• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Prof. Dr. Menderes Coşkun - Makaleler 
MEHMET ÂKİF’İ “ALLAH’A İSYAN EDEN” BİR ŞAİR OLARAK GÖSTERME ÇABALARI ÜZERİNE




Türk-İslam medeniyetinin son dönemde yetiştirdiği örnek şahsiyetleri değerlersizleştirme faaliyetlerinden millî şairimiz Mehmet Âkif de nasibini almıştır. Kuşkusuz Âkif, son Osmanlı toplumunun “en faziletli” ve “hayır adına en tesirli” şahsiyetlerinden birisidir. O, “bilebildiği kadarıyla” daima doğruların yanında, yanlışların da karşısında durmuştur. Onun “aktif-iyi insan” olması, yani irşatçı ve ıslahçı tavrı; günah, aldatma ve kötülüklerden nemalanan insanları rahatsız etmiştir. İşte bu özelliğinden dolayı Âkif, aktif-şerli insanların hedefi olmuştur. Nitekim dünya tarihi boyunca dürüst insanlar, suçlu ve günahkar insanlar tarafından tehdit olarak algılanmışlar ve iftiraya uğramışlardır. Bu konuda Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Biz, işte böyle, her peygamber için mücrimlerden (günahkârlardan) bir düşman yaptık.”[1] Başka bir surede de şöyle denilmektedir: “İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.”[2] “Bu, âhirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı yalanlara meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve yapmakta oldukları günahları işlesinler diyedir.[3] Bu âyetlere göre aktif-iyi insanlardan en çok nefret eden ve onlara iftira atan kişiler, suçlu ve günahkâr insanlardır ve kişi düşmanından belli olur.

Âkif’e yapılan saldırı ve suçlamaların hemen hepsinin temelinde ya art niyet ya da cehalet vardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden veya Sultan Abdülhamit üzerinden Âkif’e saldırmak hakperestçe bir tavır değildir. Çünkü Âkif’in İttihatçılarla olan münasebeti sadece memleketin hayrına olan işlerdedir. Âkif, İttihat ve Terakki döneminde millet adına yapılması zaruri olan ve nitelik gerektiren işlerde görev almıştır; İttihatçıların zulüm, fesat ve haksızlıklarına hiçbir zaman onay vermemiş ve ortak olmamıştır. İttihatçıların en güçlü ve en acımasız oldukları dönemde, doğruları söylemenin bedel gerektirdiği, insanların ya korkaklaştığı ya da dalkavuklaştığı bir zamanda, Âkif onları şiddetle eleştirmiştir.

Âkif’i Sultan Abdülhamit üzerinden kötüleme ve şeytanlaştırma tavrı da o dönemin şartlarını bilmemekten, Abdülhamit’i kutsamaktan ve bir mümine iftira atmanın vebalini idrak edememekten kaynaklanmaktadır. Âkif, Abdülhamit döneminde de İttihat ve Terakki döneminde de yönetimi millet ve hak namına eleştirmiştir. Nitekim Safahat, İttihatçı zihniyetin vatana ve millete yaptığı tahribatın eleştirileriyle doludur. Abdülhamit’e yönelttiği eleştiri sayısı ise oldukça azdır. Âkif’in İttihatçılara yönelttiği çok sayıdaki eleştiriyi görmezden gelip onlarla sayıca asla mukayese edilmeyecek kadar az olan Abdülhamit eleştirilerini ön plana çıkarmak, sonra onu İttihatçı göstermek doğru değildir. Bilinmelidir ki Âkif, Abdülhamit’in inancından ve ahlakından değil, yönetim anlayışından rahatsızdı; İttihatçıların ise hem yönetim anlayışlarından hem de niyetlerinden ve ahlaklarından rahatsız olmuştur. İttihatçıların daha kötü olan yönetim tarzlarından dolayı onun Abdülhamit dönemini özlemesi, yani Abdülhamit döneminde devlet namına birilerinin yaptıkları hataları takdir etmesi, bu hataları eleştirdiği için tövbe etmesi mümkün değildir. Çok kötü, az kötüyü meşru yapmaz. Dolayısıyla böyle bir beklenti, akıl ve mantık dışı olur.

Burada kısaca belirtmek gerekir ki Abdülhamit döneminde yaşayan dindar ve samimi insanlar, kendi devirlerinde matbuata ve bürokrasiye hâkim olan ve kendilerine yanlış bilgi veren nitelikli münafıklara aldanmışlar ve Abdülhamit’i müsebbibi olmadığı ve kısa sürede çözemeyeceği sorunlardan mesul tutmuşlardır. Abdülhamit, Tanzimat’tan itibaren iyice kirlenmiş siyasi, askerî, dinî ve ilmî yapının hasbelkader başına oturmuş temiz ve yalnız bir insandır. Ülkenin ahlaken ve siyaseten batışını engelleyecek gücü yoktur. O, sadece, aldığı tedbirlerle bu batışı geciktirmiştir. Eğer Abdülhamit, Âkif’in ve diğer âlimlerin yerinde olsaydı, yani onların eksik ve sınırlı siyasî bilgileriyle olaylara baksaydı, o da ülkeyi içten içe çökerten ilkellik ve kötülüklerden rahatsızlık duyar ve yönetimi şiddetle eleştirirdi.

Âkif’in Abdülhamit’e “baykuş”, “merkep”, “hayvan” dediği iddialarına gelince, bunlar, bilgi ve belge istismarcılarının, yani metinleri doğruya ulaşmak için değil tahrif etmek için kullananların uydurmalarıdır.[4] Âkif’in Abdülhamit’i şarap içmediği için eleştirdiği iddiası da - her ne kadar meşhur olmuş veya meşhur edilmiş insanlar tarafından dile getirilse de - akıl ve etik dışı bir iftiradır.[5] Okuduğunu ustaca çarpıtan bazı “saygın” insanlar, Âkif’in sözlerinden iftira üretmişler; okumaya vakti olmayan ve fitne-fesada da meyilli olan kişilere malzeme sunmuşlardır. Onlar da basit bir bilgi işportacısı edasıyla bu iftiraları hiç sorgulamadan yaygınlaştırmışlar, vebale girmişlerdir.

Âkif’i; Cemalettin Efgani (ö. 1897) ve Muhammet Abduh (ö. 1905) üzerinden Vehhabi veya din reformcusu göstermeye çalışanların da iyi niyetli olduklarını söyleyemeyiz.[6] Âkif’in Efgani ve Abduh’a yönelik takdirkâr ifadelerinden onun aleyhine gerçek dışı hükümler çıkarmak doğru değildir. Âkif’in bu şahısları takdir etmesinin sebebi bellidir: Renan ve Hanotaux gibi oryantalistler İslam inancına saldırdıkları zaman, Efgani ve Abduh gibi isimler İslam dünyası adına ayağa kalkmışlar ve bu kişilere reddiyeler yazmışlardır.[7] İslam inancının ve İslam dünyasının haklarını, herkesin duyacağı şekilde “yüksek sesle” savunmuşlar, daha doğrusu savunur gibi görünmüşlerdir. Onların bu sahte kahramanlıkları İslam dünyasında gizli eller vasıtasıyla pazarlanmış, herkesin bu kişilere hayran olması hedeflenmiştir. Bundan dolayı o dönemde birçok Müslüman âlim, Efgani ve takipçilerinin emperyalizmle olan mücadelelerini takdir etmiştir.[8] Çünkü Âkif ve diğer İslam âlimleri, emperyalistlere en çok laf atan Abduh ve Efgani gibi kişilerin aslında emperyalistlerle işbirliği içinde olduklarını bilmiyorlardı. Âkif’i ve diğer İslam âlimlerini bu samimi ve safdil takdirlerinden dolayı suçlamak, onları söz konusu sahte kahramanların takipçisi olarak göstermek -her ne kadar belgeye dayalı da olsa- oldukça sığ ve yanlış bir tavırdır. Bu “sığ”, “genellemeci” ve “yaftalayıcı” bakış açısı, bugün de hemen her konuda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Âkif’in Millî ve Dinî Hüzünle Yazdığı Şiirleri Onun Aleyhine Kullanmak ve Onu Fasıklık veAllah’a İsyancılıkla Suçlamak

Son zamanlarda bazı meşhur isimler, Âkif’in bazı şiirlerine onun hiç kast etmediği anlamlar ve “hisler” yükleyerek, onu Allah’a isyan eden fasık bir şair olarak gösterme gayreti içine girmişlerdir. Halbuki söz konusu manzumelerde Âkif, İslam dünyasının hazin halini, sıradan, samimi bir Müslümanın bakış açısıyla ve ruh haliyle, gerçeğe uygun bir şekilde tasvir etmekte; Allah’a, neden zalimleri galip, masumları perişan ettiğini sormakta, sonra da Allah’ın hikmetle yaptığı bütün fiillere kurban olduğunu söylemektedir. Bugünkü Müslümanların ataları gibi seve seve şehit olacaklarını, ancak ardı ardına gelen mağlubiyet ve mağduriyetlerden usandıklarını, sarsıldıklarını, bir ümit ışığına, bir zafer sabahına ihtiyaç duyduklarını ifade etmekte ve bu konuda Allah’tan yardım istemektedir.

Bilindiği gibi Âkif kendi başına gelen maddi ve manevi felaketler, sıkıntılar, yangınlar karşısında ümitsizliğe ve yılgınlığa düşmemiş, bunları ne şiirlerinde ne de hayatında şikâyet konusu etmiştir. Ancak İslam dünyasının ve İslam inancının yok edilme çalışmaları karşısında “Ya Rabbi adaletin nerede, yardımın ne zaman?”, “Neden bu zalimleri kahretmiyorsun?” şeklinde sorular yöneltmiştir. Aşağıda açıklanacağı üzere, Âkif sıradan bir Müslümanın ağzından sorduğu bu soruların cevaplarını bilmektedir ve şiirlerinde bunların cevaplarını vermiştir.

Âkif’in “Yâ Râb, Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı” Mısraı ile Başlayan Manzumesi veya Manzum Duası

Âkif’i Allah’a isyan eden, itikadı sarsık bir kişi olarak göstermek için yanlış yorumlanan manzumelerinden birisi Safahat’ın “Hakkın Sesleri” adlı bölümünde yer almaktadır. Âkif manzumesinin başına, Kur’an’dan aldığı “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım?[9] ifadesini koymuştur. Bu söz Hz. Musa’ya aittir ve ilgili âyette şu mesaj verilmektedir: “Müslümanların içindeki bazı insanlar azar, doğru yoldan sapar, Allah da onlar yüzünden herkese azap edebilir.”

Âkif, bu manzumeyi 1913 yılında masum Balkan Müslümanlarının vahşice katledildikleri, yeryüzü Müslümanlarının başı ve hamisi olan Osmanlı Devleti’nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde yazmıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in Bedir savaşı öncesinde, Murat Hudavendigar’ın I. Kosova Savaşı öncesinde, Yahya Kemal’in de Kurtuluş Savaşı sırasında hissettiklerini, Âkif 1910’lu yıllarda hissetmiş ve söz konusu manzumeyi bu hislerle kaleme almıştır. Müslümanların hazin halini Allah’a tasvir etmiş ve Allah’tan Müslümanlara kahrıyla değil lütfuyla muamele etmesini istemiştir:

“Ya Rabbi, âlem-i İslam’ın üstüne bir kâbus gibi çöken bu uğursuz gecenin bir sabahı olmayacak mı? Biz Müslümanlar olarak yıllardır mağlubiyetler ve mağduriyetler yaşıyoruz; bize bu dünyada bir zafer nasip etmeyecek misin? Bizim kurtuluşumuz mahşere mi kaldı?

“Ya Rabbi, yıllardır biz Senden “nur” istiyoruz, Sen bize “nar”, yani yangın gönderiyorsun. Biz Sana “yandık” diyoruz; Sen bizi daha büyük felâketlerle kıvrandırıyorsun!”[10]

“Yâ Rabbi, İslam âlemi bir yandan yangınla, diğer yandan tufanla boğuşmaktadır. Eğer Sen, ezelî nefhanla bu felaketlere dur demezsen, bir sözünle bu hali değiştirmezsen, işte o zaman İslam âlemi yerle yeksan olacak; toprak ve kum kesilecek, topraktan da putlar fışkıracaktır.[11]

“Ya Rabbi, korkarım ki bu yıkılışın devamında Hicaz da elimizden gidecek; Mekke ve Medine bir haçlı ormanı haline gelecek, buraları işgal eden iman ve ahlak düşmanları, Hüseyn’in ceddini, yani Hz. Muhammed’in ruhunu rahatsız edecekler, onu canından bezdirecekler.”[12]

“Ya Rabbi, bin üç yüz otuz beş senedir Hicaz’ın manevi ikliminde müminlerin samimi duaları meleklerin tesbihatına karışıyordu. Şimdi bu ateşli dualar, bu içli niyazlar çan sesleriyle kesilsin mi?[13]

“Ya Rabbi, insanları Tek Allah inancı altında toplayan, onların kalplerini nurlandıran İslam meşalesi sönsün mü? “Teslis” ile bütün âlem, şirk karanlığına boğulsun mu?

“Ya Rabbi, insanlar İslam sayesinde sadece Sana ibadet etmeye başlamışlar, Senin eşinin ve ortağının olmadığını ilan etmişlerdi (tevhit). Ya Rabbi, şimdi insanlar Allah’ın üç olduğuna mı inansınlar, şirke mi düşsünler?” [14]

“Ya Rabbi, üç yüz milyon Müslümana can veren, onları imanla insan eden İslam inancı, şimdi beş on sersemin hezeyanlarına kurban mı olsun? Ya Rabbi, beş on tane mayası bozuğun kirli ve hastalıklı üfürükleriyle, Kur’an’ın o gül gibi parlak yüzü solsun mu? İslam ayaklar altında ezilsin mi? Ya Rabbi bu ne hüsrandır; Allah’ım bu ne zillettir!” [15]

“Yâ Rabbi, mazlumu neden ezdiriyorsun, neden ezmelerine izin veriyorsun? Ya Rabbi, adaletin zalimleri hala neden kahretmiyor? Ya Rabbi, caniler ortalıkta dipdiri geziyorlar, [16] masumlar ise can çekişiyorlar. Birileri suç işliyor, masumlar mahkum oluyor!” [17]

Âkif bu beyte kadar sıradan bir insanın bakış açısıyla İslamın ve masum Müslümanların başına gelen felaketleri tasvir etmiş ve bunların sebep ve hikmetlerini Allah’a sormuştu. Bundan sonraki iki beyitte daha önce sorduğu soruların cevabını vermekte, bu soruların sebebinin “isyan” değil “hayret” olduğunu, Allah’ın bütün fiillerine “kurban” olacağını, Müslümanların kendi yanlışlarından dolayı cezalandırıldıklarını söylemektedir. Bu “izah ve iman beyitleri”nden ilki şudur:

Lâ Yüs’el’e binlerce su’âl olsa da kurbân;

İnsân bu mu’ammâlara dehşetle nigehbân!

“Lâ Yüs’el olan, yani yaptıklarından dolayı kendisine soru ve hesap sorulamayan Allah’a böyle densiz sorular sorsam da, ben O’na, O’nun yaptıklarına kurban olayım. Ancak idraki dünya ile sınırlı olan insan, Allah’ın bu muamma gibi fiillerini dehşetle seyrediyor işte!”

Beytin birinci mısraında Âkif, Allah’a olan sarsılmaz imanını ikrar etmiştir. Sözlerinin yanlış anlaşılma ihtimaline karşı adeta iman tazelemiştir. İkinci mısrada da insanlığını, acizliğini ve cahilliğini itiraf etmektedir. Birinci mısrada “Ben Allah’tan gelen her şeye, hayra ve şerre iman ettim. Müslümanlar O’nun kahrına da lütfuna da kurban olsunlar.” demiştir. İkinci mısrada da “Her ne kadar ben Allah’tan gelen her şeye razı isem de bir insan olarak masumların başına gelen belaları hayretle ve dehşetle seyretmekten, üzülmekten kendimi alamıyorum.” demiştir. Âkif’in bu beyitte Allah’ı başka bir ismi ve sıfatıyla değil de “Lâ Yüs’el” sıfatıyla anmıştır. “Lâ Yüs’el” kelimesi beyitte geçen “su’al” kelimesiyle müştaktır, aynı kökten türetilmişlerdir. “La Yüs’el” olan yani yaptıklarından dolayı kendisine hesap sorulamayan Allah’a ancak tazarru ve öğrenme maksatlı soru sorulabilir.

Bu “iman ve tevekkül beyti”nden sonraki beyitte Âkif, konuya başka bir veçheden bakar ve Müslümanlar olarak yanlış insanların peşine düştüklerini ve bu yanlışlarından dolayı da cezalandırıldıklarını söyler:

Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;

Bir uykuya daldık ki cehennemde uyandık!

Suç bizim. Çünkü biz beş on kafirin sahte imanına aldandık. Bu münafıklar bizi güzel ve yalan sözlerle aldattılar ve uyuttular. Sonra bir de baktık ki her şeyimizi kaybetmişiz. Memleket yangın yerine dönmüş.” Bu beyitte verilmek istenen mesaj ile manzumenin başına konan “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım?” âyeti mesaj bakımından birbiriyle uyumludur.

Âkif, bu iman ve izah beyitlerinden sonra tasvir ve tazarrularına şu sözlerle devam eder:

Yâ Rabbi, madem yakacaktık; yaksaydın ya melunları. Tuttun bizi yaktın!

“Ey Allah’ım, küfrün o aşağılık elleri, senin âyetlerini sildi, görünmez hale getirdi. Binlerce cami yerle bir oldu. Geride kalan birkaç cami de dinden çıktılar, kiliseye çevrildiler. Onların yakalarındaki haç, onların dinden çıktıklarına delil değil mi?[18]

“Ya Rabbi, kadınlar dul, çocuklar babasız kaldılar. Dolayısıyla bir feryadın içinde binlerce ailenin hüznü gizli! Ya Rabbi, bu aileler Balkanlardan, kendi vatanlarından vahşice, alçakça, insafsızca kovuldular. Milyonlarca insanın yüreğinden kan damlıyor!

“Ya Rabbi, Senden başka bu mazlumların elinden tutacak bir güç yok. Acizler, dünyada boş yere feryat ediyorlar, çünkü onların yaşama hakları yok!

“Ya Rabbi, başımıza gelen bu kadar felaketler artık yetmez mi? Ey İlahi adalet! -ağzım kurusun, yani biliyorum bunu söylemem doğru değil ama-  yok musun, nerdesin, ne zaman geleceksin?” [19]

“Ey Bunca Zamândır Bizi Te’dîb Eden Allâh” Mısraıyla Başlayan Manzumenin Şerhli Çevirisi

Âkif, 1915 yılında Müslümanların sadece topraklarını değil, ümitlerini de kaybettikleri bir dönemde kaleme aldığı bu manzumede yine İslam dünyasının halini Allah’a arz etmekte, O’ndan muzaffer olmaları için değil, bari şehit olmaları için bu millete bir ümit ışığı göstermesini istemektedir. Âkif’in nazımla söylediklerini biz nesirle şöyle şerh ettik:

Ey bunca zamandır bizleri elemlerle “terbiye eden” Allah! Ey âlem-i İslamı ezen, inleten Allah! Bizler ki Senin ilahî va’dine inandık. Bizler ki bin üç yüz senedir Seni andık. Bizler ki insanlar Senin dışında bir sürü varlığa taparlarken, onların düştüğü bu şirk karanlığını ebedi olarak darmadağın ettik.[20]

“Bizler ki bir hamlede Allah’la ilgili bütün vehimleri, asılsız zanları ve tasvirleri ortadan kaldırdık. Mabetlere hakiki Ma’bud’u getirdik; ibadeti sadece Sana hasrettik. Bizler ki Senin adını bütün dünyaya duyurduk. Doğru! Bütün bu gayretlerimizin karşılığını gördük. Bizi asırlarca muzaffer ettin. Ettin amma, bugün de bize vermediğin ceza, çektirmediğin cefa kalmadı. Ya Rabbi, yeter artık her günümüz Ceza Gününe döndü; takatimiz kalmadı! [21]

“Yâ Rabbi, Sen de biliyorsun ki ecdadımızın kanları seller gibi akmış. Maksatları Senin dinine sahip çıkmak, onunla beraber yaşamakmış. Bu uğurda onların evladı olan bizler de kurban olacakmışız. Olalım! Bizler de kurban olalım! Ancak ardı ardına mağlubiyetler yaşamış, günleri karardıkça kararmış bu millete bir zafer ışığı, bir ümit yıldızı göstermeyecek misin? Yâ Rabbi bu nasıl bir karanlık, bu nasıl bir zindan?[22] Ufuklarımızı saran bu geceler hala bitmeyecek mi? O vaat ettiğin günler hiç gelmeyecek mi?

“Yâ Rabbi, şu canlı, kanlı çağımızda, ümitsizlik bataklığına saplandık. Düşmanlarımız emellerine ulaştı, bizler ise yarınlara kaldık. Artık o yarınları göster; göster ki bunaldık![23]

“Ey bir emrine bütün geçmiş ve geleceğimizi kurban edeceğimiz Rabbimiz, bu millet, bir kere de daha Senin yardımını hak etmiyor mu?[24]

“Ey Rabbimiz, hüsran karanlığı yine milletin ümitlerini sardı. Geleceği gözünde karardıkça karardı. Balkanlardaki yangın daha küllenmeden, ortalığı başka bir cehennem sardı![25]

“Lakin bu cehennem, bu milleti yıldırdı mı? Hayır, yıldırmadı aslâ!

Bak Senin adını yüceltmek için çırpınıyor hâlâ!

Kum çöllerinde saba rüzgarı gibi esiyor,

Kar kütlelerinden seller gibi akıyor;

Kar demeden kum demeden koşuyor,

Gözleri Senden başkasını görmüyor.[26]

Arkasından ahlar, feryatlar yükseliyor.

Ancak onun umurunda değil bütün bu matemler!

Umurunda değil yuvasında bıraktığı elemler.

Umurunda değil arkasından ağlayan yetimler.

Hatırında değil doğup büyüdüğü yerler.

Onun hatırında tek bir şey var… Şehit atalarından kalan:

“Şehit ol, rabbine yüksel, bizimle beraber!”…

Nihâyet o da yükseldi şehit olarak…

Zafer ümidini arkada bırakarak…

Ey Allah’ım, böyle bir şehidin mükâfatı, olmalı zafer,

Yoksa dökülen kanı, bu cihanda olsun mu heder!”[27]

Âkif de çok iyi biliyor ki zafere ulaşamayan bir şehidin döktüğü kan dünya cihetiyle heder gibi görünse de ahiret ve ebedi âlem cihetiyle fetihlerin en büyüğüdür. Ancak Âkif, bu dökülen kanın dünyada da Müslümanlara zafer getirmesini diliyor. Bu bir kusur olsa bile, bu kusurdan küfür çıkarmak bir mümin için mümkün değildir.

Âkif yukarıdaki manzumelerde söylediği düşüncelerini, hüzünlerini ve imanını “Tevhid Yahud Feryad” başlıklı manzumesinde de dile getirmiştir:

Ey Rabbimiz, mahzun yüreklerdeki iniltiler dinmeyecek mi? Bu mağdur insanları rahatlatacak, onların gönüllerine su serpecek bir emir Senden gelmeyecek mi?

“Ey Rabbimiz her an bize celalinle, kahrınla muamele ediyorsun; Ey verdiklerine kurban olduğum, bize cemalini, lütfunu göstermeyecek misin?

“Ey Rabbimiz, eğer başımıza gelen belalar Sendense ki -Sendendir- biz o zaman kimden kime feryat edelim, kime yalvaralım?

“Ey Lâ Yüs’el olan, ey yaptıklarından dolayı kendisine hesap ve soru sorulamayan Rabbimiz, bizim böyle binlerce sorumuz, merakımız olsa da, biz Senin takdirlerine kurban oluruz. Ancak insan bu hikmetleri, bu muammalarını dehşetle izliyor işte.”[28]

Yukarıdaki Şiirlerde Allah’a İsyan Var mı?

Âkif’in sözlerine dışarıdan fasıkane ve kafirane fikir ve hisler ilave etmek, sonra bu fasıkane fikir ve hisler üzerinden Âkif’e saldırmak iyi niyetli bir tavır olmaz. “İsyan” kelimesi Türkçede birbirinden farklı anlamları ifade etmek için kullanılmaktadır. İsyan vardır insanı dinden çıkarır, Allah’tan uzaklaştırır; isyan vardır insanı Allah’a yaklaştırır. İnsanların birbirilerine yaptıkları haksızlıklara karşı çıkmak, zulmü def etmek, zalimi eleştirmek, ona hiç olmazsa kalben buğz etmek, yapılması sevap olan ve İslam’ın Müslümanlara emrettiği bir isyan çeşididir. Bir de “günah olan isyan” vardır ki kişi, Allah’ın Müslümanlara zalimler eliyle reva gördüğü fiiller karşısında Allah’a isyan eder; O’nun uluhiyetini, takdirini ve hikmetini inkar eder. O’ndan, O’nun dininden, O’nun adaletinden, O’nun emirlerinden yüz çevirir. Herkes biliyor ki Âkif’in hayatında ve şiirlerinde böyle bir isyan, böyle bir yüz çevirme yoktur.

Burada iyice vurgulamak gerekir ki Allah’ın Müslümanlara muhtemelen kendi hatalarından dolayı uygun gördüğü zillet halini istememek, onu değiştirmesi için Allah’a yalvarmak “isyan” değildir. Uğradığı haksızlık ve zulümlerden bunalan mümin bir kişinin dua ve tazarru maksadıyla “Allah’ım, yıllardır zalimlere nimet, masumlara da mihnet ve sıkıntı veriyorsun. Ya Rabbi, adaletin bu zalimleri ne zaman kahredecek?” demesi isyan değildir. Bu bir “istek”tir, “dua”dır ve “tazarru”dur.

İslam inancına göre dünyada Müslümanlara, masum insanlara musibetlerin gelmesine izin veren, onları sarsan ve inleten, Allah’tır ve bu durum ebedi âlem düşünüldüğü zaman adaletsizlik değildir. Allah bazen Müslümanları sınamak, onların davranışlarında ve sözlerinde samimi olup olmadıklarını ortaya çıkarmak, onları dua etmeye sevk etmek, kendine yaklaştırmak, cennetine almak için onlara dünyada sıkıntılar ve felaketler verir. Müminlerin dünyadaki mallarını ve canlarını, yani saadetlerini Cennet karşılığında satın alır. Allah, inkarcılara da çalışmalarının karşılığını olarak dünyada mal, mülk ve hükümranlık verir; ancak onların ahirette ateşten başka bir nasiplerinin olmayacağını söyler: “Kim yalnız dünya hayatını ve onun zinetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar.”İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş [yok olucu] şeylerdir.[29]

Âkif bazı manzumelerinde önce milletin düştüğü hazin durumu sıradan bir insanın bakış açısıyla dile getirir, sonra da kendi görüşünü ayrıntılı olarak açıklar. Buna edebiyatta “irha-yı inan” denir. Mesela “Azimden Sonra Tevekkül” başlıklı manzumesinde felaketler karşısında ümitsizliğe düşmüş, Allah’a olan inancını yitirmiş bir kişinin görüşlerini önce manzum olarak anlatır, sonra bu görüşlerin, bu bakış açısının ne kadar yanlış olduğunu izah eder.[30] Aynı şekilde “Süleyman Nazif’e” başlıklı manzumesinde, İstanbul işgal edildiğinde “Kara Bir Gün” adlı muhteşem yazısıyla millete cesaret veren Süleyman Nazif’in daha sonraki yıllarda düştüğü ümitsizliği konu eder, önce onun bu hazin bakış açısını tasvir eder, sonra da kendi görüşlerini söyler, ona ve millete umut vermeye çalışır. “Ey tek karagün dostu bu hicrân-zede yurdun” mısraıyla, onun tam da zamanında ortaya koyduğu yiğitliği takdir etmeyi ihmal etmez.[31]

 “Tevhid yahud Feryad” manzumesinde Âkif, önce sıradan bir insanın bakış açısıyla dünyadaki zulüm ve haksızlıkları tasvir eder; böyle bir ortamda inançsız bir insanın “Yok Âdil-i Mutlak” diyebileceğini söyler, sonra sözü imanlı bir kişiye getirir ve onun bu geçici belaları ve haksızlıkları Allah ve âhiret inancıyla aşabileceğini vurgular:

“… Lakin bu perişan, bu zavallı insanlardan bazılarının kalbinde bir ümit ışığı var ki yıldızlar gibi parlar. İşte o imandır. “İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür – İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” İmanlı insan bilir ki şu birkaç günlük dünya hayatının, dünya zindanının üstünde nice ebedî âlemler vardır. Dolayısıyla imanlı insan, bu dünyada başına gelen belalara sabreder. Ebedi âlemde alacağı mükafatı düşünerek bugünkü sıkıntılara tahammül eder.”

Dünyadaki haksızlık ve adaletsizlikleri gören imansız bir insan ise hiçbir şeyle teselli olmaz. Çünkü onun düşünce ufkunda ahiret, cennet, ebedi mükâfat yoktur. Ona göre bütün bu yerler ve gökler anlamsızdır, boştur. Ona göre, insanların ıstırap dolu dualarını dinleyen, gözyaşlarını gören bir zat yoktur. O, kendisinin tesadüflerle bu âleme düştüğünü ve başına binlerce bela geldiğini düşünür. Hayatını belalarla mücadele ederek geçirir ve sonuçta elinde hüsran içinde ölümden başka bir şey kalmaz. Onun bu âlemde, inleyerek ölmekten başka bir nasibi yoktur. İşte bunlar insanlığın en perişan, en başıboş kişileridir. Yâ Rabbi, merhametinle bizlere yardım et, lâkin imansızlara daha fazla merhamet et. Çünkü bunlar Senin gösterdiğin yoldan sapmışlar, yollarını kaybetmişler ve karanlığa düşmüşlerdir. Kendilerine bir ümit ışığı olacak bir rehber bulamamışlar, iyice bunalmışlardır.”[32]

Âkif, 1913’te kaleme aldığı ve Hakkın Sesleri adlı kitaba yerleştirdiği bir manzumesinde bir âyete dayanarak kâinatta her şeyin Allah’ın izni ve iradesiyle olduğunu, Allah’ın isterse en rezil kişi ve kavimleri aziz, en asil milletleri de rezil edeceğini söylemiştir. Âkif önce bu iman ve inancını söyledikten sonra yeryüzünde Müslümanlara yapılan haksızlıkları tasvir etmeye başlar. Dünyada insanlıktan ve adaletten eserin kalmadığını, altı yüz bin Müslümanın birden boğazlandığını, namusların kirlendiğini, masum ihtiyarların süngüler altında kıvrandığını, evlerin yakılıp yıkıldığını, “hürriyet” getireceğiz diye milleti aldatan sahte kahramanların ülkeyi ve milleti felakete sürüklediklerini, ezanların sustuğunu, İslamın son yurdu olan Osmanlı topraklarının en rezil milletler tarafından işgal edildiğini söyler.[33] Bütün bunların Allah’ın izniyle olduğuna inanır ve O’na şöyle yakarır:

Tecellî etmedin bir kere, Allah’ım, cemalinle!

Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle!

Oturmuş eğlenirken Senin –haşa- zevâlinle,

Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infi’âlinle?

Nedir İslamı tenkîlin bu müsta’cel nekâlinle?[34]

Ey Allah’ım yıllardır bir kerecik olsun bize cemalinle, lütfunla tecelli etmedin. Şu üç yüz elli milyon kişiyi celâlinle öldürdün. Senin varlığınla haşa alay eden kişileri neden kahretmiyorsun? Onlara mühlet vermenin, Müslümanları da hemen cezalandırmanın sebebi nedir?

Âkif, hem kendisinin hem de sıradan insanların ruh hallerine bu cümlelerle tercüman olduktan sonra, bir âyete atıf yaparak bütün bu felaketlerin sebebi olarak Müslümanların hatalarını, iş bilmezliğini ve tembelliğini gösterir:

Sus ey dîvâne, durmaz kâinatın seyr-i mu’tâdı!

Ne sandın, fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?

Bugün sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı.

Evet sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.

Cihân kânûn-ı sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı.

Ne yaptın? “Leyse li’l-insêni illê mê-se’â” vardı.[35]

Ey divane Âkif, sus artık; ağlamayı, inlemeyi bırak! Sen de biliyorsun ki Allah’ın kainata koymuş olduğu kanunlar, çalışma düzeni, ilahî işleyiş şekli öyle ağlayıp sızlamakla değişmez. Bu prensip ve kanunlar, bu ilahî düzen, feryat ve figanı dinlemez. Bugün sen ağlayarak değil çalışarak kendini kurtarmalısın. Kendi gayretinle zulümleri ortadan kaldırmalısın. Unutma ki bütün cihan “çalışan kazanır kanunu”na tam bir itaatle bağlıdır ve Allah Kur’an’da “İnsana çalıştığından başkası yoktur.”[36] demektedir? Bunu neden görmezden geliyorsun?

Bu manzumede Âkif, düşüncelerini ifade ederken iki âyet kullanmıştır. Birinci âyette “ilahî takdire” vurgu yapılmakta ve dünyada her şeyin Allah’ın izniyle olduğu, Allah’ın kafir-mümin, Fir’avun-Musa demeden istediğini aziz, istediğini rezil ettiği anlatılmaktadır. İkinci âyette ise çalışmanın önemi vurgulanmakta, “Dünyada insana çalıştığından başkası yoktur.” denilmektedir. Bu iki âyette, hakikatin iki farklı yönü anlatılmaktadır. İki âyeti birleştirirsek şöyle deriz: Bu dünyada her şey Allah’ın izni ve iradesiyle olmaktadır ve Allah bu dünyada çalışanı, ister kafir, ister mümin olsun, muvaffak etmektedir. Âkif bu hususu diğer şiirlerinde defalarca dile getirmiştir:

Ey Müslüman bu başına gelenlere sakın kader deme. Bu doğru değil. Doğrusu şu: Sen çalışmayarak belanı istedin; Allah da verdi. İnsan neyi talep ederse, Allah onu verir. Talep ne ise takdir ve kader öyle tecelli eder. Allah’ın insanlara zulmetme ihtimali yoktur. Ey Müslüman inandığın din sana çalışmayı emretmesine rağmen sen çalışmadın. Din namına birçok hurafe uydurdun. Sonunda da araya bir “tevekkül” lafı sıkıştırıp zavallı dini maskaraya çevirdin. [37]

“Ey Müslüman, sen hem Allah’ın emirlerine isyan ediyorsun hem de kendi başına gelenlerden dolayı Allah’ı sorumlu tutuyorsun.”[38]

Ey Müslüman, ahmaklığın ve cehaletin, hoşgörü sınırını aşıyor. Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Senin “kader” tanımın doğru değildir, bu tanımınla sen dinine iftira atıyorsun, ihanet ediyorsun. “Tevekkül” tanımın da hüsrandan başka bir şey değildir. Yani senin tevekkül tanımın insanlara ancak hüsran ve rezillik getirir. “Kader”e iman bir Müslüman için farzdır. Ancak senin “kader” kavramına yüklediğin anlam, tamamen yanlıştır. “Kader”, şartları oluşan şeylerin meydana gelmesidir. Niçin ve nasıl meydana geldiği konusu bizim için meçhuldür. Biz sadece seçimlerimizden mes’ulüz. Kaderi tartışmak bizim işimiz değil, bize düşen Allah’a itaat etmektir, yani çalışmaktır. Eğer “kader”i senin anladığın gibi anlarsak, o zaman dinî emirleri yapmamıza gerek kalmaz. Hz. Peygamber boşuna kader konusunun tartışılmasını yasaklamamış.[39]

“Ey Müslüman senin söylediğin “Fani dünya için çalışmaya gerek yok.” sözü, Allah da biliyor ki, bir yalandan ibarettir. Çünkü sen kendi dünyalık menfaatin için her şeyini vermeye hazırsın. Senin dünya hayatı için feda etmediğin hiçbir değer kalmadı.”[40]

Âkif’in “Nur istiyoruz… Sen bize yangın gönderiyorsun! - “Yandık” diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun!” gibi sözleri, “isyan ve itiraz sözü” değildir, “iman sözü”dür. Bu imanını şiirlerinde defalarca dile getirmiştir. Mesela 1913’te kaleme aldığı bir manzumesinde Âli İmran Suresi’nin 26. âyetini[41] referans göstererek Müslümanları mağlup edenin de muzaffer edenin de Allah olduğunu, O’nun en rezil insanlara güç ve nimet verdiğini söylemiştir:

Ey Allah’ım, bütün kâinat Senin bir emrine amadedir. Her şey Senindir, her şey Senin iradenle olmaktadır. İnsan aslında bir hiçtir fakat benlik iddiasında bulunmaktadır. Bugün üç beş karışlık toprakta kibirle yürüyen bu sersem insan, yarın toprak olacak ve insanlar arkasından ağıt yakacaklardır!’” [42]

            “Ey Allah’ım, Sen diyorsun ki “Mülkün sahibi benim.” Doğru, Âmennâ. İnsanların varlık üzerinde bir söz hakkı var mı? Asla! Eğer bir millet bir ülkeyi almışsa, bu Sendendir; eğer bir millet bu ülkeyi düşmanlara vermişse, Sendendir. Bunlar hep Senin iznin ve iradenle olmuştur. Hakikatte alan da Sensin; veren de Sensin. Bütün dünya Senin hükmün altındadır.” [43]

Ey Rabbimiz, Sen istersen en asil milletleri alçaltırsın; istersen en alçak şahısları yüceltirsin. Bizim başımıza gelen bütün bu mağlubiyetler, hüsranlar hep Sendendir.” [44]

Yukarıdaki manzumelerden birisinin sonunda geçen “Yok musun ey adl-i İlâhî” ifadesi, her ne kadar “Neredesin ey adl-i İlahi” anlamında söylenmiş olsa da, ve gerçek adalet dünyada değil âhirette, Ceza Günü’nde, mahkeme-i kübrada tecelli edecek olsa da, doğru değildir. Âkif de bunun farkındadır. Bundan dolayı “Ağzım kurusun” demiştir. Böylece, yakışıksız ve istismara açık bir söz söylediğini itiraf etmiştir. Ancak bu mısradan hareketle Âkif’in Allah’ın adaletine olan inancını kaybettiğini, O’nu sorguladığını, O’na hakaret ettiğini iddia etmek, doğru değildir. Zelleden küfür çıkarmak mümince bir tavır değildir.

Elimizde bu sözü Âkif’in isyan ve inkar hisleriyle söylemediğine işaret eden birçok bilgi vardır. Birincisi onun hayatıdır. O, hayatı boyunca İslamı en güzel seviyede yaşamaya çalışmış birisidir. Eğer Âkif, din ve ahlak dışı bir hayat yaşamış olsaydı, o zaman yukarıdaki sözü, isyan ve inkar zemininde değerlendirilebilirdi. Şairin hayatından şiirine anlamlar yüklenebilirdi.

Âkif’in sözlerine isyan ve inkar anlamı yüklemememizi engelleyen ikinci husus, onun eserleridir. Onun her bir şiiri ve her bir makalesi İslam inanç ve ahlakına uygun olarak kaleme alınmıştır. Eğer onun eserlerinde Allah’a isyan ve edepsizlik içeren sözler olsaydı, o zaman bu sözleri de isyan ve inkar bağlamında değerlendirmek mümkün olabilirdi.

Âkif’in sözlerine isyan ve inkar anlamı yüklemememizi engelleyen üçüncü husus, onu yakından tanıyan insanlardır ki bu kişilerden hiçbirisi Âkif’in sözlerini Allah’a isyan ve edepsizlik bağlamında değerlendirmemişlerdir.

Âkif’in Tartışma Konusu Olan Sözlerini Şatahat ve Sekir Kavramlarıyla İzah Etmenin Doğru Olmadığı Hususu

Âkif’in ilgili sözlerini şatahat ve sekir kavramlarıyla izah etmek, meşrulaştırmaya çalışmak doğru değildir. Âkif gibi saygı duyduğumuz bir beşer için hakka ve hakikate saygısızlık edemeyiz. Eğer bir Müslüman sekir ve şatahat denilen hale düşse ve o haldeyken din dışı ve edep dışı bir söz söylese, aklı başına gelince o sözü hemen yok eder, o sözden ve o halden dolayı tevbe eder ve bir daha da o sözde manevi hale düşmemeye çalışır. Âkif, tartışma konusu olan sözlerini inkar etmemiş, yok etmemiş, onların yayınlanmasına izin vermiştir. Bu durumda onun için mazeret üretmeye gerek kalmamıştır. Bize göre Âkif, bu manzumelerin yayınlanmasına izin vermiştir, çünkü bu sözleri bilinçli olarak kaleme almıştır ve bu sözlerde inkar değil iman vardır; isyan değil teslim ve tazarru vardır. Eğer onun bu samimi dualarında maksadını aşan bir ifade, bir zelle varsa, bu zelleden küfür ve isyan çıkarmaya çabalamak doğru olmaz.

Bela ve Musibet Anlarında Peygamberlerin ve Müminlerin Duaları

Âkif’in manzum dualarını daha iyi anlamak, onları Kur’an terazisinde tartmak için bela ve musibet anında peygamber ve müminlerin nasıl davrandıklarına, nasıl dua ettiklerine bir göz atmak gerekir. Kur’an’da musibetlere giriftar olan eski bir kavmin hali şöyle anlatılmaktadır: “(Ey müminler) Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali (sizin de) başınıza gelmeksizin (kolayca) Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve öyle (belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman!” diyecek (hâle gelmiş)lerdi! Dikkat edin, şübhe yok ki Allah’ın yardımı yakındır.[45]

Oğlu Hz. Yusuf’a yapılan haksızlıklara dayanamayan Hz. Yakup da şöyle der: “Ben dağınıklığımı ve hüznümü ancak Allah’a şikâyet ediyorum (O’na arz ediyorum).”[46]

Fir’avun ve etrafının zenginlik ve azgınlığından rahatsız olan Hz. Musa, Allah’a şöyle yalvarmıştır: “Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mal verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye (mi?) Ey Rabbimiz, Sen onların mallarını sil süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.[47]

Hz. Musa, kavminin yoldan çıkması ve bir deprem hissetmesi üzerine Allah’a şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helak mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların hayırlı olanısın.” dedi.”[48]

Kavminin tuzaklarından ve kötülüklerinden bunalan Hz. Nuh da şöyle dua etmiştir: Nûh, dedi ki: “Rabbim! Gerçekten onlar bana karşı geldiler, malı ve çocuğu ancak kendi hüsranını artıran kimselere uydular.” “Bunlar, çok büyük bir tuzak kurdular.” “Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.” “Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sadece sapıklıklarını [yanlışlarını] artır.”[49]

Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!” “Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” “Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.[50]

Âkif’in manzum dualarında “Yâ Rabbi, İslam âlemi bir yandan yangınla, diğer yandan tufanla boğuşmaktadır. Eğer Sen, ezelî nefhanla bu felaketlere dur demezsen, bir sözünle bu hali değiştirmezsen, işte o zaman İslam âlemi yerle yeksan olacak; toprak ve kum kesilecek, topraktan da putlar fışkıracaktır.” şeklindeki ifadeler kullanmıştır. Bu ifadelerin benzerlerine peygamber ve veli dualarında da rastlarız. Mesela rivâyetlere göre Hz. Muhammet, Bedir Savaşı öncesinde bir yanda güçlü ve azametli Mekke müşriklerini diğer yanda da zayıf İslam ordusunu görmüş[51] ve içinde bulunduğu durumu Allah’a tasvir etmiş, O’ndan yardım istemiştir: “Allah’ım, bana olan sözünü yerine getir, vaad ettiğini ver! Allah’ım eğer şu bir avuç Müslümanı helâk edersen yeryüzünde şirk koşmadan sana ibadet eden kimse kalmayacak!”[52]

Hendek Savaşı’nda sahabelerin ve onlarla beraber cihada katılan münafıkların içine düştükleri dehşet hali, Kur’an-ı Kerim’de şöyle tasvir edilmektedir: “Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü’minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, “Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar.” diyorlardı...”[53]

Murat Hudavendigar (ö. 1389), I. Kosova Savaşı öncesinde birleşik ve güçlü Haçlı ordusu karşısında genç ve küçük Osmanlı ordusunun yenilme ve yok olma tehlikesi üzerine Allah’a şöyle dua etmiştir:

“Ey Rabbimiz, bizim günahlarımıza değil bizim samimi dualarımıza bak!

“Senin için cihat eden şu mücahitlerine mağlubiyet vererek onların gayretlerini heder, canlarını telef etme! Onları düşman oklarıyla yok etme!”

“Ey Rabbimiz, bunca yıldır İslamiyeti yaymak için yaptığımız çalışmaları, cihatları, gazaları, “kahrın ile” boşa çıkarma! Biz bu gayretlerimizle İslam dünyasına hoş bir nam saldık; Müslümanları memnun ve mesrur ettik. Bizim bu namımızı, bu gayretlerimizi heder etme! Yüzümüzü kara çıkarma!”

“Ey Rabbimiz, bu gazada ben kurban olayım; ben kendimi Müslümanların zaferi için feda edeyim; ben İslam ordusuna siper ve kalkan olayım! Ben dünyada şehit, ahirette said olayım! Ya Rabbi beni kurban et, bu orduyu muzaffer et![54]

Müslümanların Bedir’de, Huneyn’de, Tebük’te ve Kosova’da yaşadıklarını Âkif gibi samimi Müslümanlar da 20. asrın başlarında yaşamışlardır. Yukarıdaki peygamber dualarından da anlaşılacağı üzere, bu hal, insanlık tarihinde daima yaşanan ve yaşanacak olan bir haldir. Bu hali Kurtuluş Savaşı sırasında Yahya Kemal de yaşamış ve26 Ağustos 1922” başlıklı şiirinde Allah’a şöyle dua etmiştir:

 

Şu Kopan fırtına, Türk ordusudur yâ Rabbi!

Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi!

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın.

Gâlip et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın[55]

Yahya Kemal “İstiklal Mücadelesi”ni Müslümanlık için bir ölüm kalım savaşı olarak görür ve bu savaşta görev alan askerleri şöyle tarif eder: “Onlar [Milli Mücadele’de savaşan Anadolu gençleri] bilsinler ki şehit olurlarsa, cennette yerleri Peygamber’in karşısında ve onun ashabı, halifeleri, gaza arkadaşları yanındadır; eğer gazi olup yaşarlarsa Salahattin-i Eyyubi’ye ve askerlerine, Fatih Sultan Mehmed’e ve askerlerine, Yavuz Sultan Selim’e ve askerlerine // uzaktan ne gözle bakıyorsak, sokaktan geçerken onlara o gözle bakacağız.[56]Bu muharebenin askerlerini cedlerimiz gibi büyük, mübarek ve bu harp için Allah’ın seçtiği kahramanlar gibi görüyor, her dakika onları anıyor, henüz minarelerde ezan, camilerde Kur’an okunuyorsa, … henüz Muhammed’in dini, Fatihlerin hatıraları yaşıyorsa, hep onların yüzü suyu hürmetinedir, buna herkes, ihtiyar, kadın, çocuk bütün Müslümanlar inanıyor.”[57]Bir gün sulh olacağını düşünüyorum. O gün İstiklal ordusunun askerlerine denilecek ki ‘Haydi çocuklar evlerinize dönünüz! Kur’an’ın devletini kurtardınız. Allah, Peygamber, Osman Gazi, Fatih, Selim bütün büyük cedlerimiz sizden hoşnuttur.”[58] “Çünkü bu son askeri, resmî bir seferberlik emri değil, doğrudan doğruya Allah’ın sadası, silah altına çağırdı. İstiklalimizi müdafaa etmek için dirilmiş cedlerimize benziyorlar. Adları camilerimizin sütunlarına hakkedilmelidir.”[59]

Sonuç

Âkif birçok manzumesinde dünyadaki haksızlıkları ve adaletsizlikleri gerçeğe uygun olarak tasvir etmiştir. Gerçekten de Müslümanlar son asırlarda mağlubiyet üstüne mağlubiyet yaşamışlar ve bundan dolayı Allah’a dua etmişler, “yandık” diye yalvarmışlar, ancak Allah onlara kendi kusurlarından dolayı ve imtihan için ardı ardına felaketler yaşatmıştır. Kur’an’a göre dünyada masumların maruz kaldığı zulüm ve haksızlıkların Allah’ın izni ve iradesiyle olduğunu söylemek küfür ve isyan değildir. Çünkü ebedî hayatın yanında adeta yok mesabesinde olan dünya hayatındaki mağduriyetler müminlere ebedi saadeti kazandırmaktadır. Dünya hayatı bağlamında bakılınca zulüm gibi görünen bu olayların, ebedî hayat ve cennet bakış açısıyla bakıldığı zaman müminler için bir rahmet olduğu anlaşılır. Bundan dolayı müminler, zulüm ve haksızlıklar karşısında sarsılsalar da isyan ve inkara düşmezler; bu belalardan kurtulmak için gayret, sabır ve dua ederler. İşte Âkif, bunları dile getirmiştir. Bunlar isyan sözleri değildir, iman sözleridir. Âkif Kur’an ve hadisten öğrendiği bilgiler çerçevesinde bunları söylemektedir. Söz konusu manzumelere din dışı, edep dışı, fasıkane fikir ve hisler ilave etmek, sonra onlar üzerinden Âkif’e saldırmak doğru değildir.

Âkif’in Allah’a yönelttiği soruları isyan ve itiraz bağlamında anlamamak gerekir. Ârifin sorusuyla fasığın (inkarcının, isyancının) sorusunu birbirine karıştırmamak icap eder. Hz. Musa’nın Allah’a olan dua ve sorularında görüldüğü üzere, ârifin sorusunda “hikmeti öğrenme arzusu”, “ıstırap”, “tazarru” ve “dua” vardır; fasığın sorusunda ise “inkar”, “itham” ve “edepsizlik” vardır.



[1] Kur’an, Furkan-25/31; Bkz. Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 397

[2] Kur’an, En’am-6/112; Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 154

[3] Kur’an, En’am-6/113

[4] Bkz. Menderes Coşkun (2019), “Mehmet Âkif’in Abdülhamit’i Şarap İçmediği İçin Eleştirdiği İftirası: Bir İslam Düşmanın Sözlerinin Âkif’e Atfedilmesi”, www.menderescoskun.com (01.04.2019)

[5] Bkz. Menderes Coşkun (2019), “Mehmet Âkif’in Abdülhamit’i Şarap İçmediği İçin Eleştirdiği İftirası: Bir İslam Düşmanın Sözlerinin Âkif’e Atfedilmesi”, www.menderescoskun.com (01.04.2019)

[6]Bkz. Mustafa Öztürk (2006), “Oksidantalizm Bağlamında Afgani-Abduh Ekolü”, Marife, 3, s. 49-50 (43-69). Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. XXIV.

[7]M. Sait Özervarlı, “Muhammed Abduh”, DİA, 30: 486 (482-487)

[8] Bkz. Mustafa Öztürk (2006), “Oksidantalizm Bağlamında Afgani-Abduh Ekolü”, Marife, 3, s. 49-50 (43-69)

[9] Kur’an, A’raf-7/155

[10] Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı? - Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı?

Nur istiyoruz… Sen bize yangın gönderiyorsun! - “Yandık” diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun! (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 213)

[11] Esmezse eğer ezelî bir nefha yakında, - Yâ Rab, o cehennemle bu tûfân arasında,

Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslam, - Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!

Bîzâr edecek, korkuyorum cedd-i Hüseyn’i - En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn’i

[12]Arap dünyasının hâlihazırdaki durumu Âkif’in bu endişelerinde haklı olduğunu gösteriyor. İslam ülkelerini münafık yöneticilerle yönetme, sömürme, Müslümanlığın içini boşaltma faaliyetleri başarı ile yürütülmüştür ve yürütülmektedir.

[13] Bin üç yüz otuz beş senedir arz-ı Hicaz’ın - Âteşli muhîtindeki sûzişli niyâzın

Emvâcı, hurûş-âver olurken melekûta,- Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?

[14] Sönsün de İlâhî şu yanan meş’al-i vahdet, - Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?

[15]Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îmân, - Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurbân!

Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-ı le’îmin - Solsun mu o parlak yüzü Kur’ân-ı Hakîm’in

İslam ayak altında sürünsün mü nihâyet? - Yâ Rab bu ne hüsrândır, İlâhî, bu ne zillet?

[16] Kur’an’da şöyle bir âyet vardır: “Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.” (Kur’an, Âl-i İmran-3/196). Bkz. Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 84

[17] Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma’nâ? - Zâlimler adlin, hani öldürmedi hâlâ?

Cânî geziyor dipdiri… Cân vermede ma’sûm! - Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

[18] Mâdâm ki ey adl-i ilâhî yakacaktın. - Yaksaydın a mel’ûnları… Tuttun bizi yaktın!

Küfrün o sefîl elleri âyâtını sildi. - Binlerce cevâmi yıkılıp hâke serildi.

Kalmışsa eğer bir iki ma’bed o da mürted; - Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!

[19]Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar, - Bir giryede bin âilenin mâtemi çağlar!

En kanlı şenâetle kovulmuş vatanından, - Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!

İslam’ı elinden tutacak kaldıracak yok…- Nâ-hâk yere feryâd ediyor, âcize hak yok!

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî! - Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî! (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 214)

[20] Ey bunca zamndır bizi te’dîbe eden Allah – Ey âlem-i İslâmı ezen, inleten Allâh

Bizler ki Senin va’d-i İlâhîne inandık – Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl Seni andık

Bizler ki beşer bir sürü ma’bûda taparken – Yıktık o yaman şirki devirdik ebediyen (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 301)

[21] Bizler ki birer hamlede evhâmı bitirdik – Ma’bedlere Ma’bûd-ı Hakîkiyi getirdik

Bizler ki Senin ismini dünyâya tanıttık – Gördükse mükâfâtını, yâ Rab, yeter artık!

Çektirmediğin hangi elem, hangi ezâdır – Her ânı hayâtın bize bir rûz-ı cezâdır

[22] Ecdâdımızın kanları seller gibi akmış – Maksatları dîninle berâber yaşamakmış.

Evlâdı da kurbân olacakmış bu uğurda… - Olsun yine, lâkin bu ışık yoksulu yurda,

Bir nûr-ı nazar yok mu ki baksın bacasından? – Bir yıldız İlâhî! Bu ne zulmet, bu ne zindân?

Hâlâ mı semâmızda geçen leyle-i memdûd? – Hâlâ mı görünmez o seher-pâre-i mev’ûd?

[23] Ömrün daha en en canlı, harâretli çağında, - Çalkanmadayız ye’s ile hırmân batağında!

Kâm aldı cihân, biz yine ferdâlara kaldık… - Artık bize göster ki o ferdâyı bunaldık!

[24] Bir emrine ecdâdı da ahfâdı da kurbân! – Olmaz mı bu millet daha te’yîdine şâyân (s. 301)

[25] Hüsrân yine bîçârenin âmâlini sardı; - Âtîsi nigâhında karardıkça karardı.

Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken, - Bir başka cehennem çıkıversin… Bu ne erken?

[26]Lâkin bu cehennem onu yıldırdı mı? Asla! – İ’lâya seğirtip duruyor nâmını hâlâ.

Kum dalgalarından geçiyor öyle şitâbân – Gûyâ o, sabâ; geçtiği çöller de hıyâbân.

Kar kütlelerinden iniyor öyle yaman ki – Bir çağlayan akmakta yarıp taşları sanki.

Kızgın günün altında bayâbânı dolaştı – Yalçın buzun üstünde sekip dağları aştı.

Artık gidiyor: Hakk’a varan bir yolu tutmuş, - Allah’a bakan gözleri dünyâyı unutmuş.

[27]Cûş eyleyedursun geriden nevha-i husrân – Yâdında onun şimdi ne mâtem ne de hicrân!

Yâdında değil lânesinin hüzn-ü elîmi – Yâdında değil yavrusunun tavr-ı yetîmi;

Yâdında değil doğduğu, ter döktüğü toprak – Yadında kalan hâtıra bir şey, o da ancak,

Gökten ona “Yüksel!” diyen ecdâd-ı şehîdi! – Artık o da yükseldi fakat yerde ümîdi.

Bir böyle şehîdin ki mükâfâtı zaferdir – Vermezsen, İlâhî, dökülen hûnu hederdir. (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 302)

[28]Yâ Rab bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi? - Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?

Her an ediyorsun bizi makhûr-ı celâlin, - Kurbân olayım, nerde senin, nerde cemâlin

Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî, - Kimden kime feryâd edelim, söyle İlâhî!

Lâ Yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurbân, - İnsân bu muammâlara dehşetle nigehbân. (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 19).

[29]Kur’an, Hud-11/15-16; Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 240.

[30] Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 469-470

[31] Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 471-472

[32] Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 21-23

[33] Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 192-193

[34] Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 194

[35] Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 194

[36] Kur’an, Necm-53/39

[37]  “Kadermiş”, öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru. - Belânı istedin, Allah da verdi. Doğrusu bu.

Talep nasılsa, tabiî, netice öyle çıkar; - Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

“Çalış” dedikçe şerî’at, çalışmadın, durdun. - Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun.

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, - Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya! (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 267-268). Ayrıca bkz. Kazım Yetiş (1992), Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasındaki Çizgiler, Ankara: AKM, s. 118-129.

[38] Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefih, - Mükellefiyeti Allah’a eyliyor tevcîh (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 269)

[39] Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter! - Ekilmeden biçilen tarla nerde var, göster!

“Kader” senin dediğin yolda şer’a bühtândır - Tevekkülün hele hüsrân içinde hüsrândır.

Kader, ferâiz-i îmâna dâhil, âmennâ! - Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’nâ.

Kader, şerâiti mevcûd olup meydânda, - Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda.

Niçin, nasıl geliyormuş, o büsbütün mechûl - Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes’ûl.

Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh; - Senin vazîfen itâ’at, ne emrederse İlâh.

O, sokmak istediğin şekle girmesiyle kader - Bütün evâmiri şer’in olur bir anda heder!

Neden ya, Hazret-i Hakk’ın Resûl-i muhteremi, - Bu bahsi men’ ediyor mü’minîne, boş yere mi? (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 269)

[40] … Niçin mi? Çünkü bu fânî hayata yok meylin – Onun netîcesidir sa’ye varmıyorsa elin

Değil mi? Ben de inandım! Huda biliyor ki yalan! Hayata nerde görülmüş senin kadar sarılan… (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 266)

[41] Âli İmran-3/26, s. 52: “De ki ey malike’l-mülk olan, bütün varlığın sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü (hükümranlığı) istediğine verirsin, istediğinden de onu çekip alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Her türlü iyilik senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin.”

[42] İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem, - Meşiyyet Sende, her şey Sende… Hiçbir şey değil, âdem!

Fakat, hâlâ vücûd isbât eder kendince! Hey sersem! - Bugün üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem; - Yarın toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem! (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 192).

[43]İlâhî, “mâlike’l-mülk”üm diyorsun, doğru, âmennâ. - Hakîkî bir tasarruf var mıdır insân için? Aslâ!

 Eğer almışsa bir millet edip bir mülkü istilâ, - Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî-pervâ;

Alan Sensin, veren Sensin, Senin hükmündedir dünyâ. (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 192).

[44] İlâhî en asîl akvâmı alçaltırsın istersen; - Dilersen en zelîl eşhâsa izzetler verirsin Sen!

Bu haybetler, bu husrânlar bütün Senden, bütün Senden! (Mehmed Âkif Ersoy, haz. Ömer Rıza Doğrul, Ertuğrul Düzdağ (1986), Safahat, İstanbul: İnkılap, s. 192).

[45] Kur’an-ı Kerim, Bakara-2/214; Heyet (2012), Kur’ân-ı Kerîm ve Muhtasar Kelime Meali, İstanbul: Hayrat Neşriyat, s. 32

[46] Kur’an, Yûsuf-12/86

[47]Kur’an, Yunus-10/88. Bkz. Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 235

[48] Kur’an, A’raf-7/155; Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 183-184

[49] Kur’an-ı Kerim, Nuh-71/21-24. Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 647

[50] Kur’an-ı Kerim, Nuh 71/26-28. Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 648

[51] Bkz. Kur’an, A’raf-7/11

[52]https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1169/9-10-âyet-tefsiri (15.05.2019). Ayrıca bkz. Müslim, “Cihâd”, 58; Tirmizî, “Tefsîr”, 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 30, 32; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, II, 287.

[53] Ahzab-33/10-16, Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin (2011), Diyanet İşler Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, s. 462-463.

[54]Ali Emiri Efendi, haz. İdris Kadıoğlu, Halil Çeçen, Ramazan Sarıçiçek (2013), Cevahirü’l-Müluk, Diyarbakır: Diyarbakır Valiliği, s. 114-115:

Bakma ya Rab bizim günahımıza - Nazar et can u dilden ahımıza

Etme ya Rab mücahidini telef - Tir-i a’daya kılma bizi hedef

Bunca yıl sa’y u ictihadımızı -  Gazevat içre yahşı adımızı

Etme ya Rabbi kahrın ile tebah - Yüzümü halk içre etme siyah

Rah-ı din içere ben feda olayım - Siper-i asker-i Huda olayım

Din yolunda beni şehid eyle - Ahirette beni sa’id eyle (I. Murad)

[55] Yahya Kemal (1985), Eski Şiirin Rüzgârıyla, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 140

[56] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 288-289

[57] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 288

[58] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 275

[59] Yahya Kemal Beyatlı (2008), Eğil Dağlar, İstanbul: İnkılap, s. 276

  
3850 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın