• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Mehmet Âkif’in Abdülhamit’i Şarap İçmediği İçin Eleştirdiği İftirası: Bir İslam Düşmanın Sözlerinin Âkif’e Atfedilmesi

 

Menderes Coşkun

 

 

Mehmet Âkif, eskiden bazı İslam düşmanları dışında hemen herkesin saygı duyduğu bir isimdi. Muhafazakâr kesimden hemen herkes, Âkif’in kendisi gibi olduğunu, kendisi gibi düşündüğünü iddia ederdi. İnsanlar, kendi fikirlerine inandırıcılık katmak için Âkif’ten alıntılar yaparlar; ondan ezbere beyitler okuyarak toplumda itibar kazanmaya çalışırlardı.

Son yıllarda bazı nitelikli münafıkların öncülüğünde bir Âkif düşmanlığı başladı. Amel, ahlak, ilim, fazilet, saygınlık bakımından Âkif’in yanına yaklaşamayacak insanlar, cahilce bir ukalalıkla Âkif’i eleştirmeye başladılar. İnternette onlarca sitede ardı ardına Akif’in Abdülhamit’i şarap içmediği için eleştirdiği, Akif’in nefret edilmesi gereken kötü bir insan olduğu anlatılmaktadır. İnsanlar yalan yanlış bilgilerle fikir ve kanaat sahibi olmaktadırlar. Bir insanın, hatta bir toplumun kitapla, bilgiyle aldatılması, suret-i haktan görünen münafıkların figüranlığını yapması, kirli bilgi kaynaklarının temiz dağıtımcısı durumuna düşmesi ne hazin bir durumdur! Her geçen gün etrafımız bilgili zombiler tarafından sarılmaktadır.

Öncelikle belirtelim ki biz tenkit ve eleştiriye karşı değiliz. Tenkit bizim en bariz vasfımızdır. Bize göre tenkit, insanları yanlışlardan korur. Ancak cahil ve art niyetli insanların tenkit işine girişmesi çok tehlikelidir.

Bizim maksadımız Âkif’i kutsamak, onu kayıtsız şartsız savunmak değildir. Gerek Âkif olsun, gerek Abdülhamid olsun, gerekse Hz. Üzeyr veya Hz. İsa olsun bir beşeri kutsamak, insanlık onur ve haysiyetine yakışmaz. Bir beşeri kutsamak apaçık bir dalalettir.

Abdülhamit’in de Âkif’in de hataları vardır, olmuştur. Mesela Abdülhamit’in adil, hakperest, merhametli bir siyasetçi olduğunu fark edememesi, Âkif’in ve neslinin bir hatasıdır. Ancak bu kusur, ahlakla ve itikatla ilgili değil, bilgi ve basiretle ilgili bir kusurdur. O dönemde de fitne-fesat uzmanı bazı yazar ve gazeteciler, insanların basiretlerini bağlamışlardır.

Âkif’in kendi dönemindeki birçok âlim gibi Abdülhamit’i zalim bir yönetici olarak tanıması ve bundan dolayı ona galiz sözler söylemesi, Âkif’in kötü bir insan olduğuna işaret etmez. Bir kişinin siyasi ve sosyal bir konuda Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye, Hz. Aişe’ye karşı çıkması, o kişinin tahkir ve tekfir edilmesi için yeterli bir sebep değildir. Önemli olan fitne ve zulme alet olmamak, farklı bir görüşe sahip oldukları için gidip de Hz. Zübeyrleri, Hz. Talhaları öldürmemektir; insanlara hak namına haksızlık etmemektir.

Eğer Âkif, bazı art niyetli kişilerin iddia ettiği gibi, Abdülhamit’i şarap içmediği için eleştirmiş olsaydı, biz de Âkif’i eleştirir; onun Müslümanlık iddiasının samimi olmadığını yüksek sesle ifade ederdik. İslami emirlere açıkça karşı çıkan birisine İslam şairi veya İslam âlimi demek mümkün değildir.

Bize göre Mevlana, İbn Arabi veya Âkif gibi herhangi bir İslam büyüğüne veya herhangi bir Müslümana İslam dışı bir davranış, söz veya eser izafe edildiği zaman, hemen ona inanmamak, fitneye gözü kapalı atlamamak gerekir; öncelikle söz konusu iddiayı ciddiyetle araştırmak icap eder. Nitekim Âkif’i değersizleştirmek için kullanılan mısralar dikkatlice okunduğu zaman, söz konusu mısraların bazı art niyetli kişiler tarafından yanlış yorumlandığı anlaşılır. Okuduğunu anlayamayan bu ukala cahiller, okumaya vakti olmayan bazı bilgi işportacılarını aldatmışlardır. Bir milli şair olarak Âkif’in Müslümanlığını ve yazdığı “İstiklal Marşı”nı içlerine sindiremeyen bu kişilerin, anlayamadıkları veya bilinçli olarak istismar ettikleri sözlerden birisi şudur:

   Herifin sofrada şampanyası hâlâ Ayran

   Bâri yirminci asırdan sıkıl artık, hayvan!

 Safahat’ı ve Âkif’in hayatını kısmen bilen birisinin, Âkif’in böyle bir söz söyleyemeyeceğini tahmin etmesi gerekir. Âkif gibi birisi, zalim olarak tanıdığı Abdülhamit’e veya İttihatçı paşalara galiz sözler söyleyebilir; ancak onları şarap içmediği için eleştiremez. Bize göre sadece dindar değil münafık bir insanın dahi böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Müslümanın takvası değil, münafığın riyası bile böyle bir sözün söylenmesine engel olur. Çünkü böyle bir söz, bir Müslümanın kendi kendini inkar etmesi anlamına gelir.

Nitekim söz konusu mısraların geçtiği manzume bütüncül bir bakış açısıyla incelendiği zaman, bu sözlerin Âkif’e değil de din ve ahlak düşmanı birisine ait olduğu anlaşılır. Bilindiği gibi Âkif, Safahat’ta bir romancı gibi kadınları, çocukları, ayyaşları, hocaları konuşturur. Yukarıdaki mısralar da dalkavuk bir münafığın, tahtını kaybetmiş, eski dindar bir yöneticinin arkasından söyleyebileceği sözler olarak tasarlanmıştır. Bir romancının eserinde ayyaş bir karakteri kendi lisanıyla konuşturmasında bir sakınca yoktur.

Yukarıdaki mısraların geçtiği kısımda Âkif, etrafı dalkavuklarla, “idmanlı edebsiz”lerle ve “ta’limli rezîl”lerle çevrilmiş bir idarecinin, istese de iyi bir yönetici olamayacağını anlatmaktadır. Ona göre bir devlet başkanının Hz. Ömer devrinde adil olması kolay, 20. asırda ise zordur. Çünkü Hz. Ömer devrinde insanlar hakperest idiler. İdarecilerin hatalarına karşı hoşgörülü değillerdi. Yanlış yapana, başlarını değil kılıçlarını sallıyorlardı. 20. asırda ise bir sultanın veya bir yöneticinin etrafını menfaatçi dalkavuklar sarar; bu kişiler sultanın her yanlışında bir hikmet ararlar, onu doğru yoldan saptırmak için ellerinden geleni yaparlar. Eğer sultan şarapçıysa herkes şarapçı; dindarsa herkes dindar kesilir. Menfaatleri gereği sultana göre kimlik değiştirirler. Mesela yıllarca dalkavukluk ettikleri (Abdülhamit gibi) dindar bir yöneticiyi şu sözlerle eleştirirler:

   “Ah efendim, o ne hayvan, ne eşek bir adamdı. Biz daima onun iyiliği için çalıştık durduk o ise bizi tepti. Adam, “haya”dan, “edep”ten bahsediyordu. Halbuki bu kavramlar çoktan ölmüştü. Adam, “din”, “aile”, “millet”, “ vicdan”, “haysiyet” diyordu. Bunlar gibi daha birçok hurafeye inanıyordu. Sarımsak beyni hakikatleri görmüyordu. Hiç varlığına şahit olmadığımız dini ve ahlaki değerlerden bahsediyordu. Adamın hareminde birçok kız ve kadın hapis hayatı yaşıyordu. Adamın sofrasında şampanya yoktu; hala ayran içiyordu. İnsan, yaşadığı asırdan utanır!”

   Sonra bu kişiler ellerine kadehleri alırlar ve yeni liderlerine: “Biz, sizin için bu candan bile vazgeçeriz.” diyerek içmeye ve eski liderlerine nöbetle sövmeye başlarlar. Eğer yeni gelen lider, dindar birisi ise o zaman da bu dalkavuklar tayfası, eski din düşmanı liderlerini eleştirmeye başlarlar. Onun her şeyi inkar eden “kızıl” bir kafir olduğunu söylerler. Bu kişilere “Madem kızıl kafirdi, o zaman neden yanında durmaya devam ettiniz?” denirse, kendilerini şu yavelerle savunurlar: “Eğer biz onun yanında olmasaydık, o kafir, daha kötü işler yapardı; memleket elden giderdi. Biz memleket için onun tükürüklerine, hakaretlerine katlandık. Söz konusu vatansa, yüzümüze gelen tükürüğün bir önemi yok, derler.”


Söz konusu manzumeden hareketle Âkif’in Abdülhamit’i şarap içmediği için eleştirdiğini, ona “kızıl kafir”, “merkep” ve “hayvan” dediğini iddia edenler, milleti yalan yanlış bilgilerle aldattıkları için özür dilemelidirler. Aynı fitne fesat uzmanı kişiler, Akif’in diğer manzumelerini de yanlış yorumlamışlar; Hoca Mandal ve Köse İmam’ın Abdülhamit’e söylediği sözleri Akif’e atfetmişlerdir. Okuduklarını anlamadan Akif’e saldırmışlar; fitne-fesada meyilli kişilere malzeme sunmuşlardır.

Biz burada Âkif’in Abdülhamit düşmanlığını inkâr etmiyoruz. Nitekim Âkif, şahit olduğu bazı zulümlerin sorumlusu olarak gördüğü Abdülhamit’i “İstibdat” adlı manzumesinde eleştirmiştir ki söz konusu manzumeyi bir bütün olarak daha sonraki bir yazımızda ele almayı düşünüyoruz. Âkif, Abdülhamit’ten sonra iktidara gelen İttihatçıların gerçek kimliklerini öğrenince, aldatıldığını fark etmiş ve onları daha şiddetle eleştirmiştir. Safahat, İttihatçı zihniyetin ülkeye yaptığı maddi ve manevi tahribatın eleştirileriyle doludur.  Âkif, hiç kuşkusuz, Abdülhamid'e ve İttihatçılara yönelik eleştirilerini, ahlakının, inancının, vatan-millet sevgisinin ve vicdanının bir gereği olarak yapmıştır. Akif, kim yaparsa yapsın, zulme ve haksızlıklara karşı çıktığı kadar Akif'tir ve o kadar Müslümandır.

Bizim için önemli olan husus şudur: Abdülhamit de Akif de hayatları boyunca kendi nefisleri için kimseye haksızlık etmemeye çalışmışlar, kul hakkı yemeden tertemiz bir şekilde ahirete gitmeyi hedeflemişlerdir. Akif, müdür yardımcısı olarak çalıştığı bir okulda müdürün, yani işinin ehli olan birisinin, haksız yere görevden alınmasına tepki göstermiş, bu haksızlığı protesto için kendi görevinden istifa etmiştir. Hem de paraya ihtiyacı olduğu bir zamanda bunu yapmıştır. Kendisinin onun yerine müdür olma ihtimalini aklına getirmemiş, fırsatçılık yapmamıştır. Sevmediği bir insanın hakkını savunmuştur.

Abdülhamit’e gelince, fitne-fesat devrinde idarecilik yapan  birisi olarak, onun ve onun bürokratlarının hata yapmaması çok zordur. Nitekim Abdülhamit, Âkif’in bizzat tanıdığı ve saygı duyduğu birçok ismi sürgüne göndermiştir. Ancak bu durum, Abdülhamit’in bilerek ve isteyerek insanlara zulmettiğine işaret etmez. Onun kendi memurlarını zulme yönlendirdiğini tahmin etmiyoruz. O düşmanlarına haksızlık yapmaktan korkan birisidir. Çünkü Allah ve ahiret inancı sağlamdır. Mesela Namık Kemal gibi amansız düşmanlarını resmi görevle İstanbul dışına göndermiştir.

Abdülhamit’in kendi nefsi, kendi kibir ve iktidarı için birilerine haksızlık yapacak birisi olmadığı herkesin malumudur. Onun adil ve hakperest bir sultan olduğu gerçeği 1940’lı yıllarda Necip Fazıl’ın harikulade gayretleriyle ortaya çıkmıştır. Artık herkes biliyor ki: Abdülhamit, amcası Sultan Abdülaziz’i öldürdüğü ortaya çıkan kişileri, mahkeme kararına rağmen, öldürmeyecek kadar takvalı, dengeli ve temkinli bir insandır. Cemil Meriç gibi yazarlar, onun affının ve merhametinin, olması gerekenden daha fazla olduğunu düşünmüşlerdir. Bize göre, Abdülhamit’in şerli kişilere karşı olan tavrı, onun merhametinden ziyade ahiret inancından kaynaklanmaktaydı. Bilmeden insanlara haksızlık etmekten, vebale girmekten korkuyordu. Nitekim görünüşte Müslümanlar adına, özellikle de İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti adına; gerçekte ise onları yok etmek için tertip edilen 31 Mart vakasında veya tiyatrosunda, Abdülhamit, kendi iktidarı için kan dökmeyi hiç düşünmemiştir. Böylece tahtla, makamla, nefisle olan imtihanını kazanmıştır.

Allah, Abdülhamit’in de, Âkif’in de makamını cennet etsin.  Bize göre Âkif, inanç ve ahlak bakımından Abdülhamit’e en yakın insanlardan birisidir. Bu iki temiz insan, birbirlerini gerçek anlamda tanıyamadan vefat etmişlerdir. İyi insanların birbirilerini tanımadan birbirlerine düşman olmaları üzüntü vericidir.

Başka bir yazımızda Âkif’in Abdülhamit’e ve İttihatçılara olan düşmanlığının sebeplerini konu etmeyi düşünüyoruz.

 

Akif'in Yanlış Yorumlanan Şiirlerinden Bazıları:

 

Senin etrâfını alsın ki yığınlarca sefîl,

Kimi idmanlı edebsiz, kim ta’limli rezîl.

Kiminin fıtratı âzâde hayâ kaydından;

Kiminin iffeti ikbâline etten kalkan.

O kumarbaz, bu harâmî, şunu dersen, ayyâş,

Sonra mecmû’u müzevvir, mütebasbıs, kallâş...

Bu muhîtin bakalım şimdi içinden çıkabil;

Ne yaparsın? Ömer olsan, yine hâlin müşkil.

Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhat,

Gece gündüz seni ıdlâle müvekkel haşerat!

Kulağın hak söze artık ebediyyen hasret;

Kustuğun herze: Ya hikmet, ya büyük bir ni’met!

Yutan olmazsa dedin, öyle mi? Beyhûde merak

 

Dalkavuklar onu hazmetmeye candan müştak!

Gegirirsin herifin burnuna, oh, der, ne nefîs!

Aksırırsın, vay efendim, bu ne âheng-i selîs!

Tükürürsün o mülevves yüze “hak tû!” diyerek;

Sırıtır: “Sorma, samîmiyyetimiz pek yüksek.”

 

İçiyorsan, sofu, sarhoş sana herkes sâkî...

“İşretin hurmeti hâlâ mı? O sizler bâkî!”

Irza düşmansan eğer, âileler hep mahrem...

“Ne büyük vahşet esâsen bu selâmlıkla harem!”

Bir muhâlif hava yok, dinlediğin aynı sadâ:

“Zât-ı sâmînize millet de, hükûmet de fedâ.”

Menfa’attir seni tehdîd edecek tek mevcûd,

Çünkü çıksan da nebîyim diye, hasmın ma’bûd!

 

Sofusun farz edelim, şimdi de boy boy tesbîh...

Dalkavuklar bütün insan kesilir lâ-teşbîh!

Taylâsan, cübbe, kavuk, hırka, hep esbâb-ı riyâ,

Dış yüzünden Ömer’in devri muhîtin gûyâ.

Kimi sâim, kimi kaim, o tavanlar, yerler,

“Kul hüve’llâhü ehad” zemzemesinden inler.

Sen bu coşkunluğa istersen inan, hepsi yalan,

“Hüve”nin merci’i artık, ne “ehad”dir, ne filân.

Çünkü mâdem yürüyen sâde senin saltanatın,

Şimdilik heykeli sensin tapılan mefa’atin

 

Kanma, hey kukla kıyâfetli adam, hey sersem,

Herifin ağzı “samed”, mi’desi yüzlerce “sanem”

Sen de bir tekmede buldun mu, nihâyet, yerini,

 Ne kılıktaysa gelen, hepsi hüviyyetlerini,

Aynı mâhiyyete aktarma ederler çabucak.

Sana her gün sekiz on kerre söverler mutlak.

Hani dillerde gezen nâmın, o hiçten şerefin?

Ne de sağlammış, evet, anlasın aptal halefin

 

Âh efendim, o ne hayvân, o nasıl merkebti!

En hayır-hâhı idik, bizleri hattâ tepti.

Bu hayâ der, bu edeb der, verir evhâma vücûd;

Bilmez aptal ki değil hiçbiri zâten mevcûd.

Din, vatan, âile, millet, ebediyyet, vicdân,

Sonra haysiyyet-i zâtiyye, şeref, şöhret, şân,

Daha bir hayli hurâfâta herîf olmuş esîr.

Sarmısak beynine etmez ki hakâ’ik te’sîr.

Böyle Ankâ gibi medlûlü yok esmâya kanar;

Adamın sabrı tükenmek değil, esmâsı yanar.

Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs,

Şu telâkkîye bakın, en kötü vahşet: Nâmûs!

Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,

Bâri yirminci asırdan sıkıl artık, hayvan!

 

İçelim sıhhat-i sâmînize... Hay hay içeriz!

Biz, efendim, senin uğrunda bu candan geçeriz.

İçelim... Durmayalım... Âfiyet olsun... Şerefe!

Sonra nevbetle, uzun boylu, söverler selefe.

 

Halefin farz edelim şimdi öbür mektepten
Dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen, 
Kuşatırlar yine etrâfinı: 
        – “Sübhân’allâh! 
Bu ne fıtrat, bu ne vicdân-ı meâlî-âgâh! 
Zât-ı ulyâları Hakk’ın bize in’âmısınız, 
Kimsiniz, söyleyiniz, Hazret-i Mûsâ mısınız? 
Hele Fir’avn’ın elinden yakamız kurtuldu; 
Hele mahvolmadan evvel sizi millet buldu. 
Âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfirdi; 
Çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi . 
Ne edeb der, ne hayâ der, ne fazîlet, ne vakar; 
Geyirir leş gibi, mu’tâdı değil istiğfar. 
Aksırır sonra, fütûr etmeyerek, burnumuza... 
Yutarız, çâre ne, mümkün mü ilişmek domuza? 
Savurur balgamı ta alnımızın ortasına, 
Tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına! 
Hezeyan, sorsanız, Allah; hezeyan, Peygamber; 
Din, vatan, âile, millet gibi yüksek hisler, 
Ahmak aldatmak için söylenilir şeylermiş... 

Bu hurâfâtı hakîkat diye kim dinlermiş? 
Âkil oymuş ki; hayâtın bütün ezvâkından, 
Durmayıp hırsını tatmîne edermiş îman. 
Âhiret fikri yularmış, yakışırmış eşeğe; 
Hiç kanar mıymış adam böyle beyinsizce şeye? 
Hele ahlâka sarılmak ne demekmiş hâlâ? 
Çekilir miymiş, efendim, gece gündüz bu belâ? 
Zevki hakmış adamın, başkası hep bâtılmış... 
Çok tuhafmış bunu insanlar için anlamayış! 
Âh, efendim, daha söylenmeyecek işler var... 
Çünkü nâmûsa musallattı o azgın canavar. 
– İyi amma neye sarmıştınız etrâfını hep? 
– Hakk-ı devletleri var, arz edelim neydi sebep: 

Tepeden tırnağa her gün donanıp sırsıklam, 
Hani, yuttuksa o tükrükleri, faslam faslam , 
Vatan uğrunda efendim, vatan uğrunda bütün. 
Biz o zilletlere katlanmamış olsaydık dün, 
Memleket yoktu bugün, yoktu, iyâzen-billâh
... 

Öyle üç balgam için millete kıymak da günah, 
Herif ancak bizi bir parçacık olsun saydı; 
Başıboş kalmaya gelmezdi, eğer kalsaydı, 

Mülkü satmıştı ya düşmanlara, ondan da geçin, 
Yıkmadık âile koymazdı Hudâ hakkı için. 
Bulunur pek çok adam cenge koşup can verecek; 
Harbin en müşkili haysiyyeti kurbân etmek. 
Bu fedâîliği bir biz göze aldırmıştık. 
Ama Hâlik biliyor, bilmesin isterse balık. 
Ey veliyyü’n-niam , artık size bizler köleyiz; 
Yalınız emrediniz siz, yalınız emrediniz.”

 

 

 

 

 

 

  
4375 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın