklanacağı gibi tezkireciler “nisbet” kelimesini bazen “intisab” anlamında kullanmışlardır. Hasan Çelebi de bu yanlışa düşmüş olmalıdır. Ancak bu cümle için “intisap” kavramı da uygun değildir.

[66] İslam fıkhına göre davalara bakan kişi.

[67] Beyani Mustafa Bin Carullah, hzl. İbrahim Kutluk (1997), Tezkiretü’ş-Şu’ara, Ankara: TTK, s. 159.

[68] Ayrıca bkz. Mustafa İsen (2010), Tezkireden Biyografiye, İstanbul: Kapı, s. 138-139

[69]İbn Kemal (Kemalpaşazade), hzl. Koji Imazawa (2000), Tevarih-i Al-i Osman, IV. Defter: Metin-Transkripsiyon, Ankara: TTK, s. 321-323.

[70]Tarih kitaplarında Osmanlı toplumunun şarapçı ve sapkın olduğu mesajı, şeytani bir zekayla, “yasaklamalar” üzerinden verilmiştir.

[71]Son dönem Osmanlı toplumu Mustafa Selaniki’yi, İttihatçıların tarih politikaları çerçevesinde çalışmalar yapan Ahmet Refik, Babinger, G. Elezoviç gibi yazarlar sayesinde öğrenmiştir. Ahmet Refik 1917’de yayınladığı makalelerde, Babinger 1927’de yayınladığı Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri adlı kitabında, Elezoviç de 1949’da Belgrad’da yayınladığı bir makalede Selaniki’yi tanıtmıştır (Selaniki Mustafa Efendi, hzl. Mehmet İpşirli (1999), Tarih-i Selaniki, Ankara: Türk Tarih Kurumu, s. s. XIII).

[72] Selaniki Mustafa Efendi, hzl. Mehmet İpşirli (1999), Tarih-i Selaniki, Ankara: Türk Tarih Kurumu, s. I/102

[73] Atayi, Ataullah Nev’izade, Hadâiku’l-hakāik fî tekmileti’ş-Şekāik, 2, (nşr. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1989, s. 44.

[74]Ali Emiri Efendi, hzl. İdris Kadıoğlu, Halil Çeçen, Ramazan Sarıçiçek (2013), Cevahirü’l-Müluk, Diyarbakır: Diyarbakır Valiliği, s. 116

[75] Ali Emiri Efendi, hzl. İdris Kadıoğlu, Halil Çeçen, Ramazan Sarıçiçek (2013), Cevahirü’l-Müluk, Diyarbakır: Diyarbakır Valiliği, s. 118

[76] Mustafa İsen, Ali Fuat Bilkan (1997), Sultan Şairler, Ankara: Akçağ, s. 68. Bkz. Ali Emiri Efendi, hzl. İdris Kadıoğlu, Halil Çeçen, Ramazan Sarıçiçek (2013), Cevahirü’l-Müluk, Diyarbakır: Diyarbakır Valiliği, s. 122

[77]İsa Kayaalp (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi, s. 217; Riyazi (Yzm.), Riyazü’ş-Şu’ara, Süleymanye Ktp., Lala İsmail – 314, v. 6b

[78] Riyazi (Yzm.), Riyazü’ş-Şu’ara, Süleymanye Ktp., Lala İsmail – 314, v. 6b

[79] İsa Kayaalp (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi, s. 232

[80] İsa Kayaalp (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi, s. 219

[81] Abdullah Uçman (2001), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Maklaleleri, İstanbul: MEB, s. 285

[82]Ali Emiri Efendi, hzl. İdris Kadıoğlu, Halil Çeçen, Ramazan Sarıçiçek (2013), Cevahirü’l-Müluk, Diyarbakır: Diyarbakır Valiliği, s. 114-115.

[83] Ali Emiri Efendi, hzl. İdris Kadıoğlu, Halil Çeçen, Ramazan Sarıçiçek (2013), Cevahirü’l-Müluk, Diyarbakır: Diyarbakır Valiliği, s. 432-433

[84] İsa Kayaalp (1999), Sultan Ahmed Divanı’nın Tahlili, İstanbul: Kitabevi

[85]Mustafa İsen, Ali Fuat Bilkan (1997), Sultan Şairler, Ankara: Akçağ, s. 195

[86]Mustafa İsen, Ali Fuat Bilkan (1997), Sultan Şairler, Ankara: Akçağ, s. 251

[87] Andreas Tietze (1973). “Mustafa ‘Ali of Gallipoli’s Prose Style”, ArchiumOttomanicum, 5: 297-319.

[88] Nihal Atsız (ty), Oruç Beğ Tarihi, İstanbul: Tercüman, s. 8.

[89] Nihal Atsız (1992), Aşık Paşaoğlu Tarihi, İstanbul: MEB, s. 7.

[90] Nihal Atsız (1992), Aşık Paşaoğlu Tarihi, İstanbul: MEB, s. 7

[91]Bu durumu en çok söz konusu eserleri sadeleştirmeye çalışanlar yaşamışlardır. Mesela Naima tarihini sadeleştirerek insanların kullanımına sunan Zuhuri Danışman “okunmasında veya anlaşılmasında güçlük bulunan [bazı] kelime, cümle ve paragrafları” atlamıştır.” Bkz: Mehmet İpşirli, “Naima”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 32: 317.

[92] Bkz. Menderes Coşkun (2016), “Osmanlı Toplumunu Ahlaksız Gösteren Tezkireci Latifi’nin Eşdizim ve Gramer Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 2: 1-40.

[93] “Ziya Paşa “son derece güç durumda bulunduğu bir gün Hıristiyan misyonerlerden birisi kendisine gelerek ‘büyük para karsılığında, - lakin devletin ve milletin menfaatlerini zedeleyebilecek tarzda – isimsiz, imzasız bir kitap yazması ...’ teklifinde bulundu.” Pasa’nın, bu teklife karsı cevabı söyle olur: “-Efendi !... Siz beni, paraya; dinini, ismini, milliyetini satar bir adammı zannediyorsunuz?” (Önder Göçgün (1987), Ziya Paşa, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İzmir, s. 9). “Böyle bir teklifi Ziya Paşa kabul etmemiş olsa bile, Osmanlı devletinin o dönemde böyle teklifleri kabul edecek ve zevkle yapacak insanlarla dolu olduğunu tahmin etmek zor değildir.” Menderes Coşkun (2009), “Türk Tarih ve Edebiyat Kaynaklarının İç ve Dış Tenkidi Meselesi”, Turkish Studies, 4: 193 (188-197).

[94] Şehabeddin’in bildiği ve nadiren kullandığı diğer tezkireler arasında Salim ve Faizi tezkireleri vardır. Bkz: Şehabeddin Süleyman (1328), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Sancak Matbaası, s. 25, 110, 191, 193.

[95] Bkz. Marc Bloch (1994), Tarihin Savunusu Ya Da Tarihçilik Mesleği, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: Gece, s. 75.

[96] Serhan Alkan İspir (2009) Divan-ı Verne: İnceleme-Metin, Erzurum: Salkımsöğüt, s. 66.

[97] Adem Gök (2016), “Sehi Bey’in Heşt Behişt Adlı Tezkiresinde Meram Ve İletişim Sorunları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 23-44.

[98] Bunun için “beğlerbeği” kelimesindeki iyelik ekinin anlam ve fonksiyonunu yitirmesi icap eder.

[99] Mehmed Süreyyâ, hzl. Ali Aktan, Abdülkadir Yuvalı, Mustafa Keskin (1995), Sicill-i Osmanî yahud Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, İstanbul: Sebil.

[100] Yunus Zeyrek (1999), IV. Sultan Murad’ın Revan ve Tebriz Seferi Ruznamesi, Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 80

  
3283 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın