• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
Osmanlı Sultanlarının Kardeş Katili Oldukları Mesajını Veren Fatih Kânûnnâmesi’nin Türkçeyi Bilmeyen Bir Oryantalist Tarafından Uydurulmuş Olma İhtimali

 

Menderes COŞKUN*

 


Giriş

19. asırdan itibaren oryantalistlerin öncülüğünde ortaya çıkmaya başlayan Osmanlı kaynakları, yeni neslin eski Osmanlı ve İslam büyüklerinden nefret etmesi için gerekli olan her türlü bilgiyi içermektedir. Bu kaynaklara göre eski Osmanlı ve İslam büyükleri barbar, sapkın, şarapçı, mübahi, aptal, vahdet-i vücutçu/panteist, riyakar ve ahlaksız kişilerdir.[1] Mesela İslam Ansiklopedisi’ne göre Babür Han, hem şarap içip sapkınlık yapan hem de gece gündüz namaz kılıp fıkıh kitabı yazan “örnek” bir insandır.[2] Kendisinin yazdığı iddia edilen hatıratında namazlardan önce ve sonra şarap içtiğini, uyuşturucu kullandığını, dindar bir ayyaş olduğunu ima etmiş; böylece 19. asır Rus oryantalizminin Orta Asya Türklüğü üzerindeki kimlik ve inanç mühendisliği çalışmalarına asırlar öncesinden tarihi bir katkı sunmuştur.[3] 1850’li yıllarda oryantalistlerin methederek ortaya çıkardıkları Babür’ün Hatırat’ı, oryantalizmin görmek ve oluşturmak istediği İslam tarihi bağlamında anlamlı ve işlevseldir.

Başta Hammer olmak üzere yerli ve yabancı oryantalistlerin gayretleriyle öğrendiğimiz tarihi bilgilerimizden birisi de Osmanlı sultanlarının tahta çıkınca kardeşlerini ve yeğenlerini sözde vahşi bir geleneğin gereği olarak öldürdükleri bilgisidir.[4] Eğer bu bilgi doğruysa, yani Osmanlı sultanları masum kardeşlerini ve yeğenlerini ileride devlete isyan edebilirler diye öldürmüşlerse, o zaman onların İslam ve insanlık dışı korkunç bir cinayet işlediklerini ve saygıyı hak etmediklerini açıkça ifade edebiliriz. Ancak böyle bir hüküm vermeden önce, onları sadece kardeş katili olarak değil aynı zamanda barbar, aptal, sapkın ve şarapçı olarak gösteren nevzuhur tarihi kaynakların sahihlik ve güvenirliklerini sorgulamamız icap etmektedir.[5] Aksi takdirde 18. asırdan itibaren Londra’da, Paris’te, St. Petersburg’da, Dresten’de, Leiden’de, Bulak’ta, Selanik’te, İstanbul’da oturup, bazı dini, tarihi, coğrafi bilgileri de kullanarak eski İslam ve Türk büyükleri adına Farsça, Arapça ve Türkçe tarihi eser üreten yetenekli sahtekârların kültürel tuzaklarına düşebiliriz. Nitekim bu makalede Fatih’e atfedilen Kânûnnâme’nin Türkçeyi tam öğrenememiş bir kişi, bir yabancı tarafından yazılmış olduğu tezi, dil tenkidi yoluyla ispata çalışılacaktır.

Bizim bu yazıdaki maksadımız Osmanlı sultanlarını kutsamak, onlara atfedilen kardeş katilliği, azgınlık ve sapkınlık gibi korkunç suçları görmezden gelmek, affetmek veya -en kötüsü- bu suçları İslam ve Türk kültürü adına aklamaya ve meşrulaştırmaya çalışmak değildir. Kim olursa olsun bir insanın başka bir insana yaptığı zulmü affetmek hiçbir beşerin hakkı ve haddi değildir. Hiçbir sebep, masum bir insana yapılan vahşeti meşrulaştıramaz.

Kânûnnâme’nin Türkçeyi tam öğrenememiş bir oryantalist tarafından uydurulmuş olabileceği tezine geçmeden önce, bu tezi destekleyen, ona zihni bir zemin sunan bazı bilgileri burada kısaca sıralamakta fayda vardır:

19. ve 20. asırlardaki Osmanlı saray kültürü, medrese kültürü ve halk kültürü, kardeş katli geleneğini ve ilgili Kânûnnâme’yi bilmemektedir ve bir anlamda reddetmektedir. Şu anki bilgilerimize göre Osmanlı hanedanının son temsilcileri, özellikle kendilerini ilgilendiren kan dondurucu kardeş katli “geleneğini” ve bu bağlamda Fatih Kanûnnâmesi’ni bilmiyorlardı. Yerli ve yabancı oryantalizmin sözde bilimsel dezenformasyonuna muhatap olmamış Osmanlı halkı da eski Osmanlı sultanlarının kardeş katili olduklarını bilmiyorlardı. Nevzuhur tarihi kaynaklarda anlatılan kardeş katliyle ilgili hikâyelerin yaşayan Osmanlı kültüründe bir karşılığı yoktur. Tanzimat’tan sonra insanlar bu bilgiyi “yaşayan kültür”den değil, yaşayan kültüre eklemlenmek istenen “nevzuhur kültür”den öğrenmişlerdir.[6] 19. ve 20. asırda Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal,[7] Muallim Naci, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Cenap Şehabettin, Yahya Kemal gibi şair ve yazarlar, 1920 öncesinde yazdıkları ve “toplumun tamamına” sundukları meşhur eserlerinde kardeş katli konusuna değinmemişlerdir. Ali Himmet Berki gibi kültürlü bir Osmanlı hukukçusu Fatih’e atfedilen kardeş katli iddiasını ve ilgili Kânûnnâme’yi 1950’lilerde “özel” bir çalışma sonucunda öğrenmiştir.[8] Ali Himmet Berki gibi medrese eğitimi almış bir âlim ve yazarın söz konusu iddiayı ve eseri, yaşayan halk kültüründen, saray ve medrese kültüründen değil de yerli ve yabancı oryantalistlerin inşa ettikleri “nevzuhur kültür”den öğrenmiş olması, bir sosyal bilimci için oldukça önemli bir veridir.
  1. Kardeş katli ve Fatih Kânûnnâmesi konusu, Hammer’in takipçileri tarafından Tanzimat döneminde sınırlı, korkak ve temkinli bir şekilde yapılan yayınlar vasıtasıyla gündeme getirilmiştir. Ancak bu yayınlar Osmanlı toplumunun değil, sadece belirli çevrelerin bilip okuduğu yayınlardır. Unutulmamalıdır ki yerli ve yabancı oryantalistler Osmanlı sultanlarının ve toplumunun sapkın, ahlaksız, ayyaş ve dindar oldukları şeklindeki ucube iddialarını sahih veya sahte nevzuhur kaynaklara söylettirmişlerdir. Tanzimat, İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde özenle basılmış olan bu nevzuhur kaynaklar, modern tarih çalışmalarının temelini oluşturmuştur. Böylece Osmanlı dostu veya Osmanlı düşmanı olan modern araştırmacılar ister istemez Hammer’in çizdiği yolda ve çerçevede yürümüşledir. Söz konusu nevzuhur tarihi kaynaklarda oryantalizmin parmak izlerini aramak Türk araştırmacılar için bir vecibedir.[9] Bu kaynaklar oryantalistlerin hedefleri, faaliyetleri ve “Türkçe bilgileri” çerçevesinde ciddiyetle incelenmelidir. Modern araştırmacıların söz konusu metinleri adeta kutsamaları, onlardaki zihniyet ve dil sorunlarını görmek istememeleri, her sorunu Karakuşi bir yorumla örtmeye çalışmaları hakikatlerin ortaya çıkmasını engellemektedir.
  2. Osmanlı hanedanının son temsilcilerinin sadece “hafızaları” değil aynı zamanda “kişilikleri” de kardeş katli iddiasını ve bu bağlamda söz konusu nevzuhur Kânûnnâme’yi reddetmektedir. Bu kişilerin kendi şahsi iktidarları için kardeşlerini ve yeğenlerini öldürebilecek kadar vahşi ve inançsız insanlar olmadıkları bilinmektedir. V. Murat gibi pozitivizmin ağına düşmüş, yani dünya saadetini hayatının merkezine koymuş bir sultanın bile rakibi Sultan Abdülaziz’in kendi lehine katledilmesinden rahatsız olduğu söylenmektedir.[10] Sultan V. Murat, rakibi devrik sultan Abdülaziz’e, Sultan Reşat da rakibi devrik sultan Abdülhamit’e saygılı davranmıştır. Sultan Abdülhamit, amcası Sultan Abdülaziz’i katlettikleri mahkeme kararıyla sübut bulan kişilerin idamına razı olmamış, onları sürgüne göndermekle yetinmiştir. Bu kararı faziletli kılan husus, söz konusu suikastçı paşaların hem Abdülhamit’in hem de bir İslam devleti olarak Osmanlının can düşmanı olmalarıdır. Bize göre Abdülhamit, gerçekleri tam bilmeden vebale girmekten korkmuştur. Bundan dolayı kendi can düşmanlarını sürgüne gönderme yolunu tercih etmiştir. Cemil Meriç gibi düşünürler onun bu merhametini, affedici tavrını aşırı ve gereksiz bulmuşlardır.[11] Ahiret inancı sağlam olan Abdülhamit’in bu merhametli veya temkinli tavrı, belki onun dünya saltanatını azaltmıştır. Ancak onun için dünya saltanatının değil ebedi saadetin önemli olduğu bilinmektedir. Sadece II. Abdülhamit değil, son dönemdeki bütün sultanların, her ne sebeple olursa olsun masum bir insana kıyamayacak kadar imanlı, ahlaklı ve vicdanlı oldukları bilinmektedir. Eğer bu insanlara “Sizin dedeleriniz hem sarhoş, sapkın ve zalim hem de adaletli ve dindar insanlardı; tahta çıkar çıkmaz da masum şehzadeleri, beşikteki çocukları öldürürlerdi.” denseydi, herhalde buna inanmazlardı. Bir insanın hem ahlaklı hem ahlaksız; hem zalim hem adil olamayacağını söylerlerdi. Eğer bu sultanlar, 19. asırda ortaya çıkmaya başlayan ve Osmanlının aleyhine yazıldığı açık olan sahte veya sahih tarihi kaynakları görmüşlerse, muhtemelen büyük bir şaşkınlık yaşamışlardır. Zira yerli ve yabancı oryantalizmin tarih mühendisliği faaliyetlerinden haberi olmayan kişilerin söz konusu eserlerin sahte olabileceğini düşünmeleri çok zordur.

  3. Sadece son Osmanlı toplumu ve sultanları değil, Osmanlı sarayları da Kânûnnâme’nin sahte olabileceğini ima etmektedir. Zira Osmanlı sarayını ilgilendiren Kânûnnâme-i Âl-i Osmân, olması gereken yerde yani Osmanlı Saraylarında veya Hazine-i Evrak’ta değil, oryantalizmin çalışma ve üretme merkezlerinden birisi olan Viyana’da, Avusturya Kraliyet Kütüphanesinde bulunmuştur.[12] Bu durum onun sahte olabileceği iddialarının dile getirilmesine sebep olmuştur. Bu iddiaların dillendirilmesinden birkaç sene sonra 1961 yılında Rusya’da St. Petersburg’da Bedâyi’u’l-Vekâyi’ adlı bir eser ortaya çıkmıştır. Eserde söz konusu Kânûnnâme’nin bir kopyası bulunmaktadır. Kimi araştırmacılar, St. Petersburg’da ortaya çıkan eseri Kânûnnâme’ye 1953 yılında yöneltilen sahtelik iddiasını çürütmek için kullanmışlardır. Halbuki ortada sahte bir ürün varsa, bu ürün çoğunlukla tek eser ibaret olmaz. Bir kişi veya grup, tezgahını ve bilgi birikimini sadece bir tane sahte eser üretmek için kullanmaz. Bir tane sahte eser üreten bir kişi veya yapı, aynı bilgi ve malzemeyle binlerce sahte eser üretir.[13] 20. asırda aruzla şiir yazabilecek kadar donanımlı olan bazı yerli oryantalistlerin 13. asra ait bir tekke şairi üretme faaliyetlerini incelediğimizde şunu öğreniriz: Tarih mühendisleri yalanı yalanla, sahteyi sahteyle desteklemek üzere yeni eserler üretebilirler.[14] Dolayısıyla St. Petersburg’da ortaya çıkan eseri, veya tam tersi Kânûnnâme’yi sahtenin sahteyle takviyesi bağlamında değerlendirmekte bir sakınca yoktur. Kânûnnâme nüshalarının yurt dışında oryantalistlerin çalışma mekânlarında bulunması bize göre anlamsız değildir. Yavuz Sultan Selim’e atfedilen Kânûnnâme-i Osmânî’nin nüshaları da Rusya’da Leningrad Şark Enstitüsü’nde ve Arnavutluk’ta bulunmuştur.[15]

  4. Kânûnnâme metninin Hezarfen Hüseyin Efendi’nin Telhîsü’l-Beyân Fî-Kavânîn-i Âl-i Osmân adlı nevzuhur eserinde de kayıtlı olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak bu eserin 1083/1672 tarihli nüshasında, kardeş katliyle ilgili madde yer almaz.[16] Bu durum, Kânûnnâme’nin Türkçeyi bilmeyen birisi tarafından yazıldığı gerçeğini değiştirmez. Eğer Kânûnnâme sahte ise, o zaman bu eserden bahseden ve eskilik iddiasında olan her eser sahtedir.

  5. Kânûnnâme’nin Osmanlı toplumuna sunulduğu dönem dikkat çekici ve şüphe uyandırıcıdır. Bu eser, İttihat ve Terakki döneminde 1917 yılında Osmanlı toplumuna, daha doğrusu Osmanlı toplumunda bilimsel dergi okuyan sınırlı sayıda kişiye sunulmuştur. İttihatçıların tarih politikaları doğrultusunda Osmanlı tarihi hakkında bilgi üretme misyonunu üstlenmiş bir yazar olan Mehmet Arif, o zamana kadar bilinmeyen ve Fatih’e atfedilen Kânûnnâme’nin bir nüshasını “Viyana”da bulmuş ve onu Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda “ek yayın” olarak yayınlamıştır. Söz konusu vesikanın Osmanlı toplumuna sunulduğu dönem, sözde dini ve tarihi eserlere karşı mücadele veren Sultan Abdülhamit’in hal edildiği, saraydan uzaklaştırıldığı, Tanzimatçı, Jön Türk ve İttihatçı zihniyetin devlete “tamamıyla” hakim olduğu ve oryantalizmin rehberliğinde Osmanlı tarihini keşf-ü-ihdas için ciddi “bilimsel” faaliyetlere giriştiği bir dönemdir. Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği, Osmanlı devletinin siyaseten ve kültürel olarak yıkıldığı bir dönemde, eski Osmanlı sultanlarının barbar ve zalim oldukları mesajını veren bir vesikanın Viyana’da bulunup yayınlanması, yerli ve yabancı oryantalizmin kültürel hedefleri ve politikaları bağlamında işlevsel ve anlamlıdır. Kânûnnâme’nin Cumhuriyet döneminde 1935 yılında Adalet Bakanlığı tarafından tekrar yayınlanmasını da Tanzimat döneminde temelleri atılan kültürel ve bilimsel politikaların bir devamı olarak değerlendirmek icap eder.  

  6. Osmanlı şairlerinin yanı sıra Sultan II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim gibi padişahların biyografilerinin anlatıldığı Osmanlı “şuara tezkirelerinde” kardeş katli konusuna ve Kânûnnâme’ye değinilmemiştir. Osmanlı sultanlarını değersizleştirmeye dönük birçok anekdotun anlatıldığı bu eserlerde kardeş katli konusunda hiçbir anekdotun bulunmaması manidardır. Bu durum söz konusu eserlerin üretildikleri gerçek tarihin tespiti konusunda bazı ipuçları içerebilir.

  7. 15. ve 16. asırlarda yazıldığı iddia edilen “birçok tarih kitabında” sarayı doğrudan ilgilendiren ve üstelik bir padişaha atfedilen Kânûnnâme’den hiç bahsedilmemektedir.

  8. Şu anki bilgilerimize göre meşhur Osmanlı şairlerinin “divanlarında” kardeş katli geleneğine ve Kânûnnâme’ye yapılmış bir atıf yoktur. “Kardeş katli” gibi dehşet verici bir geleneğe karşı, insanların, özellikle de saray şairlerinin kayıtsız kalması mümkün değildir. [17] Bu konuda en çok araştırılması gereken metinler sarayla doğrudan alakalı olan “kasideler”dir. Divan şairleri, özellikle sarayı ilgilendiren konularda kaside yazıp sultanlara sunmuşlardır.[18] Şu anki bilgilerimize göre saraya sunulan kasidelerde kardeş katli konusuna teşbih, istiare, kinaye ve ima yoluyla dahi değinilmemiştir. Halbuki hiç olmazsa birkaç dalkavuk saray şairinin, kardeşlerini öldüren bir sultanı aklamak için kardeş katlinin devlet ve millet namına gerekli olduğunu söylemesi, galipler lehine, mazlumlar aleyhine bir tavır takınması; kalemini, inancını ve vicdanını sultana teslim etmesi beklenirdi. Diğer yandan dindar ve haysiyetli şairlerin de sultana nasihat etmeleri, bu menhus “geleneği” (!) eleştirmeleri gerekirdi. Bu durum söz konusu iddiayı dile getiren ve birçoğu itibariyle Cumhuriyet döneminde Türk toplumuna sunulabilen eserlerin 19. ve 20. asırda yerli ve yabancı oryantalistler tarafından uydurulmuş olabileceği tezini desteklemektedir. 19. ve 20. asırlarda Osmanlı aleyhine manzum ve mensur eser uydurabilecek kişi ve grupların olduğu ve bu kişilerin sultanlar adına dahi şiir uydurdukları bilgisi hatırdan çıkarılmamalıdır.[19]

  9. Kânûnnâme’de kullanılan dil incelendiği zaman, onda ciddi manada bir makam-dil münasebetsizliği ve yazar-dil münasebetsizliğinin olduğu fark edilir. Eserdeki vahim dil hatalarının ne Fatih ne bir nişancı ne de Karamani Mehmet Paşa tarafından yapılması mümkün değildir. Böyle bir metin havassa değil avama bile sunulamaz.

  10. Kânûnnâme, kardeş katli maddesi dışında, herkesin bildiği sıradan bilgilerden oluşmaktadır: “Vezir-i azam vezirlerin başıdır.” “Şeyhülislam âlimlerin başıdır.” “Bayramlarda benim elimi şunlar şunlar öpsün.” “Toplantılarda meseleleri şunlar şunlar arz etsin.” “Gizli toplantılara dışarıdan adam alınmasın.” “Bundan sonra soframa dışarıdan kimse oturmasın.” “Benim malımın, mülkümün “vekili” defterdarımdır.” “Çok gizli bilgileri ikinci vezir dahi bilmesin.” “Bayramlarda benim kendi hocalarım için ayağa kalkmam gerekir.” “Yemekte şunların artığını şunlar yesin.” Bu kanunnamede sıradan olmayan, Ali Himmet Berki gibi Osmanlı hukukçularının dahi bilmediği ve duyunca inanamayacağı tek bir madde vardır. O da kardeş katlini uygun gören, hatta onu emreden maddedir. Kânûnnâme sanki bu madde için yazılmış gibidir. Diğer maddeler, “kardeş katli” maddesinin etrafına konulmuş dolgu maddesi gibidirler.

  11. Kânûnnâme’deki maddelerin birçoğu işlevsel değildir, çok geneldir. “Mollalara nişancılık verilmek kanunumdur.” “Nişancı vezir olmak kanunumdur.” “Doçentler profesör olmak yollarıdır.” gibi ifadeler anlamlı ve işlevsel olmaz. Önemli olan, kimin nasıl vezir, nasıl defterdar, nasıl nişancı, nasıl müdür, nasıl profesör olacağı hususudur. İşleyiş ve uygulamayla ilgili bir kanun maddesi ne kadar genel olursa o kadar anlamsız ve istismara açık olur.

  12. Kânûnnâme’de muhtemelen “gerçek dışı” beyanlar dikkati çekmektedir. Yazarın dolaylı olarak tasvir ettiği divan-ı hümayundaki “oturma düzeni” bizim şu anki bilgilerimize göre hem mantık hem de gerçek dışıdır.[20] Eserde yüksek rütbeli devlet adamlarının divan-ı hümayunda “yukarıda” oturduğu söylenmektedir. Tabakalardan oluşan, amfi tarzı veya modern İngiliz parlamentosu tarzında bir meclis tasviri yapılmaktadır. Böyle bir mecliste bir kişinin hem “en yukarıda” hem de “ön planda” oturması mümkün değildir. Kânûnnâme’yi yazan kişi, çok kötü bir yabancı Türkçesiyle, bizim bilmediğimiz bir meclisten şöyle bahsetmektedir: “Ve merâtibde defter emini, anın altına şehr emîni, anın altına re’îsü’l-küttâb otururlar.” (s. 37).[21] “Küttab merâtibinde re’îsü’l-küttâb, anun altına yeniçeri katibi [oturur]” (s. 38). “Anlardan aşağa çavuşlardır.” (s. 38). “Altı kerre yüz bin akçelik beğ dahi olursa, anlardan yukaru otururlar.” “İki yüz bin akçe sancak dahi olursa altına otururlar.” (s. 39). “[Mal defterdarlarım] cümle sancak beğilerinden yukarudur.” “Ve beğlerbeğiler vüzeradan bir tabaka aşağadır.” (s. 33). “Ammâ müftî ve hoca sâ’ir vüzerâdan bir nice tabaka yukarıdır.” “Ve cümle mâl defterdârlarım … mertebede, oturmakda ve elkâbda beraberdirler.” (s. 33). Eğer yazar bizim zannettiğimiz gibi Topkapı Sarayı’nda olmayan bir salondan, bir amfiden bahsediyorsa, o zaman Kânûnnâme’nin sahte olduğunu ilân etmek için başka bir delil aramaya gerek yoktur.

  13. Kânûnnâme’deki kardeş katliyle ilgili madde, Osmanlı sultanlarının ve Osmanlı toplumunun sıkı sıkıya bağlı oldukları İslam inancına aykırıdır. Bir sultanın, gelecekte devlete isyan edebilirler diye masum insanları öldürmesi, İslam inancının şiddetle reddettiği, cezası Cehennem olan bir fiildir. Bize göre, aklı başında hiçbir Müslüman, dünyanın yıkılacağını bilse, böyle bir günahı işlemez. Nitekim Osmanlı ve İslam hukukçusu Ali Himmet Berki, hiçbir âlimin, masum insanların katli konusunda bir fetva veremeyeceğini söyler.[22] Kur’an’a ve hadislere açıkça ters olan böyle bir fetva yazılamaz. Ayrıca böylesine iddialı bir kanun maddesinin, savruk bir dille yazılması ve muhatabı ikna etmeye veya aldatmaya dönük hiçbir delil içermemesi; “Divanda şu kişiler şuralara otursun.”, “Şunların artığını şunlar yesin.”, “Törenlerde şunlar benim elimi öpsün.” gibi maddelerin arasına sıkıştırılmış olması düşündürücüdür. Kânûnnâme’de herkesin bildiği sıradan doğruların arasına kimsenin bilmediği dehşet verici bir madde sıkıştırılmıştır.

  14. Kânûnnâme’nin asıl nüshası ortada yoktur, bulunamamıştır. Elimizde 17. asırda istinsah edildiği iddia edilen nüshalar vardır. Nüshalarda yazılı olan tarihler her zaman gerçeği yansıtmaz. 19. asırda yazılan bir nüshaya 17. asra ait bir tarih atılabilir.

  15. Kânûnnâme’nin Fatih’in son zamanlarında Karamanlı Mehmet Paşa’nın gayret ve himmetiyle şekillendiği söylenir. Hatta Halil İnalcık, Kânûnnâme’nin Karamani Mehmet Paşa tarafından yazıldığına inanır.[23] Diğer yandan kaynaklarda Paşa’nın hilekâr ve yalancı birisi olduğu hususu özellikle ifade edilmektedir.[24] Kaynakların, durduk yerde, Karamanlı’yı güvenilmez, yalancı, sahtekar birisi olarak tarif etmelerinin bir sebebi ve hikmeti olmalıdır. Bu, tesadüfen yapılmış bir karalama faaliyeti olmayabilir. Daha açık bir ifadeyle, bir gün Kânûnnâme’nin sahte olduğu ortaya çıkarsa, bu sahtekârlığın kim tarafından yapılmış olabileceği, suçlunun kim olduğu metinlerin içine sıkıştırılmıştır. Aynı durum, aynı kurgu, “kötü bir Farsça”[25] ile yazılan ve uydurma olduğu ortaya çıkan Mesnevi’nin yedinci cildi ve şerhleri için de düşünülebilir. Yani Mesnevi’nin ilgili cildi ve şerhleri, yerli veya yabancı oryantalistler tarafından Osmanlılar “adına” uydurulmuş olabilir.[26]

  16. Fatih’e atfedilen Kânûnnâme ile Timur’a atfedilen Melfûzât ve Tüzükât arasında bazı benzerlikler vardır. İkisinin de asıl veya orijinal nüshaları bulunamamıştır. İlgili sultanların yaşadıkları dönemlerde yazıldığı iddia edilen tarih kitaplarında iki eserden de bahsedilmez. İki eserin de 17. asırda - birisinin 1022/1613 ve 1029/1619’da, diğerinin 1045/1636’da – yazıldığı iddia edilmiştir; daha doğrusu yazma nüshalarına, yazılış tarihi olarak 17. asra ait bir tarih atılmıştır. İddialara veya aktarımlara göre Şahcihan kendisine sunulan Tüzükât’ın sahte olduğunu, içerik analizi yaparak fark etmiş ve ondaki hataların düzeltilmesini istemiştir. [27]  İki eser de yerli veya yabancı oryantalistlerin itibar ettikleri, koruyup kolladıkları eserlerdendir. İki eserin de sonradan bazı müdahalelerle değiştirildiği iddia edilmiştir. [28] Ahat Andican, Timur’a atfedilen eserin uydurma olduğu konusunda şunları söyler: “Kitabın Baburlü ve Safevi kaynakları kullanılarak, 1600’lü yıllarda yazıldığı anlaşılmaktadır. Kitaptaki tüzüklerin birçoğunun doğrudan veya dolaylı olarak Safevi-Baburlü uygulamalarıyla örtüştüğü göz önüne alınırsa, kendisi de Safevi hâkimiyetindeki Turbat bölgesinden ve Şii geleneğinden gelen Ebu Talib’in, kitabın tercümanı değil, bizzat yazarı olması ihtimali çok yüksektir.”[29] Bize göre insanların bin bir zahmetle sahte bir eser üretebilmeleri için maddi, dini, kültürel, siyasi bir misyon ve motivasyona sahip olmaları gerekir. Sosyal bilimlerin olmadığı bir toplumda seküler konularla ilgili sahte bir eser üretmek çok zordur.

  17. Busbecq, Hammer, Lamartine, Dilger, Stavrides gibi oryantalist yazarlar ve onların Türk takipçileri, kardeş katli konusuna eleştirel bir tavırla yaklaşmamışlardır; aksine kardeş katli iddiasının Türk toplumu tarafından kabullenilmesini, hatta savunulmasını sağlayacak bir söylem geliştirmişler, bir taktik uygulamışlardır. Meselâ Kânûnnâme’nin kısmen sahte veya değiştirilmiş olabileceğini iddia eden Konrad Dilger, kardeş katliyle ilgili maddeyi hiç eleştirmemiştir.[30]

Modern Araştırmacıların Osmanlı Sultanlarının Kardeş Katili Olduğu Mesajını Vermek Üzere Yazıldığı Anlaşılan Kânûnnâme’deki Fahiş Dil Hatalarını Görmezden Gelme Tavırları

Yerli ve yabancı oryantalistlerin Osmanlıyı karalayan kaynakları övmeleri, onlardaki içerik ve dil sorunlarını görmezden gelmeleri, bu eserleri sahiplenmeleri anlaşılabilir misyonik bir tavırdır, şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, muhafazakâr araştırmacıların, yerli ve yabancı oryantalistlerin bakış açılarını benimsemeleri, Tanzimat döneminde yerli ve yabancı oryantalistler tarafından temelleri atılan sözde akademik geleneğe kayıtsız şartsız tabi olmalarıdır. Bu akademik geleneğe tabi olan hemen her araştırmacı, ister istemez kendilerini Osmanlı adına ortaya çıkan kaynakları övmeye mecbur hissetmişler ve onlardaki fahiş dil hatalarını görmezden gelmişlerdir. Bu tavır Fâtih Kânûnnâmesi için de geçerlidir.

İttihatçıların Osmanlı ve İslam tarihiyle ilgili kültürel politikalarına uygun olarak çalıştığı anlaşılan Abdurrahman Vefik Bey Kânûnnâme’deki dili methetmiştir.[31] Theoharis Stavrides The Sultan of Vezirs adlı eserinde Kânûnnâme’yi sorgulayıcı değil, yüceltici bir bakış açısıyla incelemiş, onda kullanılan kötü yabancı Türkçesini görmezden gelmiştir.[32] Hammer geleneğine ister istemez tâbi olan Abdülkadir Özcan, Kânûnnâme’deki dili şöyle övmüştür: “Kânûnnâmenin en bariz özelliği, Leys-zade’nin önsözünde, “herkes müstefid olmak içün ıstılah u ibaretden feragat olunmuşdur” şeklinde ifade ettiği gibi, sade bir üslubla kaleme alınmış olmasıdır. Gerçekten bizzat Fatih’in lisanından yazılan eserin metni oldukça açık olup, XV. yüzyıl Osmanlı Türkçesinin hususiyetlerini aksettirmektedir.[33]

Ahmed Akgündüz ise Kânûnnâme’deki dil hatalarını fark etmiş ancak bunu gözden kaçırmaya çalışmıştır. Bu fahiş dil hatalarını sorgulamak yerine, onları şablon ve anlamsız yorumlarla “örtme” yolunu tercih etmiştir: “Üslûbuna ve Türkçesine yapılan itirazlar ise, tamamen yersizdir. Zira bu nüshaların hepsi de, Kânûnnâmenin aslı ve orijinali değil, sadece ve sadece suretidir. Yani istinsâh edilmiş şeklidir. Kâtibin hatalarını, orijinalini göremediğimiz kânûnnâmeye hamletmek doğru değildirAncak şunu ifade edelim ki, Kânûnnâmenin elimizde orijinal ve Hizâne-i Âmire’de muhafaza edilen aslı bulunmadığından, hükümlerin izahında ve kelimelerin tanziminde, her zaman kesin konuşmak da doğru değildir. Burada şunu da ifade edelim ki, kânûnnâmenin nüshaları arasında 242 nüsha farkının bulunması, sıhhatine engel teşkil etmez. Zira Allah’ın Kitabından başka her kitabın, birden fazla nüshası bulunduğu takdirde, aralarında yüzlerce ve belki binlerce, ancak kelime yahut harf seviyesinde nüsha farkları bulunacağını, tenkidli basım işini bilenler çok iyi takdir edeceklerdir. Kur’ân’dan sonra en sahih kitap olan Buhari’de dahi nüsha farkları bulunması, haşa, onun sıhhatine en küçük bir şüphe irad etmez.”[34]

Akgündüz’ün bu sözleri, ikna edici değildir. Kânûnnâme yazarının Türkçeyi tam öğrenemediği gerçeğini katip ve müstensihler üzerinden örtmeye çalışmak doğru değildir. Hangi nüsha esas alınırsa alınsın, Kânûnnâme’yi yazan kişinin Türkçeyi bilmediği açıktır. Bu hatalar kâtiplerin yapabileceği hatalar değildir.

İkinci olarak Akgündüz’ün Buhari üzerinden Kânûnnâme’deki fahiş dil hatalarını aklamaya çalışması doğru değildir. Her şeyden önce kıyas, yanlıştır. Buhari’de yer alan herhalde her hadis, muhtemel istinsah farklılıklarına rağmen, Arapçayı bilen birisi tarafından nakledilmiştir. Kânûnnâme ise Türkçeyi bilmeyen ve kullanamayan bir kişi tarafından yazılmıştır. Nüsha farkları bu gerçeği örtememektedir. Ayrıca Buhari’de Hz. Peygamber’in hadislerinin farklı kelimelerle farklı kişiler tarafından nakli söz konusudur. Birçok sahabenin Hz. Peygamber’den dinledikleri bir sözü aktarırken farklı kelimeler kullanmaları tabiidir. Eğer Leyszade dışında birkaç katip, nişancı, münşi, birbirinden bağımsız olarak kanunname kaleme almış olsaydı, o zaman Akgündüz’ün Buhari örneği bir anlam taşıyabilirdi.

ANA DİLİ TÜRKÇE OLAN BİR KİŞİNİN KONUŞMA DİLİNDE DAHİ KURAMAYACAĞI CÜMLELERE KÂNÛNNÂME’DEN ÖRNEKLER

Osmanlılar adına ortaya çıkan, ancak içerik ve mesajları incelendiğinde Osmanlıyı değersizleştirmek üzere yazıldığı anlaşılan tarih ve tezkire türündeki birçok eserin, ana dili Türkçe olmayan kişiler tarafından yazılmış olabileceği hususu daha önceki makalelerimizde kısmen izah ve ispat edilmişti.[35] Bu yazıda 1917’de Viyana’da ortaya çıkan ve eski Osmanlı sultanlarının kardeş katili oldukları iddiasını destekleyen Kânûnnâme-i Âl-i Osmân adlı eserin Türkçeyi öğrenememiş bir kişi tarafından yazıldığı tezi ispat edilmeye çalışılmıştır.

Burada önemle vurgulamak gerekir ki bu makale, bir yazarın veya bir müstensihin sehiv, dikkatsizlik, zuhul, özensizlik gibi sebeplerle yapabileceği dil yanlışları üzerine bina edilmemiştir. Makalede, Kânûnnâme yazarının metin boyunca ısrarla ve doğru zannederek yaptığı fahiş dil hataları esas alınmıştır. Bu yanlışlardaki benzerlikler, Kânûnnâme’nin tamamının aynı kişi tarafından yazıldığına şahitlik etmektedir. Kânûnnâme’deki dil hatalarını, 15. asır Osmanlı Türkçesinin bir özelliği olarak yorumlamak mümkün değildir. Böyle bir yorum ancak eski harfli metinlere dervişane bir teslimiyetle yaklaşan, onları kutsayan kişiler tarafından yapılabilir.

KANUNNAME’Yİ YAZAN KİŞİNİN “YOL” KELİMESİNİ ÖĞRENEMDİĞİNE İŞARET EDEN CÜMLELERİ

“Ve mâl defterdârlarının VE BEĞLİK İLE NİŞANCIDAN VEZÎR DAHİ DEF’ATEN OLMAK YOLdur.” (s. 35). Anlayamadığını kutsayan insanlar bu cümlede herhangi bir hata bulamazlar, bütün kusuru kendilerinde ararlar. Halbuki bu cümle, anlamsız bir cümledir. Ana dili Türkçe olan birisi konuşma dilinde dahi “Beğlik ile nişancıdan vezir olmak yoldur.” veya “Öğretmenden müdür olmak yoldur.” şeklinde bir cümle kuramaz. Cümlede “yol” kelimesinin dışında “mal defterdarlarının … vezir … olmak” ibaresi ile “defaten” ve “beğlik” kelimelerinin kullanımı da hatalıdır. Bu cümle, onu kuran kişinin Türkçe bilgisinin birçok bakımdan eksik ve kusurlu olduğuna işaret etmektedir.

Ve RE’ÎS KÂTİBLERİNİN YOLU hazîne kâtibi OLUP mukâta’acı ve muhâsebeci OLMAK kânûnumdur.” (s. 38). Türkiye Türkçesine göre anlamsız bir cümledir. Yazar, “yol” kelimesi dışında Türkçe zamirleri ve iyelik ekleri konusunu iyice öğrenememiştir. Cümle kurmayı bilmemektedir. Bugün ancak bir yabancının yapabileceği bu tür hataları, 15. asır Türkiye Türkçesinin bir özelliği olarak yorumlamak, mantık ve etik dışı bir tavır olur.

“Dîvân-ı hümâyûnumda sadrda oturmak VÜZERÂNIN … YOLUDUR.” (s. 33). Yazar Türkçenin en temel kelimelerinden birisi olan “yol” kelimesini cümle içinde kullanabilecek kadar öğrenemediği hususunu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde ısrarla bize göstermektedir. Bu durum açıkça onun yabancı olduğuna işaret etmektedir. Ana dili Türkçe olan milyonlarca kişiden bir tanesi bile “Buraya park etmek müdürlerin yoludur.”  şeklinde bir cümle kuramaz.

Ve mâl defterdârları başdefterdâr olmak YOLLARIdır.” (s. 36). Yazar, eser boyunca anlamlı ve anlaşılır cümle kurmakta zorlanıyor. Ana dili Türkçe olan birisi gerek yazı dilinde gerekse konuşma dilinde şöyle cümleler kuramaz: “İşçiler emekli olmak yollarıdır.” “Memurlar müdür olmak yollarıdır.” “Dekanlar rektör olmak yollarıdır.” “Defterdarlar başdefterdar olmak yollarıdır.” Eski harfli bir metin görünce muhakemesini kaybedenler, bu tür cümlelerdeki dil hatalarını göremeyebilirler, hatta bu cümlelerin ne kadar güzel ve doğru olduğunu ispat etmeye kalkışabilirler. Bu mantık dışı iddialarını desteklemek için aynı asırda yazıldığı iddia edilen diğer eserleri delil olarak kullanabilirler. Hâlbuki bize göre ne 15. asırda ne 18. asırda ne de 22. asırda ana dili Türkçe olan birisinin böyle cümleler kurması mümkün değildir. Bu tür dil yanlışları içeren metinler, bir yandan birbirlerini desteklerken diğer yandan birbirlerinin sahte olduklarını ifşa ederler. Dil ve zihniyet bakımından aynı özelliklere sahip eserleri, organize tarih mühendisliği bağlamında incelemekte bir sakınca yoktur.

Ve suffa-i dîvân-ı âlîde oturmak BEĞLERBEGİLERİN YOLUDUR” (s. 33). Yazarın “yol” kelimesini öğrenemediğine işaret eden cümlelerinden birisidir. Bu ifade biçimi, Türkçenin mantığına, eşdizim sözlüğüne aykırıdır. Dün, bugün veya yarın hiçbir Türk şöyle bir cümle kuramaz: “Mektepte oturmak öğrencilerin yoludur.” Ana dili Türkçe olan kişilerin zihinlerinde kurulu olan Türkçenin işletim sistemi böyle bir cümlenin ağızdan çıkmasına izin vermez.

Hidmetkarlarına mücevveze geydirmek vüzeratun ve kadı askerlerin ve DEFTERDARLARIN YOLUDUR.” (s. 35). Yazarın “yol” kelimesinin mecaz anlamlarını öğrenemediğine işaret eden cümlelerden birisidir. “Vüzarat” kelimesi de hatalıdır. Ancak bu, istinsah hatası olabilir. Bilinçli, taktiksel bir hata da olabilir.

“Ve NÂME İLE ARZ ETMEK götürü BEĞLERBEĞİLERİN ve umerânın ve kuzâtın YOLLARIDIR.” (s. 34). Yazar, doğru olduğunu zannettiği bir ifade biçimini ısrarla tekrarlamaktadır.

Ve ulûfe müteferrikalarının YOLU tımar defterdârlığıdır.” (s. 38). Yazar meramını ifade etmekten acizdir.

“Tımar defterdârının YOLU defter kethudâlığıdır.” (s. 38). Yazar ısrarla aynı yanlışı doğru zannederek yapmaktadır. Dimağındaki kusurlu Türkçe mantığı onun yanlış cümle kurmasına engel olmamaktadır.

KÂNÛNNÂME’Yİ YAZAN KİŞİNİN “VEKİL” KELİMESİNİ ÖĞRENEMDİĞİNE İŞARET EDEN CÜMLELERİ

“Cümle umûrun VEKÎL-i mutlakıdır.” Bir cümleyi anlayabilmek, onun gramer bakımından doğru olduğuna işaret etmez. Yukarıdaki cümleyi de anlamak mümkündür; fakat bu durum ondaki fahiş dil hatasını göz ardı etmemizi gerektirmez. Yazar “vekil” gibi temel bir kelimenin kullanım alanlarını öğrenememiştir. Türkçede “vekil” kelimesiyle tamlama oluşturabilecek kavramlar bellidir. Türkçede “milletin vekili”, “bakan vekili”, “müdür vekili”, “çocuklarımın vekili” gibi tamlamalar kurulabilir ancak “işlerin vekili”, “derslerin vekili”, “konuların vekili”, “emirlerin vekili”, “kanunların vekili”, “işleyişin vekili” gibi bir tamlama kurulamaz. Kânûnnâme’yi yazan kişi Türkçeyi orta seviyede, intermediate seviyesinde, öğrenmiş birisine benzemektedir.

Ve MÂLIMIN VEKÎLİ defterdârımdır, ve OL NÂZIRIdır.” (s. 30). Kânûnnâme’yi yazan kişi, kısa ve basit cümleler kurmakta zorlanmaktadır. Yukarıda açıklandığı gibi Türkçede “malımın vekili” şeklinde bir tamlama kurulamaz. Defterdar “mal”a değil “sultan”a vekil olabilir. Cümlede geçen “Ol nazırıdır.” ifadesi de sorunludur. Yazar sıralı cümle kurmakta ve cümleler arasında bağlantı kurmakta zorlanmaktadır. Bu cümlelerin arkasındaki kişinin, Türkçeyi bilmediği açıktır.

“Ve cümle mâlım defterdârları mâlımın VEKÎLleridir.” (s. 36). “Vekil” kelimesi sorunludur. “Cümle malım defterdarları” ibaresi de gariptir.

YAZARIN “BÖYLE”, “CANİB”, “PAYE”, “EKSERİYA”, HALA”, “TAYİN ETMEK”, “RİAYET ETMEK” KELİMELERİNİ ÖĞRENEMDİĞİNE İŞARET EDEN CÜMLELERİ

Ve müfti efendiye ve hoca efendiye ve kadı askerlere BÖYLE yazıla: A’lemü’l-ulemâ’i’l-mütebahhirîn…” (s. 49). Kânûnnâme’yi yazan kişi “ısrarla” “şöyle” yerine “böyle” kelimesini kullanmıştır. Aynı hata türünü Osmanlı tarihi için tarih ve tezkire türünde kaynak eser üreten ve Osmanlıyı karalayan diğer yazarlar da yapmışlardır. “Şu” yerine “bu” sıfat ve zamirini ısrarla ve güya asırlarca kullanmışlardır ki bu durum ilgili cümleleri anlaşılmaz kılmıştır.[36] Eskiden insanların “şu” yerine “bu”, “şöyle” yerine “böyle” kelimesini kullandıklarını iddia edemeyiz. Günümüzde bu tür yanlışları ancak yabancılar yapabilir.

“Aşağısında sâ’irlere yazılduğu gibi, ŞÖYLE bilesin, alâmet-i şerîfe İ’TİMÂD KILASUN deyü yazıla.” (s. 50). Diğer cümlelerinde “şöyle” yerine “böyle” kelimesini kullanan yazar, bu cümlede “böyle” yerine “şöyle” kelimesini kullanmıştır. Yazarın “alâmet-i şerif” yerine “alâmet-i şerife” demesi gerekirdi. Bu yanlış, yazarın Osmanlı Türkçesinde sıkça kullanılan Arapça tamlamaları da öğrenemediğine işaret etmektedir. “İtimâd kılmak” ifadesi de gariptir. Yazarın yardımcı fiil konusunu öğrenmediğini göstermektedir. Bu hata türü Osmanlıyı karalamak üzere yazıldığı anlaşılan diğer kaynaklarda da yapılmıştır.

“Ve tuğra-yı şerîfim ile AHKÂM BUYURULMAK üç CÂNİBE mufavvazdır.” (s. 36). Yazar doğru bir cümle kurmaya muvaffak olamamıştır. “Tuğramla ahkam buyrulmak” ve “canip” ifadeleri sorunludur. “Ahkam buyrulmak” ifadesi eşdizimli değildir. Yazar “canip” gibi her Türkün bilmesi gereken bir kelimenin temel ve mecaz anlamlarını ve kullanım yerlerini öğrenememiştir. Türkçeyi bilen birisinin “Şu üç canip benim tuğramla ahkam buyurabilirler.” şeklinde bir cümle kurması mümkün değildir. Bu tür cümlelerden hareketle “Fatih Sultan Mehmet Türkçeyi bilmiyordu.” veya “Eskiden insanlar meramlarını ifade edemezlerdi.” veya  “Türkçenin temel iletişim kuralları asırdan asra değişebilir.” şeklinde bir yorum yapmak, hiçbir akıl sahibi için mümkün değildir.

Ve defterdârlığa üç PÂYEDEN ÇIKALAR: Evvelâ defter emîni ve şehr emîni defterdâr OLMAK kânûnumdur.” (s. 36). Yazar, meramını ifade edememiştir. Çekim ekleri konusunu öğrenememiştir. Osmanlı Türkçesinin en temel kelimelerinden birisi olan, her Türkün bilmesi gereken “paye” kelimesini öğrenememiştir. Ana dili Türkçe olan birisi konuşma dilinde dahi “Müdürlüğe üç payeden çıkalar. Evvela öğretmen ve memur müdür olmak kânûnumdur.” şeklinde bir cümle kuramaz. Böyle bir cümlenin ağızdan çıkmasına, kişinin zihni, mantığı, dimağı müsaade etmez. Bütün bunlar Leyszâde adıyla Kânûnnâme’yi yazan kişinin, yabancı olduğuna ve yeterli seviyede Türkçe eğitimi almadan Osmanlılar için kaynak eser ürettiğine işaret etmektedir. Ürettiği kaynak eserin yerli ve yabancı oryantalizmin istediği türden bir eser olması şaşırtıcı değildir.

“HÂLÂ mîrahur devlet-i Pâdişâhîde İKİ OLMUŞDUR.” (s. 32). Nişancılık, münşilik veya saray kâtipliği iddiasında olan yazar, herkesin bildiği kelimelerle cümle kurmaya çalışmış; ancak basit bir meramını doğru bir şekilde ifade etmeye muvaffak olamamıştır. Bize göre ana dili Türkiye/Osmanlı Türkçesi olan birisinin hiçbir dönemde şöyle cümleler kurması mümkün değildir: “Hala üniversite padişahın devletinde üç olmuştur.” “Hala yazı işleri müdürü padişahın devletinde beş olmuştur.

Böyle cümleler kuran birisinin, kendisini Osmanlı münşisi olarak tanıtması, onun büyük ihtimalle yalan söylediğine işaret eder. Çünkü böyle bir cümle, bir sultanın veya münşinin kaleminden çıkamaz. Ancak yabancılar düşüne düşüne, sözlüklerden de yararlanarak böyle yanlış cümleler kurabilirler.

“EKSERİYA odabaşı ve kapu ağası ARZ ETMEK GEREKDİR.” (s. 34). Cümle baştan sona sorunludur. Yazar isim tamlaması konusunu ve “ekseriya” zarfını tam öğrenememiştir. Günümüzde eğer birisi “Sen bunu bilmek gerektir.”, “Ekseriya müdür arz etmek gerektir.” “Ben Leyszade namıyla eser yazmak gerektir.” diyorsa onun bir yabancı olduğuna hükmederiz. Ancak böyle birisi kötü bir Türkçeyle Fatih adına bir eser uydurursa ve onu yazma eser kütüphanelerine bıraksa, o zaman söz konusu eserdeki dil yanlışlarını görmezden geliriz.

“Ve selâm çavuşu vüzerâya ve defterdârlara TA’YÎN OLUNMAK gerekdir.” (s. 36). Anlamsız bir cümledir. “Müdürlere çaycı tayin olunmak gerektir.” gibi bir cümleyi günümüzde ancak yabancılar kurabilir. Yazar, Türkçe cümle yapısı ve çekim ekleri konusunu tam öğrenememiştir. Bu cümlenin manası, ancak tahmin yoluyla anlaşılabilir. Cümledeki ifade hatasını, 15. asır veya 17. asır Osmanlı Türkçesinin bir özelliği olarak yorumlamak mümkün değildir.

 “Ve re’îs-i küttâb dahi Rİ’ÂYET OLUNURSA DEFTERDAR OLMAK kânûnumdur.” (s. 37). Cümle baştan sona sorunludur. Ana dili Türkçe olan birisi konuşma dilinde dahi “Öğretmen riayet olunursa müdür olmak kânûndur.” şeklinde bir cümle kuramaz. Yazar her Osmanlı vatandaşının küçük yaşlarda öğrendiği “riayet” kelimesini cümle içinde kullanabilecek kadar öğrenememiştir. Muhtemelen yazar “kanunlara riayet etmek”, “hakka hukuka riayet etmek” gibi ifadeleri duymuştur. Ancak “riayet” kelimesini cümle içinde kullanabilecek kadar öğrenememiştir. Bu durum onun yabancı olduğuna işaret etmektedir. Türkçede “riayet” kelimesi çoğunlukla “etmek” yardımcı fiiliyle kullanılır.

Ve Rumeli’nin defter kethüdası Rİ’ÂYET OLUNDUKDA MAL DEFTERDARI OLMAK câ’izdir.” (s. 38). Yazar “ri’ayet” kelimesini öğrenememiştir.

 “Vezîr-i a’zam ANLARI Rİ’ÂYETEN ÜSTÜNE ALMAK münâsibdür.” (s. 31). Anlamsız bir cümledir. Değil bir kanunname metninde sokak dilinde dahi kurulmayacak kadar kötü bir cümledir. Yazarın meramı ancaktahmin yolu”yla anlaşılabilmektedir. Yazar “riayet” kelimesini ve iyelik ekleri konusunu öğrenememiştir. “Anları riayeten” ifadesinde hal eki sorunu da vardır.

YAZARIN “YUKARI”, “AŞAĞI”, “ALT”, “ÜST”, “BERABER” KELİMELERİYLE İLGİLİ OLARAK YAPTIĞI HATALAR

Altı kerre yüz bin akçelik beğ dahi OLURSA, anlardan YUKARU OTURURLAR. Beğler, defterdârların ALTINA OTURURLAR.” (s. 31).” Cümlede meram sorunu vardır. Yazarın “yukarı oturmak” ile neyi kastettiği anlaşılmamaktadır. Yazarın tasvir ettiği meclis düzeni veya oturma düzeni herhalde gerçeği yansıtmamaktadır. Katmanlardan oluşan bir mecliste bir insanın hem yukarıda oturması hem de önde olması mümkün değildir. “Üstüne oturmak”, “altına oturmak” gibi ifadeler lojmanlardaki, statlardaki, amfilerdeki oturum düzeni anlatılırken kullanılabilir. Divan-ı hümayundaki oturum düzeni için böyle bir ifade kullanmak bize göre mümkün değildir.

“Olursa” kelimesi, bu cümle için uygun değildir. Yazar fiil kipleri konusunu da iyice öğrenememiştir.

Anlardan AŞAĞA çavuşlardır.” (s. 38). Yazar meramını ifade etmekten acizdir. Bu ancak Türkçeyi tam öğrenememiş bir yabancının kurabileceği bir cümledir.

“Mîrahur-ı sânî altına çakırcıbaşı, anun altına çâşnigîrbaşı, anun altına sipâhî oğlanları ağası, altına silâhdârlar ağası, altına sâ’ir bölük ağaları, anların altına çavuşbaşı, anun altına kapucular kethüdâsı, anun altına cebecibaşı, anun altına topcubaşı oturur.” (s. 32). Yukarıda kısmen açıklandığı gibi, şu anki bilgilerimize göre yazar gerçek dışı bir oturma düzeninden bahsetmektedir. Eğer Topkapı Sarayı’nda amfi tarzında bir oturma salonu yoksa, o zaman Kânûnnâme’nin sahte olduğu ortaya çıkar.

“Mâl defterdârlarım cümle âstâne-i sa’âdetimde olan ağalarımdan YUKARUDURLAR ve YUKARU otururlar. Cümle sancak beğilerinden YUKARUDUR ve YUKARU otururlar.” (s. 31). Yazar doğru cümle kurmaya, meramını ifade etmeye muvaffak olamamıştır. “Yukarı” kelimesi yanlış bir tercihtir. Türkçede “Müdür öğretmenden yukarıdır” denmez.

KÜTTÂB MERÂTİBİNDE re’îsü’l-küttâb, ANUN ALTINA yeniçeri katibi [oturur]” (s. 38). Doğru bir cümle kurmaya muvaffak olamayan yazar -DA hal eki konusunu da öğrenememiştir.

Ve MERÂTİBDE defter emini, ANIN ALTINA şehr emîni, ANIN ALTINA re’îsü’l-küttâb otururlar.” (s. 37). Doğru bir cümle kurmaya muvaffak olamayan yazar -DA hal eki konusunu da öğrenememiştir.

 “Ve mâl defterdârlarım şâhzâde lalalarının ÜSTÜNE OTURURLAR.” Yazar gerçek dışı bir meclis düzeninden bahsetmektedir.

“İki yüz bin akçe SANCAK DAHİ OLURSA ALTINA OTURURLAR.” (s. 39). Yazar “yukarı” ve “aşağı” gibi kelimeleri tam öğrenememiştir; onları doğru anlam ve yerde kullanamamaktadır. Yazarın “sancak” ile kastettiği herhalde “sancak beyi”dir. Böyle bir kısaltma bize mantıklı gelmemektedir.

Ve beğlerbeğiler vüzerâdan BİR TABAKA AŞAĞADIR.” (s. 33). Bizim şu anki bilgilerimize göre yazar gerçek dışı bir meclis düzeninden bahsetmektedir.

 “Ammâ müftî ve hoca sâ’ir vüzerâdan BİR NİCE TABAKA YUKARIdır ve tasaddur dahi ederler.” (s. 31). Cümlede meram ve mantık sorunu vardır. Yazar “yukarıdır” ifadesiyle “yukarıda oturur” demek istemiş olabilir. “Bir nice tabaka yukarı” ifadesi kulak tırmalayıcıdır.

 “Ve anın [defterdarın] kadri Rumeli BEĞLERBEĞİLİĞİ ile BERÂBERDİR.” (s. 36). Cümle baştan sona sorunludur. Türkçeyi bilen yazarların eserlerinde “Onun kadri şununla beraberdir.” gibi bir cümleyle karşılaşmak mümkün değildir. “Rumeli beğlerbeğiliği” ifadesi de sorunludur. Yazar söz konusu tamlamayı “Rumeli beğlerbeğliği” şeklinde kurmaya muvaffak olsaydı bile cümledeki sorun ortadan kalkmazdı. Türkçeyi bilen birisinin “Belediye başkanının kadri il Emniyet Müdürlüğü ile beraberdir.” şeklinde bir cümle kurması mümkün değildir.

“Dârü’s-saltanatım kâdîsı beğlerbeğiler ile BERÂBERdir.” (s. 39). Yazar isim tamlaması konusunu ve “beraber” kelimesini kullanmayı bilmemektedir.

 “Ve hil’at ve kışlık ve yazlık ve ekmekde/etmekde vüzera ve kadıaskerler ve defterdarlar BERABER GİBİDİR.” (s. 33). Yazar meramını ifade edememiştir. Ana dili Türkçe olan birisi “İkisi ekmekte beraber gibidir.” şeklinde bir cümle kuramaz.

YAZARIN TÜRKÇE ÇEKİM EKLERİNİ, İSİM TAMLAMASINI VE CÜMLE YAPISINI ÖĞRENEMEDİĞİNİ GÖSTEREN CÜMLELERİ

Ve cenâb-ı şerîfim ile KİMESNE TA’AM YEMEK kânûnum değildir.” (s. 44). Yazar, meramını doğru bir şekilde ifade edememiştir. “Benimle kimse taam yemek kanunum değildir.” şeklinde bir cümleyi bugün milyonlarca Türkten hiçbirisi, konuşma dilinde dahi kuramaz. Çocuk yaştan itibaren dimağlara yerleşmiş olan dil mantığı, böyle bir cümlenin ağızdan çıkmasına müsaade etmez. Böyle bir cümleyi ancak bir yabancı kurabilir.

Ve hocama ve müfti’l-enâma ve vüzerâma ve kâdî-askerlerime ve başdefterdârıma ve nişâncıya KENDİM KALKMAK KÂNÛNUMDUR.” (s. 44). “Hocama kendim kalkmak kanunumdur.” gibi bir ifadenin, değil Fatih gibi bir şair tarafından, cahil bir kişi tarafından dahi söylenmesi mümkün değildir. Kanun maddesinin ibaresi kadar içeriği de komiktir.

Ve bana yarar hâs defterdârlarım her kimde bulsalar, gerek vüzerâmda ve gerek gayrıda, ellerinden alup, yerine benim hâslarımdan bî-hâsıl olanları vereler.” (s. 47). Bu cümlede Fatih’in herkesin malına göz diken aç gözlü birisi olduğu mesajı verilmektedir. Yazar oryantalistçe bir mesaj vermeye çalışırken Türkçeyi bir yabancı gibi kötü kullanmıştır. Yani yazar hem zihniyet hem de dil bakımından oryantalizme yakındır. 19. ve 20. asrın yerli ve yabancı oryantalistlerine asırlar öncesinden, kusurlu da olsa, malzeme sunmaktadır. Bu malzemeyi de oryantalizmin en önemli üretim merkezlerinden birisi olan Viyana’ya bırakmıştır.

“Ve ağalardan mîr-i alem ve kapucubaşı gelmek lâzım gelse anlar dahi oturmazlar.” (s. 35). Ana dili Türkçe olan birisi, şaşkınlık ve sarhoşluk halleri dışında böyle bir cümle kuramaz. Saraya sunulmak üzere hazırlandığı düşünülen bir metinde böylesine garip veya anlamsız cümlelerin olması, göz ardı edilebilecek bir durum değildir. “Öğretmenlerden Türkçe öğretmeni gelmek lazım gelse, onlar dahi oturmazlar.” şeklinde cümle kuran birisinin Türk olduğunu ve Türkçeyi bildiğini söyleyemeyiz.

 “Ve dâhil mollalarına dahi mâl defterdârlığı ve nişâncılık VERİLMEK SAHN MÜDERRİSLERİNE DAHİ KÂNÛNUMDUR” (s. 39). Bu cümle, Türkçenin gramer ve iletişim kuralarına aykırıdır. “Okul müdürlerine dahi valilik verilmek, üniversite hocalarına dahi kanunumdur.” şeklinde cümle kuran birisinin Türkçeyi bildiğini söyleyemeyiz. Hiçbir Türk konuşma dilinde dahi böylesine anlamsız ve savruk cümleler kuramaz ve bu cümlenin doğru olduğunu iddia edemez. Bu sözlerin Fatih’e ait olduğunu, onun cümle kurmayı beceremediğini, nişancının da onun fahiş dil hatalarını düzeltmeye cesaret edemediğini söylemek mümkün değildir. Böyle bir yorum, Osmanlı devletinde sadece adaletin ve haysiyetin değil, akıl ve mantığın da olmadığına işaret eder.

*“Bilgil ki evvelâ vüzerâ ve umerânın vezîr-i a’zam başıdır.” (s. 30). Bu cümle Hammer, Vambery gibi Türkçeyi sonradan öğrenmeye çalışan birisine doğru görünebilir, fakat ana dili Türkçe olanlar için yanlıştır ve gariptir. Adının Leyszade, mesleğinin de münşilik ve nişancılık olduğunu iddia eden yazar, saraya hitaben kaleme aldığı bir metinde, daha metnin başında kısa bir cümle kurarken iki tane ciddi yanlış yapmıştır. Birincisi “evvela”  kelimesini yanlış yerde kullanmıştır; dizim hatası yapmıştır. “Evvela bil ki” yerine “Bil ki evvela” demiştir.[37] İkinci olarak yazar, özneyi yani “veziriazam” kelimesini yanlış yerde kullanmış, dizim hatası yapmıştır. “Evvela bil ki vüzera ve umeranın başı veziria’zamdır.” veya “Evvela bil ki veziriazam vüzera ve umeranın başıdır.” şeklinde kolayca ifade edilebilecek bir cümleyi, düşüne düşüne yanlış bir şekilde söylemiştir.

Burada söz konusu hatanın sebebi üzerinde de düşünmek gerekir. Bilindiği gibi bir dili sonradan öğrenenler, o dili iyice öğrendiklerini göstermek için cümle diziminde bazen tasarruflar yaparlar. Bu kişiler eğer dili iyice öğrenememişlerse, söz konusu tasarruflar, onların dili öğrendiklerine değil, dili öğrenemediklerine ve yabancı olduklarına işaret eder. Bir dili tam öğrenmeden onunla sanat yapmaya kalkışanlar, yürümeyi öğrenmeden dans etmeye kalkışanlara benzerler. Bunlar ilk adımlarında tökezleyebilirler. Ancak bazı cahil seyirciler bu tökezlemeleri arkaik bir hüner zannederek onlardan âlimane bir zevk çıkartabilir.

Ve bayramlarda meydân-ı dîvâna TAHT KURULUP ÇIKMAK EMRİM OLMUŞDUR.” (s. 44). Bu cümle Türkçenin gramer kaidelerine göre hatalıdır.  Ancak bu cümle bir yabancıya doğru görünebilir. Bir yabancı saatlerce düşünse bu cümledeki hataları göremeyebilir. Türkçeyi bilenler ise “Meydân-ı dîvâna taht kurulup çıkmak emrim olmuştur” ifadesinin baştan sona sorunlu olduğunu, hiç düşünmeden, “anında” anlarlar. Ana dili Türkçe olan birisi “Cumhuriyet meydanına taht kurulup çıkmak emrim olmuştur.” şeklinde bir cümle kuramaz. Dimağındaki Türkçe bilgisi, onun böyle bir cümle kurmasına müsaade etmez. Böyle kötü bir Türkçeyle bir kanunname yazma konusuna gelince, bu, sıradan bir kişinin yapabileceği bir fiil değildir. Bunun için özel bir misyonun yanı sıra, kusurlu da olsa “münşilik eğitimi” almak gerekir. Hammer gibi oryantalizmin uzun vadeli hedefleri doğrultusunda Osmanlı ve İslam tarihini inşa etme misyonunu üstlenen bilim adamlarının belirli merkezlerde münşilik eğitimi aldıkları tahmin edilebilir.

“Ammâ kapu ağası olan ihtiyâr BAŞDIR.” (s. 34). Yazar herhalde “Kapı ağası, hepsinin başıdır.” demek istiyor. Veya “Kapı ağası ihtiyar ve tecrübeli birisi olmalı ve divandaki arz meselelerini düzene koymalıdır.” demek istiyor. Ancak bu basit meramını doğru bir şekilde ifade edemiyor.

“[Nişancının] elkabı, DEFTERDARLAR ELKABIDIR, mertebesi ANLAR MERTEBESİDİR.” (s. 33). Yazar isim tamlaması, genitif eki konusunu öğrenemediğini ısrarla bize göstermektedir. Günümüzde şöyle bir cümleyi, ancak Hammer gibi yabancılar kurabilir: “Müsteşar yetkileri, bakanlar yetkileridir; mertebesi, onlar mertebesidir.”

“Cümle SANCAK BEĞİLERİnden yukarudur ve yukaru otururlar.” (s. 31). Yazar isim tamlaması konusunu öğrenememiştir. Türkçede “sancak beğileri”, “bölüm başkanıları”, “kapı koluları”, “maden suyuları” şeklinde tamlama kurulmaz. Nitekim yazarın kendisi de bazen “sancak beğleri” şeklinde doğru tamlamalar kurmuştur.

“… Karaman BEGLERBEGİSİ” (s. ). Yazarın isim tamlaması konusunu tam öğrenemediği açıktır. “Karaman beglerbegisi tamlamasını da bağlamda değerlendirmek gerekir. Bu hata türüne sadece Kânûnnâme’de değil, Osmanlının aleyhine yazıldığı anlaşılan birçok tarihi eserde sıkça rastlanmaktadır. Bu tür yanlışlar, ancak yabancıların, yani zihnine Türk dilinin mantığı tamamen oturmamış kişilerin yapabileceği yanlışlardır. Kânûnnâme yazarı da Türkçenin mantığına değil, kendi üstün mantığına uyarak “Karaman” kelimesinden dolayı “beylerbeyi” kelimesine “-sI” ekini getirmiştir. Belki de yazar, daha önce misyondaşları tarafından yazılan eserlerde yapılan ve artık düzeltilmesi mümkün olmayan bu tür yanlışları meşrulaştırmak için böyle bir yanlışı yapmıştır.[38] Hâlbuki ana dili Türkçe olan ve kırda, köyde, şehirde yaşayan milyonlarca Türkten hiçbirisi “Afyon maden suyusu”, “Konya beylerbeyisi”, “Antalya çam sakızısı” şeklinde bir tamlama kuramaz.

“Bizzat ARZ ETMEK MERTEBESİ âlîdir.” (s. 34). Yazar herhalde şunu demek istiyor: “Bir kişinin saraya herhangi bir mesele arz edebilmesi için yüksek bir mertebede olması gerekir.” Eğer yazarın meramı buysa, onun meramını doğru bir şekilde ifade edemediği açıktır. Bu cümleden yazarın isim tamlaması konusunu öğrenemediği anlaşılmaktadır. Tarih ve tezkire yazan kişilerin de Türkçeyi bir yabancı gibi kötü kullanmaları, isim tamlaması ve çekim ekleri konusunda benzer hatalar yapmaları bize göre tesadüf değildir.

“Ve cümle mâl defterdârlarım … mertebeDE, oturmakDA ve elkâbDA BERÂBERDİRLER.” (s. 33). “Mal defterdarlarım” tamlaması gariptir. Türkçede “Mertebede beraberdirler.” şeklinde bir cümle kurulamaz. Yazar hem –DA hal ekini hem de “beraber” kelimesini cümle içinde kullanmayı öğrenememiştir. “Mertebede” yerine “mertebece”; “elkâbda” yerine “elkâb bakımından” demesi gerekirdi. Bu cümle, yazarın -CA ekini de öğrenemediğine işaret etmektedir.

“Ve dîvân-ı hümâyûnumda TA’AMDA vezîr-i a’zam ile başdefterdâr ve sâ’ir vüzerâ ile defterdârlar ve nişâncı YER ve kâdîaskerler BAŞKA YERLER.” (s. 35). Yazar -DA hal ekinin kullanım yerlerini öğrenemediğini ısrarla bize göstermektedir. Ana dili Türkçe olan birisi “Ta’amda başbakan ile bakanlar yer.” şeklinde bir cümle kuramaz.

Sûret-i hatt-ı hümâyûn-ı Sultân Mehemmed Hân” (s. 29). Bu ifade, metnin başında yer almaktadır. Yazar başlıkta bile meramını doğru bir şekilde ifade edememiştir. Bu cümlenin anlamı “Sultan Mehmed Hanın hattının sureti”dir. Bu cümleye göre kanunnameyi Fatih’in bizzat kendisi yazmış, yazar da onu istinsah etmiştir. Metnin giriş kısmı okununca yazarın meramının böyle olmadığı anlaşılmaktadır. Söz konusu başlığı atan kişi, bu metni kendisinin Fatih’in ağzından yazdığını söylemektedir. [39] Bu durum, yazarın Türkçeye hakim olmadığına işaret etmektedir.

“Ve tuğra-yı şerîfi HER VEZİR çeküp nişancıya YARDIM ETMEK kânûndur.” (s. 36). Anlamsız bir cümledir. Yazar iyelik ekleri gibi Türkçenin en temel konusunu öğrenemeden Osmanlılar için metin üretme işine girişmiştir.

“Ve İç il’de yirmi akçe müderris kâdî olsa, kırk beş AKÇE İLE OLUR.” (s. 39). Yazar meramını ifade edememektedir.

 “Ve bir cem’iyyet-i âlî ve bir mecma’-ı ehâlî OLSA EHL-İ DİVANA AHARDAN ADEM KARIŞMASUN.” (s. 31) Yazar, doğru bir cümle kurmaya muvaffak olamamıştır.  Kelime ve tamlama seçimleri isabetli değildir. “Bir mecma’-ı ahali olsa”, “ehl-i divan”, “ahar”, “karışmasın” ifadeleri hep sorunludur. Yazar fiil kipleri konusunu da iyice öğrenememiştir.

“Ve mâl defterdârlığından nişâncı OLSA evvel BEĞLERBEĞİLİK HÜKMÜ ile olur ve re’îsü’l-küttâb nişancı OLSA SANCAK HÜKMÜ ile olur” (s. 34). Cümle, baştan sona sorunludur. Yazar basit bir meramını ifade etmekten acizdir.

“Ve beğlerbeğiler ve SANCAK BEĞİLER üsküfleri YÜRÜTMEK gerekdir.” (s. 35). Yazarın meramı anlaşılmamaktadır. Yazar isim tamlaması ve çekim ekleri konusunu iyice öğrenememiştir.

         “Vezîr-i a’zam önünden kalkan ta’am çavuşbaşına YOLDAŞLARİYLE verilsün.” (s. 35). Yazar yanlış bir cümle kurmuştur.

 “Ve şer’-i şerîf üzere DE’ÂVÎ HÜKMÜNÜ KADIASKERLERİM BUYURULDUSU İLE yazalar.” (s. 36). Yazar meramını ifade edememiştir. İsim tamlaması konusunu öğrenememiştir. “De’âvî hükmü”, “kâdîaskerlerim buyuruldusu” tamlamaları sorunludur. Yazar, Türkçe tamlama kurmanın zannedildiği kadar kolay olmadığını bize göstermiştir.

“Ve evlâdımdan vefât edenlerin MEYTİNE vüzerâm ve kâdîaskerlerim ve defterdârlarım HÂZIR OLALAR.” (s. 36). Türkçede “Meytine hazır olalar” ifadesi yoktur. “Meytine” kelimesi “meyyit” şeklinde okunsa bile sorun ortadan kalkmaz.

 “Ve üç yüz akçe kâdî dahi defterdâr OLMAK kânûnumdur.” (s.  36). Yazar çekim ekleri konusunu yeterince öğrenememiştir.

 “Üç yüze VARDIKDAN sonra mâl defterdârı OLMAK kânûnumdur.” (s.  37). Yazar doğru bir cümle kurmaya muvaffak olamamıştır. Çekim ekleri konusunu öğrenememiştir.

 “SİLÂHDÂR KAPUCUBAŞI OLMAK dahi vâki olmuşdur.” (s. 43). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

Ve çavuşlar EL ÖPMEK kânûnumdur.” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Ve ehl-i mansıbın hurde ehl-i mansıblarından alay beği el ÖPMEK kânûnumdur.” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Ve müteferrika ULUFE İLE olursa el ÖPMEK kânûnumdur.”  (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Ve çâşnigîr el ÖPMEK kânûnumdur” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Ve za’im ve erbâb-ı tımar el ÖPMEK lâzım değildir.” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Za’im muteferrikası yüz elli bin akçe ile ise el ÖPMEK kânûnumdur.” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Ve altmış akçeden yukarı ve yetmiş akçe kadılar el ÖPMEK kânûnumdur.” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

“Ve yirmi akçe müderris el ÖPMEK kânûnumdur.” (s. 44). Bu cümle, yazarın çekim ekleri konusunu öğrenemediğine şahitlik etmektedir. Sıradan adetler, tavsiyeler ve emirler için “kanun” kelimesinin kullanılması doğru değildir.

Ve cenâb-ı şerîfim sefer-i zafer-rehbere müteveccih OLSA YANAŞMAK vüzeramın ve kadıaskerlerimin ve defterdarlarımın kânûndur.” (s. 45). Yazar cümle kurmaya muvaffak olamamıştır. “Yanaşmak” ve “kanun” kelimeleri doğru bir tercih değildir.

 “Ma’zûl beglerbeğileri ve beğleri dahi da’vet edersem YANAŞMAK kânûnumdur.” (s. 44). Yazar cümle kurmaya muvaffak olamamıştır.

Ve şehr emîni yüz yirmi akçe ulûfeyE MUTASARRIF OLUR.” (s. 37). Yazar meramını ifade etmekten acizdir. “-A mutasarrıf olmak” deyimi sorunludur.

HÂLİYÂ binâ eyledüğüm medâris-i âliyeye sahn deyü isim konulmuşdur.” (s. 39). Yazar meramını doğru bir şekilde ifade edememiştir.

“Silâhdâr dahi acemilere sille çalmağa ME’MÛRdur.” (s. 43). Yazar “sille atmak” ve “memur” kelimelerini doğru bir şekilde kullanamamıştır.

 “Ve ba’z-ı MESÂLİH içün BENDEN TAŞRAYA HABERİ kapu ağası kapucular kethüdasına SÖYLESÜN.” (s. 42). Yazar meramını ifade etmeye, cümle kurmaya muvaffak olamamıştır.

Ecdâd-ı ızâmım vüzerâsıyle yerler imiş. Ben ref’ ETMİŞİMDİR.” (s. 44). Yazar fiil kipleri konusunu tam öğrenememiştir. Türkçeyi bilen birisi “Ben bu yönetmeliği kaldırdım.” yerine “Ben bu yönetmeliği kaldırmışımdır.” demez.

Ve bir kişi bir kişinin haremine NÂZIR olsa yirmi akçe cerîme alına.” (s. 46). “Nazar etse” yerine “nâzır olsa” demiştir.

Ve çavuş ve kâtib timarı BEĞLER ZİNCİRİNDEN SERBESTDİR, meğer umûr-ı mu’azzama vâki’ ola.” (s. 47). Yazar meramını ifade edememektedir. Osmanlı tarih ve tezkirelerini yazan kişiler çoğunlukla “vaki” kelimesini doğru bir şekilde kullanamazlar. Kânûnnâme yazarının bu kelimeyi doğru anlam ve yerde kullanması, onun bu konuda arkadaşlarından daha fazla bilgi sahibi olduğuna veya yanlışını düzelttiğine işaret etmektedir.

Ve defterdârlarıma hâs verilürse altı kerre yüz bin akçe verilsün.” (s. 47). Yazar meramını tam ifade edememektedir.

“Eğer hazîneden sâliyâne verilürse sâliyâne âlîdir.” (s. 47). Garip bir cümledir.

Çâşnigîrlerden SONRA TIMAR MÜTEFERRİKASIDIR.” (s. 38). Anlamsız bir cümledir. Yazar cümle kurmaktan aciz olduğunu ısrarla bize göstermektedir.

Ve sancak ve ze’âmet dahi lâzım gelürse arz etsünler.” (s. 41). Anlamsız bir cümledir. “Sancak” ile kastedilen “sancak beyi” olabilir. “Lazım gelürse” ifadesi de yanlış bir tercihtir.

KARDEŞ KATLİ MADDESİNİN DİL BAKIMINDAN TENKİDİ

“Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katletmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdir. Anınla âmil olalar.” (s. 46). Bu kısa maddede birçok dil hatası yapılmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola …” ifadesinde anlam ve dizim sorunu vardır. Bir cümlenin tahminlerle anlaşılması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Eğer “saltanat” denilen şey, hanedan mensupları tarafından başkalarına dağıtılan bir nesne olsaydı, o zaman söz konusu cümle kısmen anlamlı olurdu. Mesela “Her kimseye evladımdan bir ev/tımar/elma/armut müyesser olursa, anı kardeşleriyle paylaşması münasiptir.” şeklinde bir cümle kurulabilir. Ancak “Her kimseye evladımdan saltanat müyesser olsa” şeklinde bir cümle kurulamaz. Türkçeyi bilen birisi “Evladımdan herhangi birisine” şeklinde olan meramını “her kimseye evladımdan” ibaresiyle ifade edemez. “Bana yarar hâs defterdârlarım her kimde bulsalar…” gibi cümleler kuran birisinin, böyle sözler söylemesi şaşırtıcı değildir.

“… Karındaşların nizam-ı alem için katletmek münasibdir” ibaresi de sorunludur. Yazarın “Karındaşlarını nizam-ı alem için katletmesi münasibdir.” demesi gerekirdi. Kânûnnâme’de bu hata tipinin çok sayıda örneği vardır. Bu örnekler yazarın söz konusu hatayı doğru zannederek bilinçli bir şekilde yaptığına işaret etmektedir.

“Ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdir.” Önceki ifadelerle bu ifade arasındaki anlam bağlantısı doğru bir şekilde kurulamamıştır. Cümlede bir öge eksikliği dikkati çekmektedir. Cümlede bir nesne veya yer tamlayıcısı kullanılmalıdır: “Ekser ulema dahi [buna] cevaz vermişlerdir.” veya “Ekser ulema dahi [bunu] tecviz etmişlerdir.”

“Anınla amil olalar.” Bu cümle de sorunludur. “Anınla” kelimesinin kullanılabilmesi için önceki cümlede “fetva” gibi kendisine atıf yapılacak bir sözcüğün bulunması gerekir. Ayrıca öznenin de yenilenmesi icap eder: “Ulema, bu hususta bir fetva vermişlerdir. Evladım anınla amel edeler.

Kardeş katliyle ilgili bu maddedeki vahim dil yanlışları, Hammer tercümesinde şöyle düzeltilmiştir: “Fukahanın ekserisi evlâd ve ahfâd ve ecdâdımdan câlis-i taht olacak olanlar âmmenin selâmeti için kardeşlerini öldürebileceklerini beyan etmişlerdir.”[40] Bu cümledeki yanlışlar, özensizlikten ve dikkatsizlikten kaynaklı yanlışlardır. Eğer Kânûnnâme, bu cümlenin sahibi tarafından yazılmış olsaydı, biz onu dil bakımından eleştiremezdik.

Sonuç

Kânûnnâme’deki dil hataları, onu yazan kişinin münşilik, Osmanlılık ve nişancılık iddialarını reddetmektedir. Çünkü saraydaki bir kâtibin değil dağ başındaki bir cahilin bile böylesine anlamsız ve savruk cümleler kurması mümkün değildir. Yazar, Türkçe cümle yapısını ve iyelik eklerini öğrenemediği gibi, istisnasız her bir Türk çocuğunun küçük yaşlarda öğrenmesi gereken “yol”, “böyle”, “şöyle”, “aşağı”, “yukarı”, “beraber”, “paye”, “riayet”, “hâlâ”, “ekseriya” gibi kelimeleri de cümle içinde kullanabilecek kadar öğrenememiştir. Ayrıca yazar, cümleler arasında bağlantı kurmayı da becerememektedir. Yazarın aynı tip dil yanlışlarını doğru zannederek ısrarla yapması, onun Türkçeyi tam öğrenemediğine şahitlik etmektedir.

Kânûnnâme’de karşılaştığımız dil hatalarını, “istinsah hatası”, “nüsha farkı”, “edisyon kritik” gibi kavramlarla izah etmek imkansızdır. Herhangi bir divanın, mesnevinin veya mensur bir eserin nüshalarında istinsah farklılıkları olabilir; ancak bu farklılıklar, söz konusu eserin yazarının Türkçeyi bilip bilmediği gerçeğini değiştirecek boyutta olmaz. Türkçeyi veya İngilizceyi sonradan öğrenmiş bir akademisyenin yaptığı dil hatalarını, “baskı hatası”, “katip hatası”, “sekreter hatası”, “asistan hatası” gibi kavramlarla izah etmek mümkün olmadığı gibi, Kânûnnâme’deki dil hatalarını “istinsah hatası”, “katip hatası” gibi kavramlarla izaha kalkışmak doğru değildir. Bu “yanlışları” 15. asır Türkiye Türkçesinin “doğruları” olarak görmek de mümkün değildir.

Eserdeki dil yanlışlarını, metnin yazılış biçimine bağlamak; yazarın bu cümleleri Fatih’in ağzından çıktığı şekilde yazdığını iddia etmek, böylece vahim dil hatalarını aklamaya çalışmak doğru bir tavır değildir. Çünkü aruzun dar kalıpları içinde anlamlı cümleler kurabilen, şiir yazabilen Fatih gibi bir kişinin, Kânûnnâme’yi yazdırırken Türkçeyi unuttuğunu, cümle kurma yeteneğini kaybettiğini söyleyemeyiz. Ayrıca bir katibin, nişancının, yazı işleri müdürünün görevi, bir devlet başkanının konuşma dilinde yaptığı sürç-i lisanları aynen kaydederek onu rezil-ü-rüsva etmek değildir. Sarayı ilgilendiren önemli bir metinde Türkçenin bu kadar kötü kullanılmasına müstensihler dahil kimsenin gönlü razı olmaz.

Osmanlı ve İslam tarihini karalayan metinlerdeki Türkçenin bozukluğuna bakarak, Türkçenin 15-19. asırlarda iletişim fonksiyonunu yerine getiremeyecek kadar kötü olduğunu, 20. asırdan sonra düzeldiğini iddia edemeyiz. Bize göre Yaratıcı’nın insanlara verdiği dil nimeti, yaratılış mucizesinin bir parçasıdır. İnsanlar değil birkaç asır önce, beş bin yıl önce bile dil nimeti ve mucizesi sayesinde birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar, meramlarını ifade edebiliyorlardı. Kutsal metinler buna şahitlik etmektedir. Ayrıca asırlar boyunca aruzla ve heceyle kaleme alınmış Türkçe şiirler, Türkçenin ifade gücünün eskiden de çok güçlü olduğuna şahitlik etmektedir.

 

 



* Prof. Dr.; menderescoskun@yahoo.com; www.menderescoskun.com

[1]Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169; Menderes Coşkun (2017), “Yerli ve Yabancı Oryantalizmin “Vahdet-i Vücut” Sevgisi: Lucy M. J. Garnett’in Türkiye’de Mistisizm ve Sihir Adlı Eserinin Eleştirisi”, Eleştirel Bakış Dergisi, 4: 1-24; Ahmet Akgül (2016), “Osmanlı Şuara Tezkirelerindeki Anekdotların İçerik Bakımından Tasnif ve Tenkidi (16-17. Yüzyıllar)”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, SBE; Mehmet Pektaş (2016), “Batı’nın Oluşturmak İstediği Doğu İmgesini Destekleyen Bir Eser Olarak Menâkıbu’l-Ârifîn”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 73-98; Mehmet Ünal (2016), “Batıl Bir Tasavvuf Algısı Oluşturma Çabaları ve Evhadü’d-din Kirmanî’nin Menkabeleri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 43: 478-486; Filiz Duman (2016), “İslam İnancını Şeyhlerle Tahrif Etmek: Şeyh Bedreddin Örneği”, Eleştirel Bakış Dergisi, 1: 45-72

[2] Ömer Faruk Akün (1991), “Babür”, DİA, 4: 395-400.

[3]Bkz. Menderes Coşkun “Oryantalistlerin Bulduğu Babürname’de Oryantalistçe Tasvir ve Mesajlar” http://www.menderescoskun.com (21.11.2018).

[4] Joseph von Hammer, hzl. Mehmed Ata, Abdülkadir  Karahan (t.y.), Hammer’in Osmanlı Devleti, Tarihi, 1-2,  s. 187-188.

[5] Bu sorgulama Sultan Abdülhamit döneminde kısmen yapılmıştır. Bu dönemde oluşturulan bir heyet, İslam inanç ve tarihini tahrif etmek üzere yazıldığına karar verdiği bazı sözde İslami eserleri yok etmiştir. Ne hazindir ki Abdülhamit’in sahte ve muzır eserlerle olan mücadelesi onun tahttan indirilmesi için üretilen gerekçelerden birisini oluşturmuştur.  Bu hususta Necip Fazıl şu bilgileri verir: “… Abdülhamid, bütün Osmanlı hanedanı içinde en üstün dindardır ve onda bu ulvî duygu, imkân sınırlarını çatlatacak derecede taşkındır. Nasıl olur da din ve şeriat kitaplarını yaktırabilir? Ona dünya imparatorluğunu verseler ve en küçük şeriat ölçüsünü bir an için silmesini isteseler, kabul etmediği takdirde de bütün vatanı istilâ edeceklerine inandırsalar, acaba “peki” demesine ihtimal düşünülebilir mi? Bu suale “asla” demeyecek bir kâfir bulunamazken “şeyhülislâm” ünvanlı, kâfirden beter bir münafığın hem de “fetva” diye ortaya attığı küfürnameye ne buyrulur? Şeyhülislamlık taslayan münafığın küfür iddiasını dayadığı vakıayı öğrenin de Abdülhamid’in ne çapta bir Müslüman ve ne türlü bir iftiraya kurban olduğunu, dehşetler içinde görün! İçindeki küfür karanlığına “din ışığı” ismi verilen sahte Şeyhülislâm Ziyaüddin’in yakıldığından bahsettiği kitaplar, gerçekten ateşe verilmiş, hem de Çemberlitaş hamamının külhanında ateşe verilmiştir. Bunlar Celâl Paşa’nın Maarif Nazırlığı zamanında, her biri yüksek din ve ilim adamlarından kurulu “Teftiş ve Muayene Encümeni”nin zararlı olduğuna kanaat getirdiği 150 çuval kitaptır ki belki yarısından fazlası sözde dinîdir. Mevzuları dinî olan bu eserler din incelik ve gerçeklerinden haberi olmayan kimselerce belki de maksatlı olarak kaleme alındığı için yayınlanmalarına müsaade edilmemiş ve zaptedilerek çuvallar içinde saklanmıştır… ” (Necip Fazıl (1988), Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han, İstanbul: Büyük Doğu, s. 205).  İslam inanç ve tarihini karalayan sözde dini ve tarihi eserler, Tanzimat’tan sonra İslam ve Osmanlı inanç ve tarihine hizmet bağlamında yayımlanmıştır. Yeni nesil Osmanlı ve İslam tarihiyle ilgili bilgisini Tanzimat’tan sonra yayımlanan nevzuhur kaynaklara borçludur.

[6] Menderes Coşkun (2017), “Tezkireler Klasik mi, Nevzuhur mu: 20. Asırda Temel Tarihi Kaynak Olarak Kullanılan Osmanlı Şair Tezkirelerinin 19. Asırda Bilinmemesi”, Eleştirel Bakış Dergisi, 3: 1-22.

[7] Bir yandan Hammer’i uydurmacılıkla suçlayıp diğer yandan onun söylediklerini tekrar eden Namık Kemal, Osmanlı Tarihi adlı eserinde Fatih’in kardeş katili olduğu iddiasını itirazlarla temkinli bir şekilde tasdik etmiştir. Diğer bir ifadeyle Namık Kemal, Hammer’in bir romancı rahatlığıyla anlattıklarını Abdülhamit’in ve Osmanlı halkının kabul edebileceği şekle sokmaya çalışarak tekrarlamıştır. Aynı olumsuzlayıcı bilgilerle, aynı olumsuzlayıcı bakış açısıyla, aynı kötü Osmanlı Türkçesiyle Osmanlıyı karalayan sözde Osmanlı kaynaklarını samimiyetsiz eleştirilerle, itirazlarla gündeme taşımıştır. Namık Kemal’in sahih veya sahte kaynaklardaki iddia veya iftiraları özenle anlatıp sonra “Bunlar iftira” nevinden itirazları, işlevsel ve inandırıcı değildir.

[8] Berki’nin şu ifadeleri, onun ve neslinin, Fatih’e ve Osmanlı sultanlarına isnat edilen kardeş katli hadisesini bilmediğine işaret etmektedir: “Süt çocuğu bulunan kardeşi Sultan Ahmed’in boğulması hadisesinin sebeb ve faili, hâlâ sır olmak mahiyetini muhafaza etmektedir. Eğer bu vak’a, selâmet-i vatan endişesile vukua getirilmiş ise Allah’tan mağfiret dileriz. Maahâzâ bazı mütefekkirler bu ve emsali hadiseleri vatan uğrunda ihtiyar edilmiş en büyük fedakarlık addetmektedirler. ” (Ali Himmet Berki (1953), Büyük Türk Hükümdarı, İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han ve Adalet Hayatı, İstanbul: Kutulmuş Basımevi, s. 17).

[9] Bkz. Menderes Coşkun (2011), “Latifi’de Oryantalizmin Parmak İzleri: Latifi’nin Türk ve İslam Büyüklerini Anekdotlar Vasıtasıyla Değersizleştirme Gayreti”, SDÜ FEF Sosyal Bilimler Dergisi, 23, 145-169.

[10] Yılmaz Öztuna, Bir Darbenin Anatomisi adlı eserinde (s. 171) Sultan V. Murat’ın Sultan Abdülaziz’e yönelik suikast planlarından rahatsız olduğunu şu sözlerle anlatır: “Sultan Abdülaziz hal edilince ortadan kaldırılmasını Hüseyin Avni Paşa, Sultan Murad’a teklif etti. Dehşete düşen Sultan Murad ‘ben katil olamam’ diye teklifi şiddetle reddetti… “Beni tahta geçirirken reyimi sordunuz mu ki, onun yok edilmesi için benden müsaade istiyorsunuz” dedi.”

[11] Cemil Meriç Kırk Ambar (İstanbul: İletişim, s. 2/154)  adlı eserinde şöyle der: “Oysa Abdülhamid katiyen zalim değildi. Adına ve hatırasına eklenen “Kızıl Sultan” lakabı tarihin en büyük yalanı. Boğdurulup yok edilen devrimci talebeler masalı yalan, çuvallara dikilip Boğaz’ın sularına atılan saraylı kadınlar hikayesi yalan. Tam tersine. Abdülhamid şiddetten nefret ederdi… Affetme selahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta suiistimal ederdi.”

[12]Eğer söz konusu eser uydurma ise onun bir nüshasının neden Topkapı Saray Kütüphanesi’ne bırakılmadığının mantıklı bir izahı olmalıdır.

[13]Bkz. Justin McCarthy (2003), “İngiliz Propagandası, Wellington Evi ve Türkler”, Türkler, 13: 469-481.

[14]Bkz. Menderes Coşkun “Yerli Oryantalizmin 13. Asra Ait Bir Şair Üretme Faaliyeti: Rabia Hatun Vak’ası” http://www.menderescoskun.com (21.11.2018)

[15] Ahmed Akgündüz (2002), “Osmanlı Kânûnnâmeleri (Doğuşu, Çeşitleri ve Tarihî Seyri)”, Türkler, 10, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, s. 21-42.

[16] Ahmed Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor 2: http://www.osmanli.org.tr/(belgelergerceklerikonusuyor-2-98.html (20.08.2011).

[17] Taşlıcalı Yahya’nın Şehzade Mustafa mersiyesine gelince, bu şiir, ilgili şairin Divan’ında yoktur. Söz konusu mersiye, Hammer ve geleneğinin bulduğu/ürettiği Osmanlı kaynaklarında Şehzade Mustafa’nın katliyle ilgili olarak verilen bilgiler esas alınarak yazılmış gibidir. Şehzade Mustafa’nın Rüstem Paşa’nın hileleri sonucunda, iftira dolu mektuplar esas alınarak Kânûnî tarafından çadırda boğdurulduğu bilgisi nazma çekilmiştir. Bu manzume içerik ve bakış açısı bakımından Hammer’in kaynaklarıyla uyum içindedir. Dolayısıyla eğer söz konusu kaynaklar sahih iseler, bu mersiye de sahihtir. Söz konusu kaynaklar uydurma ise bu mersiye de uydurmadır.

[18] Bkz. Mehmed Çavuşoğlu (1986), “Kaside”, Türk Dili Türk Şiiri Özel Sayısı II Divan Şiiri, s. 415-417.

[19] Bkz. A. Zeki Velidî Togan (1985), Tarihte Usûl, İstanbul: Enderun Kitabevi; Mahir İz (2000) Yılların İzi, İstanbul, s. 228-229; Menderes Coşkun (2009), “Türk Tarih ve Edebiyat Kaynaklarının İç ve Dış Tenkidi Meselesi”, Turkish Studies, 4/2: 188-197; Bursalı Mehmed Tahir, hzl. A. Fikri Yavuz, İsmail Özen (ty), Osmanlı Müellifleri, İstanbul: Meral Yayınevi, s. 66; Önder Göçgün (1987), Ziyâ Paşa, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İzmir, s. 9; Leon-E. Halkın (1989), Tarih Tenkidin Unsurları, çev. Bahaeddin Yediyıldız, Ankara: TTK, s. 115-116; Justin McCarthy (2003), “İngiliz Propagandası, Wellington Evi ve Türkler”, Türkler, 13: 469-481; Nurettin Çalışkan (2014), “Siham-ı Kaza’nın Dil ve Üslup Bakımından Eleştirisi”, Turkish Studies, 9: 75-100.

[20] Bkz. Ahmet Mumcu, “Divan-ı Hümayun”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 9: 430-432. Mustafa Nuri Paşa Netayic ül – Vukuât adlı eserinde Fatih döneminde yapılan divan-ı hümayun toplantılarından bahsederken söyle bir hikâye anlatır: Gene Sultan Fatih zamanına dek padişahlar, divanda vezirlerle birlikte otururlar iken Gedik Ahmet Paşa’nın vezirliği sırasında bir işi için divana giren halktan birisi “Devletlü padişah hanginizdir.” diye kabalıkla sorması padişahın kızmasına sebep olduğunu gören Ahmet Paşa “Bundan sonra padişahımızın işleri kafes ardından izlemesi durumun gereği olmuştur.” demesi üzerine padişah için, vezirlerin konuşmalarını izleyebilecek kafesli bir yer yapıldı.” İnandırıcılık seviyesi oldukça düşük olan, muhtemelen uydurma olan bu hikâyeye göre divanda üst rütbeli kişilerin hemen belli olduğu bir oturma düzeni yoktur. İlgili eserde bu olaydan sonra saraya amfi tarzında bir toplantı salonunun yapıldığına dair bir bilgi bulunmamaktadır (Mustafa Nuri Paşa, sad. Neşet Çağatay (1987), Netayic ül - Vukuât: Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, 1-II, Ankara: TTK, s. 65).

[21] Abdülkadir Özcan (1982), “Fatih Teşkilat Kanunnamesi ve Nizam-ı Âlem için Kardeş Katli Meselesi”, Tarih Dergisi, 33: 37.

[22] Ali Himmet Berki (1953), Büyük Türk Hükümdarı, İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han ve Adalet Hayatı, İstanbul: Kutulmuş Basımevi, s. 146.

[23] Halil İnalcık  (2009), “Saltanat Veraseti ve Kardeş Katli”, Halil İnalcık Seçme Eserleri-VII: Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-II, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 83 (79-84).

[24] Abdülkadir Özcan (1982), “Fatih Teşkilat Kanunnamesi ve Nizam-ı Âlem için Kardeş Katli Meselesi”, Tarih Dergisi, 33: 8-9; Abdülkadir Özcan (2003), Kanunname-i Âl-i Osman, İstanbul: Kitabevi, s. XII.

[25] Mesnevi uzmanı Bediüzzaman Fürüzanfer, Mesnevi’nin yedinci cildindeki dil hataları için “İlkokul çocukları bile bunları kullanmaktan utanır.” demektedir (Mehmet Ünal (2016), “Mesnevi’nin Yedinci Cildinin Sıhhati ile İlgili Görüş ve Tespitler, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 42: 399-400 (395-403).

[26]Mehmet Ünal (2016), “Mesnevi’nin Yedinci Cildinin Sıhhati ile İlgili Görüş ve Tespitler, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 42: 401. Yedinci cildin 1030-5 tarihinde ortaya çıktığı söylenmektedir. Viyana’da bulunan Kânûnnâme nüshasının altına “yazılan” tarih 1029’dur. Rusya’da bulunan Bedâyi’ü’l-Vekâyi’i yazan kişi de Kânûnunnâme’yi 1022’de gördüğünü söylemektedir. Osmanlı sarayına ait sahte resmi belgeler içerdiği iddia edilen Münşeâtü’s-Selâtîn adlı eserin yazıldığı iddia edilen tarih 1574’tür. Eğer bu tarihler gerçeği yansıtıyorsa, 16. ve 17. asırlarda İslam dünyasında sosyal bilimciliğin üst sapkın dalı olan tarih mühendisliği faaliyetlerinin olduğuna inanmamız gerekir.

[27] A. Ahat Andican (2017), “Tüzükat-ı Timuri Gerçek mi ve Geçerli Bir Birincil Tarihî Kaynak Olarak Kullanılabilir mi?”, Türkiyat Mecmuası,  27/2: 37.

[28]Bkz. A. Ahat Andican (2017), “Tüzükat-ı Timuri Gerçek mi ve Geçerli Bir Birincil Tarihî Kaynak Olarak Kullanılabilir mi?”, Türkiyat Mecmuası,  27/2: 33-83.

[29] A. Ahat Andican (2017), “Tüzükat-ı Timuri Gerçek mi ve Geçerli Bir Birincil Tarihî Kaynak Olarak Kullanılabilir mi?”, Türkiyat Mecmuası,  27/2: 83.

[30] Ahmed Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor 2: http://www.osmanli.org.tr/(belgelergerceklerikonusuyor-2-98.html (20.08.2011).

[31] Abdülkadir Özcan (1982), “Fatih Teşkilat Kanunnamesi ve Nizam-ı Âlem için Kardeş Katli Meselesi”, Tarih Dergisi, 33: 16.

[32] Theoharis Stavrides (2001), The Sultan of Vezirs: The Life and Times of Ottoman Grand Vezir Mahmud Pasha Angelovic (1453-1474), Leiden-Boston-Köln: Brill, s. 31. 

[33] Abdülkadir Özcan (1982), “Fatih Teşkilat Kanunnamesi ve Nizam-ı Âlem için Kardeş Katli Meselesi”, Tarih Dergisi, 33: 16.

[34]Bkz. Ahmed Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor 3: https://books.google.com.tr/books?id=TFJBA wAAQBAJ&pg=PA37&lpg=PA37&dq#v=onepage&q&f=false (21.11.2018).

[35] Bkz. Menderes Coşkun (2018), “15-16. Asır Osmanlı Tarih ve Tezkirelerinde Gördüğümüz ve Günümüzde Sadece Yabancıların Yapabileceği Dil Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 5: 1-37; Menderes Coşkun (2016), “Osmanlı Toplumunu Ahlaksız Gösteren Tezkireci Latifi’nin Eşdizim ve Gramer Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 2: 1-40.

[36]Bkz. Menderes Coşkun (2018), “15-16. Asır Osmanlı Tarih ve Tezkirelerinde Gördüğümüz ve Günümüzde Sadece Yabancıların Yapabileceği Dil Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 5: 1-37; Menderes Coşkun (2016), “Osmanlı Toplumunu Ahlaksız Gösteren Tezkireci Latifi’nin Eşdizim ve Gramer Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 2: 1-40.

[37] “Evvela” ile ilgili yanlış Bedâyi’ü’l-Vekâyi’de şöyle düzeltilmiştir: “Evvelâ ma’lûm ola ki” BV (s. 52).

[38] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Menderes Coşkun (2018), “15-16. Asır Osmanlı Tarih ve Tezkirelerinde Gördüğümüz ve Günümüzde Sadece Yabancıların Yapabileceği Dil Hataları”, Eleştirel Bakış Dergisi, 5: 1-37.

[39] Bkz. Abdülkadir Özcan (1982), “Fatih Teşkilat Kanunnamesi ve Nizam-ı Âlem için Kardeş Katli Meselesi”, Tarih Dergisi, 33: 15; Theoharis Stavrides (2001), The Sultan of Vezirs: The Life and Times of Ottoman Grand Vezir Mahmud Pasha Angelovic (1453-1474), Leiden-Boston-Köln: Brill, s. 31-34.

[40] Ali Himmet Berki (1953), Büyük Türk Hükümdarı, İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han ve Adalet Hayatı, İstanbul: Kutulmuş Basımevi, s. 146. Bkz. Joseph von Hammer, hzl. Mehmed Ata, Abdülkadir  Karahan (t.y.), Hammer’in Osmanlı Devleti, Tarihi, 1-2,  s. 187-188.


Öz

19. ve 20. asırlarda Osmanlıların kendi siyasi tarihlerini yeterince bilmedikleri, onu Avusturyalı Hammer’den ve takipçilerinden öğrendikleri herkesin malumudur. Hammer’in bir romancı rahatlığıyla yazdığı Osmanlı tarihine göre eski Osmanlı sultanları barbar, sapkın ve ayyaş insanlardır. Sadece gayrimüslimlere değil Müslümanlara karşı da korkunç suçlar işlemişlerdir. Bu vahşi, şarapçı ve sapkın sultanlar, tahta çıktıklarında kardeşlerini ve yeğenlerini öldürmüşler, beşikteki masum şehzadelere bile hayat hakkı tanımamışlardır. Hammer ve takipçileri bu korkunç iddialarını doğrudan kendileri söylememişler, buldukları veya uydurdukları kaynaklara söyletmişlerdir. Bu kaynaklardan birisi de Fatih’e atfedilen ve nüshası Viyana’da bulunan kanunnamedir. Bu makalede ilgili kanunnamenin Türkçeyi tam öğrenememiş bir yabancı tarafından Fatih adına yazılmış olduğu iddiası ele alınacaktır. Çünkü şöyle cümleler kuran birisinin, münşilik değil Osmanlılık/Türklük iddiası bile bize göre inandırıcı değildir: “Doçentler ve doktorlar profesör olmak yollarıdır.” “Hocama kendim kalkmak kanunumdur.” “Hala üniversite padişahın devletinde iki olmuştur.” “Ben Osmanlı olmak ve bir kanunname yazmak gerektir.” “Okul müdürlerine dahi valilik verilmek, üniversite hocalarına dahi kanunumdur.” Öğretmen riayet olunursa müdür olmak kanundur.” “Onlardan aşağa çavuşlardır.” “Mertebelerde defter emini, onun altına şehr emîni oturur.” Kânûnnâme’deki bu tip dil hatalarının Fatih’e ait olduğunu, Fatih’in de meramını ifade edebilecek kadar Türkçeyi öğrenemediğini iddia edemeyiz. Kânûnnâme’yi yazan kişinin dağlarda yaşayan cahil bir Türk kadar Türkçeyi bilmediği açıktır.

Anahtar Kelimeler: Kardeş Katli, Fatih Sultan Mehmet, Kanunname, Osmanlı Tarihi, Dil Tenkidi, Sahte Tarihi Eser

 

Abstract

It is known that in the 19th and 20th centuries the Ottomans did not know enough about their own political history and that they learned it from the Austrian Hammer and his followers. According to the Ottoman history written by Hammer in the comfort of a novelist, the former Ottoman sultans were barbarian, perverted and drunk. They have committed terrible crimes not only against non-Muslims but also against Muslims. These brutal, drunk and perverted sultans killed their brothers and nephews when they ascended to the throne, and they did not even give the right of life to innocent princes, even to those in the cradle. Hammer and his followers did not asserted these horrific claims directly, they asserted them through sources which they had found or invented. One of these sources is the Kanunname which has been attributed to Fatih Sultan Mehmet, the copy of which was found in Vienna. In this article, we tried to prove that the related work was probably written in the name of Fatih by a foreigner who did not know Turkish. The person making following sentences in Turkish could not be a writing master or even a native Turk: “Doçentler ve doktorlar profesör olmak yollarıdır.” “Hocama kendim kalkmak kanunumdur.” “Hala üniversite padişahın devletinde iki olmuştur.” “Ben Osmanlı olmak ve bir kanunname yazmak gerektir.” “Okul müdürlerine dahi valilik verilmek, üniversite hocalarına dahi kanunumdur.” Öğretmen riayet olunursa müdür olmak kanundur.” “Onlardan aşağa çavuşlardır.” “Mertebelerde defter emini, onun altına şehr emîni oturur.” We cannot claim that such language errors in Kanunname belong to Fatih, and that Fatih could not learn Turkish enough to express himself. It is clear that the author of the Kanunname does not know Turkish as an ignorant Turk living on mountains.

Keywords: Killing Brother, Fatih Sultan Mehmet, Kanunname, Ottoman History, Language Criticism, Fake Work

 

 

  
1276 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın